<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bilge Forum - Sünnetler Hadisler]]></title>
		<link>https://bilgeforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Bilge Forum - https://bilgeforum.com]]></description>
		<pubDate>Tue, 26 May 2026 12:17:58 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Sahur Nedir? Sahurla İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42550</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 06:10:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42550</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahur Nedir? Sahurla İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Sahur ne demektir? Sahur yemeğinin dindeki yeri nedir? Sahur yapmanın fazileti ve bereketi nedir? Sahur hakkında hadisler.<br />
<br />
Sahur yemeği, oruç tutacak kişilerin imsak vaktinden önce gece yedikleri yemektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR YAPMAK</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda mümkün olduğu kadar sahur yapmaya gayret etmeliyiz. Sahurların yüksek fazîlet ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.” (Abdurrazzâk, Mu sannef, IV, 227/7599)<br />
<br />
“Sahur yemeği yiyin, zîrâ sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20)<br />
<br />
Hadis-i şerifte buyrulur:<br />
<br />
“İftarı acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..” (Taberânî, Mûcemu’l-Kebîr, 25, 163)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURUN BEREKETİ</span></span><br />
<br />
Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır.” (Buhârî, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45)<br />
<br />
İbni Ömer (r.a.) dedi ki, Resûlullah‘ın iki müezzini vardı: Bilâl ve İbni Ümmü Mektûm. Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Bilâl geceleyin erkence ezan okur. Siz İbni Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz.”<br />
<br />
İbni Ömer, “Bu ikisinin arasındaki zaman, biri inip diğeri çıkıncaya kadar geçen vakitten ibaretti” demiştir. (Buhârî, Ezân 11, 13, Şehâdât 11, Savm 17)<br />
<br />
Resûlullah, oruç tutarken sahura kalkmayı ve iftarda acele etmeyi tavsiye etmiştir. (Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyâm, 48; Tirmizî, Savm, 17/708.)<br />
<br />
“Gündüzün orucuna sahur yemeği ile gecenin ibadetine de öğle uykusu ile yardımcı olunuz!” (Hâkim, I, 588)<br />
<br />
Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ramazan’da (Teravih) namazından ayrılıp, hizmetçilerden ale’l-acele sahur yemeği getirmelerini isterdik, çünkü fecrin doğmasından korkardık.” (Muvatta’, es-Salâtü fî Ramadân, 7)<br />
<br />
“….Sakîf temsilcilerine İslâm’ın farzları ve ahkâmı öğretildi. Hz. Peygamber, Ramazan’ın kalan kısmında oruç tutmalarını da onlara emretti. Bilâl-i Habeşi, onların sahur ve iftar yemeklerini yanlarına götürürdü.” ( Vâkıdî, III, 968.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR İLE SABAH NAMAZI ARASI</span></span><br />
<br />
Zeyd İbni Sâbit (r.a.) dedi ki:<br />
<br />
Biz Resûlullah ile birlikte sahur yemeği yedik sonra da sabah namazını kıldık. Sahur yemeği ile sabah namazı arasında ne kadar zaman geçti? diye soruldu. “Elli âyet okuyacak kadar” cevabını verdi. (Buhârî, Savm 19; Müslim, Sıyâm 47)<br />
SAHURDA İBADET<br />
<br />
Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)<br />
<br />
Allâh Teâlâ, teheccüd namazını Peygamber Efendimiz’e husûsî olarak farz kılmıştır. Bizler de Ramazan-ı Şerif içerisinde sahura kalktığımızda en az 2 rekat teheccüd namazı kılmaya gayret etmeliyiz. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Gecenin bir kısmında da sâdece sana mahsus bir fazlalık olmak üzere Kur’ân ile teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni Makâm-ı Mahmûda eriştirir.” (el-İsrâ 17/79)<br />
<br />
Teheccüd namazı ile ilgili Resûlullâh buyurdular:<br />
<br />
“Gece namazına devam ediniz. Zira bu sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü gece ibadeti, Allah’a yakınlık günahlara kefaret olup insanı bedeni hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.” (Tirmizi, Deavât, 101)<br />
<br />
“…Farzlar dışında en faziletli namaz, gece namazıdır.” (Müslim, Sıyâm, 203)<br />
<br />
Yine Allah Resûlü buyururlar ki:<br />
<br />
“Cebrâîl (a.s) geldi ve şöyle dedi: «…Hiç şüphe yok ki, mü’minin şerefi (değeri) teheccüd namazındadır…»” (Cem’u’l-Fevâid, I. 335)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahur Nedir? Sahurla İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Sahur ne demektir? Sahur yemeğinin dindeki yeri nedir? Sahur yapmanın fazileti ve bereketi nedir? Sahur hakkında hadisler.<br />
<br />
Sahur yemeği, oruç tutacak kişilerin imsak vaktinden önce gece yedikleri yemektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR YAPMAK</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda mümkün olduğu kadar sahur yapmaya gayret etmeliyiz. Sahurların yüksek fazîlet ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.” (Abdurrazzâk, Mu sannef, IV, 227/7599)<br />
<br />
“Sahur yemeği yiyin, zîrâ sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20)<br />
<br />
Hadis-i şerifte buyrulur:<br />
<br />
“İftarı acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..” (Taberânî, Mûcemu’l-Kebîr, 25, 163)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURUN BEREKETİ</span></span><br />
<br />
Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır.” (Buhârî, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45)<br />
<br />
İbni Ömer (r.a.) dedi ki, Resûlullah‘ın iki müezzini vardı: Bilâl ve İbni Ümmü Mektûm. Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Bilâl geceleyin erkence ezan okur. Siz İbni Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz.”<br />
<br />
İbni Ömer, “Bu ikisinin arasındaki zaman, biri inip diğeri çıkıncaya kadar geçen vakitten ibaretti” demiştir. (Buhârî, Ezân 11, 13, Şehâdât 11, Savm 17)<br />
<br />
Resûlullah, oruç tutarken sahura kalkmayı ve iftarda acele etmeyi tavsiye etmiştir. (Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyâm, 48; Tirmizî, Savm, 17/708.)<br />
<br />
“Gündüzün orucuna sahur yemeği ile gecenin ibadetine de öğle uykusu ile yