<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bilge Forum - Adabı Fetullah Şeyh Fethullah Verkanisî]]></title>
		<link>/</link>
		<description><![CDATA[Bilge Forum - ]]></description>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 23:11:18 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[KAMİL VE MÜKEMMEL MÜRŞİDİN ÖZELLİKLERİ]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17032</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:53:38 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17032</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAMİL VE MÜKEMMEL MÜRŞİDİN ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
<br />
Her hareketi şeriata uygun; tarikatın edeplerini, yöntemlerini, zikirlerini bilen ve müridine <br />
seyr-i süluk yaptırabilecek ve makamları geçirebilecek Allah’a (c.c) vardırabilecek yeteneği <br />
olmalıdır. <br />
Bütün kötü huylardan, bid’atlardan ve ruhsatlardan kaçınmalıdır. Fakirleri, garipleri, zayıfları<br />
korur. Nefsini ve kalbini kontrol altına almış; Peygamberimizle manevi bağlantı kurabilen <br />
Allah’a (c.c) vararak fan olmuş ve tarikattan icazet (diploma) mutlaka almış bir şeyhtir. <br />
Kalp hastalıklarının manevi ilacını bilir ve uzak yakın olmasızın müridinden haberdardır. <br />
Feraset (dinde anlayış) sahibi, sadıktır. (doğru ve dürüsttür) Müridin bilmesi gereken itikat ve <br />
fıkıh bilgilerini öğretebilecek; ona gerektiğinde feyiz aktarabilecek ve manevi perdeleri <br />
aralayabilecek yeteneğe sahiptir. Müride fıkıh kurallarına aykırı ve ağırbaşlılıktan uzak <br />
emirler vermez. Müridin zahiri ve Batıni durumunu kontrol edebilir. <br />
Mürid fıkha aykırı hareket eder, nefsine uygun konuşursa onu hoş görmez. Müridleriyle ilgili <br />
şikayet geldiğinde etraflıca incelemeden bir karara varmaz. Müridin kusurunu görünce ona <br />
öğüt verir; fakat kesinlikle ödün vermez. <br />
Müridin gördüğü rüya ve keşifi ona yorumlamak zorunda değildir. Fakat keşiften ileri gelen <br />
zarar ve hicabı (perdelenme ve yoksunluğu) ortadan kaldıran görevler vermelidir. <br />
Müridi devamlı yüce ve şerefli hallere yükseltir. <br />
Kendisinin dışında mürşitlerin yetişmesine ve insanların onlara yönelmesine ve yardımcı<br />
olmasına sevinir. Hakimlerin, idarecilerin, siyasilerin ve bürokratların ileri gelenlerinin <br />
ziyaretinden kaçınır. <br />
Müridleri kendisine ait özel sırları ve ibadetleri bilmemelidir. Müridlerinin olabildiğince <br />
Allah’a yaklaştırıcı ibadetleri yapmasını ve Allah (c.c) ve onu yüce Resulü’nün ahlakı ile <br />
ahlaklanmasını sağlamaya çalışmaktır. <br />
Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c); Salat ve Selam O’nun yüce Resulü olan <br />
Hz.Muhammed (s.a.v), Ali ve Ashabına olsun.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAMİL VE MÜKEMMEL MÜRŞİDİN ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
<br />
Her hareketi şeriata uygun; tarikatın edeplerini, yöntemlerini, zikirlerini bilen ve müridine <br />
seyr-i süluk yaptırabilecek ve makamları geçirebilecek Allah’a (c.c) vardırabilecek yeteneği <br />
olmalıdır. <br />
Bütün kötü huylardan, bid’atlardan ve ruhsatlardan kaçınmalıdır. Fakirleri, garipleri, zayıfları<br />
korur. Nefsini ve kalbini kontrol altına almış; Peygamberimizle manevi bağlantı kurabilen <br />
Allah’a (c.c) vararak fan olmuş ve tarikattan icazet (diploma) mutlaka almış bir şeyhtir. <br />
Kalp hastalıklarının manevi ilacını bilir ve uzak yakın olmasızın müridinden haberdardır. <br />
Feraset (dinde anlayış) sahibi, sadıktır. (doğru ve dürüsttür) Müridin bilmesi gereken itikat ve <br />
fıkıh bilgilerini öğretebilecek; ona gerektiğinde feyiz aktarabilecek ve manevi perdeleri <br />
aralayabilecek yeteneğe sahiptir. Müride fıkıh kurallarına aykırı ve ağırbaşlılıktan uzak <br />
emirler vermez. Müridin zahiri ve Batıni durumunu kontrol edebilir. <br />
Mürid fıkha aykırı hareket eder, nefsine uygun konuşursa onu hoş görmez. Müridleriyle ilgili <br />
şikayet geldiğinde etraflıca incelemeden bir karara varmaz. Müridin kusurunu görünce ona <br />
öğüt verir; fakat kesinlikle ödün vermez. <br />
Müridin gördüğü rüya ve keşifi ona yorumlamak zorunda değildir. Fakat keşiften ileri gelen <br />
zarar ve hicabı (perdelenme ve yoksunluğu) ortadan kaldıran görevler vermelidir. <br />
Müridi devamlı yüce ve şerefli hallere yükseltir. <br />
Kendisinin dışında mürşitlerin yetişmesine ve insanların onlara yönelmesine ve yardımcı<br />
olmasına sevinir. Hakimlerin, idarecilerin, siyasilerin ve bürokratların ileri gelenlerinin <br />
ziyaretinden kaçınır. <br />
Müridleri kendisine ait özel sırları ve ibadetleri bilmemelidir. Müridlerinin olabildiğince <br />
Allah’a yaklaştırıcı ibadetleri yapmasını ve Allah (c.c) ve onu yüce Resulü’nün ahlakı ile <br />
ahlaklanmasını sağlamaya çalışmaktır. <br />
Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c); Salat ve Selam O’nun yüce Resulü olan <br />
Hz.Muhammed (s.a.v), Ali ve Ashabına olsun.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mürid Topluca Şu Edeplere Uymalıdır]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17031</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:52:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17031</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mürid Topluca Şu Edeplere Uymalıdır</span></span><br />
<br />
Mal, çoluk- çocuk, rütbe, makam ve baş olma sevdasından vazgeçmelidir. Yemeğe ve <br />
giymeye düşkün olmamalıdır. Bulduğunu yemeli, eline geçeni giymeli; içini, dışını bir <br />
tutmalıdır. Gerçek dahi olsa hal sahibi olduğunu söylememelidir. Olayların gerçek yaratıcısı<br />
olan Allah’u Teala’ya (c.c) tüm işlerinde güvenmek gerekir. Böylece yaratıkların aracılığıyla <br />
kalbini bağlamamış olur. <br />
Allah için sevmeli ve nefret etmeli; Sünnet-i Muhammediye uymalı kerametinin olması veya <br />
olmaması yanında aynı olmalıdır. Sevinçli halinde kalbi hüzünlü, üzüntülü halinde kalbi rahat <br />
olmalıdır. Bunu sağlamak için Cenab-ı Hakk’ın (c.c) buyurduğu kudsi hadisi düşünmelidir: <br />
‘Ben kalbi kırıklarla beraberim.’ <br />
Hangi tarikattan olursa olsun temiz ve takva sahibi müridlerin hepsini sevmelidir. <br />
Meczup’larla tartışmamalı ve onlarla alay etmemeli ve iyilikleri için Allah-u Teala’ya (c.c) <br />
dua etmelidir. <br />
Mürşidine, mürid kardeşlerine ve tüm Müslümanlara özellikle Cuma günü, Ramazan ayında, <br />
arife gününde, seher vakitlerinde, hac sırasında, Allah (c.c) yolunda savaşırken, yağmur <br />
yaparken, ezan ile kamet arasında, secdede, iki hutbe arasında dua etmelidir. Duayı yalvararak <br />
ve huşuyla yapmalı; korku ve ümit duygularını dengelemeli ve kabul edileceğini ummalıdır. <br />
Duanın başında Allah-u Teala’ya (c.c) hamd etmeli, Peygamberimize salat ve selam getirmeli <br />
ve yine duayı aynı şekilde bitirmelidir. <br />
Tüm işlerinde Allah-u Teala’yı (c.c) unutmamak; alış- veriş sırasında Allah’ın (c.c) takdirini <br />
kabullenmeli; öldükten sonra sevap defterini kabartacak iyi işler yapmalıdır. Allah’u <br />
Teala’nın (c.c) kendisine bağışlamış olduğu nimetlerine tüm bedeniyle ve hareketleriyle <br />
şükretmelidir. <br />
Kalbinin hastalıklarını iyileştirmeye uğraşmalı ve aşağılık duygusuna kapılmayarak ruhunu <br />
yüce duygularla süslemelidir. Görevlerini titizlikle yapmalı, onların değerini azaltacak <br />
davranışlardan kaçınarak gerçek bir çabayla Allah-u Teala’ya (c.c) yönelmelidir. Zenginliği <br />
önemsememeli; yanında toprak ile altın eşit olmalıdır. Zevk ve eğlenceye düşkün olmamalı; <br />
olayların kendisini etkilemesine izin vermemeli; aksine olumsuzlukları gidermeye <br />
çalışmalıdır. <br />
Yapacağı işleri en güzel biçimde yapmalı; dünyada olan bitenden ders almalı; her zaman <br />
Allah-u Teala’ya (c.c) ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıdır. Allah-u Teala’nın (c.c) <br />
hoşnutluğunu kazanamama korkusundan çocuğunu yitirmiş annenin ağlaması gibi <br />
ağlamalıdır. Üzerine gübre döküldüğünden güzel bitkilerle karşılık veren toprak gibi olmaya <br />
çalışmalıdır. <br />
Yemeği çabuk ve iştahlı değil; hastanın yemesi gibi yavaş ve isteksizce yemelidir. <br />
Mürid bu sayılan edepleri bırakmamalı ve halini devamlı kontrol etmelidir. <br />
İnsan bedenindeki maddi hastalıkları tedavi ettirmezse yok. Aynı şekilde ruhundaki kibir, <br />
riya, haset gibi manevi hastalıkla tedavi ettirmezse ahireti yok eder. Maddi doktorlar olduğu <br />
gibi manevi hekimler de vardır. Bunlar Allah-u Teala’nın onlara manevi hastalıkların tedavi <br />
yöntemlerini ve ilacını bildirdiği Kamil-i Mükemmil Mürşit velilerdir. <br />
Sahte ve yalancı şeyhlerin amacı mal toplamak ve dünya çıkarları sağlamaktır. Bundan dolayı<br />
onların sözünü şifa değil, zehirdir; onlarla beraber bulunmak ise felaket ve uğursuzluktur. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mürid Topluca Şu Edeplere Uymalıdır</span></span><br />
<br />
Mal, çoluk- çocuk, rütbe, makam ve baş olma sevdasından vazgeçmelidir. Yemeğe ve <br />
giymeye düşkün olmamalıdır. Bulduğunu yemeli, eline geçeni giymeli; içini, dışını bir <br />
tutmalıdır. Gerçek dahi olsa hal sahibi olduğunu söylememelidir. Olayların gerçek yaratıcısı<br />
olan Allah’u Teala’ya (c.c) tüm işlerinde güvenmek gerekir. Böylece yaratıkların aracılığıyla <br />
kalbini bağlamamış olur. <br />
Allah için sevmeli ve nefret etmeli; Sünnet-i Muhammediye uymalı kerametinin olması veya <br />
olmaması yanında aynı olmalıdır. Sevinçli halinde kalbi hüzünlü, üzüntülü halinde kalbi rahat <br />
olmalıdır. Bunu sağlamak için Cenab-ı Hakk’ın (c.c) buyurduğu kudsi hadisi düşünmelidir: <br />
‘Ben kalbi kırıklarla beraberim.’ <br />
Hangi tarikattan olursa olsun temiz ve takva sahibi müridlerin hepsini sevmelidir. <br />
Meczup’larla tartışmamalı ve onlarla alay etmemeli ve iyilikleri için Allah-u Teala’ya (c.c) <br />
dua etmelidir. <br />
Mürşidine, mürid kardeşlerine ve tüm Müslümanlara özellikle Cuma günü, Ramazan ayında, <br />
arife gününde, seher vakitlerinde, hac sırasında, Allah (c.c) yolunda savaşırken, yağmur <br />
yaparken, ezan ile kamet arasında, secdede, iki hutbe arasında dua etmelidir. Duayı yalvararak <br />
ve huşuyla yapmalı; korku ve ümit duygularını dengelemeli ve kabul edileceğini ummalıdır. <br />
Duanın başında Allah-u Teala’ya (c.c) hamd etmeli, Peygamberimize salat ve selam getirmeli <br />
ve yine duayı aynı şekilde bitirmelidir. <br />
Tüm işlerinde Allah-u Teala’yı (c.c) unutmamak; alış- veriş sırasında Allah’ın (c.c) takdirini <br />
kabullenmeli; öldükten sonra sevap defterini kabartacak iyi işler yapmalıdır. Allah’u <br />
Teala’nın (c.c) kendisine bağışlamış olduğu nimetlerine tüm bedeniyle ve hareketleriyle <br />
şükretmelidir. <br />
Kalbinin hastalıklarını iyileştirmeye uğraşmalı ve aşağılık duygusuna kapılmayarak ruhunu <br />
yüce duygularla süslemelidir. Görevlerini titizlikle yapmalı, onların değerini azaltacak <br />
davranışlardan kaçınarak gerçek bir çabayla Allah-u Teala’ya (c.c) yönelmelidir. Zenginliği <br />
önemsememeli; yanında toprak ile altın eşit olmalıdır. Zevk ve eğlenceye düşkün olmamalı; <br />
olayların kendisini etkilemesine izin vermemeli; aksine olumsuzlukları gidermeye <br />
çalışmalıdır. <br />
Yapacağı işleri en güzel biçimde yapmalı; dünyada olan bitenden ders almalı; her zaman <br />
Allah-u Teala’ya (c.c) ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıdır. Allah-u Teala’nın (c.c) <br />
hoşnutluğunu kazanamama korkusundan çocuğunu yitirmiş annenin ağlaması gibi <br />
ağlamalıdır. Üzerine gübre döküldüğünden güzel bitkilerle karşılık veren toprak gibi olmaya <br />
çalışmalıdır. <br />
Yemeği çabuk ve iştahlı değil; hastanın yemesi gibi yavaş ve isteksizce yemelidir. <br />
Mürid bu sayılan edepleri bırakmamalı ve halini devamlı kontrol etmelidir. <br />
İnsan bedenindeki maddi hastalıkları tedavi ettirmezse yok. Aynı şekilde ruhundaki kibir, <br />
riya, haset gibi manevi hastalıkla tedavi ettirmezse ahireti yok eder. Maddi doktorlar olduğu <br />
gibi manevi hekimler de vardır. Bunlar Allah-u Teala’nın onlara manevi hastalıkların tedavi <br />
yöntemlerini ve ilacını bildirdiği Kamil-i Mükemmil Mürşit velilerdir. <br />
Sahte ve yalancı şeyhlerin amacı mal toplamak ve dünya çıkarları sağlamaktır. Bundan dolayı<br />
onların sözünü şifa değil, zehirdir; onlarla beraber bulunmak ise felaket ve uğursuzluktur. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müridin Diğer Müridler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17030</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:51:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17030</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müridin Diğer Müridler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler</span></span><br />
<br />
1- Mürid kardeşlerine kusur aramamalı, geçmişte yaptığı hataları araştırmamalı, yüzüne <br />
vurmamalı ve bunlardan dolayı onları aşağılamamalıdır. Büyükler buyurmuşlardır: ‘İnsanların <br />
eksikliklerinden kendisine bildirilen bir hal şeytanın aracılığıyla gelen keşiftir. Allah’u Teala <br />
(c.c) ona kıymet vermez.’ İnsanların kusur ve günahlarını araştıran gönül dünyası (sırrı) zarar <br />
görür. Şeyhinden yararlanması kesilir. <br />
2- Bir acı şalgam bile olsa Allah’u Teala’nın (c.c) kendisine verdiği nimetleri mürid <br />
kardeşleriyle paylaşmalıdır. <br />
3- Mübarek geceleri ve toplatın gecelerini kardeşlerine bildirmeli; onlardan önce uyanırsa <br />
onları uyandırmayı kendine görev bilmelidir. <br />
4- Yaptığı ibadetleri diğer müridlerinkinden fazla görürse, nefsini de onlardan üstün <br />
görmemeli, aksine onların uykusu benim ibadetimden hayırlıdır diye düşünmelidir. Zira <br />
uykuda olana günah yazılmaz. <br />
5- Mürşidini terk etmiş ve kendini dünya hırsına kaptırmış müridlerle arkadaşlık <br />
yapmamalıdır. Aksi halde kendisi de onunla birlikte kaybolur gider. <br />
6- Müridlerden yoksul olanları gözetmede diğerlerine örnek olmalı ve bunu nafile <br />
ibadetlerden üstün tutmalıdır. <br />
7- Hasta ve kimsesiz müridleri arayıp sorarak ihtiyaçlarını yerine getirmelidir <br />
8- Mürid kardeşleri için her zaman iyi düşünceli ve kalbine gelen kötü duygulara kulak <br />
asmamalıdır. <br />
9- Son nefesini vermekte olan mürid kardeşin yanında gerekirse sabahlayarak gerekli <br />
görevlerini yerine getirmelidir. <br />
10- Diğer müridlere duada bulunmalıdır. <br />
Bilhassa gece namaza kalktığında ve secdede Allah’u Teala’dan(c.c) onlar için af dilemelidir. <br />
Mürid bu şekilde yaparsa melekler de onun için aynı şeyi yaparlar. <br />
11- Müridler tuvaletlerin temizliğini kendi aralarında sırayla yaparlar. Fakat mürşit kendisine <br />
emrederse sırayla yapmalıdır. <br />
12- Diğer müridlere gerebilecek iğne, iplik, makas, ilaç gibi maddeleri yanında bulundurmalı<br />
ve onların başkasından istememesini sağlamalıdır. <br />
13- Özürsüz hiçbir zaman tek başına yememelidir. <br />
14- Mürid kendisinden eski olan müridlere ibadeti kendisinden az bile olsa saygılı olmalıdır. <br />
15- Hiç kimseye öfkelenmemeli, çabuk kızmamalıdır. Çünkü öfke kalbin nurunu söndürür. <br />
Tartışma ve ağız dalaşı yapmamalıdır; çünkü bu unutkanlık ve ruh bulanıklığına neden olur. <br />
Birisine öfkelendiğinde ondan özür dilemeli, Cenab-ı Hakk’a da (c.c) istiğfar etmelidir. Haklı<br />
dahi olsa kimseye hakaret etmemeli; her gördüğü kişiyi Hızır (a.s) veya veli sanarak dua <br />
istemelidir. Herhangi bir konuda iyice düşünmeden karar vermemelidir. Hiç kimseyi hor <br />
görmemeli, yaratıklara şefkatle bakmalıdır. <br />
16- Her zaman sünnete uymalı, takvaya sarılmalı, büyük zatların kitaplarını izlemeli ve <br />
cemaatla namazda birinci safta, başlangıç tekbirinde bulunmaya devam etmelidir. <br />
17- Fıkıh (ilmihal bilgileri) konularını öğrenmelidir. Cahil sofilerle konuşurken onların <br />
dediklerini fıkıh ölçüsüne vurmalı, hemen kabullenmemelidir. <br />
18- İmam ve müezzin olmaktan kaçınmalı, makam sevdası olmamalıdır. Şöhret afet olduğu <br />
için ondan sakınmalı, adı anılmamalıdır. <br />
19- Tam olarak tanımadığı kişilere kefil olmamalı ve bu konuda duyarlı olmalıdır. <br />
20- Müzikte çok uğraşanın kalbinde münafıklık tohumları yeşerdiğinde bundan sakınmalıdır. <br />
Fakat sevenleri ve uyanları çok olduğu için Mevlevilerin sema yapmasına dil uzatmamalıdır. <br />
21- Çok yemenin, çok konuşmanın ve çok uyumanın edebe aykırı olduğunu bilmeli ve bunları<br />
azaltmaya çalışmalıdır. <br />
22- Yalnızlığı seçmeli, halk içinde bulunduğunda da Abdülhalık Gücdevani (k.s) Hazretleri <br />
buyurduğu Halvet der Encümen (dışı halkla ve içi Hakk’la olma; halktan kaçma yoktur.) <br />
bizim usulümüzdür, yolumuzdur’ sözüne uygun olarak kalbini Allah’tan başkasına <br />
bağlamamaya çaba sarf etmelidir. <br />
23- Siyasetçilerin, zenginlerin ve ehli sünnet dışındakilerle ilgili sohbet yapmamalıdır <br />
24- Elinden gelirse Allah’u Teala’ya (c.c) kavuşuncaya kadar evlenmemelidir. <br />
25- Kalbi öldürdüğü için çok gülmekten sakınmalıdır. <br />
26- Gösteriş ve debdebeye düşkün olmamalıdır. Çünkü bu ruhun yükselmesine engeldir. <br />
27- Kalbinde hüzün, gözünde yaş, davranışlarında ihlas ve duasında yalvarma bulunmalıdır <br />
28- Evi mescit gibi Hakk Teala’ya (c.c) yakın olmalıdır. <br />
29- En ufak bir günah işleyince bile hemen tövbe edip bir daha yapmamaya çalışmalıdır. <br />
30- Rızkını helalden kazanmalı, mekruh ve şüpheli şeylerden sakınmalıdır. Bunlardan <br />
sakınmak için gerektiğinde siyasi davranmalıdır. <br />
31- Ömrünün sermayesi olduğunun bilincine vararak zikirsiz bir an geçirmemelidir. <br />
32- İkindi namazından sonra Hatme akşam ile yatsı arası rabıtaya, sabah namazından önce iki <br />
tulu arası zikre, gece yarısı namazına (teheccüd), her gün bir cüz Kur’an-ı Kerim okumaya <br />
devam etmelidir. <br />
33- İnsanların kusurunu aramayıp kendi ayıplarıyla ilgilenmelidir. Kendisini eleştiren olunca <br />
hatasını kabul etmelidir. Bir işe başlarken niyeti halis olmalıdır. Yatmadan önce işini ve <br />
gidişatını düşünmeli, hesap günü gelmeden kendi nefsini hesaba çekmelidir. Yarım kanal <br />
işlerini tamamlamalı, üzerinde herhangi bir kimsenin hakkı varsa ödemelidir. Bu hesabı<br />
aleyhinde bulursa Allah’u Teala’dan (c.c) af dilemeli, lehine bulursa şükretmelidir. <br />
34- Alçak gönüllü, yumuşak huylu, merhametli ve açık elli olmalı ve insanlara karşı iyi niyet <br />
beslemelidir. <br />
35- Allah’u Teala’ya (c.c) isyan eden günahkarları görünce onların kalbini kırmalı ve <br />
aşağılamamalıdır. İki namaz arasında sanki namazdaymış gibi kulluk görevlerini yerine <br />
getirmeli ve ilahi haklara saygılı davranmalıdır. <br />
36- Her zaman ve tüm işlerinde din istikametinden şaşmamalıdır. İki gününün eşit olmaması<br />
içi çalışmalı, ilerlemek ve olgunlaşmak için çaba göstermelidir. <br />
37- İnsanlar kendini ziyaret ettiğinde büyüklenmemelidir. Zikir ve ibadet toplantıları uzayınca <br />
sıkılmamalıdır. Allah (c.c) yolundaki ve ibadetlerdeki zorluklara ve insanlardan gelen <br />
eziyetlere katlanmalıdır. Nefsin arzu ve isteklerine karşı koymalıdır. <br />
38- Kimseden bir şey istememeli ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Doğru inanç ve yakin <br />
sahibi olmalıdır. <br />
39- Oyun ve boş konuşulan toplantılara gitmemeli; kötü, kaba ve uygunsuz sözler <br />
dinlememelidir. Hiç kimseyle tartışmamalı ve iddiaya girmemeli, asık suratlı olmayıp güler <br />
yüzle davranmalı ve hoşlanılmayan şeyleri görmemek için gözünün önüne bakmalıdır. <br />
40- Terk edilmiş sünnetleri yaşamaya çalışmalı, yararlı işler yapmalı; zarar ve gereksiz sözleri <br />
bırakmalı; uzun emelli olmalıdır. Ömrünü bulunduğu an kabul edip onu Allah (c.c) rızasına <br />
sarf etmelidir. <br />
41- Verdiği sözlerinde durmalı; tutumlu olmalı; uyumadan önce ölümü düşünerek <br />
büyüklerinin çoğunun ölümü tattığı hatırlamalıdır. Tüm işlerinde Cenab-ı Hakk’a (c.c) <br />
dayanmalıdır. <br />
42- Soyuyla övünmemeli, insanların anlayışına göre konuşmalıdır. Gördü rüya ve kerametiyle <br />
gururlanmamalıdır. Allah’ın (c.c) rahmetinden ümidini kesmemeli; onun gazabından ve <br />
sınamasından emin olmamalıdır. Cenab-ı Hakk (c.c) bir Hadisi Kudsi’de: ‘Kim günahını<br />
küçük görürse, biz onu büyük görürüz. Kim günahını büyük görürse biz onu küçük görürüz.’ <br />
Buyurduğu için mürid küçük de olsa günah işlemekte ısrarlı olmamalıdır. <br />
43- Allah-u Teala’yı (c.c) Resul’ünü, Ehli Beyt’i, Ashab-ı Kiram’ı, velileri, ilmiyle amil <br />
alimleri, kamil mürşitleri ve Salihleri sevmelidir. <br />
44- Kimseyi aldatmamalı; yasaklardan kaçınmalı; farzları içtenlikle ve önem vererek <br />
yapmalıdır. Nimetlere şükretmeli;; Allah-u Teala’nın kaza ve kaderine karşı gelmemelidir. <br />
45- Allah’u Teala’nın üzerimizdeki nimetlerini devamlı düşünmelidir. Gıybet ve zulüm <br />
yapmamalı fitne çıkarmamalıdır. İşlerini danışarak yapmalıdır. İnsanlara sıkıntı veren şeyleri <br />
gidermeye çalışmalıdır. Günlerin uğursuzluğuna inanmamalı, yolcuğuna çıkmak için gün <br />
22<br />
belirlememelidir. Gençlik, sağlık, zenginlik, boş zaman ve yaşadığı anları iyi <br />
değerlendirmelidir. <br />
46- Allah-u Tealan’nın (c.c) korkusundan emirlerini terk etmemeli ve yasakladıklarını<br />
yapmamalıdır. Günahlarını ve kusurlarını Cenab-ı Hakk’ın (c.c) bildiğinden dolayı utancından <br />
adeta erimelidir. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müridin Diğer Müridler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler</span></span><br />
<br />
1- Mürid kardeşlerine kusur aramamalı, geçmişte yaptığı hataları araştırmamalı, yüzüne <br />
vurmamalı ve bunlardan dolayı onları aşağılamamalıdır. Büyükler buyurmuşlardır: ‘İnsanların <br />
eksikliklerinden kendisine bildirilen bir hal şeytanın aracılığıyla gelen keşiftir. Allah’u Teala <br />
(c.c) ona kıymet vermez.’ İnsanların kusur ve günahlarını araştıran gönül dünyası (sırrı) zarar <br />
görür. Şeyhinden yararlanması kesilir. <br />
2- Bir acı şalgam bile olsa Allah’u Teala’nın (c.c) kendisine verdiği nimetleri mürid <br />
kardeşleriyle paylaşmalıdır. <br />
3- Mübarek geceleri ve toplatın gecelerini kardeşlerine bildirmeli; onlardan önce uyanırsa <br />
onları uyandırmayı kendine görev bilmelidir. <br />
4- Yaptığı ibadetleri diğer müridlerinkinden fazla görürse, nefsini de onlardan üstün <br />
görmemeli, aksine onların uykusu benim ibadetimden hayırlıdır diye düşünmelidir. Zira <br />
uykuda olana günah yazılmaz. <br />
5- Mürşidini terk etmiş ve kendini dünya hırsına kaptırmış müridlerle arkadaşlık <br />
yapmamalıdır. Aksi halde kendisi de onunla birlikte kaybolur gider. <br />
6- Müridlerden yoksul olanları gözetmede diğerlerine örnek olmalı ve bunu nafile <br />
ibadetlerden üstün tutmalıdır. <br />
7- Hasta ve kimsesiz müridleri arayıp sorarak ihtiyaçlarını yerine getirmelidir <br />
8- Mürid kardeşleri için her zaman iyi düşünceli ve kalbine gelen kötü duygulara kulak <br />
asmamalıdır. <br />
9- Son nefesini vermekte olan mürid kardeşin yanında gerekirse sabahlayarak gerekli <br />
görevlerini yerine getirmelidir. <br />
10- Diğer müridlere duada bulunmalıdır. <br />
Bilhassa gece namaza kalktığında ve secdede Allah’u Teala’dan(c.c) onlar için af dilemelidir. <br />
Mürid bu şekilde yaparsa melekler de onun için aynı şeyi yaparlar. <br />
11- Müridler tuvaletlerin temizliğini kendi aralarında sırayla yaparlar. Fakat mürşit kendisine <br />
emrederse sırayla yapmalıdır. <br />
12- Diğer müridlere gerebilecek iğne, iplik, makas, ilaç gibi maddeleri yanında bulundurmalı<br />
ve onların başkasından istememesini sağlamalıdır. <br />
13- Özürsüz hiçbir zaman tek başına yememelidir. <br />
14- Mürid kendisinden eski olan müridlere ibadeti kendisinden az bile olsa saygılı olmalıdır. <br />
15- Hiç kimseye öfkelenmemeli, çabuk kızmamalıdır. Çünkü öfke kalbin nurunu söndürür. <br />
Tartışma ve ağız dalaşı yapmamalıdır; çünkü bu unutkanlık ve ruh bulanıklığına neden olur. <br />
Birisine öfkelendiğinde ondan özür dilemeli, Cenab-ı Hakk’a da (c.c) istiğfar etmelidir. Haklı<br />
dahi olsa kimseye hakaret etmemeli; her gördüğü kişiyi Hızır (a.s) veya veli sanarak dua <br />
istemelidir. Herhangi bir konuda iyice düşünmeden karar vermemelidir. Hiç kimseyi hor <br />
görmemeli, yaratıklara şefkatle bakmalıdır. <br />
16- Her zaman sünnete uymalı, takvaya sarılmalı, büyük zatların kitaplarını izlemeli ve <br />
cemaatla namazda birinci safta, başlangıç tekbirinde bulunmaya devam etmelidir. <br />
17- Fıkıh (ilmihal bilgileri) konularını öğrenmelidir. Cahil sofilerle konuşurken onların <br />
dediklerini fıkıh ölçüsüne vurmalı, hemen kabullenmemelidir. <br />
18- İmam ve müezzin olmaktan kaçınmalı, makam sevdası olmamalıdır. Şöhret afet olduğu <br />
için ondan sakınmalı, adı anılmamalıdır. <br />
19- Tam olarak tanımadığı kişilere kefil olmamalı ve bu konuda duyarlı olmalıdır. <br />
20- Müzikte çok uğraşanın kalbinde münafıklık tohumları yeşerdiğinde bundan sakınmalıdır. <br />
Fakat sevenleri ve uyanları çok olduğu için Mevlevilerin sema yapmasına dil uzatmamalıdır. <br />
21- Çok yemenin, çok konuşmanın ve çok uyumanın edebe aykırı olduğunu bilmeli ve bunları<br />
azaltmaya çalışmalıdır. <br />
22- Yalnızlığı seçmeli, halk içinde bulunduğunda da Abdülhalık Gücdevani (k.s) Hazretleri <br />
buyurduğu Halvet der Encümen (dışı halkla ve içi Hakk’la olma; halktan kaçma yoktur.) <br />
bizim usulümüzdür, yolumuzdur’ sözüne uygun olarak kalbini Allah’tan başkasına <br />
bağlamamaya çaba sarf etmelidir. <br />
23- Siyasetçilerin, zenginlerin ve ehli sünnet dışındakilerle ilgili sohbet yapmamalıdır <br />
24- Elinden gelirse Allah’u Teala’ya (c.c) kavuşuncaya kadar evlenmemelidir. <br />
25- Kalbi öldürdüğü için çok gülmekten sakınmalıdır. <br />
26- Gösteriş ve debdebeye düşkün olmamalıdır. Çünkü bu ruhun yükselmesine engeldir. <br />
27- Kalbinde hüzün, gözünde yaş, davranışlarında ihlas ve duasında yalvarma bulunmalıdır <br />
28- Evi mescit gibi Hakk Teala’ya (c.c) yakın olmalıdır. <br />
29- En ufak bir günah işleyince bile hemen tövbe edip bir daha yapmamaya çalışmalıdır. <br />
30- Rızkını helalden kazanmalı, mekruh ve şüpheli şeylerden sakınmalıdır. Bunlardan <br />
sakınmak için gerektiğinde siyasi davranmalıdır. <br />
31- Ömrünün sermayesi olduğunun bilincine vararak zikirsiz bir an geçirmemelidir. <br />
32- İkindi namazından sonra Hatme akşam ile yatsı arası rabıtaya, sabah namazından önce iki <br />
tulu arası zikre, gece yarısı namazına (teheccüd), her gün bir cüz Kur’an-ı Kerim okumaya <br />
devam etmelidir. <br />
33- İnsanların kusurunu aramayıp kendi ayıplarıyla ilgilenmelidir. Kendisini eleştiren olunca <br />
hatasını kabul etmelidir. Bir işe başlarken niyeti halis olmalıdır. Yatmadan önce işini ve <br />
gidişatını düşünmeli, hesap günü gelmeden kendi nefsini hesaba çekmelidir. Yarım kanal <br />
işlerini tamamlamalı, üzerinde herhangi bir kimsenin hakkı varsa ödemelidir. Bu hesabı<br />
aleyhinde bulursa Allah’u Teala’dan (c.c) af dilemeli, lehine bulursa şükretmelidir. <br />
34- Alçak gönüllü, yumuşak huylu, merhametli ve açık elli olmalı ve insanlara karşı iyi niyet <br />
beslemelidir. <br />
35- Allah’u Teala’ya (c.c) isyan eden günahkarları görünce onların kalbini kırmalı ve <br />
aşağılamamalıdır. İki namaz arasında sanki namazdaymış gibi kulluk görevlerini yerine <br />
getirmeli ve ilahi haklara saygılı davranmalıdır. <br />
36- Her zaman ve tüm işlerinde din istikametinden şaşmamalıdır. İki gününün eşit olmaması<br />
içi çalışmalı, ilerlemek ve olgunlaşmak için çaba göstermelidir. <br />
37- İnsanlar kendini ziyaret ettiğinde büyüklenmemelidir. Zikir ve ibadet toplantıları uzayınca <br />
sıkılmamalıdır. Allah (c.c) yolundaki ve ibadetlerdeki zorluklara ve insanlardan gelen <br />
eziyetlere katlanmalıdır. Nefsin arzu ve isteklerine karşı koymalıdır. <br />
38- Kimseden bir şey istememeli ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Doğru inanç ve yakin <br />
sahibi olmalıdır. <br />
39- Oyun ve boş konuşulan toplantılara gitmemeli; kötü, kaba ve uygunsuz sözler <br />
dinlememelidir. Hiç kimseyle tartışmamalı ve iddiaya girmemeli, asık suratlı olmayıp güler <br />
yüzle davranmalı ve hoşlanılmayan şeyleri görmemek için gözünün önüne bakmalıdır. <br />
40- Terk edilmiş sünnetleri yaşamaya çalışmalı, yararlı işler yapmalı; zarar ve gereksiz sözleri <br />
bırakmalı; uzun emelli olmalıdır. Ömrünü bulunduğu an kabul edip onu Allah (c.c) rızasına <br />
sarf etmelidir. <br />
41- Verdiği sözlerinde durmalı; tutumlu olmalı; uyumadan önce ölümü düşünerek <br />
büyüklerinin çoğunun ölümü tattığı hatırlamalıdır. Tüm işlerinde Cenab-ı Hakk’a (c.c) <br />
dayanmalıdır. <br />
42- Soyuyla övünmemeli, insanların anlayışına göre konuşmalıdır. Gördü rüya ve kerametiyle <br />
gururlanmamalıdır. Allah’ın (c.c) rahmetinden ümidini kesmemeli; onun gazabından ve <br />
sınamasından emin olmamalıdır. Cenab-ı Hakk (c.c) bir Hadisi Kudsi’de: ‘Kim günahını<br />
küçük görürse, biz onu büyük görürüz. Kim günahını büyük görürse biz onu küçük görürüz.’ <br />
Buyurduğu için mürid küçük de olsa günah işlemekte ısrarlı olmamalıdır. <br />
43- Allah-u Teala’yı (c.c) Resul’ünü, Ehli Beyt’i, Ashab-ı Kiram’ı, velileri, ilmiyle amil <br />
alimleri, kamil mürşitleri ve Salihleri sevmelidir. <br />
44- Kimseyi aldatmamalı; yasaklardan kaçınmalı; farzları içtenlikle ve önem vererek <br />
yapmalıdır. Nimetlere şükretmeli;; Allah-u Teala’nın kaza ve kaderine karşı gelmemelidir. <br />
45- Allah’u Teala’nın üzerimizdeki nimetlerini devamlı düşünmelidir. Gıybet ve zulüm <br />
yapmamalı fitne çıkarmamalıdır. İşlerini danışarak yapmalıdır. İnsanlara sıkıntı veren şeyleri <br />
gidermeye çalışmalıdır. Günlerin uğursuzluğuna inanmamalı, yolcuğuna çıkmak için gün <br />
22<br />
belirlememelidir. Gençlik, sağlık, zenginlik, boş zaman ve yaşadığı anları iyi <br />
değerlendirmelidir. <br />
46- Allah-u Tealan’nın (c.c) korkusundan emirlerini terk etmemeli ve yasakladıklarını<br />
yapmamalıdır. Günahlarını ve kusurlarını Cenab-ı Hakk’ın (c.c) bildiğinden dolayı utancından <br />
adeta erimelidir. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MÜRİDİN EDEBLERİ]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17029</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:49:47 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17029</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜRİDİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bir mürid mürşidi kamili mükemmeli bulduğunda onunla beraberken ve ayrıyken edebi <br />
gözeterek ona malı ve canıyla hizmet etmesi gerekir. Eğer mürid edebe uymazsa feyiz kaçar; <br />
nur karanlığa dönüşür ve manevi ayrılık gelir. <br />
Şeyh Taceddin-i Hin-i Nakşibendi’nin (k.s) Naciyetul Kübra isimli eserinde bu konu şöyle <br />
açıklanmıştır: ‘Bazı şeyhlerin hakkın ancak güzel edebe uymakla ödenebilir. Şeyhe saygıyla <br />
davranmak onun hakkını vermek; saygısızlıkta bulunmak ise zarar etmek ve büyük bir <br />
kusurdur. Çünkü mürşide manevi babalık hakkı vardır.’ <br />
Ben de diyorum ki: Manevi nispet Allah (c.c) aşıklarının yanında maddi babalıktan daha <br />
şereflidir. Bu yakınlık Bilali Habeşi ve Selmani Farisi (r.a) Hazretlerini Ehli Beyte dahil etti, <br />
amcalık bağı olan Ebu Talip de manevi nispetten uzak kıldı. <br />
Şeyh Şerafettin Ömer İbni Farid (k.s) bu yakınlık için şöyle buyurdu: ‘İlahi aşk yolundaki <br />
manevi nispet anne ve babanın yakınlığından daha fazladır.’ <br />
Mürid gayesinden başka her şeyle ilgisini keserek, nefsini tüm yaratıklardan daha aşağı<br />
görmelidir. Kendisi nefsi için hiç kimseden bir hak istememeli, aksine üzerine geçmiş olan <br />
kişilerin haklarını ödemelidir. Hal, makam, keramet, fena ve beka gibi isteklerde <br />
bulunmamalıdır. Böyle amacı olan nefsine uymuş sayılır. Ayrıca makam ve keşiflere ait <br />
kendisinde bir durum oluşursa tek başına karar vermemeli ve buna güvenmemelidir. <br />
Kendisini tembelliğe ve aşağılık duygusuna kaptırmamalıdır. <br />
Tarikatın anası edeptir. İnsan Allah (c.c) ancak edeple erişir. Allah’a kavuşamayan da edebe <br />
uymadığı için kavuşamaz. <br />
Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler <br />
1- Herhangi bir konuda şeyhini aldatmamalıdır. O’na son derece saygı göstermelidir. <br />
2- O’nun öğrettiği zikir ile kalbini düzeltmeye çalışarak gafletten kurtulmaya çabalamalıdır. <br />
3- Bir konuda haklı bile olsa şeyhin sözünü ve gayesini anlamaya çalışmalı; ona karşı ölü <br />
yıkayıcısının eli altındaki ceset gibi olmalıdır. <br />
4- Şeyhi bir şey sormadan söz söylememelidir. <br />
5- Herhangi bir isteğini şeyhinden başkasına söylememelidir. Eğer mürşidine ulaşamazsa ve <br />
çok gerekliyse salih, eli açık ve takva sahibi kişilerden istekte bulunabilir. <br />
6- Ancak mürşidi aracılığıyla istek ve gayesine ulaşabileceğine inanmalıdır. Sevgisi başka bir <br />
şeyhe yönelirse kendi mürşidinden yarar göremez ve feyz kapısı kapanır. <br />
7- Mürşidinin kendi üzerindeki tasarrufunu kabullenerek emrine uymalı ve her konuda ona <br />
hizmet etmelidir. Çünkü arzu ve sevgi bu yolla oluşur ve ihlasla gönülden bağlılığın ölçüsü bu <br />
yolla anlaşılır. <br />
8- İbadetlerinde adetlerinde ve tüm yaptığı işlerinde mürşidinin isteğini kendi isteğinden üstün <br />
tutmalıdır. <br />
9- Mürşidin iyi ahlakına ve olgunluğuna güvenerek onun hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan <br />
kaçınmalıdır. <br />
10- Kendi durumunu mürşidine açıkladıktan sonra bir şey istemeden verilecek karşılığı<br />
beklemelidir. Birisi şeyhine bir şey sorarsa kendisi cevap verme küstahlığında <br />
bulunmamalıdır. <br />
11- Mürşidinin bulunduğu toplulukta yüksek sesle konuşmamalıdır. Çünkü bu çok kötü <br />
edepsizliktir. Bize anlatıldığına göre bir gün İmamı Züfer abdest alıyordu, hocası İmam-ı<br />
Azam Ebu Hanife (r.a) onun yanından geçti. İmam-ı Züfer ayağa kalkmayarak saygıda kusur <br />
etti. Bundan dolayı en üstün öğrenci olacakken derecesi en düşük kaldı. <br />
12- Mürşidinin hiçbir haline kalben dahi olsa karşı koymamalı ve içinde şüphe belirirse iyiye <br />
yormalı; iyiye yoramazsa kusuru kendinde aramalıdır. Musa (a.s) ile Hızır (a.s) arasına geçen <br />
olayı düşünmelidir. Çünkü mürşide karşılık vermek çok çirkindir ve bundan ortaya çıkacak <br />
perdelenmenin ilacı yoktur. Ayrıca tüm feyiz kapıları kapanır. <br />
13- Mürşidinin çare bulması için iyi veya kötü tüm olayları ona açıklamalıdır. Çünkü mürşit <br />
doktor gibidir; müridin halini öğrendiğinde onun sorununu düzeltmeye ve iyileştirmeye <br />
çalışır. Bu nedenle nasıl olsa şeyhim benim sorunumu biliyor diye sorunu ona iletmemek <br />
doğru değildir. Çünkü bazen mürşit keşfinde yanılabilir. Velilerin keşfinde yanılması<br />
alimlerin içtihatda yanılması gibidir, yanılan da sevap kazanır. Şeriatın kurallarına uymadıkça <br />
keşiflere uyulmaz. Gerçek bile olsa bunlarla karar verilmez. <br />
14- Müridin şeyhine gönülden bağlılığı eziyetli ve sıkıntılı olduğunda bile bozulmamalıdır. <br />
Moral bozacak sözler, dedikodular ümidini kırmamalı; Allah’tan (c.c) istediği feyzi ancak <br />
mürşidinin aracılığıyla elde edebileceğine inanmalıdır. Bunun için şeyhine olan sevgisi be <br />
bağlılığı kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve malında daha fazla olmalıdır. <br />
15- Mürşidinin yaptığı ibadet ve hareketlerin hepsini yapmaya kalkışmamalıdır. Çünkü <br />
mürşidinin bulunduğu hal ve derecesiyle ilgili bazı yaptıkları müride uygun düşmeyebilir. <br />
16- Şeyhinin emirlerini yorumsuz başkasına devretmeden hemen yerine getirmelidir. <br />
Geciktirirse veya yapmasa feyiz kesilir. <br />
17- Mürşidinin verdiği zikir, teveccüh ve murakabe gibi görevleri emrettiği şekilde yerine <br />
getirmelidir. <br />
18- Mürşidi ile birlikte bulunurken hareketlerine, sözlerine, sorduğu soru ve verdiği <br />
cevaplarına dikkat etmeli; ileri- geri konuşmamalıdır. Zira böyle şeyhin büyüklüğünü ve <br />
saygısını müridin kalbinden gider. <br />
19- Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli, <br />
konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz derdini anlatmalıdır. <br />
20- Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir. <br />
21- Allah Teala’nın (c.c) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve <br />
düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır. <br />
22-Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini <br />
anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir. <br />
23- Mürşide kapılanmak gerçekleştiğinde size Allah’u Teala’yı (c.c) tanımak ve bilmek için <br />
geldim demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder. <br />
Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse <br />
bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır. <br />
24- Herhangi bir kimse şeyhine selam söylemek isterse, o görevi üzerine almamalıdır. <br />
25- Mürşidi ile beraberken başka şeylerle ilgilenmemeli, tam anlamıyla ona yönelmelidir <br />
26- Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz <br />
kılmamalı, tesbih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır. <br />
27- Mürşidi emretmedikçe baş köşeye geçmemelidir. <br />
28- Mürşidin seccadesi, yatağı, kap ve kacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır. <br />
29- Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir. <br />
30- Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya <br />
özen göstermelidir. <br />
31- Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır. <br />
32- Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır. <br />
33- Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır. <br />
34- Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye <br />
çalışmamalıdır. <br />
35- İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır. <br />
36- Şeyhinden olağanüstü halde ve keramet beklememeli ve istememelidir. <br />
37- Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç <br />
kimseye vermemeli ve satmamalıdır. <br />
38- Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır. <br />
39- Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır. <br />
40- Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı<br />
vurarak sertçe örtmemelidir. <br />
41- Bir mürşit müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir <br />
müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkansızdır. <br />
42- Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi <br />
düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır. <br />
43- Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla <br />
bakmalıdır. <br />
44- Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı<br />
bulundurmak gerekir. Çünkü, nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan <br />
geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya <br />
yağmurun yapması gibi yayılır ve onu ancak ihlas ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder. <br />
45- Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için <br />
gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan <br />
durmalıdır. <br />
46- Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanında <br />
çıkıp gitmelidir. <br />
47- Mürid, şeyhinin çocukları, akrabalar ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı<br />
olmalıdır. <br />
48- Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürid güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar <br />
isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet <br />
alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenab-ı Hakk’a <br />
(c.c) istiğfar etmelidir. <br />
49- Hizmet ederken gerek mürşit, gerek diğer müridler, gerekse de misafirler için yaptığı<br />
hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmamalıdır. <br />
50- Mürşidiyle herhangi bir konuda görüşmek isteyen onun boş ve uygun zamanı kollamalı; <br />
51- Mürid mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı<br />
gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşit ister dua eder, isterse etmeyebilir. <br />
52- Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden <br />
çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir. <br />
53- Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel <br />
görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır. <br />
54- Mürid herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır. <br />
55- Mürşidini ziyaret geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek <br />
ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır. <br />
56- Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır. <br />
57- Mürşit herhangi bir konuda yasaklama getirirse (bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey <br />
yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindi diye sevinmelidir. <br />
58- Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna <br />
göre davranmalıdır. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜRİDİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bir mürid mürşidi kamili mükemmeli bulduğunda onunla beraberken ve ayrıyken edebi <br />
gözeterek ona malı ve canıyla hizmet etmesi gerekir. Eğer mürid edebe uymazsa feyiz kaçar; <br />
nur karanlığa dönüşür ve manevi ayrılık gelir. <br />
Şeyh Taceddin-i Hin-i Nakşibendi’nin (k.s) Naciyetul Kübra isimli eserinde bu konu şöyle <br />
açıklanmıştır: ‘Bazı şeyhlerin hakkın ancak güzel edebe uymakla ödenebilir. Şeyhe saygıyla <br />
davranmak onun hakkını vermek; saygısızlıkta bulunmak ise zarar etmek ve büyük bir <br />
kusurdur. Çünkü mürşide manevi babalık hakkı vardır.’ <br />
Ben de diyorum ki: Manevi nispet Allah (c.c) aşıklarının yanında maddi babalıktan daha <br />
şereflidir. Bu yakınlık Bilali Habeşi ve Selmani Farisi (r.a) Hazretlerini Ehli Beyte dahil etti, <br />
amcalık bağı olan Ebu Talip de manevi nispetten uzak kıldı. <br />
Şeyh Şerafettin Ömer İbni Farid (k.s) bu yakınlık için şöyle buyurdu: ‘İlahi aşk yolundaki <br />
manevi nispet anne ve babanın yakınlığından daha fazladır.’ <br />
Mürid gayesinden başka her şeyle ilgisini keserek, nefsini tüm yaratıklardan daha aşağı<br />
görmelidir. Kendisi nefsi için hiç kimseden bir hak istememeli, aksine üzerine geçmiş olan <br />
kişilerin haklarını ödemelidir. Hal, makam, keramet, fena ve beka gibi isteklerde <br />
bulunmamalıdır. Böyle amacı olan nefsine uymuş sayılır. Ayrıca makam ve keşiflere ait <br />
kendisinde bir durum oluşursa tek başına karar vermemeli ve buna güvenmemelidir. <br />
Kendisini tembelliğe ve aşağılık duygusuna kaptırmamalıdır. <br />
Tarikatın anası edeptir. İnsan Allah (c.c) ancak edeple erişir. Allah’a kavuşamayan da edebe <br />
uymadığı için kavuşamaz. <br />
Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler <br />
1- Herhangi bir konuda şeyhini aldatmamalıdır. O’na son derece saygı göstermelidir. <br />
2- O’nun öğrettiği zikir ile kalbini düzeltmeye çalışarak gafletten kurtulmaya çabalamalıdır. <br />
3- Bir konuda haklı bile olsa şeyhin sözünü ve gayesini anlamaya çalışmalı; ona karşı ölü <br />
yıkayıcısının eli altındaki ceset gibi olmalıdır. <br />
4- Şeyhi bir şey sormadan söz söylememelidir. <br />
5- Herhangi bir isteğini şeyhinden başkasına söylememelidir. Eğer mürşidine ulaşamazsa ve <br />
çok gerekliyse salih, eli açık ve takva sahibi kişilerden istekte bulunabilir. <br />
6- Ancak mürşidi aracılığıyla istek ve gayesine ulaşabileceğine inanmalıdır. Sevgisi başka bir <br />
şeyhe yönelirse kendi mürşidinden yarar göremez ve feyz kapısı kapanır. <br />
7- Mürşidinin kendi üzerindeki tasarrufunu kabullenerek emrine uymalı ve her konuda ona <br />
hizmet etmelidir. Çünkü arzu ve sevgi bu yolla oluşur ve ihlasla gönülden bağlılığın ölçüsü bu <br />
yolla anlaşılır. <br />
8- İbadetlerinde adetlerinde ve tüm yaptığı işlerinde mürşidinin isteğini kendi isteğinden üstün <br />
tutmalıdır. <br />
9- Mürşidin iyi ahlakına ve olgunluğuna güvenerek onun hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan <br />
kaçınmalıdır. <br />
10- Kendi durumunu mürşidine açıkladıktan sonra bir şey istemeden verilecek karşılığı<br />
beklemelidir. Birisi şeyhine bir şey sorarsa kendisi cevap verme küstahlığında <br />
bulunmamalıdır. <br />
11- Mürşidinin bulunduğu toplulukta yüksek sesle konuşmamalıdır. Çünkü bu çok kötü <br />
edepsizliktir. Bize anlatıldığına göre bir gün İmamı Züfer abdest alıyordu, hocası İmam-ı<br />
Azam Ebu Hanife (r.a) onun yanından geçti. İmam-ı Züfer ayağa kalkmayarak saygıda kusur <br />
etti. Bundan dolayı en üstün öğrenci olacakken derecesi en düşük kaldı. <br />
12- Mürşidinin hiçbir haline kalben dahi olsa karşı koymamalı ve içinde şüphe belirirse iyiye <br />
yormalı; iyiye yoramazsa kusuru kendinde aramalıdır. Musa (a.s) ile Hızır (a.s) arasına geçen <br />
olayı düşünmelidir. Çünkü mürşide karşılık vermek çok çirkindir ve bundan ortaya çıkacak <br />
perdelenmenin ilacı yoktur. Ayrıca tüm feyiz kapıları kapanır. <br />
13- Mürşidinin çare bulması için iyi veya kötü tüm olayları ona açıklamalıdır. Çünkü mürşit <br />
doktor gibidir; müridin halini öğrendiğinde onun sorununu düzeltmeye ve iyileştirmeye <br />
çalışır. Bu nedenle nasıl olsa şeyhim benim sorunumu biliyor diye sorunu ona iletmemek <br />
doğru değildir. Çünkü bazen mürşit keşfinde yanılabilir. Velilerin keşfinde yanılması<br />
alimlerin içtihatda yanılması gibidir, yanılan da sevap kazanır. Şeriatın kurallarına uymadıkça <br />
keşiflere uyulmaz. Gerçek bile olsa bunlarla karar verilmez. <br />
14- Müridin şeyhine gönülden bağlılığı eziyetli ve sıkıntılı olduğunda bile bozulmamalıdır. <br />
Moral bozacak sözler, dedikodular ümidini kırmamalı; Allah’tan (c.c) istediği feyzi ancak <br />
mürşidinin aracılığıyla elde edebileceğine inanmalıdır. Bunun için şeyhine olan sevgisi be <br />
bağlılığı kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve malında daha fazla olmalıdır. <br />
15- Mürşidinin yaptığı ibadet ve hareketlerin hepsini yapmaya kalkışmamalıdır. Çünkü <br />
mürşidinin bulunduğu hal ve derecesiyle ilgili bazı yaptıkları müride uygun düşmeyebilir. <br />
16- Şeyhinin emirlerini yorumsuz başkasına devretmeden hemen yerine getirmelidir. <br />
Geciktirirse veya yapmasa feyiz kesilir. <br />
17- Mürşidinin verdiği zikir, teveccüh ve murakabe gibi görevleri emrettiği şekilde yerine <br />
getirmelidir. <br />
18- Mürşidi ile birlikte bulunurken hareketlerine, sözlerine, sorduğu soru ve verdiği <br />
cevaplarına dikkat etmeli; ileri- geri konuşmamalıdır. Zira böyle şeyhin büyüklüğünü ve <br />
saygısını müridin kalbinden gider. <br />
19- Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli, <br />
konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz derdini anlatmalıdır. <br />
20- Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir. <br />
21- Allah Teala’nın (c.c) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve <br />
düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır. <br />
22-Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini <br />
anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir. <br />
23- Mürşide kapılanmak gerçekleştiğinde size Allah’u Teala’yı (c.c) tanımak ve bilmek için <br />
geldim demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder. <br />
Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse <br />
bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır. <br />
24- Herhangi bir kimse şeyhine selam söylemek isterse, o görevi üzerine almamalıdır. <br />
25- Mürşidi ile beraberken başka şeylerle ilgilenmemeli, tam anlamıyla ona yönelmelidir <br />
26- Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz <br />
kılmamalı, tesbih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır. <br />
27- Mürşidi emretmedikçe baş köşeye geçmemelidir. <br />
28- Mürşidin seccadesi, yatağı, kap ve kacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır. <br />
29- Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir. <br />
30- Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya <br />
özen göstermelidir. <br />
31- Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır. <br />
32- Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır. <br />
33- Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır. <br />
34- Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye <br />
çalışmamalıdır. <br />
35- İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır. <br />
36- Şeyhinden olağanüstü halde ve keramet beklememeli ve istememelidir. <br />
37- Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç <br />
kimseye vermemeli ve satmamalıdır. <br />
38- Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır. <br />
39- Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır. <br />
40- Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı<br />
vurarak sertçe örtmemelidir. <br />
41- Bir mürşit müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir <br />
müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkansızdır. <br />
42- Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi <br />
düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır. <br />
43- Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla <br />
bakmalıdır. <br />
44- Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı<br />
bulundurmak gerekir. Çünkü, nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan <br />
geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya <br />
yağmurun yapması gibi yayılır ve onu ancak ihlas ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder. <br />
45- Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için <br />
gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan <br />
durmalıdır. <br />
46- Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanında <br />
çıkıp gitmelidir. <br />
47- Mürid, şeyhinin çocukları, akrabalar ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı<br />
olmalıdır. <br />
48- Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürid güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar <br />
isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet <br />
alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenab-ı Hakk’a <br />
(c.c) istiğfar etmelidir. <br />
49- Hizmet ederken gerek mürşit, gerek diğer müridler, gerekse de misafirler için yaptığı<br />
hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmamalıdır. <br />
50- Mürşidiyle herhangi bir konuda görüşmek isteyen onun boş ve uygun zamanı kollamalı; <br />
51- Mürid mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı<br />
gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşit ister dua eder, isterse etmeyebilir. <br />
52- Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden <br />
çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir. <br />
53- Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel <br />
görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır. <br />
54- Mürid herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır. <br />
55- Mürşidini ziyaret geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek <br />
ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır. <br />
56- Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır. <br />
57- Mürşit herhangi bir konuda yasaklama getirirse (bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey <br />
yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindi diye sevinmelidir. <br />
58- Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna <br />
göre davranmalıdır. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MÜRŞİDE TESLİM OLMANIN DERECELERİ]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17028</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:48:25 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17028</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜRŞİDE TESLİM OLMANIN DERECELERİ</span></span><br />
<br />
Mürşid hakkında ihlasın en düşük derecesi: <br />
Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün <br />
ibadetlerinin şeyhin bir tek nazarına (bakışına) eşit olamayacağına inanmasıdır. <br />
Teslim Olmanın En Yüksek Derecesi: <br />
Yok olacağını bilse dahi; dünya ve ahiret yararı olmaksızın duraksamadan şeyhinin emrini <br />
yerine getirmesidir. Bununla birlikte beraber olduğu veya daha önce yaşamış olan <br />
kardeşlerinin ve sadıkların ibadetlerine bakmamalıdır. Çünkü bu teslimiyeti engeller. Zira <br />
teslim olmanın anlamı; ‘Her kim silahını efendisinin kapısına asarsa rahat eder’ sözünden <br />
anlaşılmaktadır. Buradaki silahtan gaye, müridin çalışması ve şeyhinin nazar etmesidir. <br />
İşin gerçeği şu ki; bilgili bir şeyh, müridinden fazla müridini tanır ve nefsinin tedavisinin bilir. <br />
Çünkü kamil mürşit,müridini birçok yollarda yürütür ve yetiştirir. Örneğin bazen yalnız rabıta <br />
bazen yalnız sohbet bazen yalnız murakabe, bazen yalnız fikir, bazen yalnız cezbe, bazen de <br />
bunların birkaçı veya hepsiyle yetiştirir. Sözün özü mürid tam teslim olmazsa, şeyhten yol <br />
gösterme ve yetiştirme olamaz. Allah-u Teala (c.c) ve O’nun Resulü gerçeği daha güzel bilir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜRŞİDE TESLİM OLMANIN DERECELERİ</span></span><br />
<br />
Mürşid hakkında ihlasın en düşük derecesi: <br />
Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün <br />
ibadetlerinin şeyhin bir tek nazarına (bakışına) eşit olamayacağına inanmasıdır. <br />
Teslim Olmanın En Yüksek Derecesi: <br />
Yok olacağını bilse dahi; dünya ve ahiret yararı olmaksızın duraksamadan şeyhinin emrini <br />
yerine getirmesidir. Bununla birlikte beraber olduğu veya daha önce yaşamış olan <br />
kardeşlerinin ve sadıkların ibadetlerine bakmamalıdır. Çünkü bu teslimiyeti engeller. Zira <br />
teslim olmanın anlamı; ‘Her kim silahını efendisinin kapısına asarsa rahat eder’ sözünden <br />
anlaşılmaktadır. Buradaki silahtan gaye, müridin çalışması ve şeyhinin nazar etmesidir. <br />
İşin gerçeği şu ki; bilgili bir şeyh, müridinden fazla müridini tanır ve nefsinin tedavisinin bilir. <br />
Çünkü kamil mürşit,müridini birçok yollarda yürütür ve yetiştirir. Örneğin bazen yalnız rabıta <br />
bazen yalnız sohbet bazen yalnız murakabe, bazen yalnız fikir, bazen yalnız cezbe, bazen de <br />
bunların birkaçı veya hepsiyle yetiştirir. Sözün özü mürid tam teslim olmazsa, şeyhten yol <br />
gösterme ve yetiştirme olamaz. Allah-u Teala (c.c) ve O’nun Resulü gerçeği daha güzel bilir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NAKŞİBENDİ TARİKATI’NDA EN ÖNEMLİ ŞEY EHL-İ SÜNNET İTİKADI]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17027</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:46:47 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17027</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NAKŞİBENDİ TARİKATI’NDA EN ÖNEMLİ ŞEY </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İTİKADI EHL-İ SÜNNET’E GÖRE DÜZELMEK VE</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÖRT HAK MEZHEPTEN BİRİNE UYMAKTIR</span></span><br />
<br />
Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin (k.s) açıkladığına göre en önemli nokta dinin emirlerini <br />
yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Kemal derecesine varmak için tek başına <br />
bunun yeterli olabileceğini söylediler. Bunu sağlamak için ‘Ruhsat ve bid’atlerden sakınmak, <br />
tüm vacipleri tam olarak yapmak, mekruh ve haramlardan kaçınmak gerekir. Hatta hilâf-ı evlâ <br />
(en iyinin dışında) ve tenzihî (hafif) mekruhlar bile nisbet ve huzuru elde etmeye engeldir’ <br />
diye buyurmuşlardır. Zira bu yüce tarikatın temeli ilahi sevgi ve gayrettir. Bu sevginin ve <br />
gayretin aşırı olması sonucu insan kendisi için iyi olanı göremez, dinin dışına çıkar, fitneye <br />
düşer, yersiz sözler, saçmalıklar ve şatahat (kendinde olmadan söylenen söz)leri söyler. <br />
Sekir (kendinden geçme) ve nefsi görmemek hali kişiye dinin temel kurallarını unutturur, <br />
fitneye düşürür. Halbuki şer’i şerifin dışına çıkma sevgi ve gayrete engeldir. Bundan dolayı<br />
emaneti (muhabbet ve gayreti) yüklenmekten yerler, gökler ve dağlar korktular. Hatta <br />
yaratılanların en şereflisi olan Peygamberimiz (s.a.v) muhabbet fitnesinden Allahu Teala’ya <br />
sığınmıştı. Nitekim Efendimiz Hafız Şirazi (k.s) bu inceliği şöyle belirtmişti: ‘Gerçek şudur <br />
ki, başlangıçta sevgi ve aşk kolayca ortaya çıkmamıştı. Tersine, sonradan birçok sıkıntı ve <br />
zorluklara katlanmakla ortaya çıkmıştı.’ <br />
Çoğu zaman sevgi uygunsuz, hatta çirkin söz ve hareketlerin ortaya çıkmasına; ehli sünnet <br />
inancına zıt görüşlerin doğmasına neden olur. Cahillerin çoğu hallerine kendi vicdanlarını<br />
şahit gösterir ve şöyle derler: ‘Biz Allah ve Resulüna yakınız, durumumuzda kuvvetli bir <br />
nispet görüyoruz!’ Aksine vicdanları kendilerini Allah (c.c) ve Resulünden uzaklaştırır ve <br />
yakınlık zannettikleri durum uzaklaşma nedeni olur. <br />
Keşke onlar vicdanlarını Peygamberimize bıraksalardı ve cezbelerini şeriat sınırında tutsalar <br />
ve ibadetlerini ona uygun işleselerdi. Çünkü cezbe şeriata zıt ise o cezbe sahibini hata <br />
yapmaya yönelir. Gerçekten şeriata uygun olmayan cezbeye sahip olduğuna inanan kişiyi <br />
doğru yola döndürmek, yüz tane gafil kişiyi doğru yola getirmekten daha güçtür. <br />
Kendisi tarikatta bulunurken ve başkasına yol gösterirken vicdanını işe karıştırmaktan son <br />
derece sakınmak gerekir. Şeriatın açık kuralları bunun dışındadır. Kendi düşüncesine göre <br />
davranarak bir haramı veya mekruhu işlemenin dinimizde yeri yoktur. <br />
Rabbim nefsimizin bize süsleyerek gösterdiği hurafelerden bizi korusun. Gerçekte nefis <br />
kendisine bir pay çıkarmak ümidiyle ancak hoşuna giden şeyleri ister ve yapar. Eğer şeriatın <br />
sınırları belirlenmemiş olsaydı, nefis birçok kötü şeyleri güzel, öldürücü zehiri bal ve şeker <br />
gibi göstererek bizleri aldatacaktı. <br />
Niyeti ciddi ve arzusu gerçek olan Nakşibendi Tarikatı isteklisinin inancını Ehli Sünnet <br />
görüşüne göre düzeltmesi gerekir. Ehli Sünnet itikadının imamları Şeyh Ebu Hasan Eş’ari ve <br />
İmam Ebu Mansur Maturi’dir. Dinin ileri gelenleri çok önemsiz kısımlarda onlardan ayrı<br />
karar vermişlerdir. Bu kısımların dışındaki konularda, kimin düşüncesi bu iki imamın <br />
düşüncelerine zıtsa ona uyulmaz ve bu iki imamın kuralları, yöntemleri ve koydukları esaslar <br />
dışında düşünce ileri süren arif, tasavvufçu, tefsirci, hadisçi gibi fıkıh alimi olmayanların <br />
içtihadıyla hareket edilmez. Bu iki imam itikad konusunda tüm Ümmeti Muhammed <br />
tarafından tam ve yetkili kabul edilmiştir. <br />
Yine bu ümmet, keşifte bulunanların keşiflerini, hata yapılabilecek konuları ve ayet ve <br />
hadisleri tevil eden (kendine göre yorumlayan) tasavvufçuların görüşlerini benimsememiştir. <br />
Çünkü bu tasavvufçuların tüm delilleri hata veya gerçek olabilecek ve dinen uyulması zorunlu <br />
olmayan keşiflerdir. Hatta tasavvufçular keşfe güvenilemeyeceğini belirterek bu konuda hiç <br />
kimseden çekinmeden, utanmadan bizi uyarmaktan kaçınmamışlardır. Zira bu zatların <br />
amaçları Allah-u Teala’nın (c.c) hoşnutluğunu kazanmaktır. Allah-u Teala (c.c) onları<br />
insanlara yol gösterici olarak yaratmıştır. Onlar Allah’tan (c.c) korkarlar, sapıklıktan ve <br />
bozgunculuktan sakınırlar. Allah (c.c) onların sırlarını yüce kılsın, iyilikle ödüllendirsin. <br />
Allah-u Teala (c.c) kuralları arasında paylaştırdığından, her ilim onu iyi bilen kişiden <br />
öğrenilmelidir. Fıkıh ilmi fakihten, itikat ilmi akaid alimlerinden, tasavvuf ilmi de <br />
mutasavvıftan elde edilir. Kendi dalının dışında ilim belirtenin ilmi geçerli değildir. Mesela <br />
İbn-i Hacer Heytemi tecvid ilminde İmam Cezeri’yi babası Şeyh Muhammed Cüveyni’den <br />
daha çok benimsemişti. Halbuki kendisi ve babası hakkında; ‘Eğer bu zamanda bir nebi <br />
olsaydı bunlar olurlardı’ denilmişti. Fakat o: ‘İnci ve mücevher satıcılarında boncuk <br />
bulunmaz’ diyerek bu durumu açıklamıştır. <br />
Mürid itikat bilgilerini düzelttikten sonra, ikinci olarak dört mezhepten birisinin fıkıh bilgileri <br />
ile ibadetlerini yapmaya çalışır ki bu tarikatın temel kurallarındandır. Talip uymuş olduğu <br />
mezhebin en seçkin görüşünü benimsemelidir. Zira mezhepte de tam doğru olmayan görüşlere <br />
uymaya bile izin verilmemiştir, nerede kaldı ki zayıf bir görüş kabul edilsin. <br />
İtikat düzeltildikten sonra, mezhebe göre ibadetlerini yapma işi gerçekleştikten sonra mürid <br />
kalp temizliğine başlar. Zikir ve rabıtanın birisi veya her ikisi aracılığıyla ihlas ve ilahi sevgi <br />
kazanılarak bir temizleme işi gerçekleşebilir. Bu sırada kalpte herhangi bir hal veya cezbe <br />
ortaya çıkarsa, onun itikat ve şeriata uyup uymadığına bakar. Eğer bunlara uygunsa devam <br />
eder, aksi durumda bırakır. Ayrıca oluşan halden istiğfar eder. İtikad ve fıkıh ilmine aykırı<br />
olanın nefis ve şeytandan gelen istidrac (kandırma) olduğuna karar verir ve bu halin Allah’tan <br />
(c.c) uzaklaştırıcı olduğunu bilir. Kıysa ve içtihad kapısı kapanmıştır. Bundan dolayı şeriata <br />
zıt inanç, cezbe, hal ve keşfin doğru olduğuna bin melek gelip şahitlik etse bile kıyas yapma <br />
ve keşfi tevil etme yorumlamaya yeltenmemek gerekir. <br />
Şeriata ters haller uzaklaştırıcıdır ve ilahi huzurdan kovulmaya neden olur. Kabul edilecek <br />
görüşler müctehidlerin düşünceleridir. Halbuki biz müctehid değiliz, yorum ve kıyas <br />
yapamayız. Nitekim İbnu Salah ve İmam-ı Nevevi içtihadın Hicri Dördüncü yüzyıldan sonra <br />
bittiğini bildirdiler. Ayrıca şeytan da akli kıyastan dolayı lanetlenmiştir. Başkaları hakkında <br />
ise husni zanda bulunarak iyi yorumda bulunmamız emredilmiştir. Kendi nefsimizi de bütün <br />
yaptığımız işlerden eleştirmemiz gerekir, bilhassa yasaklarda taviz veremeyiz. <br />
Sadat-ı Kiram ruhsatlardan ve hasene (iyi) de olsa bid’atlardan sakınarak vicdanlarına göre <br />
davranmadılar. Şah-ı Nakşibendi, tarikatın sohbet, azimetle ibadet etmek, bid’at ve <br />
ruhsatlardan kaçınmak olduğunu söylemiştir. Ruhsatın anlamı en iyinin karşıtıdır <br />
Necasetlerden affedebilecek miktar hariç; söz birliği olan ruhsatlardan dahi büyükler <br />
çekinmiştir. Çünkü ruhsatlar nefsin rahat etmesi içindir. Necaset konusunda ise aşırı azimete <br />
sarılmak vesveseyi çoğaltır. Onun için sadece bu konuda ruhsata uymaya izin verilmiştir. <br />
Bid’at ise Ashab-ı Kiram zamanında görülmeyen, müctehidlerin kıyasta belirtmedikleri ve <br />
ümmetin söz birliği etmediği şeylerdir. <br />
Ümmetin söz birliği ettiği şeyler medreselerin, minarelerin ve tekkelerin yapılması, eser <br />
yazmak gibi konulardır. Sadatın belirttiği özel edepler, nefy ve ispat, Celal zikri, teveccüh, <br />
hatme ve tarikatın kuralları da bid’at değildir. Sadatlar inkar ve karşı çıkılmaksızın bunları<br />
devam ettirmişlerdir. Devam etmesi doğruluğunu göstermektedir. Ayrıca biz kanıtlarını<br />
bilmesek de onlar için iyi zanda bulunmaya mecburuz. <br />
İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat’ında bildirdiği gibi örf ve adete bağlı bid’atlerin <br />
bırakılması iyiyse de feraciye, aba, hırka, şalvar gibi giysilerin kullanılması ve kaşıkla yemek <br />
yemek bid’atlerin dışındadır. Çünkü bunlar örf ve adete bağlıdır, sakınmak gerekmez. <br />
Bid’at yapılırken ve yakınlığa neden olacak yerlerde söz konusudur. Mesela namaz <br />
tesbihlerini taş veya tesbihle çekmek bid’attır. İbnu Hacer Heytemi Fethul Mübin adlı eserde <br />
bunu açıklamıştır. Yine kitap ve sünnette olmayan zikri ve duaları kişinin kendi belirlediği <br />
zamanlarda okuması; velilerin eşiğini öpmek, dinde olmayan şeylere inanmak, sofilerin raks <br />
ve bazı hareketler yaparak Allah’a (c.c) yakınlık iddia etmeleri, bazı ağaçların, taşların kutsal <br />
olduğuna inanmak ve bunlardan yardım umarak ziyaret etmek, bazı kişilerin ihtiyaç <br />
giderdiğine inanarak onlara gitmek hep bid’attır. İbnu Hacer bunların hepsini açıklamıştır. <br />
Yorumu (tevili) olsa bile bazı cahil sofilerin şeriata aykırı sözleri de bid’attır. Halbuki <br />
Nakşibendi Tarikatı’nın şeriata aykırı hiçbir şeye izin vermediğini İmam-ı Rabbani Hazretleri <br />
açıklamıştır. Cahil sofilerin: ‘Sen bunu bize verdin; sen bizden şunu aldın, şu belayı bize <br />
kaldırdın; sen bizim dünyamızın ve dinimizin sahibisin’ gibi sözleri her ne kadar aracı<br />
olmakla yorumlanabilirse de hepsi hurafe ve bid’attır. Hatta bazısı küfre kadar gider. Örneğin; <br />
‘Şeyhim bana puta secde etmeyi emretse ederim; yalan yere Allah’a (c.c) yemin ederim, ama <br />
şeyhimin adına yalan yemin etmem’ demek gibi sözler. Halbuki bu sözler açıkça küfrü <br />
gerektirir. Küfrü çağrıştıran her ne kadar olmayacak bir işse de küfrü gerektirir: ‘Eğer Zeyd <br />
semaya uçsa kafir olurum’ gibi. Sözler küfrü gerektirmezse o zaman da tahrimen mekruhtur. <br />
Allah-u Teala (c.c) bizleri bunlardan korusun. <br />
Büyük günah işlemek veya ‘tarikattan çıktım’ demek tarikattan çıkmaya neden olur. Böyle <br />
durumda birkaç gün içinde tarikat tazelemek gerekir. Müridin ilerleyememesi bu gibi haller <br />
nedeniyledir. Halbuki büyükler: ‘Üç gün aynı halde kalan kimse için ölüm daha iyidir’ <br />
demişlerdir. Hatta bazı büyükler üç gün geçtiği halde müridin durumunu sormaması<br />
karşısında hayret eder ve aciz olurlardı. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NAKŞİBENDİ TARİKATI’NDA EN ÖNEMLİ ŞEY </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İTİKADI EHL-İ SÜNNET’E GÖRE DÜZELMEK VE</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÖRT HAK MEZHEPTEN BİRİNE UYMAKTIR</span></span><br />
<br />
Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin (k.s) açıkladığına göre en önemli nokta dinin emirlerini <br />
yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Kemal derecesine varmak için tek başına <br />
bunun yeterli olabileceğini söylediler. Bunu sağlamak için ‘Ruhsat ve bid’atlerden sakınmak, <br />
tüm vacipleri tam olarak yapmak, mekruh ve haramlardan kaçınmak gerekir. Hatta hilâf-ı evlâ <br />
(en iyinin dışında) ve tenzihî (hafif) mekruhlar bile nisbet ve huzuru elde etmeye engeldir’ <br />
diye buyurmuşlardır. Zira bu yüce tarikatın temeli ilahi sevgi ve gayrettir. Bu sevginin ve <br />
gayretin aşırı olması sonucu insan kendisi için iyi olanı göremez, dinin dışına çıkar, fitneye <br />
düşer, yersiz sözler, saçmalıklar ve şatahat (kendinde olmadan söylenen söz)leri söyler. <br />
Sekir (kendinden geçme) ve nefsi görmemek hali kişiye dinin temel kurallarını unutturur, <br />
fitneye düşürür. Halbuki şer’i şerifin dışına çıkma sevgi ve gayrete engeldir. Bundan dolayı<br />
emaneti (muhabbet ve gayreti) yüklenmekten yerler, gökler ve dağlar korktular. Hatta <br />
yaratılanların en şereflisi olan Peygamberimiz (s.a.v) muhabbet fitnesinden Allahu Teala’ya <br />
sığınmıştı. Nitekim Efendimiz Hafız Şirazi (k.s) bu inceliği şöyle belirtmişti: ‘Gerçek şudur <br />
ki, başlangıçta sevgi ve aşk kolayca ortaya çıkmamıştı. Tersine, sonradan birçok sıkıntı ve <br />
zorluklara katlanmakla ortaya çıkmıştı.’ <br />
Çoğu zaman sevgi uygunsuz, hatta çirkin söz ve hareketlerin ortaya çıkmasına; ehli sünnet <br />
inancına zıt görüşlerin doğmasına neden olur. Cahillerin çoğu hallerine kendi vicdanlarını<br />
şahit gösterir ve şöyle derler: ‘Biz Allah ve Resulüna yakınız, durumumuzda kuvvetli bir <br />
nispet görüyoruz!’ Aksine vicdanları kendilerini Allah (c.c) ve Resulünden uzaklaştırır ve <br />
yakınlık zannettikleri durum uzaklaşma nedeni olur. <br />
Keşke onlar vicdanlarını Peygamberimize bıraksalardı ve cezbelerini şeriat sınırında tutsalar <br />
ve ibadetlerini ona uygun işleselerdi. Çünkü cezbe şeriata zıt ise o cezbe sahibini hata <br />
yapmaya yönelir. Gerçekten şeriata uygun olmayan cezbeye sahip olduğuna inanan kişiyi <br />
doğru yola döndürmek, yüz tane gafil kişiyi doğru yola getirmekten daha güçtür. <br />
Kendisi tarikatta bulunurken ve başkasına yol gösterirken vicdanını işe karıştırmaktan son <br />
derece sakınmak gerekir. Şeriatın açık kuralları bunun dışındadır. Kendi düşüncesine göre <br />
davranarak bir haramı veya mekruhu işlemenin dinimizde yeri yoktur. <br />
Rabbim nefsimizin bize süsleyerek gösterdiği hurafelerden bizi korusun. Gerçekte nefis <br />
kendisine bir pay çıkarmak ümidiyle ancak hoşuna giden şeyleri ister ve yapar. Eğer şeriatın <br />
sınırları belirlenmemiş olsaydı, nefis birçok kötü şeyleri güzel, öldürücü zehiri bal ve şeker <br />
gibi göstererek bizleri aldatacaktı. <br />
Niyeti ciddi ve arzusu gerçek olan Nakşibendi Tarikatı isteklisinin inancını Ehli Sünnet <br />
görüşüne göre düzeltmesi gerekir. Ehli Sünnet itikadının imamları Şeyh Ebu Hasan Eş’ari ve <br />
İmam Ebu Mansur Maturi’dir. Dinin ileri gelenleri çok önemsiz kısımlarda onlardan ayrı<br />
karar vermişlerdir. Bu kısımların dışındaki konularda, kimin düşüncesi bu iki imamın <br />
düşüncelerine zıtsa ona uyulmaz ve bu iki imamın kuralları, yöntemleri ve koydukları esaslar <br />
dışında düşünce ileri süren arif, tasavvufçu, tefsirci, hadisçi gibi fıkıh alimi olmayanların <br />
içtihadıyla hareket edilmez. Bu iki imam itikad konusunda tüm Ümmeti Muhammed <br />
tarafından tam ve yetkili kabul edilmiştir. <br />
Yine bu ümmet, keşifte bulunanların keşiflerini, hata yapılabilecek konuları ve ayet ve <br />
hadisleri tevil eden (kendine göre yorumlayan) tasavvufçuların görüşlerini benimsememiştir. <br />
Çünkü bu tasavvufçuların tüm delilleri hata veya gerçek olabilecek ve dinen uyulması zorunlu <br />
olmayan keşiflerdir. Hatta tasavvufçular keşfe güvenilemeyeceğini belirterek bu konuda hiç <br />
kimseden çekinmeden, utanmadan bizi uyarmaktan kaçınmamışlardır. Zira bu zatların <br />
amaçları Allah-u Teala’nın (c.c) hoşnutluğunu kazanmaktır. Allah-u Teala (c.c) onları<br />
insanlara yol gösterici olarak yaratmıştır. Onlar Allah’tan (c.c) korkarlar, sapıklıktan ve <br />
bozgunculuktan sakınırlar. Allah (c.c) onların sırlarını yüce kılsın, iyilikle ödüllendirsin. <br />
Allah-u Teala (c.c) kuralları arasında paylaştırdığından, her ilim onu iyi bilen kişiden <br />
öğrenilmelidir. Fıkıh ilmi fakihten, itikat ilmi akaid alimlerinden, tasavvuf ilmi de <br />
mutasavvıftan elde edilir. Kendi dalının dışında ilim belirtenin ilmi geçerli değildir. Mesela <br />
İbn-i Hacer Heytemi tecvid ilminde İmam Cezeri’yi babası Şeyh Muhammed Cüveyni’den <br />
daha çok benimsemişti. Halbuki kendisi ve babası hakkında; ‘Eğer bu zamanda bir nebi <br />
olsaydı bunlar olurlardı’ denilmişti. Fakat o: ‘İnci ve mücevher satıcılarında boncuk <br />
bulunmaz’ diyerek bu durumu açıklamıştır. <br />
Mürid itikat bilgilerini düzelttikten sonra, ikinci olarak dört mezhepten birisinin fıkıh bilgileri <br />
ile ibadetlerini yapmaya çalışır ki bu tarikatın temel kurallarındandır. Talip uymuş olduğu <br />
mezhebin en seçkin görüşünü benimsemelidir. Zira mezhepte de tam doğru olmayan görüşlere <br />
uymaya bile izin verilmemiştir, nerede kaldı ki zayıf bir görüş kabul edilsin. <br />
İtikat düzeltildikten sonra, mezhebe göre ibadetlerini yapma işi gerçekleştikten sonra mürid <br />
kalp temizliğine başlar. Zikir ve rabıtanın birisi veya her ikisi aracılığıyla ihlas ve ilahi sevgi <br />
kazanılarak bir temizleme işi gerçekleşebilir. Bu sırada kalpte herhangi bir hal veya cezbe <br />
ortaya çıkarsa, onun itikat ve şeriata uyup uymadığına bakar. Eğer bunlara uygunsa devam <br />
eder, aksi durumda bırakır. Ayrıca oluşan halden istiğfar eder. İtikad ve fıkıh ilmine aykırı<br />
olanın nefis ve şeytandan gelen istidrac (kandırma) olduğuna karar verir ve bu halin Allah’tan <br />
(c.c) uzaklaştırıcı olduğunu bilir. Kıysa ve içtihad kapısı kapanmıştır. Bundan dolayı şeriata <br />
zıt inanç, cezbe, hal ve keşfin doğru olduğuna bin melek gelip şahitlik etse bile kıyas yapma <br />
ve keşfi tevil etme yorumlamaya yeltenmemek gerekir. <br />
Şeriata ters haller uzaklaştırıcıdır ve ilahi huzurdan kovulmaya neden olur. Kabul edilecek <br />
görüşler müctehidlerin düşünceleridir. Halbuki biz müctehid değiliz, yorum ve kıyas <br />
yapamayız. Nitekim İbnu Salah ve İmam-ı Nevevi içtihadın Hicri Dördüncü yüzyıldan sonra <br />
bittiğini bildirdiler. Ayrıca şeytan da akli kıyastan dolayı lanetlenmiştir. Başkaları hakkında <br />
ise husni zanda bulunarak iyi yorumda bulunmamız emredilmiştir. Kendi nefsimizi de bütün <br />
yaptığımız işlerden eleştirmemiz gerekir, bilhassa yasaklarda taviz veremeyiz. <br />
Sadat-ı Kiram ruhsatlardan ve hasene (iyi) de olsa bid’atlardan sakınarak vicdanlarına göre <br />
davranmadılar. Şah-ı Nakşibendi, tarikatın sohbet, azimetle ibadet etmek, bid’at ve <br />
ruhsatlardan kaçınmak olduğunu söylemiştir. Ruhsatın anlamı en iyinin karşıtıdır <br />
Necasetlerden affedebilecek miktar hariç; söz birliği olan ruhsatlardan dahi büyükler <br />
çekinmiştir. Çünkü ruhsatlar nefsin rahat etmesi içindir. Necaset konusunda ise aşırı azimete <br />
sarılmak vesveseyi çoğaltır. Onun için sadece bu konuda ruhsata uymaya izin verilmiştir. <br />
Bid’at ise Ashab-ı Kiram zamanında görülmeyen, müctehidlerin kıyasta belirtmedikleri ve <br />
ümmetin söz birliği etmediği şeylerdir. <br />
Ümmetin söz birliği ettiği şeyler medreselerin, minarelerin ve tekkelerin yapılması, eser <br />
yazmak gibi konulardır. Sadatın belirttiği özel edepler, nefy ve ispat, Celal zikri, teveccüh, <br />
hatme ve tarikatın kuralları da bid’at değildir. Sadatlar inkar ve karşı çıkılmaksızın bunları<br />
devam ettirmişlerdir. Devam etmesi doğruluğunu göstermektedir. Ayrıca biz kanıtlarını<br />
bilmesek de onlar için iyi zanda bulunmaya mecburuz. <br />
İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat’ında bildirdiği gibi örf ve adete bağlı bid’atlerin <br />
bırakılması iyiyse de feraciye, aba, hırka, şalvar gibi giysilerin kullanılması ve kaşıkla yemek <br />
yemek bid’atlerin dışındadır. Çünkü bunlar örf ve adete bağlıdır, sakınmak gerekmez. <br />
Bid’at yapılırken ve yakınlığa neden olacak yerlerde söz konusudur. Mesela namaz <br />
tesbihlerini taş veya tesbihle çekmek bid’attır. İbnu Hacer Heytemi Fethul Mübin adlı eserde <br />
bunu açıklamıştır. Yine kitap ve sünnette olmayan zikri ve duaları kişinin kendi belirlediği <br />
zamanlarda okuması; velilerin eşiğini öpmek, dinde olmayan şeylere inanmak, sofilerin raks <br />
ve bazı hareketler yaparak Allah’a (c.c) yakınlık iddia etmeleri, bazı ağaçların, taşların kutsal <br />
olduğuna inanmak ve bunlardan yardım umarak ziyaret etmek, bazı kişilerin ihtiyaç <br />
giderdiğine inanarak onlara gitmek hep bid’attır. İbnu Hacer bunların hepsini açıklamıştır. <br />
Yorumu (tevili) olsa bile bazı cahil sofilerin şeriata aykırı sözleri de bid’attır. Halbuki <br />
Nakşibendi Tarikatı’nın şeriata aykırı hiçbir şeye izin vermediğini İmam-ı Rabbani Hazretleri <br />
açıklamıştır. Cahil sofilerin: ‘Sen bunu bize verdin; sen bizden şunu aldın, şu belayı bize <br />
kaldırdın; sen bizim dünyamızın ve dinimizin sahibisin’ gibi sözleri her ne kadar aracı<br />
olmakla yorumlanabilirse de hepsi hurafe ve bid’attır. Hatta bazısı küfre kadar gider. Örneğin; <br />
‘Şeyhim bana puta secde etmeyi emretse ederim; yalan yere Allah’a (c.c) yemin ederim, ama <br />
şeyhimin adına yalan yemin etmem’ demek gibi sözler. Halbuki bu sözler açıkça küfrü <br />
gerektirir. Küfrü çağrıştıran her ne kadar olmayacak bir işse de küfrü gerektirir: ‘Eğer Zeyd <br />
semaya uçsa kafir olurum’ gibi. Sözler küfrü gerektirmezse o zaman da tahrimen mekruhtur. <br />
Allah-u Teala (c.c) bizleri bunlardan korusun. <br />
Büyük günah işlemek veya ‘tarikattan çıktım’ demek tarikattan çıkmaya neden olur. Böyle <br />
durumda birkaç gün içinde tarikat tazelemek gerekir. Müridin ilerleyememesi bu gibi haller <br />
nedeniyledir. Halbuki büyükler: ‘Üç gün aynı halde kalan kimse için ölüm daha iyidir’ <br />
demişlerdir. Hatta bazı büyükler üç gün geçtiği halde müridin durumunu sormaması<br />
karşısında hayret eder ve aciz olurlardı. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nefy ve İsbat Zikri]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17026</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:43:25 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17026</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefy ve İsbat Zikri</span></span><br />
<br />
Kötü arzuları nefyetmek (kovmak, gidermek) gayesiyle mürid şuhuda (görüntü), zuhurdan <br />
zuhura (türeme, ortaya çıkma) iletilir. Buradaki şuhud ve zuhurun hepsi velayet-i suğra, <br />
(küçük velilik) makamından sayılmaktadır. Bu velilik kulluğu ve nefsin hastalıklarını bilme <br />
makamıdır. Bu makamda nefis sakin ve mutmain (gönül doygunluğu) gibi görülse de, <br />
emirlere uyma ve yasaklardan sakınma hali, hatta nefsin arzularının azalması onun <br />
özelliğinden değil, alışkanlık kazanmış olmasındandır. Alışkanlıktan dolayı da emirlere uyma <br />
ve yasaktan kaçma istenilen amaca uygun değildir. <br />
Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu merdiye makamına kavuşturmayı, marifetine erdirmeyi, seyr-i <br />
enfusi (mana seyri) ve kulluğuyla şereflendirmeyi dilerse, ona Vahdet makamında azamet <br />
(büyüklük) ve Celalini (ululuğunu) gösterir. Bunun yanında Allahu Teala (c.c) kulunun <br />
nefsine; ‘Topraktan yaratılan kul nerede, Alemlerin Rabbi nerede’ diye bildirir. Kul bir bakar <br />
ve Alemlerin Rabbi’yle çirkin ve kötü nefsi arasına hiçbir ilgi olmadığını anlar. İlahi sevgi, <br />
yakınlık ve dostluk davalarının yalandan ibaret olduğunu görür. Perişan ve pişmanlıkla nefsini <br />
hastalıklardan temizlemek için döner. Buna ikilik makamı denir. Burada müridin latifeleri <br />
döner, fakat kalbi oraya bağlı kalır ve oranın sevgisini unutmaz. Huzura kavuşan kul sanki iki <br />
kişi olmuş gibidir. <br />
Birincisi ilahi huzurda yakınlık, dostluk ve sevgi davasında kalır, ikincisi ise nefsini <br />
temizlemek ve kulların işlerini görmek için geri dönmüştür. Mürid geri döndükten sonra <br />
madde alemindeki latifeleri, emirler alemindeki latifelerinin nurlarının yansıması ve etkisiyle <br />
değişime uğrayarak başkalaşır. Her latifenin eksik yanı kendisine uygun özelliğe dönüşerek <br />
nurlanır: <br />
Toprağın eksikliği olan ibadetlere, emirlere karşı ilgisizlik ve tembellik, yumuşak huyluluğa <br />
ve insanlardan gelen sıkıntılara katlanmaya dönülür. <br />
Suyun eksikliği olan nifak (ikiyüzlülük), Sıbğatullah (Allah-u Teala’nın (c.c) boyasıyla <br />
boyanmak) rengine dönüşür. Kul Allah-u Teala’nın (c.c) ahlakıyla ahlaklanır, onun boyasıyla <br />
boyanır onun boyasıyla boyanan kişide Cenab-ı Hakk’ın (c.c) rızasından başka hiçbir şey <br />
bulunmaz. Her gördüğü veya birlikte bulunduğu kimsede Hakk’ın Kemal ve Cemal’ini görür. <br />
Çünkü Allah-u Teala kemal veya cemal bulunmayan hiçbir yaratık yaratmamıştır. Hatta <br />
kafirler ve yılan gibi vahşi hayvanlar bile bu kemaliyet ve cemaliyet gözlenir. <br />
Ateş’in eksikliği olan öfke ve nefse düşkünlük; şer’i şerife uyma ve ilahi aşka dönüşür. <br />
Cenab-ı Hakk’ın (c.c) haram ettikleri yenilip içilince öfkelenerek karşı çıkar. <br />
Hava’nın eksikliği olan kibir ve kullara karşı büyüklenme hali; halkı sevemeye ve alçak <br />
gönüllülüğe dönüşür. Kendinin yaratıklara ihtiyacı olmadığını anlar ve isteklerini Rabb’inden <br />
başka hiç kimseye bildirmez. İslamiyet izin verirse kafir de olsa herkesin isteklerini karşılar <br />
ve hizmet eder. <br />
Özetle, emir alemindeki latifeler asli yerlerine yükselip, madde alemindeki beş unsurun <br />
eksiklik ve arzuları değişince, insana hakim olan nefis terkedilmiş ve hizmetçisiz kalır. Her iki <br />
latife grubu da nefse karşı gelir ve nefis işlerini sürdürecek nurani veya zulmani bir araç <br />
bulamaz. Bu durumda kendi de ister istemez nurani latifelere uyar, onların isteklerine boyun <br />
eğer. İşte bu radiye ve merdiye makamıdır. Artık nefis bu makamda kalır. Latifelerin <br />
hoşlanmadığı tüm şeylerden ve kötü ahlaktan yüz çevirir. <br />
Nefsi arzularını İslamiyet’in sınırları içerisinde yerine getirir. Mesela kendini ve eşini <br />
haramdan korumak ve çoğalmak amacıyla evlenir. Şehvet, haz gayesiyle değil. Allah’u <br />
Teala’nın emrine uymak ve ibadet için yer içer ve uyur. Kısaca tüm hareketlerini İslamiyet’e <br />
uygun ve iyi niyetle yapar. Nefis istek ve arzularını İslamiyet’e göre yaptığı için nurani <br />
latifeler tekrar onun emrine girerek hizmet ederler. Bu makama ri’cat (dönüş) makamı denir. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Radiye ve merdiye makamından dönüş yapanlar iki kısımdır: </span></span><br />
1- Birinci kısmı enbiyada olduğu gibi yalnız kendi nefsi için döner. <br />
2- İkinci kısmı ise Resullerde olduğu gibi yalnızca kendi nefsi için değil halkı irşad ve davet <br />
etmek için dönerler. Bunlar da iki kısımdır: <br />
a) Bazılarında cezbe ateşi ve kararsızlık bitmiş olur. İkinci kez yükselmeye istekleri kalmaz. <br />
Bunlar kendi nefislerinde kusur görürler ve onlarla uğraşırlar ve hallerini bulanıklıktan <br />
tamamen temizlerler. Böylelerinin tarikatları sağlam ve irşadları da kuvvetli olur. <br />
b) Diğer bir kısmın cezbe ateşi sönmez; suri ve manevi tecellilere, visal (kavuşma) ve vahdete <br />
yönelirler. Şiddetli bir istek nedeniyle ikinci bir kez seyire (yükselişe) başlarlar. Bu yükselişe <br />
seyri uryani (yalın yükselme) denir. Bunlar kendi nefsilerinde kavuşmaya araç olan hiçbir <br />
ibadeti ve kemaliyeti görmezler. Tersine kavuşmalarını, yalnızca Cenab-ı Hakk’ın (c.c) fazl-u <br />
keremi’nden görürler. Bu makam en yüce, en şerefli ve en güzel makamdır. Ancak bu <br />
makamda telvin (boyanma) ve terbiyeyi bıraktığı ve nefsini unuttuğu için bulanıktan <br />
kurtulamaz. Kendini saflaştırsa ancak temkin makamına kavuşur. Bu iki makamı birlikte elde <br />
edenler kibrit-i ahmer’den daha kıymetli ve nadirdir. <br />
Sadat-ı Kiram’dan Hace Alaaddin Atar (k.s) ve bazıları yeni tarikata girenlere gaflet, vesvese <br />
ve kuruntuları önlemek gayesiyle neyf ve ispat zikrini, ism-i celal zikri gibi vermişlerdir. <br />
Bunlar masivatı (Allah-u Teala’nın (c.c) dışındakiler) yok etmek için ‘La maksude illallah’ <br />
(Allah’tan (c.c) başka gaye yoktur) anlamını kasdettiler. Gavs-ı Azam Seyyid Sıbğatullah <br />
Arvasi gibiler kalbin saflaşması için başlangıçta nefy ve ispat zikrini; daha sonra kalbin <br />
toparlanması için de ismi celal ve latifeler zikrini vermişlerdir, zira bu ikisi murakabeye <br />
girmek için daha kuvvetli araçtır. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s) ise bazen zikir olmaksızın <br />
nefesin göbek altında tutulmasını emrederdi. Böyle yaparak içerden zulmet (kalp karanlığı) <br />
çıkarıldığını söylerdi. <br />
Özetlemek gerekirse; bazıları kalbi genişletmek amacıyla tam sahivi (tam uyanıklığı) seçerek <br />
nefy ve ispat zikrini; diğer bazıları da cemiyeti (toplanmayı) çabuklaştırmak için celal zikrini <br />
tercih ettiler. Başka sadatlar ise, hem cemiyeti çabuklaştırmak, hem de tam sahivi elde etmek <br />
için her iki zikri birlikte yaptırdılar. Bu açıklamalar tarikata yeni başlayanlar içindir. <br />
Velayet-i Kübra sahipleri ise hayalleri kovmak, şehvetleri de engellemek için belirli <br />
zamanların dışında neyf ve ispat zikrine devam etmeyi arzu ettiler. Belirli zamanlarda yapılan <br />
zikrin onların şanına yakışan anlamını düşünerek dil ile tehlildir (La ilahe illallah) şeriatın <br />
emrettiği zikirlerin hepsi dil ile yapılır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Neyf ve İsbat Zikrinin Rükünleri, Şartları ve Edepleri </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Neyf ve ispat zikrinin dört rüknü vardır: </span></span><br />
1- La ilahe illallah. <br />
2- Muhammedün Resulullah. <br />
3- Bu ikisinin anlamlarını düşünme. <br />
4- Nefesi bırakırken kalben ‘İlahi ente maksudu ve rıdake matlubi’ demektir. <br />
Nefy ve ispat zikrinin dört şartı vardır: <br />
1- Göbekten alnın üst tarafına doğru uzanan ve seyf (kılıç) denen kalın ve dik çizgidir. <br />
2- Alnın üst tarafından sağ kulağın arkasından geçerek sağ omuza, oradan da kalbe <br />
gelen mükennis (temizleyici) isimli çizgiyi düşünmektir. <br />
3- Nefesi tutmaktır. <br />
4- Tekliktir. Hem nefesi hem de bir nefesteki zikir sayısını tek yapmaktır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefy ve İsbat’ın edepleri de beş tanedir: </span></span><br />
1- Çizginin deri ve et arasında ve <br />
2- Beyaz ve saydam olarak düşünülmesidir. <br />
3- Çizginin göbekten göğse, oradan boğaza, sonra çeneye çıkmasıdır. <br />
4- Vücudun hiçbir organının kıpırdamamasıdır. <br />
5- Kalbe ‘Allah’ kelimesini şiddetle vurarak girdirmek ve vuruş anında kalbin bundan <br />
etkilenmesini sağlamaktır. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefy ve İsbat Zikri</span></span><br />
<br />
Kötü arzuları nefyetmek (kovmak, gidermek) gayesiyle mürid şuhuda (görüntü), zuhurdan <br />
zuhura (türeme, ortaya çıkma) iletilir. Buradaki şuhud ve zuhurun hepsi velayet-i suğra, <br />
(küçük velilik) makamından sayılmaktadır. Bu velilik kulluğu ve nefsin hastalıklarını bilme <br />
makamıdır. Bu makamda nefis sakin ve mutmain (gönül doygunluğu) gibi görülse de, <br />
emirlere uyma ve yasaklardan sakınma hali, hatta nefsin arzularının azalması onun <br />
özelliğinden değil, alışkanlık kazanmış olmasındandır. Alışkanlıktan dolayı da emirlere uyma <br />
ve yasaktan kaçma istenilen amaca uygun değildir. <br />
Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu merdiye makamına kavuşturmayı, marifetine erdirmeyi, seyr-i <br />
enfusi (mana seyri) ve kulluğuyla şereflendirmeyi dilerse, ona Vahdet makamında azamet <br />
(büyüklük) ve Celalini (ululuğunu) gösterir. Bunun yanında Allahu Teala (c.c) kulunun <br />
nefsine; ‘Topraktan yaratılan kul nerede, Alemlerin Rabbi nerede’ diye bildirir. Kul bir bakar <br />
ve Alemlerin Rabbi’yle çirkin ve kötü nefsi arasına hiçbir ilgi olmadığını anlar. İlahi sevgi, <br />
yakınlık ve dostluk davalarının yalandan ibaret olduğunu görür. Perişan ve pişmanlıkla nefsini <br />
hastalıklardan temizlemek için döner. Buna ikilik makamı denir. Burada müridin latifeleri <br />
döner, fakat kalbi oraya bağlı kalır ve oranın sevgisini unutmaz. Huzura kavuşan kul sanki iki <br />
kişi olmuş gibidir. <br />
Birincisi ilahi huzurda yakınlık, dostluk ve sevgi davasında kalır, ikincisi ise nefsini <br />
temizlemek ve kulların işlerini görmek için geri dönmüştür. Mürid geri döndükten sonra <br />
madde alemindeki latifeleri, emirler alemindeki latifelerinin nurlarının yansıması ve etkisiyle <br />
değişime uğrayarak başkalaşır. Her latifenin eksik yanı kendisine uygun özelliğe dönüşerek <br />
nurlanır: <br />
Toprağın eksikliği olan ibadetlere, emirlere karşı ilgisizlik ve tembellik, yumuşak huyluluğa <br />
ve insanlardan gelen sıkıntılara katlanmaya dönülür. <br />
Suyun eksikliği olan nifak (ikiyüzlülük), Sıbğatullah (Allah-u Teala’nın (c.c) boyasıyla <br />
boyanmak) rengine dönüşür. Kul Allah-u Teala’nın (c.c) ahlakıyla ahlaklanır, onun boyasıyla <br />
boyanır onun boyasıyla boyanan kişide Cenab-ı Hakk’ın (c.c) rızasından başka hiçbir şey <br />
bulunmaz. Her gördüğü veya birlikte bulunduğu kimsede Hakk’ın Kemal ve Cemal’ini görür. <br />
Çünkü Allah-u Teala kemal veya cemal bulunmayan hiçbir yaratık yaratmamıştır. Hatta <br />
kafirler ve yılan gibi vahşi hayvanlar bile bu kemaliyet ve cemaliyet gözlenir. <br />
Ateş’in eksikliği olan öfke ve nefse düşkünlük; şer’i şerife uyma ve ilahi aşka dönüşür. <br />
Cenab-ı Hakk’ın (c.c) haram ettikleri yenilip içilince öfkelenerek karşı çıkar. <br />
Hava’nın eksikliği olan kibir ve kullara karşı büyüklenme hali; halkı sevemeye ve alçak <br />
gönüllülüğe dönüşür. Kendinin yaratıklara ihtiyacı olmadığını anlar ve isteklerini Rabb’inden <br />
başka hiç kimseye bildirmez. İslamiyet izin verirse kafir de olsa herkesin isteklerini karşılar <br />
ve hizmet eder. <br />
Özetle, emir alemindeki latifeler asli yerlerine yükselip, madde alemindeki beş unsurun <br />
eksiklik ve arzuları değişince, insana hakim olan nefis terkedilmiş ve hizmetçisiz kalır. Her iki <br />
latife grubu da nefse karşı gelir ve nefis işlerini sürdürecek nurani veya zulmani bir araç <br />
bulamaz. Bu durumda kendi de ister istemez nurani latifelere uyar, onların isteklerine boyun <br />
eğer. İşte bu radiye ve merdiye makamıdır. Artık nefis bu makamda kalır. Latifelerin <br />
hoşlanmadığı tüm şeylerden ve kötü ahlaktan yüz çevirir. <br />
Nefsi arzularını İslamiyet’in sınırları içerisinde yerine getirir. Mesela kendini ve eşini <br />
haramdan korumak ve çoğalmak amacıyla evlenir. Şehvet, haz gayesiyle değil. Allah’u <br />
Teala’nın emrine uymak ve ibadet için yer içer ve uyur. Kısaca tüm hareketlerini İslamiyet’e <br />
uygun ve iyi niyetle yapar. Nefis istek ve arzularını İslamiyet’e göre yaptığı için nurani <br />
latifeler tekrar onun emrine girerek hizmet ederler. Bu makama ri’cat (dönüş) makamı denir. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Radiye ve merdiye makamından dönüş yapanlar iki kısımdır: </span></span><br />
1- Birinci kısmı enbiyada olduğu gibi yalnız kendi nefsi için döner. <br />
2- İkinci kısmı ise Resullerde olduğu gibi yalnızca kendi nefsi için değil halkı irşad ve davet <br />
etmek için dönerler. Bunlar da iki kısımdır: <br />
a) Bazılarında cezbe ateşi ve kararsızlık bitmiş olur. İkinci kez yükselmeye istekleri kalmaz. <br />
Bunlar kendi nefislerinde kusur görürler ve onlarla uğraşırlar ve hallerini bulanıklıktan <br />
tamamen temizlerler. Böylelerinin tarikatları sağlam ve irşadları da kuvvetli olur. <br />
b) Diğer bir kısmın cezbe ateşi sönmez; suri ve manevi tecellilere, visal (kavuşma) ve vahdete <br />
yönelirler. Şiddetli bir istek nedeniyle ikinci bir kez seyire (yükselişe) başlarlar. Bu yükselişe <br />
seyri uryani (yalın yükselme) denir. Bunlar kendi nefsilerinde kavuşmaya araç olan hiçbir <br />
ibadeti ve kemaliyeti görmezler. Tersine kavuşmalarını, yalnızca Cenab-ı Hakk’ın (c.c) fazl-u <br />
keremi’nden görürler. Bu makam en yüce, en şerefli ve en güzel makamdır. Ancak bu <br />
makamda telvin (boyanma) ve terbiyeyi bıraktığı ve nefsini unuttuğu için bulanıktan <br />
kurtulamaz. Kendini saflaştırsa ancak temkin makamına kavuşur. Bu iki makamı birlikte elde <br />
edenler kibrit-i ahmer’den daha kıymetli ve nadirdir. <br />
Sadat-ı Kiram’dan Hace Alaaddin Atar (k.s) ve bazıları yeni tarikata girenlere gaflet, vesvese <br />
ve kuruntuları önlemek gayesiyle neyf ve ispat zikrini, ism-i celal zikri gibi vermişlerdir. <br />
Bunlar masivatı (Allah-u Teala’nın (c.c) dışındakiler) yok etmek için ‘La maksude illallah’ <br />
(Allah’tan (c.c) başka gaye yoktur) anlamını kasdettiler. Gavs-ı Azam Seyyid Sıbğatullah <br />
Arvasi gibiler kalbin saflaşması için başlangıçta nefy ve ispat zikrini; daha sonra kalbin <br />
toparlanması için de ismi celal ve latifeler zikrini vermişlerdir, zira bu ikisi murakabeye <br />
girmek için daha kuvvetli araçtır. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s) ise bazen zikir olmaksızın <br />
nefesin göbek altında tutulmasını emrederdi. Böyle yaparak içerden zulmet (kalp karanlığı) <br />
çıkarıldığını söylerdi. <br />
Özetlemek gerekirse; bazıları kalbi genişletmek amacıyla tam sahivi (tam uyanıklığı) seçerek <br />
nefy ve ispat zikrini; diğer bazıları da cemiyeti (toplanmayı) çabuklaştırmak için celal zikrini <br />
tercih ettiler. Başka sadatlar ise, hem cemiyeti çabuklaştırmak, hem de tam sahivi elde etmek <br />
için her iki zikri birlikte yaptırdılar. Bu açıklamalar tarikata yeni başlayanlar içindir. <br />
Velayet-i Kübra sahipleri ise hayalleri kovmak, şehvetleri de engellemek için belirli <br />
zamanların dışında neyf ve ispat zikrine devam etmeyi arzu ettiler. Belirli zamanlarda yapılan <br />
zikrin onların şanına yakışan anlamını düşünerek dil ile tehlildir (La ilahe illallah) şeriatın <br />
emrettiği zikirlerin hepsi dil ile yapılır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Neyf ve İsbat Zikrinin Rükünleri, Şartları ve Edepleri </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Neyf ve ispat zikrinin dört rüknü vardır: </span></span><br />
1- La ilahe illallah. <br />
2- Muhammedün Resulullah. <br />
3- Bu ikisinin anlamlarını düşünme. <br />
4- Nefesi bırakırken kalben ‘İlahi ente maksudu ve rıdake matlubi’ demektir. <br />
Nefy ve ispat zikrinin dört şartı vardır: <br />
1- Göbekten alnın üst tarafına doğru uzanan ve seyf (kılıç) denen kalın ve dik çizgidir. <br />
2- Alnın üst tarafından sağ kulağın arkasından geçerek sağ omuza, oradan da kalbe <br />
gelen mükennis (temizleyici) isimli çizgiyi düşünmektir. <br />
3- Nefesi tutmaktır. <br />
4- Tekliktir. Hem nefesi hem de bir nefesteki zikir sayısını tek yapmaktır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefy ve İsbat’ın edepleri de beş tanedir: </span></span><br />
1- Çizginin deri ve et arasında ve <br />
2- Beyaz ve saydam olarak düşünülmesidir. <br />
3- Çizginin göbekten göğse, oradan boğaza, sonra çeneye çıkmasıdır. <br />
4- Vücudun hiçbir organının kıpırdamamasıdır. <br />
5- Kalbe ‘Allah’ kelimesini şiddetle vurarak girdirmek ve vuruş anında kalbin bundan <br />
etkilenmesini sağlamaktır. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Latifelerin Açıklanması ve Zikri]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17025</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:41:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17025</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Latifelerin Açıklanması ve Zikri </span></span><br />
<br />
Bilindiği gibi insan gerçek yapısı on latifeden oluşmuştur. Bunun beşi emirler (melekut) <br />
aleminden, diğer beş tanesi de madde (mülk) alemindendir. <br />
Emir alemi arşın üstündedir; görüntü ve madde olmaksızın Allahu Teala’nın (c.c) emriyle <br />
yaratılmıştır. <br />
Alem-i mülk, alem-i halk denen madde alemi ise arşın altında hava küresine kadar olup beş<br />
duyu ile anlaşılabilir. <br />
Emirler aleminden olan beş latifeden biri insanî kalb’dir. Madde alemindeki yer, insanın sol <br />
memesinin dört parmak altındadır. İkincisi insanî ruh olup sağ memenin dört parmak <br />
altındadır. Üçüncü sır’dır ve sol memenin iki parmak üstündedir. Dördüncüsü hafa ismini <br />
alır, sağ memenin iki parmak üstündedir. Beşincisi boyun çukurunun iki parmak altında <br />
bulunan ahfa’dır. Bu latifeler İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin buyurduğu gibi nurdan <br />
yaratılmıştır. Bunların varlığını keşif sahipleri de söylemektedir. Çünkü bu latifeler esas <br />
yerlerine döndükten sonra yerleri boş olarak görülmektedir. <br />
Gerçekten Allah-u Teala (c.c) bu latifelere kendi Rabbani kemalatından kemaliyet (olgunluk) <br />
ve yetenek vermiştir. Bunlar emir aleminden madde alemine taşındıktan sonra, insan bedenine <br />
konulurken, nefis onların nurlarını karartmış, kemalat ve yeteneğini de eksiltmiştir. Allah-u <br />
Teala’nın (c.c) latifelere verdiği kemalat şu şekildedir: <br />
- Kalb için zati tecelli ve huzuru yaratmıştır. <br />
- Ruh için zati sevgi ve cezbeyi yaratmıştır. <br />
- Sır için zati vahdeti (Cenab-ı Hakk’ı (c.c) bir bilmek) yaratmıştır. <br />
- Hafa için istiğrak’ı, <br />
- Ahfa için izmihlal’i yaratmıştır. <br />
İstiğrak: Duygularla ve düşünceyle anlaşabilen tüm varlıkları, dağılmaksızın Allah-u <br />
Teala’nın (c.c) Zati tecellisine batmış olarak; O’nun yüce zatını ise bütün yaratılanı kuşatmış<br />
olarak görmek ve anlamaktır. Suya dalmış kişinin su, suyunda o kişi olmadığı gibi, suya dalan <br />
kişi dalışının derinliğinde görülmez. İstiğrak halinde kul kuldur, Rabb de Rabb’dır. Yani <br />
istiğrak halinde Allah-u Teala (c.c) gerçekten değil de, belirme ve ululuk yönünden tüm <br />
varlıkları kuşatmış olarak algılanır. <br />
İzmihlal (Kaybolma, dağılma): Tüm eşyayı Allah-u Teala’nın (c.c) ilahi varlığında dağılmış<br />
ve yok olmuş olarak görmektir. Bu suyun sütün içinde kaybolduğu gibidir. Fakat bu da gerçek <br />
birleşme değildir. Zira yaratılanla yüce yaratıcısının birleşmesine inanmak açıkça küfürdür. <br />
Allah-u Teala’nın (c.c) varlığı kuvvetlidir, hükümrandır, mutlaktır ve yaratılanların varlığı<br />
esastır. <br />
Yaratılanlar ise O yüce varlığın gölgesidir, zayıf ve sonradan olmadır. Biz özellikle kalbin <br />
O’na ileri derecede bağlı olması nedeniyle bu tanımlamayı kullanıyoruz, yoksa birleşme söz <br />
konusu değildir. <br />
Latifeler insan bedeniyle birleşince, nefs emirler aleminden olan beş latifeyi karartmış<br />
nurlarını söndürmüş ve feyz alma kapısını kapatmıştır. <br />
Bu kötü olay şunlara neden olmuştur: <br />
- Kalbin zatî sevgisi ve huzuru dünya sevgisine, huzuruna ve olaylara bağlı kalmaya dönüştü. <br />
- Ruhun zatî sevgisi dünya sevgisi ve nefsin hırslarına dönüştü. <br />
- Sırrın vahdeti (birlik duygusu) nefsin kendini tek varlık olarak görmesine dönüştü. <br />
- Hafa’nın istiğrakı dünyanın hazlarına dalmaya dönüştü. <br />
- Ahfa’nın izmihlali ise dünya hırsına dalmaya ve dünya uğruna kendini yok etme durumuna <br />
dönüştü. <br />
Bunların sonucunda nefis kendi isteklerinden başka tüm kemalatları unutulmuş ve umursamaz <br />
olmuş; sadece kendini görür hale gelmiştir. <br />
Madde aleminde olan beş latifenin temel özelliği eksiklik; karanlık ve kusurdur. Dört unsur <br />
(elaman) toprak, su, ateş ve hava ile nefsi emmareden oluşan bu beş latifenin özellikleri <br />
şunlardır: <br />
- Toprak elemanlarının eksik yanı ibadetlere ilgisizlik, emirlere uymamak, yasakları<br />
yapmaktır. <br />
- Su elemanının eksik yanı nifak (iki yüzlülük) tır. Bu suyun bulunduğu kabın rengi ve şeklini <br />
alması gibidir. İyi kişiler yanında iyi, kötü kişiler yanında kötü olur. <br />
- Ateş elemanın eksik yanı nefsi sevmek ve onun uğruna kızmaktır. Bundan da çekememezlik, <br />
hırs ve şehvet ateşi doğar. <br />
- Hava elemanının eksikliği kibirdir. Bu da tüm yaratıklardan kendini üstün görerek Hakk’a <br />
sırtını dönmektir. <br />
- Nefsi emmarenin eksiği ise -Allah (c.c) korusun- ilahlık iddiasıdır. (Nefsin Tanrı olduğunu <br />
ileri sürmesidir.) <br />
İşte kalbin tüm hastalıklarının nedeni bu eksikliklerdir. <br />
Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu doğru yola getirmeye dilerse kerem ve iyiliğinden cezbe verir <br />
ya da razı olduğu işler yaptırır; bundan da yine cezbe doğar. Cezbeden başka, kulunu nefsi <br />
kemalata ermiş ve başkalarını kemale erdirebilen bir mürşidi kamille karşılaştırır; bu zatta onu <br />
olgunlaştırarak gerçeğe erdirir. Bu mürşidi kamil latifelerin üzerinde zikri emreder. Zikre <br />
devamla nefsin latifeler üzerindeki kötü etkisi kaybolur. Latifeler asıl makamlarına dönmeyi <br />
isterler ve sonuçta ilk kemallerine kavuşurlar. Bu kavuşma yüce bir yolculukla olur: <br />
Yeryüzünden kalbin makamı olan arş’ın dış yüzüne kadar dokuz bin yıldır. Kalbin<br />
makamından emir alemindeki ruhun makamına kadar dokuz bin yıllık uzaklık vardır. Böylece <br />
her makam arası dokuz bin yıl olduğuna göre yeryüzü ile ahfa latifesinin makamı arası kırk <br />
beş bin yıllık uzaklıktadır. Ahfa latifesini makamı emir (melekut) aleminin sonudur. Daha <br />
sonra latifeler emirler aleminden Allah (c.c) sıfatlarına doğru yükselme başlar. Çünkü sıfatlar <br />
alemi, emirler aleminin aslının aslıdır. Sonra sıfatlar aleminden isimler alemine sonra şuun <br />
(olaylar) alemine, oradan da ilahi zat’a yükselirler. Ancak sıfata kadar makamla, ondan <br />
sonrasına da hal ile yükselme gerçekleşir. Makamla yükselme süreklidir ve kişiliğe mal <br />
olmuştur; sabit ve değişmeyerek devam eder. Hal ise bunun tersinedir, gelip geçici bir <br />
durumdur, kişilik yapısına mal olmuştur. <br />
Latifeler makam ve kemallerine (asıl yerlerine) vardıkları zaman kalbin kemali olan tam <br />
huzur; ruhun kemali olan tam cezbe; sırrın kemali olan tam birlik (vahdet); hafa’nın kemali <br />
olan tam yokluk (benlikten arınma) ve ahfa’nın kemali olan tam izmihlal (ilahi varlıkta <br />
kaybolma) kendiliğinden gerçekleşir. Bazen bu latifeler asıl yerlerine vardıkları halde mürid <br />
bunu bilmez ve yorgunluğunu anlamaz. Fakat bu varışın belirtileri vardır ve bunlar <br />
Nakşibendi kitaplarında etraflıca açıklanmıştır. Bazen latifelerin bir kısmı ilerler, diğer kısmı<br />
ilerlemez. Yalnızca tam cezbe veya cezbe olmaksızın tam huzur olabilir. Buna seyr-i fillah<br />
(Allah’ta (c.c) ilerleme), seyr-i ulvi (yüce ilerleme), seyr-i cezbe (cezbe de ilerleme) ve seyri afaki (ufuklarda ilerleme) denilir. Bu durumda birçok kez mürid sahiv (ayıklık) için mahiv<br />
(yok olma) olur. Hatta kendisine görülenlerin ve hallerinin artışından dolayı kalbini ileri <br />
derecede gayesine bağlayan mürid dünya ve ahiretle ilgili işlerini unutur. Bu durumda nefy ve <br />
isbat zikrinin zamanı gelmiş demektir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Latifelerin Açıklanması ve Zikri </span></span><br />
<br />
Bilindiği gibi insan gerçek yapısı on latifeden oluşmuştur. Bunun beşi emirler (melekut) <br />
aleminden, diğer beş tanesi de madde (mülk) alemindendir. <br />
Emir alemi arşın üstündedir; görüntü ve madde olmaksızın Allahu Teala’nın (c.c) emriyle <br />
yaratılmıştır. <br />
Alem-i mülk, alem-i halk denen madde alemi ise arşın altında hava küresine kadar olup beş<br />
duyu ile anlaşılabilir. <br />
Emirler aleminden olan beş latifeden biri insanî kalb’dir. Madde alemindeki yer, insanın sol <br />
memesinin dört parmak altındadır. İkincisi insanî ruh olup sağ memenin dört parmak <br />
altındadır. Üçüncü sır’dır ve sol memenin iki parmak üstündedir. Dördüncüsü hafa ismini <br />
alır, sağ memenin iki parmak üstündedir. Beşincisi boyun çukurunun iki parmak altında <br />
bulunan ahfa’dır. Bu latifeler İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin buyurduğu gibi nurdan <br />
yaratılmıştır. Bunların varlığını keşif sahipleri de söylemektedir. Çünkü bu latifeler esas <br />
yerlerine döndükten sonra yerleri boş olarak görülmektedir. <br />
Gerçekten Allah-u Teala (c.c) bu latifelere kendi Rabbani kemalatından kemaliyet (olgunluk) <br />
ve yetenek vermiştir. Bunlar emir aleminden madde alemine taşındıktan sonra, insan bedenine <br />
konulurken, nefis onların nurlarını karartmış, kemalat ve yeteneğini de eksiltmiştir. Allah-u <br />
Teala’nın (c.c) latifelere verdiği kemalat şu şekildedir: <br />
- Kalb için zati tecelli ve huzuru yaratmıştır. <br />
- Ruh için zati sevgi ve cezbeyi yaratmıştır. <br />
- Sır için zati vahdeti (Cenab-ı Hakk’ı (c.c) bir bilmek) yaratmıştır. <br />
- Hafa için istiğrak’ı, <br />
- Ahfa için izmihlal’i yaratmıştır. <br />
İstiğrak: Duygularla ve düşünceyle anlaşabilen tüm varlıkları, dağılmaksızın Allah-u <br />
Teala’nın (c.c) Zati tecellisine batmış olarak; O’nun yüce zatını ise bütün yaratılanı kuşatmış<br />
olarak görmek ve anlamaktır. Suya dalmış kişinin su, suyunda o kişi olmadığı gibi, suya dalan <br />
kişi dalışının derinliğinde görülmez. İstiğrak halinde kul kuldur, Rabb de Rabb’dır. Yani <br />
istiğrak halinde Allah-u Teala (c.c) gerçekten değil de, belirme ve ululuk yönünden tüm <br />
varlıkları kuşatmış olarak algılanır. <br />
İzmihlal (Kaybolma, dağılma): Tüm eşyayı Allah-u Teala’nın (c.c) ilahi varlığında dağılmış<br />
ve yok olmuş olarak görmektir. Bu suyun sütün içinde kaybolduğu gibidir. Fakat bu da gerçek <br />
birleşme değildir. Zira yaratılanla yüce yaratıcısının birleşmesine inanmak açıkça küfürdür. <br />
Allah-u Teala’nın (c.c) varlığı kuvvetlidir, hükümrandır, mutlaktır ve yaratılanların varlığı<br />
esastır. <br />
Yaratılanlar ise O yüce varlığın gölgesidir, zayıf ve sonradan olmadır. Biz özellikle kalbin <br />
O’na ileri derecede bağlı olması nedeniyle bu tanımlamayı kullanıyoruz, yoksa birleşme söz <br />
konusu değildir. <br />
Latifeler insan bedeniyle birleşince, nefs emirler aleminden olan beş latifeyi karartmış<br />
nurlarını söndürmüş ve feyz alma kapısını kapatmıştır. <br />
Bu kötü olay şunlara neden olmuştur: <br />
- Kalbin zatî sevgisi ve huzuru dünya sevgisine, huzuruna ve olaylara bağlı kalmaya dönüştü. <br />
- Ruhun zatî sevgisi dünya sevgisi ve nefsin hırslarına dönüştü. <br />
- Sırrın vahdeti (birlik duygusu) nefsin kendini tek varlık olarak görmesine dönüştü. <br />
- Hafa’nın istiğrakı dünyanın hazlarına dalmaya dönüştü. <br />
- Ahfa’nın izmihlali ise dünya hırsına dalmaya ve dünya uğruna kendini yok etme durumuna <br />
dönüştü. <br />
Bunların sonucunda nefis kendi isteklerinden başka tüm kemalatları unutulmuş ve umursamaz <br />
olmuş; sadece kendini görür hale gelmiştir. <br />
Madde aleminde olan beş latifenin temel özelliği eksiklik; karanlık ve kusurdur. Dört unsur <br />
(elaman) toprak, su, ateş ve hava ile nefsi emmareden oluşan bu beş latifenin özellikleri <br />
şunlardır: <br />
- Toprak elemanlarının eksik yanı ibadetlere ilgisizlik, emirlere uymamak, yasakları<br />
yapmaktır. <br />
- Su elemanının eksik yanı nifak (iki yüzlülük) tır. Bu suyun bulunduğu kabın rengi ve şeklini <br />
alması gibidir. İyi kişiler yanında iyi, kötü kişiler yanında kötü olur. <br />
- Ateş elemanın eksik yanı nefsi sevmek ve onun uğruna kızmaktır. Bundan da çekememezlik, <br />
hırs ve şehvet ateşi doğar. <br />
- Hava elemanının eksikliği kibirdir. Bu da tüm yaratıklardan kendini üstün görerek Hakk’a <br />
sırtını dönmektir. <br />
- Nefsi emmarenin eksiği ise -Allah (c.c) korusun- ilahlık iddiasıdır. (Nefsin Tanrı olduğunu <br />
ileri sürmesidir.) <br />
İşte kalbin tüm hastalıklarının nedeni bu eksikliklerdir. <br />
Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu doğru yola getirmeye dilerse kerem ve iyiliğinden cezbe verir <br />
ya da razı olduğu işler yaptırır; bundan da yine cezbe doğar. Cezbeden başka, kulunu nefsi <br />
kemalata ermiş ve başkalarını kemale erdirebilen bir mürşidi kamille karşılaştırır; bu zatta onu <br />
olgunlaştırarak gerçeğe erdirir. Bu mürşidi kamil latifelerin üzerinde zikri emreder. Zikre <br />
devamla nefsin latifeler üzerindeki kötü etkisi kaybolur. Latifeler asıl makamlarına dönmeyi <br />
isterler ve sonuçta ilk kemallerine kavuşurlar. Bu kavuşma yüce bir yolculukla olur: <br />
Yeryüzünden kalbin makamı olan arş’ın dış yüzüne kadar dokuz bin yıldır. Kalbin<br />
makamından emir alemindeki ruhun makamına kadar dokuz bin yıllık uzaklık vardır. Böylece <br />
her makam arası dokuz bin yıl olduğuna göre yeryüzü ile ahfa latifesinin makamı arası kırk <br />
beş bin yıllık uzaklıktadır. Ahfa latifesini makamı emir (melekut) aleminin sonudur. Daha <br />
sonra latifeler emirler aleminden Allah (c.c) sıfatlarına doğru yükselme başlar. Çünkü sıfatlar <br />
alemi, emirler aleminin aslının aslıdır. Sonra sıfatlar aleminden isimler alemine sonra şuun <br />
(olaylar) alemine, oradan da ilahi zat’a yükselirler. Ancak sıfata kadar makamla, ondan <br />
sonrasına da hal ile yükselme gerçekleşir. Makamla yükselme süreklidir ve kişiliğe mal <br />
olmuştur; sabit ve değişmeyerek devam eder. Hal ise bunun tersinedir, gelip geçici bir <br />
durumdur, kişilik yapısına mal olmuştur. <br />
Latifeler makam ve kemallerine (asıl yerlerine) vardıkları zaman kalbin kemali olan tam <br />
huzur; ruhun kemali olan tam cezbe; sırrın kemali olan tam birlik (vahdet); hafa’nın kemali <br />
olan tam yokluk (benlikten arınma) ve ahfa’nın kemali olan tam izmihlal (ilahi varlıkta <br />
kaybolma) kendiliğinden gerçekleşir. Bazen bu latifeler asıl yerlerine vardıkları halde mürid <br />
bunu bilmez ve yorgunluğunu anlamaz. Fakat bu varışın belirtileri vardır ve bunlar <br />
Nakşibendi kitaplarında etraflıca açıklanmıştır. Bazen latifelerin bir kısmı ilerler, diğer kısmı<br />
ilerlemez. Yalnızca tam cezbe veya cezbe olmaksızın tam huzur olabilir. Buna seyr-i fillah<br />
(Allah’ta (c.c) ilerleme), seyr-i ulvi (yüce ilerleme), seyr-i cezbe (cezbe de ilerleme) ve seyri afaki (ufuklarda ilerleme) denilir. Bu durumda birçok kez mürid sahiv (ayıklık) için mahiv<br />
(yok olma) olur. Hatta kendisine görülenlerin ve hallerinin artışından dolayı kalbini ileri <br />
derecede gayesine bağlayan mürid dünya ve ahiretle ilgili işlerini unutur. Bu durumda nefy ve <br />
isbat zikrinin zamanı gelmiş demektir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ZİKİR (VİRD) KONUSU]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17024</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:39:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17024</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ZİKİR (VİRD) KONUSU</span></span><br />
<br />
Zikir iki çeşittir: <br />
1. Lafza-ı Celal (Allah sözü) zikri, <br />
2. Nefy-u İsbat (Kelime-i Tevhit) zikri. <br />
1. Lafza-i Celal Zikri: <br />
Celal zikri yalnız kalple veya hem kalp hem de latifelerle çekilir. Müride ilk kez beş bin adet <br />
verilir. Herhangi bir nedenle eksik çekerse veya bırakırsa kazası gerekmez. Bunu çekiliş<br />
yöntemi şu şekildedir: Salik abdestli, gözleri kapalı, kıbleye veya üstadının yönüne doğru <br />
duvara yakın olarak bir örtü altına girerek oturur. Sağ ayağını sol ayağının altına koyar, sağ<br />
kalçası üzerine oturur; bunu yapamazsa bağdaş kurarak ve diz çökerek oturur. <br />
Yirmi beş kez diliyle ‘Estağfirullah’ der. Sonra sekiz adet Fatiha’yı okuyarak Sadatlara <br />
bağışlar. Daha sonra mürşidine rabıta yaparak kalp huzuruyla zikr etmek için yardım ister. En <br />
sonunda ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırarak Allah, Allah diye virdini çekmeye başlar. <br />
Her yüz adet bitince diliyle bir kez ‘İlahi ente maksudi ve Rıdake Matlubi’ diye söyler. <br />
Allah’tan başka gayesi olduğu için de kendini bu konuda yalancı görür. <br />
Çünkü gerek zikir etmede, gerek başka gayesi olmadığını söylemede samimi değildir. Bu <br />
duruma üzülür ve gayesinin düzgün olması için üstadına yalvarır. Zikri bitinceye kadar bu <br />
şekilde devam eder. <br />
Bitirince de ‘Görevimi gafletle yaptım. Gafletle yaptığım zikir günah işlemek gibidir’ der ve <br />
yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakka’a (c.c) yaraşır bulmayarak yeniden yirmi beş kez <br />
‘Estağfirullah’ çeker. Bu istiğfarı oruç, namaz, Kur’an-ı Kerim okumak ve okutmak, farz veya <br />
nafile ibadetler gibi hayır işlerinin başında ve sonunda devamlı yapar. <br />
Celal zikri konusunda Sadat-ı Kiram şunları söylemişlerdir: Alalh (c.c) kelimesinin kalbinde <br />
nurla yazılı olarak düşünmek; sözsüz sadece kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden <br />
anlamını söylemek; sürekli kalbden Allah (c.c) sözünü geçirmek; anlamını düşünmeden <br />
sadece sözü kalben söylemek veya kalben hem anlamı hem de sözü devamlı anmak. Bunların <br />
en güzeli sonuncusudur. <br />
Kitap ezberleyen öğrenci gibi, önce Cenab-ı Hakk’ın (c.c) huzurunda bulunma düşüncesine <br />
kendini alıştırır, sonra da kalbini O yüce zikre bağlar. Bu şekilde zikir yapmak sevap kazanıp, <br />
cezayı gidermek için değil; esas amaç olan murakabeyi (Allah-u Teala’nın (c.c) huzurunda <br />
olma) elde etmek içindir. Gerçekten de zikrin bu türü çok güzeldir ve hızla mukarabenin <br />
kazanılmasına neden olur. <br />
Zikir ederken gaflet ve kuruntu (vesvese) olursa bunları kovmakla uğraşmamak gerekir. <br />
Çünkü bunlardan kurtulmak çok zor ve karışıktır. Zikir yapan sıkılmamalı, kızmamalı, belki <br />
de bunlar yaptığım zikirden dolayı oluyor diye düşünerek kalbinin zikrini izlemelidir. <br />
Bu şekilde zikirden hoşlanır. Allah’u Teala (c.c) bir kulunun kalbinin uyanmasını ve <br />
gönlünün huzura kavuşmasını dilerse ona bir takım belirtiler gösterir. Bu belirtilerden en açık <br />
olanları; nefsin kötü tutkularından ve arzularından kaçınma ile haram ve mekruhlardan <br />
sakınmadır. Bunlar görülünce latifelerle Zikir etmenin zamanının geldiği anlaşılır. Latifelerin <br />
makamlarının (yerlerini) anlatmak uzun uzadıya açıklamayı gerektirdiğinden dikkatlice <br />
okumalı ve anlamaya çalışmalıdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ZİKİR (VİRD) KONUSU</span></span><br />
<br />
Zikir iki çeşittir: <br />
1. Lafza-ı Celal (Allah sözü) zikri, <br />
2. Nefy-u İsbat (Kelime-i Tevhit) zikri. <br />
1. Lafza-i Celal Zikri: <br />
Celal zikri yalnız kalple veya hem kalp hem de latifelerle çekilir. Müride ilk kez beş bin adet <br />
verilir. Herhangi bir nedenle eksik çekerse veya bırakırsa kazası gerekmez. Bunu çekiliş<br />
yöntemi şu şekildedir: Salik abdestli, gözleri kapalı, kıbleye veya üstadının yönüne doğru <br />
duvara yakın olarak bir örtü altına girerek oturur. Sağ ayağını sol ayağının altına koyar, sağ<br />
kalçası üzerine oturur; bunu yapamazsa bağdaş kurarak ve diz çökerek oturur. <br />
Yirmi beş kez diliyle ‘Estağfirullah’ der. Sonra sekiz adet Fatiha’yı okuyarak Sadatlara <br />
bağışlar. Daha sonra mürşidine rabıta yaparak kalp huzuruyla zikr etmek için yardım ister. En <br />
sonunda ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırarak Allah, Allah diye virdini çekmeye başlar. <br />
Her yüz adet bitince diliyle bir kez ‘İlahi ente maksudi ve Rıdake Matlubi’ diye söyler. <br />
Allah’tan başka gayesi olduğu için de kendini bu konuda yalancı görür. <br />
Çünkü gerek zikir etmede, gerek başka gayesi olmadığını söylemede samimi değildir. Bu <br />
duruma üzülür ve gayesinin düzgün olması için üstadına yalvarır. Zikri bitinceye kadar bu <br />
şekilde devam eder. <br />
Bitirince de ‘Görevimi gafletle yaptım. Gafletle yaptığım zikir günah işlemek gibidir’ der ve <br />
yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakka’a (c.c) yaraşır bulmayarak yeniden yirmi beş kez <br />
‘Estağfirullah’ çeker. Bu istiğfarı oruç, namaz, Kur’an-ı Kerim okumak ve okutmak, farz veya <br />
nafile ibadetler gibi hayır işlerinin başında ve sonunda devamlı yapar. <br />
Celal zikri konusunda Sadat-ı Kiram şunları söylemişlerdir: Alalh (c.c) kelimesinin kalbinde <br />
nurla yazılı olarak düşünmek; sözsüz sadece kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden <br />
anlamını söylemek; sürekli kalbden Allah (c.c) sözünü geçirmek; anlamını düşünmeden <br />
sadece sözü kalben söylemek veya kalben hem anlamı hem de sözü devamlı anmak. Bunların <br />
en güzeli sonuncusudur. <br />
Kitap ezberleyen öğrenci gibi, önce Cenab-ı Hakk’ın (c.c) huzurunda bulunma düşüncesine <br />
kendini alıştırır, sonra da kalbini O yüce zikre bağlar. Bu şekilde zikir yapmak sevap kazanıp, <br />
cezayı gidermek için değil; esas amaç olan murakabeyi (Allah-u Teala’nın (c.c) huzurunda <br />
olma) elde etmek içindir. Gerçekten de zikrin bu türü çok güzeldir ve hızla mukarabenin <br />
kazanılmasına neden olur. <br />
Zikir ederken gaflet ve kuruntu (vesvese) olursa bunları kovmakla uğraşmamak gerekir. <br />
Çünkü bunlardan kurtulmak çok zor ve karışıktır. Zikir yapan sıkılmamalı, kızmamalı, belki <br />
de bunlar yaptığım zikirden dolayı oluyor diye düşünerek kalbinin zikrini izlemelidir. <br />
Bu şekilde zikirden hoşlanır. Allah’u Teala (c.c) bir kulunun kalbinin uyanmasını ve <br />
gönlünün huzura kavuşmasını dilerse ona bir takım belirtiler gösterir. Bu belirtilerden en açık <br />
olanları; nefsin kötü tutkularından ve arzularından kaçınma ile haram ve mekruhlardan <br />
sakınmadır. Bunlar görülünce latifelerle Zikir etmenin zamanının geldiği anlaşılır. Latifelerin <br />
makamlarının (yerlerini) anlatmak uzun uzadıya açıklamayı gerektirdiğinden dikkatlice <br />
okumalı ve anlamaya çalışmalıdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[RABITANIN ÇEŞİTLERİ, YARARLARI VE NASIL YAPILACAĞININ AÇIKLANMASI]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17023</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:39:00 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17023</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RABITANIN ÇEŞİTLERİ, YARARLARI VE NASIL YAPILACAĞININ AÇIKLANMASI</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
Rabıta’nın bir çok çeşidi vardır: <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I - Üstadın Huzurunda Rabıta:</span></span> <br />
<br />
Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de <br />
<br />
keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi <br />
<br />
bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. <br />
<br />
Mürid’de şuhud (olağan dışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalp sızlanması gibi <br />
<br />
şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister. <br />
<br />
Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde herhangi bir hal belirmezse mürid <br />
<br />
üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. Çünkü aciz ve cimri değildir. Fakat her şey <br />
<br />
Allah-u Teala’nın (c.c) ezeldeki ilmine göre belirli bir zamanda olur, daha önce açığa bakmaz. <br />
<br />
Mürid nefsine: ‘Büyüklere bağışlanan sevgi ve aşktan sana da pay verilir’ diyerek avutur. <br />
<br />
Nefsi inanmaz ve kendisine; ‘Sen kötü talihli ve yoksunsun’ diyerek karşı çıkarsa, mürid <br />
<br />
derhal Allah’a (c.c) sığınarak: ‘Nefsim kusur sendedir’ suçlamasıyla yalvarmalıdır. <br />
<br />
Ayrıca nefsinin iyi işlerinden ve kemaliyetinden (olgunluğundan) Allah’a (c.c) sığınmalıdır. <br />
<br />
Allah’ın ezelde kendisi hakkında iyilik ve yardımının olduğunu; yüce hedef ve amaçların <br />
<br />
O’nun bağışlanmasıyla gerçekleşebileceğini bilmelidir. Her türlü kemalatı (olgunluğu) <br />
<br />
O’ndan istemelidir. Mürid yeteneğine güvenmemeli; yalnızca Allah’ın iyilik ve cömertliğini <br />
<br />
kendisi için yeterli görmeli ve üstadının yardımını dileyerek kesinlikle kendisiyle Allah-u <br />
<br />
Teala (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düşünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten <br />
<br />
kurtarır. Cenab-ı Hakk’ın (c.c) şu ayeti bunu göstermektedir. <br />
<br />
‘Bizim yolumuzda ciddiyetle çalışanları, yolumuza ileteceğiz.’ <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II - Üstadın Bulunmadığı Yerde Rabıta: </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1) Hatme yapılırken rabıta:</span></span> Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül <br />
<br />
rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla <br />
<br />
kalp huzuru elde edilir. Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin <br />
<br />
ruhaniyetleri hazırdır. Her biri kendine uygun muhabbet (sevgi), ma’rifet (Allah’ı (c.c) bilme), <br />
<br />
dünyayı terk etme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu <br />
<br />
armağanların dağıtılması üstad hatme yapılmasına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme <br />
<br />
yapılması müridlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2) Şekli (suri) ve manevi rabıta: </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a) Şeklî rabıta:</span></span> Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad <br />
<br />
karşısından oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine <br />
<br />
gelir, sonra da tüm bedenine yayılır. Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm <br />
<br />
bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir. (Telebbüs ‘elbise ‘rabıtası) Bu giysiden <br />
<br />
yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür. <br />
<br />
Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerine saldırısı<br />
<br />
arttığında, kalbin sıkıntı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözünde heybetinin <br />
<br />
kaybolduğu durumlarda yararlıdır. Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu <br />
<br />
durumda mürid kendisini zarf olduğunu, şeyhinin de içine girdiğini düşünür. <br />
<br />
Bu şekilde mürid çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, ondan fani (yok) <br />
<br />
olur ve onunla birleşir. Şöyle ki; birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve <br />
<br />
mahviyet’in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b) Manevî Rabıta:</span></span> Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce <br />
<br />
bir anlam olup ancak kalp ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas <br />
<br />
(içtenlik) doğar. Bazen her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve <br />
<br />
görüntüsü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan her <br />
<br />
biri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazen de her ikisi eşit olarak beraberce <br />
<br />
bulunurlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu Rabıtanın Çeşitleri: </span></span><br />
<br />
- Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak; <br />
<br />
hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır. <br />
<br />
- Üstadın her şeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini) <br />
<br />
düşünmek; üstadın kemalatının dışa vurduğunu açıkça görmek. <br />
<br />
- Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri <br />
<br />
(evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrılmaktan <br />
<br />
üzülmek. <br />
<br />
- Bir günahtan kaçınırken, yolda yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek. (bu <br />
<br />
durumda edebli olunmalıdır.) <br />
<br />
- Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının <br />
<br />
bulunduğu yönden de sakınmalıdır. <br />
<br />
- Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerleri karanlık görmek ve şeyhinin <br />
<br />
bulunduğu yöne yönelmek. <br />
<br />
- Mürid bütün ibadetlerini hal ve hareketlerini tümüyle rabıta yapmalıdır. Namazdan, <br />
<br />
uykudan, ders alma e vermeden önce rabıta yapmalıdır. Çünkü ki rabıta arasında yapılan işler <br />
<br />
tamamen rabıtayla geçirilmiş olur. <br />
<br />
- Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken, kalkarken edebe <br />
<br />
uyulur. <br />
<br />
- Dost ve arkadaş toplantılarında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri <br />
<br />
yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir. <br />
<br />
- Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna <br />
<br />
özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanımında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi <br />
<br />
oluşur. <br />
<br />
- Müridin diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşı iseler rabıtaya <br />
<br />
önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlası azaltıcı etkide bulunamazlar ve <br />
<br />
manevi halini ortadan kaldıramazlar. <br />
<br />
- Haset (çekememezlik) ve gıpta (imrenme)’yı önleyen rabıta: Güzel binek, değerli yiyecek, <br />
<br />
şahane evler, yeşil ve etkileyici yerleri gördüğünde mürid rabıta yaparak şu şekilde düşünür: <br />
<br />
‘Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel <br />
<br />
giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.’ Bu şekilde düşününce <br />
<br />
haset ve gıpta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara <br />
<br />
(gözdeğmesi) da engel olur. <br />
<br />
- Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta: Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı<br />
<br />
zayıflık ve ümitsizlik gördü; Allah-u Teala’ya (c.c) yalvararak rica etti onun duası nedeniyle <br />
<br />
Cenabı Hak (c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allah-u Teala’ya ve <br />
<br />
aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir. <br />
<br />
- Müsibet (bela) anında rabıta: ‘Üstadım bende kibir, kendini beğenme, şımarıklık ve dünyaya <br />
<br />
düşkünlük gördü. Nefsimdeki bu kötülüklerin gitmesi için Allah-u Teala’ya (c.c) yalvardı, <br />
<br />
rica etti. Cenab-ı Hakk da (c.c) bana bu musibeti verdi. Çünkü; ‘Allah-u Teala’nın (c.c) <br />
<br />
rahmeti, kalpleri kırık olanların yanındadır.’ Hadisi şerifine göre bu musibet benim için esasta <br />
<br />
en büyük iyiliktir. Bu bela nedeniyle gaflet ve kendimi beğenmekten kurtulur, uyanık olurum. <br />
<br />
Bundan dolayı Allah-u Teala (c.c) ve üstadıma teşekkür etmeliyim’ diye düşünür.  <br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar :</span></span><br />
<br />
<br />
1-Nebi ve Veli’nin ruhları hazırdır diye inanmak lazımdır. Ama mutlaka buradadır ve gördüm diye <br />
<br />
kesinlikle iddia etmek alimlerce küfr olarak değerlendirilmiştir.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RABITANIN ÇEŞİTLERİ, YARARLARI VE NASIL YAPILACAĞININ AÇIKLANMASI</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
Rabıta’nın bir çok çeşidi vardır: <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I - Üstadın Huzurunda Rabıta:</span></span> <br />
<br />
Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de <br />
<br />
keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi <br />
<br />
bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. <br />
<br />
Mürid’de şuhud (olağan dışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalp sızlanması gibi <br />
<br />
şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister. <br />
<br />
Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde herhangi bir hal belirmezse mürid <br />
<br />
üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. Çünkü aciz ve cimri değildir. Fakat her şey <br />
<br />
Allah-u Teala’nın (c.c) ezeldeki ilmine göre belirli bir zamanda olur, daha önce açığa bakmaz. <br />
<br />
Mürid nefsine: ‘Büyüklere bağışlanan sevgi ve aşktan sana da pay verilir’ diyerek avutur. <br />
<br />
Nefsi inanmaz ve kendisine; ‘Sen kötü talihli ve yoksunsun’ diyerek karşı çıkarsa, mürid <br />
<br />
derhal Allah’a (c.c) sığınarak: ‘Nefsim kusur sendedir’ suçlamasıyla yalvarmalıdır. <br />
<br />
Ayrıca nefsinin iyi işlerinden ve kemaliyetinden (olgunluğundan) Allah’a (c.c) sığınmalıdır. <br />
<br />
Allah’ın ezelde kendisi hakkında iyilik ve yardımının olduğunu; yüce hedef ve amaçların <br />
<br />
O’nun bağışlanmasıyla gerçekleşebileceğini bilmelidir. Her türlü kemalatı (olgunluğu) <br />
<br />
O’ndan istemelidir. Mürid yeteneğine güvenmemeli; yalnızca Allah’ın iyilik ve cömertliğini <br />
<br />
kendisi için yeterli görmeli ve üstadının yardımını dileyerek kesinlikle kendisiyle Allah-u <br />
<br />
Teala (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düşünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten <br />
<br />
kurtarır. Cenab-ı Hakk’ın (c.c) şu ayeti bunu göstermektedir. <br />
<br />
‘Bizim yolumuzda ciddiyetle çalışanları, yolumuza ileteceğiz.’ <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II - Üstadın Bulunmadığı Yerde Rabıta: </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1) Hatme yapılırken rabıta:</span></span> Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül <br />
<br />
rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla <br />
<br />
kalp huzuru elde edilir. Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin <br />
<br />
ruhaniyetleri hazırdır. Her biri kendine uygun muhabbet (sevgi), ma’rifet (Allah’ı (c.c) bilme), <br />
<br />
dünyayı terk etme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu <br />
<br />
armağanların dağıtılması üstad hatme yapılmasına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme <br />
<br />
yapılması müridlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2) Şekli (suri) ve manevi rabıta: </span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a) Şeklî rabıta:</span></span> Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad <br />
<br />
karşısından oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine <br />
<br />
gelir, sonra da tüm bedenine yayılır. Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm <br />
<br />
bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir. (Telebbüs ‘elbise ‘rabıtası) Bu giysiden <br />
<br />
yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür. <br />
<br />
Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerine saldırısı<br />
<br />
arttığında, kalbin sıkıntı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözünde heybetinin <br />
<br />
kaybolduğu durumlarda yararlıdır. Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu <br />
<br />
durumda mürid kendisini zarf olduğunu, şeyhinin de içine girdiğini düşünür. <br />
<br />
Bu şekilde mürid çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, ondan fani (yok) <br />
<br />
olur ve onunla birleşir. Şöyle ki; birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve <br />
<br />
mahviyet’in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b) Manevî Rabıta:</span></span> Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce <br />
<br />
bir anlam olup ancak kalp ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas <br />
<br />
(içtenlik) doğar. Bazen her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve <br />
<br />
görüntüsü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan her <br />
<br />
biri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazen de her ikisi eşit olarak beraberce <br />
<br />
bulunurlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu Rabıtanın Çeşitleri: </span></span><br />
<br />
- Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak; <br />
<br />
hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır. <br />
<br />
- Üstadın her şeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini) <br />
<br />
düşünmek; üstadın kemalatının dışa vurduğunu açıkça görmek. <br />
<br />
- Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri <br />
<br />
(evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrılmaktan <br />
<br />
üzülmek. <br />
<br />
- Bir günahtan kaçınırken, yolda yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek. (bu <br />
<br />
durumda edebli olunmalıdır.) <br />
<br />
- Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının <br />
<br />
bulunduğu yönden de sakınmalıdır. <br />
<br />
- Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerleri karanlık görmek ve şeyhinin <br />
<br />
bulunduğu yöne yönelmek. <br />
<br />
- Mürid bütün ibadetlerini hal ve hareketlerini tümüyle rabıta yapmalıdır. Namazdan, <br />
<br />
uykudan, ders alma e vermeden önce rabıta yapmalıdır. Çünkü ki rabıta arasında yapılan işler <br />
<br />
tamamen rabıtayla geçirilmiş olur. <br />
<br />
- Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken, kalkarken edebe <br />
<br />
uyulur. <br />
<br />
- Dost ve arkadaş toplantılarında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri <br />
<br />
yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir. <br />
<br />
- Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna <br />
<br />
özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanımında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi <br />
<br />
oluşur. <br />
<br />
- Müridin diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşı iseler rabıtaya <br />
<br />
önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlası azaltıcı etkide bulunamazlar ve <br />
<br />
manevi halini ortadan kaldıramazlar. <br />
<br />
- Haset (çekememezlik) ve gıpta (imrenme)’yı önleyen rabıta: Güzel binek, değerli yiyecek, <br />
<br />
şahane evler, yeşil ve etkileyici yerleri gördüğünde mürid rabıta yaparak şu şekilde düşünür: <br />
<br />
‘Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel <br />
<br />
giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.’ Bu şekilde düşününce <br />
<br />
haset ve gıpta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara <br />
<br />
(gözdeğmesi) da engel olur. <br />
<br />
- Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta: Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı<br />
<br />
zayıflık ve ümitsizlik gördü; Allah-u Teala’ya (c.c) yalvararak rica etti onun duası nedeniyle <br />
<br />
Cenabı Hak (c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allah-u Teala’ya ve <br />
<br />
aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir. <br />
<br />
- Müsibet (bela) anında rabıta: ‘Üstadım bende kibir, kendini beğenme, şımarıklık ve dünyaya <br />
<br />
düşkünlük gördü. Nefsimdeki bu kötülüklerin gitmesi için Allah-u Teala’ya (c.c) yalvardı, <br />
<br />
rica etti. Cenab-ı Hakk da (c.c) bana bu musibeti verdi. Çünkü; ‘Allah-u Teala’nın (c.c) <br />
<br />
rahmeti, kalpleri kırık olanların yanındadır.’ Hadisi şerifine göre bu musibet benim için esasta <br />
<br />
en büyük iyiliktir. Bu bela nedeniyle gaflet ve kendimi beğenmekten kurtulur, uyanık olurum. <br />
<br />
Bundan dolayı Allah-u Teala (c.c) ve üstadıma teşekkür etmeliyim’ diye düşünür.  <br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar :</span></span><br />
<br />
<br />
1-Nebi ve Veli’nin ruhları hazırdır diye inanmak lazımdır. Ama mutlaka buradadır ve gördüm diye <br />
<br />
kesinlikle iddia etmek alimlerce küfr olarak değerlendirilmiştir.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HAYVANİ VE İNSANİ KALBİN GERÇEĞİ VE TEVECCÜH KONUSUNDA BİLGİ]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17022</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:34:59 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17022</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAYVANİ VE İNSANİ KALBİN GERÇEĞİ VE TEVECCÜH KONUSUNDA BİLGİ</span></span><br />
<br />
İnsanda hayvani ve insani olmak üzere iki kalp vardır: <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a) Hayvani Kalp:</span></span> Yeri, sol memenin altında, üst tarafı büyük ve toplu, alt tarafı küçük bir et <br />
parçasıdır. Benzeri hayvanlarda da olduğundan hayvani kalp denmiştir. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b) İnsani Kalp:</span></span> Emir aleminden gözle görülmeyen bir cevher (öz) olup ilk yeri Arş’tır ve <br />
devamlı tecelli (bilinmezden gelen ilahi nurun belirmesi), üstünlük kurma ve yetenek yeridir. <br />
Oldukça geniş ve büyüktür. Hayvani kalbe yerleştirilmiştir. Gerçekte bu kalp Arş’tan çok <br />
büyüktür. Kudsi Hadis diye bilinen sözde şöyle buyurulmuştur. ‘Yer ve gök beni kuşatamaz; <br />
ancak mü’min kulumun kalbi Ben’i kuşatır.’ Bu hadis değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah <br />
Tüsteri’nin ilham yoluyla söylediği sözdür. Uyanması istenen kalb bu insani kalbdir. Çünkü <br />
emir aleminde Allah-u Teala’nın (c.c) tecellilerinin yeridir. Kuşatır (yesani) kelimesi Cenabı<br />
Hakk’ın (c.c) Zat’ının değil tecellisinin kuşatır anlamındadır. Kesinlikle O’nun Ulu Zatı bir <br />
yerde bulunmak ve kuşatılmaktan uzak ve yücedir. <br />
İnsani kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma <br />
gerekir. Bundan dolayı mürid insani kalbin yeri olan hayvani kalbe devamlı yönelerek <br />
bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talip şöyle düşünür: <br />
‘Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve <br />
nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insani kalbim karardı ve yaralandı. Bunları<br />
ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa <br />
Aleyhisselam’ın nefesi ve eli gibi, bakışları ve tedavisi Lokman Hekim’in tabibliği gibidir.’ <br />
Bu şekilde inanan mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve <br />
kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle <br />
yardım dileyerek arzuyla üstadına bakar. <br />
Teveccüh’te oturan kardeşlerini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım <br />
dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. Üstadının senini duyunca Mecnun’un <br />
Leyla’nın sesiyle sevindiğini gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir <br />
duyguyla yardım dilemeyi artırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u <br />
Teala’ya (c.c) ısmarlamıştı, O’na dayanmıştı. Şimdi ise O’nun bir kulunun emri altındadır; <br />
uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur. Çünkü Allah’ın (c.c) affetmesi ayrı, kulunun <br />
affetmesi ayrıdır. <br />
Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür: Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi, <br />
şimdi ise Allah’ın (c.c) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede, <br />
velinin yardımı nerede? İkisi arasında çok fark vardır. <br />
Müridinin yarar görmesi için Teveccüh süresince Allah-u Teala’nın (c.c) rahmeti, nebilerin ve <br />
velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kiram’ın yardımını hazırdır diye inanması gerekir1<br />
. Fakat <br />
bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir. O da bu feyzi ancak kabule <br />
uygun edep sahibine verir. Bu edep bedenin edebi, kalbin gayreti, dikkati ve ruhun sevgisidir. <br />
Şüphe yok ki nefsi gafletle ve bedeni edep dışında olan yarar göremez. Mürid bu konularda <br />
kendini kusurlu görerek şöyle düşünür: <br />
‘Hastalık nedeniyle attar dükkanına (şifalı bitki ve güzel koku satılan yere) gitmiş, parası<br />
olmadığı için derdine derman alamıyor; bari dükkanın yanına bir yere oturayım, belki <br />
alışveriş yapanlar bana bir şeyler bağışlar, ben de onunla iyileşirim.’ <br />
İşte bundan dolayı mürid nefsini teveccühte hazır olan herkesten aşağı bilmeli ve yok <br />
etmelidir. Böylece güzel kokuları duyabilir. Üstadı hazır olunca daha fazla uyanmaya, <br />
yalvarmaya başlar. Büyük devletin elinden kaçması için çabalar. Yarar sağlamak için müridin <br />
korku, ümit, haz ve sevgi hallerinin artırması gerekir. <br />
Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe feyz almak için o nefesini içine <br />
çeker. Üstadı nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır ve <br />
kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır. <br />
Üstadının nefes alıp vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin <br />
beyazlaştığını düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasını ister. <br />
Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıklarını derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır <br />
ve zikir eğitimi yapılır. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAYVANİ VE İNSANİ KALBİN GERÇEĞİ VE TEVECCÜH KONUSUNDA BİLGİ</span></span><br />
<br />
İnsanda hayvani ve insani olmak üzere iki kalp vardır: <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a) Hayvani Kalp:</span></span> Yeri, sol memenin altında, üst tarafı büyük ve toplu, alt tarafı küçük bir et <br />
parçasıdır. Benzeri hayvanlarda da olduğundan hayvani kalp denmiştir. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b) İnsani Kalp:</span></span> Emir aleminden gözle görülmeyen bir cevher (öz) olup ilk yeri Arş’tır ve <br />
devamlı tecelli (bilinmezden gelen ilahi nurun belirmesi), üstünlük kurma ve yetenek yeridir. <br />
Oldukça geniş ve büyüktür. Hayvani kalbe yerleştirilmiştir. Gerçekte bu kalp Arş’tan çok <br />
büyüktür. Kudsi Hadis diye bilinen sözde şöyle buyurulmuştur. ‘Yer ve gök beni kuşatamaz; <br />
ancak mü’min kulumun kalbi Ben’i kuşatır.’ Bu hadis değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah <br />
Tüsteri’nin ilham yoluyla söylediği sözdür. Uyanması istenen kalb bu insani kalbdir. Çünkü <br />
emir aleminde Allah-u Teala’nın (c.c) tecellilerinin yeridir. Kuşatır (yesani) kelimesi Cenabı<br />
Hakk’ın (c.c) Zat’ının değil tecellisinin kuşatır anlamındadır. Kesinlikle O’nun Ulu Zatı bir <br />
yerde bulunmak ve kuşatılmaktan uzak ve yücedir. <br />
İnsani kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma <br />
gerekir. Bundan dolayı mürid insani kalbin yeri olan hayvani kalbe devamlı yönelerek <br />
bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talip şöyle düşünür: <br />
‘Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve <br />
nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insani kalbim karardı ve yaralandı. Bunları<br />
ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa <br />
Aleyhisselam’ın nefesi ve eli gibi, bakışları ve tedavisi Lokman Hekim’in tabibliği gibidir.’ <br />
Bu şekilde inanan mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve <br />
kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle <br />
yardım dileyerek arzuyla üstadına bakar. <br />
Teveccüh’te oturan kardeşlerini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım <br />
dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. Üstadının senini duyunca Mecnun’un <br />
Leyla’nın sesiyle sevindiğini gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir <br />
duyguyla yardım dilemeyi artırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u <br />
Teala’ya (c.c) ısmarlamıştı, O’na dayanmıştı. Şimdi ise O’nun bir kulunun emri altındadır; <br />
uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur. Çünkü Allah’ın (c.c) affetmesi ayrı, kulunun <br />
affetmesi ayrıdır. <br />
Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür: Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi, <br />
şimdi ise Allah’ın (c.c) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede, <br />
velinin yardımı nerede? İkisi arasında çok fark vardır. <br />
Müridinin yarar görmesi için Teveccüh süresince Allah-u Teala’nın (c.c) rahmeti, nebilerin ve <br />
velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kiram’ın yardımını hazırdır diye inanması gerekir1<br />
. Fakat <br />
bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir. O da bu feyzi ancak kabule <br />
uygun edep sahibine verir. Bu edep bedenin edebi, kalbin gayreti, dikkati ve ruhun sevgisidir. <br />
Şüphe yok ki nefsi gafletle ve bedeni edep dışında olan yarar göremez. Mürid bu konularda <br />
kendini kusurlu görerek şöyle düşünür: <br />
‘Hastalık nedeniyle attar dükkanına (şifalı bitki ve güzel koku satılan yere) gitmiş, parası<br />
olmadığı için derdine derman alamıyor; bari dükkanın yanına bir yere oturayım, belki <br />
alışveriş yapanlar bana bir şeyler bağışlar, ben de onunla iyileşirim.’ <br />
İşte bundan dolayı mürid nefsini teveccühte hazır olan herkesten aşağı bilmeli ve yok <br />
etmelidir. Böylece güzel kokuları duyabilir. Üstadı hazır olunca daha fazla uyanmaya, <br />
yalvarmaya başlar. Büyük devletin elinden kaçması için çabalar. Yarar sağlamak için müridin <br />
korku, ümit, haz ve sevgi hallerinin artırması gerekir. <br />
Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe feyz almak için o nefesini içine <br />
çeker. Üstadı nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır ve <br />
kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır. <br />
Üstadının nefes alıp vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin <br />
beyazlaştığını düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasını ister. <br />
Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıklarını derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır <br />
ve zikir eğitimi yapılır. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NAKŞİBENDİ TARİKATI’NIN GAYES]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17021</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:33:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17021</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NAKŞİBENDİ TARİKATI’NIN GAYESi</span></span><br />
<br />
Bu yüce tarikatın amacı, amelde (ibadetlerimizde) ihlas (samimiyeti) kazanmak için Allah <br />
(c.c) sevgisinin elde etmeye çalışmaktır. İhlas; dünya ve ahiret çıkarı gözetmeden bütün <br />
sözlerin, hareketlerin ve ibadetlerin Allah (c.c) rızası (Allah-u Tealanın Zatı) için <br />
yapılmasıdır. Bu gayeye sadece sünnete uymak ve gafleti yok etmekle erişilir. Bunu sağlamak <br />
için bu yolun isteklisinin iki şeye devam etmesi gerekir. <br />
1- Ruhsat ve bid’at’lardan kaçınarak Şeriat-ı Muhammediyeye uymak. <br />
2- Gaflet’i tamamıyla gidermek. <br />
İşte Nakşibendi Tarikatı bu iki esastan ibarettir. Mürid gafleti kovarak ve şeriata uyarak <br />
başarılı olabilir. Bu yolun isteklisi açlık, tokluk, susma ve öfke halindeyken, uykuda ve <br />
uyanıkken, dostları ve yabancılarla görüşürken, yalnızken ve topluk içerisindeyken kalbindeki <br />
düşünceleri bir noktada toplayıp nefsini dizginler; böylece kalbinin uyanık kalmasını sağlar. <br />
Bu kişiyi fitne ve ayrılık rüzgarları etkileyemez. <br />
Aksine felaket bela ve ayrılık halinde daha fazla uyanık olur. Mürid sünnete uyarak bütün <br />
mekruh ve haramları hatta en iyi davranışın (hilaf-ı evla) dışındaki uygulamaları bile yapmaz; <br />
dinin emirlerini yerine getirir. Eskiden yapmış olduğu haram ve mekruhlardan veya <br />
yapmadığı dini emirleri için istiğfar eder. Bunlar uyulması gereken önemli kurallardır. <br />
Mürid gafleti gidermek için çaba sarfederek huzur alışkanlığı kazanmaya çalışır. Buna vukufi kalbi (kalbin Allah’tan (c.c) uyanık olması hali) denir. Bu yalnız zikir veya rabıta ile yahut <br />
her ikisi ile şiddetle kalbe yönelmeyle kazanılır. Hak yolcusu kalbinin üzerinde o kadar durur <br />
ki gaflete girmek istese giremez ve huzur alışkanlığını bırakmak istese bırakamaz. Nakşibendi <br />
Tarikatı’nın büyükleri huzuru elde etmek için bu yola girmeyi isteyenlere uyulması gereken <br />
bazı kurallar koymuşlardır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SEKİZ ŞART </span></span><br />
1. Tevbe niyetiyle abdest almak: Abdest alınırken yıkanan uzuvlarla işlenmiş olan günahlar <br />
hatırlanarak Allah’tan (c.c) af dilenilir. <br />
2. Tevbe niyetiyle boy abdesti almak: ‘Yarabbi ben bedenimin dışını su ile yıkadım <br />
temizlemeye çalıştım; sen de ilahi nur ve irfanınla kalbimi temizle ve beni affet’ diye <br />
yalvarmak gerekir. <br />
3. Tevbe ve istihare niyetiyle iki rek’at namaz kılmak: Birinci rek’atta Fatiha Sûresi’nden <br />
sonra Kâfirun Sûresi, ikinci rek’atta İhlas Sûresi okunmalıdır. Bilinmiyorsa istenilen sûre <br />
okunur. <br />
4. Kalb ve dil ile tevbeyi tekrarlamak: ‘Ya Rabbi ben pişmanım yapmış olduğum bütün <br />
günahlardan keşke yapmasaydım inşaallah bir daha ben yapmayacağım.’ Bu sözleri üç defa <br />
<br />
canı gönülden söyler. Sonra içi yanarak işlemiş olduğu günahlarını gözönüne getirir, <br />
pişmanlık duyar. Gıybet ettiği, sövdüğü, incittiği, eziyet ve haksızlık yaptığı kişilerle <br />
helalleşir. Namaz ve oruç gibi terkettiği farz ibadetlerini kaza eder. <br />
5. Yirmibeş defa Estağfirullah demek: Hak yolun isteklisi tevbe ettikten sonra şu hadisi <br />
şerifin hükmüne göre Allah’ın (c.c) tevbesini kabul ettiğini ve günahlarını da affettiğini <br />
umudeder ve inanır: ‘Günahtan dönen sanki o günahları işlememiştir.’ Bu hadis-i şerifi <br />
devamlı düşünerek ümidini Cehennem korkusundan üstün tutar. Çünkü günahlarından eser <br />
kalmamıştır. Fakat: ‘Kalbim işlemiş olduğum günahlardan dolayı paslanmıştır. Üzerimden <br />
günah gittiği halde, eseri olan pas ve kiri kalmıştır. Ancak istiğfar, yani affedilmeyle <br />
temizlenebilir.’ diye düşünür ve günahlarının eserinin tamamen giderilmesi ve yeni işleyeceği <br />
günah kirlerinin temizlenmesi için günde yirmibeş ile yetmişbeş arasında istiğfar eder. <br />
İstiğfarı sünnete göre yirmibeşten az, yetmişbeşten fazla yapmamak gerekir. Ayrıca kalb <br />
huzuruyla, içi yana yana acele etmeden yapılmalıdır. <br />
6. Sekiz adet Fatiha okumak: Sadâtların aracılığı ve himmetleri sayesinde istiğfarla <br />
kalbimdeki pas ve kir yok oldu, kalbim ilahi feyz almaya uygun hale geldi diye düşünerek <br />
sekiz Fatiha okunur. Her Fatiha önce Peygamberimiz (s.a.v), âli ve ashabının (r.a) ruhlarına <br />
sonra aşağıdaki isimleri yazılı zatların ruhlarına hediye olunur. Hediye ettikten sonra <br />
himmetlerini hazır bilir. Sanki ruhen hazırdırlar; sesini işitirler, kendisini dinlerler. Sonra <br />
Üstadı’nın kendisine lütufta bulunması için yalvararak onlardan himmet isteyerek ricada <br />
bulunur. <br />
a) Birinci Fatiha’yı Şah-ı Nakşibend ve Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
b) İkinci Fatiha’yı Şeyh Abdülhâlık Gücdevânî ve İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına. <br />
c) Üçüncü Fatiha’yı Mevlana Hâlid-i Zül-cenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
d) Dördüncü Fatiha’yı Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvâsî (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
e) Beşinci Fatiha’yı Şeyh Abdurrahman-ı Tahî ve Şeyh Fethullah-ı Verkânisî (k.s) <br />
Hazretleri’nin ruhlarına; <br />
f) Altıncı Fatiha’yı Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed Haznevi (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
g) Yedinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdülhâkim el-Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid elHüseyni (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; <br />
ı) Sekizinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdül-bâkî el-Hüseyni (k.s) Hazretleri’nin ruhaniyetlerine <br />
hediye etmek gerekir. <br />
7- Ölüm Rabıtası (Ölümü düşünmek): Sadarların himmet ve feyzlerinin hazır olduğu ve <br />
kalbin de feyzi alacak duruma geldiği düşünülür. Fakat mal, evlat, dost ve akrabalara bağlılık, <br />
dünyanın lezzeti ve zevki bu feyzi almaya engeldir. Bu nedenle ölüm düşünülür: ‘Yatağımda <br />
can çekişiyorum, ölmek üzereyim. Azrail (a.s) ruhumu almaya geliyor, Şeytan da imanımı<br />
çalmak üzere hazır bekliyor. Akrabalarım ve evladım etrafımda toplandı. Bütün mal ve <br />
servetim gözümün önüne geliyor. Şeytandan imanımı kurtarmak için yardım umarak bunlara <br />
teker teker bakıyorum. <br />
Fakat bana hiçbiri yardım edemez. Anlıyorum ki; malın, servetin, evladın ve akrabanın insana <br />
bir yararı yok, hepsi boşmuş. Şüphe yok ki benim için Allahu Teâlâ’dan (c.c) başka yardımcı<br />
<br />
ve sığınak yoktur, ondan başka her-şey faydasızdır, kalbimden O’ndan başka her-şeyi silmem <br />
ve yalnız O’na yönelmem gereklidir. Onun dışındaki şeylere de ancak onun izniyle <br />
yönelebilirim. Ben ancak Allah (c.c) lütfuyla, Sadatın ve mürşidimin himmeti ile bu dünyadan <br />
imanla ayrılabilirim ve şu anda kelime-i şehadeti getirerek son nefesimi imanla veriyorum. <br />
Ruhum bedenimden ayrıldı. Şimdi elbiselerimi soyuyorlar, ama günahlarım hâlâ üzerimde <br />
görünmez elbise gibi duruyor. Malım, servetim, evladım, akrabalarım ne olur günahlarımı da <br />
soyun! Hayır, yararı yok. Benim Allah-u Teâlâ’ya (c.c) yönelmem lazım, ancak ona <br />
yalvarırsam günahlarım affolunur. Şimdi de cesedimi yıkamaya götürdüler, yıkadılar, <br />
kefenliyorlar. Gerçi bedenimi yıkadılar ve örttüler, fakat günahlarımı temizleyemediler ve <br />
örtemediler. Günahlarım yine benimle beraber kaldı. Malımın, servetimin, evladımın ve <br />
akrabamın yine faydası yok. Ancak Rahim olan Allah-u Teâlâ’nın (c.c) affetmesi ile <br />
günahlarım temizlenebilir ve örtülebilir. Sonra tabutumu aldılar, musalla taşına koydular. <br />
Cenaze namazımı kıldılar. Akrabalarım ve namazımı kılanlar günahlarımın bağışlanması için <br />
dua ettiler. Ancak duayı kabul edecek olan Allah’tır (c.c). Dilerse kabul, dilerse reddeder. Bu <br />
duruma akraba ve evladımın etkisi yoktur. Yine beni insanlar omuzlarına aldılar, cenazemi <br />
taşıyorlar, fakat günahlarımı taşıyamazlar. Sadece Allah (c.c) günahlarımı üzerimden <br />
kaldırabilir. Beni şimdi kabir denen karanlık çukura koydular. Yalnız başıma korkunç ve <br />
karanlık yerde Münker ve Nekir meleklerinin sorularıyla başbaşa kaldım. Hiçbir yardım <br />
edenim yok, ne akraba, ne dost, ne evlat ve ne de mal. Ancak ve ancak Alemlerin Rabbi olan <br />
Allah-u Teâlâ’nın sevgisi, şefkati ve merhameti beni bu durumdan kurtarabilir. O’nun dışında <br />
her türlü sevgi ve bağlılık boştur.’ <br />
Talib yukarda anlatıldığı gibi düşünmekle herşeyden ilgisini keser. Sadece Allah-u Teâlâ’nın <br />
(c.c) emrettiği ve izin verdiği en önemli gereksinimlerini elde etmek için görevine döner. <br />
Bu anlatılan ölüm rabıtası tarikat yolunda zikirden önemlidir. Çünkü bu sayede insan masiva <br />
(Allah (c.c) dışındaki herşey) ile ilgisini kesebilir. Yoksa ölümü düşündürmenin amacı müridi <br />
korkutmak değildir. Gerçeği bilenler Nakşibendi Tarikatı’nın yüce gayesinin ve temelinin <br />
muhabbetullah (Allah sevgisi) olduğunu belirtirler. Yeni başlayanların ölüm rabıtasından ve <br />
ölümü düşünmekten korkmaları Allah (c.c) sevgisine engeldir. Cenab-ı Hak’tan başkasına <br />
yönelmek kör nefsin hırsı ve hatası sonucu olur. Halbuki esas amaç Cenab-ı Hakk’a <br />
yönelmektir. Yönelmeye layık tek varlığın Allah-u Teâlâ (c.c) olduğunu anlayan mürid, bu <br />
durumun gereği olarak başka şeylerden yüz çevirerek O’na yönelir. O’nun en fazla sevilmesi <br />
gereken varlık olduğuna inanır, O’nun sıfatlarını bilmek ister ve O’na kavuşmayı aşırı arzu <br />
eder. Sevgi; O’nu görmeyi, O’nun boyasıyla boyanmayı ve O’nunla buluşmayı gerektirir. Bu <br />
da ancak sıfatlarının öğrenilmesi ve O’nu çok sevmekle gerçekleşebilir. <br />
Marifet, Allah-u Teâlâ’yı (c.c) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlâklanarak sıfatlarının tam olarak <br />
hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfatları müride yansır, herhangi bir günah tehlikesi anında <br />
O’nun azabının şiddetini şüphe etmeksizin içinde duyar. Bu da nefsini dizginlemesine yol <br />
açar. Büyük günah işleyince ümitsizliğe düşmez. O’nun rahmet ve bağışlayıcılığının <br />
sonsuzluğuna inanır. İyi halleri ve ibadetleriyle böbürlenmez ve kendinde varlık görmez. Bu <br />
hallerin gerçekleşmesi ancak taklidin dışında kâmil (olgun) imanla ve imanın ilmel yakîn’den <br />
aynel yakîn’e; ondan da hakkel yakîn derecesine ermesiyle olur. (Bu taklitten; ilme; <br />
duygularla hissetme ve hak ve hakikat’e erme ve bulma derecesidir). Cenab-ı Hakk’tan (c.c) <br />
başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imanı kuru taklitte kalır, muhabbet ve marifet’i <br />
elde edemez. Bundan dolayı insan kâmil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak <br />
tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbeti elde ederek ilahî hakikatlere <br />
kavuşmaya çalışmalıdır. <br />
8- Mürşid Rabıtası: Bir şeyhe bağlanmak, onu sevmek ve onunla ilgilenmek vacibdir. <br />
Böylece mürid gerçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendi <br />
büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır. Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada <br />
<br />
bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürid onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya <br />
sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularını bırakmayı başarır. Rabıta’da mürid kabul edilme <br />
ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh <br />
rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır. <br />
Mürid üstadını devamlı düşünür; kendisinin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak <br />
bilemediğinden sıkıntı ve ızdırab içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de <br />
aşırı korkar. <br />
Yukarda açıklanan sekiz şart müridin dinlenebilmesi için gece yerine getirilir. Gündüz <br />
teveccüh başlayana kadar da birşey yenilip içilmez. Müjde veya sıkıntıyla yorumlanabilecek <br />
bir rüya görme ümidiyle istihareye niyetlenerek uyunur. Rüya görürse teveccühten önce <br />
üstadına anlatır. Gördüğü rüya ve uykusundaki sıkıntılı veya ferah hali müridin mizacını ve <br />
eğitim yeteneğini belirler. Buna göre de uygun ders verilir. <br />
Teveccüh ve kalb durumuyla ilgili edebler müride öğretilir; kendinden önce halkaya <br />
girenlerden ayrı olarak sağ ayağını sol ayağının altına koyup, sağ kalçası üzerine oturması<br />
bildirilir. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NAKŞİBENDİ TARİKATI’NIN GAYESi</span></span><br />
<br />
Bu yüce tarikatın amacı, amelde (ibadetlerimizde) ihlas (samimiyeti) kazanmak için Allah <br />
(c.c) sevgisinin elde etmeye çalışmaktır. İhlas; dünya ve ahiret çıkarı gözetmeden bütün <br />
sözlerin, hareketlerin ve ibadetlerin Allah (c.c) rızası (Allah-u Tealanın Zatı) için <br />
yapılmasıdır. Bu gayeye sadece sünnete uymak ve gafleti yok etmekle erişilir. Bunu sağlamak <br />
için bu yolun isteklisinin iki şeye devam etmesi gerekir. <br />
1- Ruhsat ve bid’at’lardan kaçınarak Şeriat-ı Muhammediyeye uymak. <br />
2- Gaflet’i tamamıyla gidermek. <br />
İşte Nakşibendi Tarikatı bu iki esastan ibarettir. Mürid gafleti kovarak ve şeriata uyarak <br />
başarılı olabilir. Bu yolun isteklisi açlık, tokluk, susma ve öfke halindeyken, uykuda ve <br />
uyanıkken, dostları ve yabancılarla görüşürken, yalnızken ve topluk içerisindeyken kalbindeki <br />
düşünceleri bir noktada toplayıp nefsini dizginler; böylece kalbinin uyanık kalmasını sağlar. <br />
Bu kişiyi fitne ve ayrılık rüzgarları etkileyemez. <br />
Aksine felaket bela ve ayrılık halinde daha fazla uyanık olur. Mürid sünnete uyarak bütün <br />
mekruh ve haramları hatta en iyi davranışın (hilaf-ı evla) dışındaki uygulamaları bile yapmaz; <br />
dinin emirlerini yerine getirir. Eskiden yapmış olduğu haram ve mekruhlardan veya <br />
yapmadığı dini emirleri için istiğfar eder. Bunlar uyulması gereken önemli kurallardır. <br />
Mürid gafleti gidermek için çaba sarfederek huzur alışkanlığı kazanmaya çalışır. Buna vukufi kalbi (kalbin Allah’tan (c.c) uyanık olması hali) denir. Bu yalnız zikir veya rabıta ile yahut <br />
her ikisi ile şiddetle kalbe yönelmeyle kazanılır. Hak yolcusu kalbinin üzerinde o kadar durur <br />
ki gaflete girmek istese giremez ve huzur alışkanlığını bırakmak istese bırakamaz. Nakşibendi <br />
Tarikatı’nın büyükleri huzuru elde etmek için bu yola girmeyi isteyenlere uyulması gereken <br />
bazı kurallar koymuşlardır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SEKİZ ŞART </span></span><br />
1. Tevbe niyetiyle abdest almak: Abdest alınırken yıkanan uzuvlarla işlenmiş olan günahlar <br />
hatırlanarak Allah’tan (c.c) af dilenilir. <br />
2. Tevbe niyetiyle boy abdesti almak: ‘Yarabbi ben bedenimin dışını su ile yıkadım <br />
temizlemeye çalıştım; sen de ilahi nur ve irfanınla kalbimi temizle ve beni affet’ diye <br />
yalvarmak gerekir. <br />
3. Tevbe ve istihare niyetiyle iki rek’at namaz kılmak: Birinci rek’atta Fatiha Sûresi’nden <br />
sonra Kâfirun Sûresi, ikinci rek’atta İhlas Sûresi okunmalıdır. Bilinmiyorsa istenilen sûre <br />
okunur. <br />
4. Kalb ve dil ile tevbeyi tekrarlamak: ‘Ya Rabbi ben pişmanım yapmış olduğum bütün <br />
günahlardan keşke yapmasaydım inşaallah bir daha ben yapmayacağım.’ Bu sözleri üç defa <br />
<br />
canı gönülden söyler. Sonra içi yanarak işlemiş olduğu günahlarını gözönüne getirir, <br />
pişmanlık duyar. Gıybet ettiği, sövdüğü, incittiği, eziyet ve haksızlık yaptığı kişilerle <br />
helalleşir. Namaz ve oruç gibi terkettiği farz ibadetlerini kaza eder. <br />
5. Yirmibeş defa Estağfirullah demek: Hak yolun isteklisi tevbe ettikten sonra şu hadisi <br />
şerifin hükmüne göre Allah’ın (c.c) tevbesini kabul ettiğini ve günahlarını da affettiğini <br />
umudeder ve inanır: ‘Günahtan dönen sanki o günahları işlememiştir.’ Bu hadis-i şerifi <br />
devamlı düşünerek ümidini Cehennem korkusundan üstün tutar. Çünkü günahlarından eser <br />
kalmamıştır. Fakat: ‘Kalbim işlemiş olduğum günahlardan dolayı paslanmıştır. Üzerimden <br />
günah gittiği halde, eseri olan pas ve kiri kalmıştır. Ancak istiğfar, yani affedilmeyle <br />
temizlenebilir.’ diye düşünür ve günahlarının eserinin tamamen giderilmesi ve yeni işleyeceği <br />
günah kirlerinin temizlenmesi için günde yirmibeş ile yetmişbeş arasında istiğfar eder. <br />
İstiğfarı sünnete göre yirmibeşten az, yetmişbeşten fazla yapmamak gerekir. Ayrıca kalb <br />
huzuruyla, içi yana yana acele etmeden yapılmalıdır. <br />
6. Sekiz adet Fatiha okumak: Sadâtların aracılığı ve himmetleri sayesinde istiğfarla <br />
kalbimdeki pas ve kir yok oldu, kalbim ilahi feyz almaya uygun hale geldi diye düşünerek <br />
sekiz Fatiha okunur. Her Fatiha önce Peygamberimiz (s.a.v), âli ve ashabının (r.a) ruhlarına <br />
sonra aşağıdaki isimleri yazılı zatların ruhlarına hediye olunur. Hediye ettikten sonra <br />
himmetlerini hazır bilir. Sanki ruhen hazırdırlar; sesini işitirler, kendisini dinlerler. Sonra <br />
Üstadı’nın kendisine lütufta bulunması için yalvararak onlardan himmet isteyerek ricada <br />
bulunur. <br />
a) Birinci Fatiha’yı Şah-ı Nakşibend ve Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
b) İkinci Fatiha’yı Şeyh Abdülhâlık Gücdevânî ve İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına. <br />
c) Üçüncü Fatiha’yı Mevlana Hâlid-i Zül-cenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
d) Dördüncü Fatiha’yı Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvâsî (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
e) Beşinci Fatiha’yı Şeyh Abdurrahman-ı Tahî ve Şeyh Fethullah-ı Verkânisî (k.s) <br />
Hazretleri’nin ruhlarına; <br />
f) Altıncı Fatiha’yı Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed Haznevi (k.s) Hazretleri’nin <br />
ruhlarına; <br />
g) Yedinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdülhâkim el-Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid elHüseyni (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; <br />
ı) Sekizinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdül-bâkî el-Hüseyni (k.s) Hazretleri’nin ruhaniyetlerine <br />
hediye etmek gerekir. <br />
7- Ölüm Rabıtası (Ölümü düşünmek): Sadarların himmet ve feyzlerinin hazır olduğu ve <br />
kalbin de feyzi alacak duruma geldiği düşünülür. Fakat mal, evlat, dost ve akrabalara bağlılık, <br />
dünyanın lezzeti ve zevki bu feyzi almaya engeldir. Bu nedenle ölüm düşünülür: ‘Yatağımda <br />
can çekişiyorum, ölmek üzereyim. Azrail (a.s) ruhumu almaya geliyor, Şeytan da imanımı<br />
çalmak üzere hazır bekliyor. Akrabalarım ve evladım etrafımda toplandı. Bütün mal ve <br />
servetim gözümün önüne geliyor. Şeytandan imanımı kurtarmak için yardım umarak bunlara <br />
teker teker bakıyorum. <br />
Fakat bana hiçbiri yardım edemez. Anlıyorum ki; malın, servetin, evladın ve akrabanın insana <br />
bir yararı yok, hepsi boşmuş. Şüphe yok ki benim için Allahu Teâlâ’dan (c.c) başka yardımcı<br />
<br />
ve sığınak yoktur, ondan başka her-şey faydasızdır, kalbimden O’ndan başka her-şeyi silmem <br />
ve yalnız O’na yönelmem gereklidir. Onun dışındaki şeylere de ancak onun izniyle <br />
yönelebilirim. Ben ancak Allah (c.c) lütfuyla, Sadatın ve mürşidimin himmeti ile bu dünyadan <br />
imanla ayrılabilirim ve şu anda kelime-i şehadeti getirerek son nefesimi imanla veriyorum. <br />
Ruhum bedenimden ayrıldı. Şimdi elbiselerimi soyuyorlar, ama günahlarım hâlâ üzerimde <br />
görünmez elbise gibi duruyor. Malım, servetim, evladım, akrabalarım ne olur günahlarımı da <br />
soyun! Hayır, yararı yok. Benim Allah-u Teâlâ’ya (c.c) yönelmem lazım, ancak ona <br />
yalvarırsam günahlarım affolunur. Şimdi de cesedimi yıkamaya götürdüler, yıkadılar, <br />
kefenliyorlar. Gerçi bedenimi yıkadılar ve örttüler, fakat günahlarımı temizleyemediler ve <br />
örtemediler. Günahlarım yine benimle beraber kaldı. Malımın, servetimin, evladımın ve <br />
akrabamın yine faydası yok. Ancak Rahim olan Allah-u Teâlâ’nın (c.c) affetmesi ile <br />
günahlarım temizlenebilir ve örtülebilir. Sonra tabutumu aldılar, musalla taşına koydular. <br />
Cenaze namazımı kıldılar. Akrabalarım ve namazımı kılanlar günahlarımın bağışlanması için <br />
dua ettiler. Ancak duayı kabul edecek olan Allah’tır (c.c). Dilerse kabul, dilerse reddeder. Bu <br />
duruma akraba ve evladımın etkisi yoktur. Yine beni insanlar omuzlarına aldılar, cenazemi <br />
taşıyorlar, fakat günahlarımı taşıyamazlar. Sadece Allah (c.c) günahlarımı üzerimden <br />
kaldırabilir. Beni şimdi kabir denen karanlık çukura koydular. Yalnız başıma korkunç ve <br />
karanlık yerde Münker ve Nekir meleklerinin sorularıyla başbaşa kaldım. Hiçbir yardım <br />
edenim yok, ne akraba, ne dost, ne evlat ve ne de mal. Ancak ve ancak Alemlerin Rabbi olan <br />
Allah-u Teâlâ’nın sevgisi, şefkati ve merhameti beni bu durumdan kurtarabilir. O’nun dışında <br />
her türlü sevgi ve bağlılık boştur.’ <br />
Talib yukarda anlatıldığı gibi düşünmekle herşeyden ilgisini keser. Sadece Allah-u Teâlâ’nın <br />
(c.c) emrettiği ve izin verdiği en önemli gereksinimlerini elde etmek için görevine döner. <br />
Bu anlatılan ölüm rabıtası tarikat yolunda zikirden önemlidir. Çünkü bu sayede insan masiva <br />
(Allah (c.c) dışındaki herşey) ile ilgisini kesebilir. Yoksa ölümü düşündürmenin amacı müridi <br />
korkutmak değildir. Gerçeği bilenler Nakşibendi Tarikatı’nın yüce gayesinin ve temelinin <br />
muhabbetullah (Allah sevgisi) olduğunu belirtirler. Yeni başlayanların ölüm rabıtasından ve <br />
ölümü düşünmekten korkmaları Allah (c.c) sevgisine engeldir. Cenab-ı Hak’tan başkasına <br />
yönelmek kör nefsin hırsı ve hatası sonucu olur. Halbuki esas amaç Cenab-ı Hakk’a <br />
yönelmektir. Yönelmeye layık tek varlığın Allah-u Teâlâ (c.c) olduğunu anlayan mürid, bu <br />
durumun gereği olarak başka şeylerden yüz çevirerek O’na yönelir. O’nun en fazla sevilmesi <br />
gereken varlık olduğuna inanır, O’nun sıfatlarını bilmek ister ve O’na kavuşmayı aşırı arzu <br />
eder. Sevgi; O’nu görmeyi, O’nun boyasıyla boyanmayı ve O’nunla buluşmayı gerektirir. Bu <br />
da ancak sıfatlarının öğrenilmesi ve O’nu çok sevmekle gerçekleşebilir. <br />
Marifet, Allah-u Teâlâ’yı (c.c) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlâklanarak sıfatlarının tam olarak <br />
hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfatları müride yansır, herhangi bir günah tehlikesi anında <br />
O’nun azabının şiddetini şüphe etmeksizin içinde duyar. Bu da nefsini dizginlemesine yol <br />
açar. Büyük günah işleyince ümitsizliğe düşmez. O’nun rahmet ve bağışlayıcılığının <br />
sonsuzluğuna inanır. İyi halleri ve ibadetleriyle böbürlenmez ve kendinde varlık görmez. Bu <br />
hallerin gerçekleşmesi ancak taklidin dışında kâmil (olgun) imanla ve imanın ilmel yakîn’den <br />
aynel yakîn’e; ondan da hakkel yakîn derecesine ermesiyle olur. (Bu taklitten; ilme; <br />
duygularla hissetme ve hak ve hakikat’e erme ve bulma derecesidir). Cenab-ı Hakk’tan (c.c) <br />
başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imanı kuru taklitte kalır, muhabbet ve marifet’i <br />
elde edemez. Bundan dolayı insan kâmil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak <br />
tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbeti elde ederek ilahî hakikatlere <br />
kavuşmaya çalışmalıdır. <br />
8- Mürşid Rabıtası: Bir şeyhe bağlanmak, onu sevmek ve onunla ilgilenmek vacibdir. <br />
Böylece mürid gerçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendi <br />
büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır. Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada <br />
<br />
bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürid onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya <br />
sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularını bırakmayı başarır. Rabıta’da mürid kabul edilme <br />
ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh <br />
rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır. <br />
Mürid üstadını devamlı düşünür; kendisinin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak <br />
bilemediğinden sıkıntı ve ızdırab içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de <br />
aşırı korkar. <br />
Yukarda açıklanan sekiz şart müridin dinlenebilmesi için gece yerine getirilir. Gündüz <br />
teveccüh başlayana kadar da birşey yenilip içilmez. Müjde veya sıkıntıyla yorumlanabilecek <br />
bir rüya görme ümidiyle istihareye niyetlenerek uyunur. Rüya görürse teveccühten önce <br />
üstadına anlatır. Gördüğü rüya ve uykusundaki sıkıntılı veya ferah hali müridin mizacını ve <br />
eğitim yeteneğini belirler. Buna göre de uygun ders verilir. <br />
Teveccüh ve kalb durumuyla ilgili edebler müride öğretilir; kendinden önce halkaya <br />
girenlerden ayrı olarak sağ ayağını sol ayağının altına koyup, sağ kalçası üzerine oturması<br />
bildirilir. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖNSÖZ]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17020</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 18:30:56 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17020</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖNSÖZ</span></span><br />
<br />
Velilerin kalplerini irfan nuru ile aydınlatan göğüslerini hikmetlerle süsleyen ve insanların <br />
onlardan faydalanmasını sağlayan Allah’a (c.c) hamd olsun. <br />
Fakir, zengin herkese gönderilen ve ‘İman Süreyya Yıldızı’na bağlansa bile Faris <br />
oğullarından bir kavim ona ulaşacaktır’ buyuran Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimizin, alinin, <br />
ashabının üzerine sayısız salat, selam ve rahmet olsun. Onlar Allah’ın (c.c) ahlakıyla <br />
edeplendiler, yüce ahlaklarını pekiştirdiler ve doğru yolun isteklilerine hak yolu gösterdiler. <br />
Bundan sonra açıklayacağımız kutsal kelimelerdir; o kelimelerden yansıyan misk kokulu <br />
yararlı edeplerdir. Zira benim babamın temiz sinesinde yayılmıştı. Pederim, Efendim Şeyh <br />
Fethullah Verkanisi (k.s) yüce bir şeyh idi. İrşad kutbuydu. Fitne ve fesadı engeller; ekmel ve <br />
apaçık şeriatı destekler, parlak Nakşibendi Tarikatı’nı ihya ederdi. Gerçek şudur ki, O zahiri <br />
ve Batıni ilmiyle yeryüzünü doldurmuştu. Bağıllarından büyük bir kesimi de her şeye kadir <br />
olan Allah-u Teala’ya (c.c) kavuşturmuştu. O insanlık özelliklerinden sıyrılmış melekleşmişti. <br />
Babam aslen Mardinli Zuvli Tarikatı’nın kurucusu ve Hazreti Ömer (r.a)’in neslinden olan <br />
meşhur Şeyh Musa’nın soyundandır. <br />
Tarikatın güzellikleri ve gerçeklerin kokusu yayılan bu risalenin yayınlamasına aşırı dikkat <br />
ettim. Çünkü birçok meşhur kitapta bile bulunmayan ve öğrenilemeyen konular bu kitapta <br />
toplanmış ve açıklanmıştır. Yardımımız ve sığınağımız Allah Teala’dır (c.c); başarı da ancak <br />
O’ndandır, O’na tevekkül ederiz ve O’na dayanırız. <br />
Babam bu risaleyi, şeyhinin sağlığında ve O’nun emriyle, şeyhinin halifesi olan Erzincan’lı<br />
Şeyh Muhammed Sami’ye yollamıştı. Söylenildiğine göre bu risale Şeyhi Piri Tahi’ye <br />
sunulmuş; o da: ‘Eğer bunu yazsaydım, bir iki kelime hariç aynısı olurdu’ demişti. Son söz <br />
olarak bu risalenin Nakşibendi Tarikatı’nda gerekli tüm kuralları kuşattığını söyleyebiliriz.<br />
<br />
Bu eser Sadat-ı Nakşibendîye’den Üstad-ı Âzam <br />
Şeyh Fethullah Verkânisî Hazretlerinin oğlu Şeyh <br />
Alaaddin’in derlediği birinci mektubun çevirisidir. <br />
Fakat ‘Adâb-ı Fethullah’ veya ‘Şeyh Fethullah’ın <br />
Risalesi’ diye bilinmektedir. Nakşibendî tarikatına <br />
ait kurallar topluca bu kitapta özetlenmiştir. <br />
Dr. A. Selâhaddin KINACI<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şeyh Alaaddin (ks)</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">GİRİŞ</span></span><br />
Cemaliyle melekleri nurdan, Celaliyle iblisi ateşten, insanı topraktan yaratıp ruh üfürüp emir <br />
aleminden latifeleri yerleştiren ve sonra da Cemal ve Celal sıfatıyla ona tecelli eden Allah’ın <br />
(c.c) yüce ismiyle başlarım. O, Rahman ismiyle bütün canlıları yaratıp bu dünyada yaşatan; <br />
ahirette ise Rahim ismiyle sadece müminlere tecelli ederek cennetine koyacak olandır. Tüm <br />
alemleri yoktan var eden; ‘El Berru’ ismiyle mahluklarını yetiştirip yaşatan ve kemalata <br />
erdiren Rabb-u Teala’ya hamd olsun. Bizi doğru yola ileten ve gerçek kemalata erdiren O’dur. <br />
Özellikle bizim hidayete ermemize sebep Efendimiz Hazreti Muhammedin (S.A.V) ehli <br />
beytinin ve ashabının üzerine salat, selam ve rahmet olsun.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖNSÖZ</span></span><br />
<br />
Velilerin kalplerini irfan nuru ile aydınlatan göğüslerini hikmetlerle süsleyen ve insanların <br />
onlardan faydalanmasını sağlayan Allah’a (c.c) hamd olsun. <br />
Fakir, zengin herkese gönderilen ve ‘İman Süreyya Yıldızı’na bağlansa bile Faris <br />
oğullarından bir kavim ona ulaşacaktır’ buyuran Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimizin, alinin, <br />
ashabının üzerine sayısız salat, selam ve rahmet olsun. Onlar Allah’ın (c.c) ahlakıyla <br />
edeplendiler, yüce ahlaklarını pekiştirdiler ve doğru yolun isteklilerine hak yolu gösterdiler. <br />
Bundan sonra açıklayacağımız kutsal kelimelerdir; o kelimelerden yansıyan misk kokulu <br />
yararlı edeplerdir. Zira benim babamın temiz sinesinde yayılmıştı. Pederim, Efendim Şeyh <br />
Fethullah Verkanisi (k.s) yüce bir şeyh idi. İrşad kutbuydu. Fitne ve fesadı engeller; ekmel ve <br />
apaçık şeriatı destekler, parlak Nakşibendi Tarikatı’nı ihya ederdi. Gerçek şudur ki, O zahiri <br />
ve Batıni ilmiyle yeryüzünü doldurmuştu. Bağıllarından büyük bir kesimi de her şeye kadir <br />
olan Allah-u Teala’ya (c.c) kavuşturmuştu. O insanlık özelliklerinden sıyrılmış melekleşmişti. <br />
Babam aslen Mardinli Zuvli Tarikatı’nın kurucusu ve Hazreti Ömer (r.a)’in neslinden olan <br />
meşhur Şeyh Musa’nın soyundandır. <br />
Tarikatın güzellikleri ve gerçeklerin kokusu yayılan bu risalenin yayınlamasına aşırı dikkat <br />
ettim. Çünkü birçok meşhur kitapta bile bulunmayan ve öğrenilemeyen konular bu kitapta <br />
toplanmış ve açıklanmıştır. Yardımımız ve sığınağımız Allah Teala’dır (c.c); başarı da ancak <br />
O’ndandır, O’na tevekkül ederiz ve O’na dayanırız. <br />
Babam bu risaleyi, şeyhinin sağlığında ve O’nun emriyle, şeyhinin halifesi olan Erzincan’lı<br />
Şeyh Muhammed Sami’ye yollamıştı. Söylenildiğine göre bu risale Şeyhi Piri Tahi’ye <br />
sunulmuş; o da: ‘Eğer bunu yazsaydım, bir iki kelime hariç aynısı olurdu’ demişti. Son söz <br />
olarak bu risalenin Nakşibendi Tarikatı’nda gerekli tüm kuralları kuşattığını söyleyebiliriz.<br />
<br />
Bu eser Sadat-ı Nakşibendîye’den Üstad-ı Âzam <br />
Şeyh Fethullah Verkânisî Hazretlerinin oğlu Şeyh <br />
Alaaddin’in derlediği birinci mektubun çevirisidir. <br />
Fakat ‘Adâb-ı Fethullah’ veya ‘Şeyh Fethullah’ın <br />
Risalesi’ diye bilinmektedir. Nakşibendî tarikatına <br />
ait kurallar topluca bu kitapta özetlenmiştir. <br />
Dr. A. Selâhaddin KINACI<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şeyh Alaaddin (ks)</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">GİRİŞ</span></span><br />
Cemaliyle melekleri nurdan, Celaliyle iblisi ateşten, insanı topraktan yaratıp ruh üfürüp emir <br />
aleminden latifeleri yerleştiren ve sonra da Cemal ve Celal sıfatıyla ona tecelli eden Allah’ın <br />
(c.c) yüce ismiyle başlarım. O, Rahman ismiyle bütün canlıları yaratıp bu dünyada yaşatan; <br />
ahirette ise Rahim ismiyle sadece müminlere tecelli ederek cennetine koyacak olandır. Tüm <br />
alemleri yoktan var eden; ‘El Berru’ ismiyle mahluklarını yetiştirip yaşatan ve kemalata <br />
erdiren Rabb-u Teala’ya hamd olsun. Bizi doğru yola ileten ve gerçek kemalata erdiren O’dur. <br />
Özellikle bizim hidayete ermemize sebep Efendimiz Hazreti Muhammedin (S.A.V) ehli <br />
beytinin ve ashabının üzerine salat, selam ve rahmet olsun.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>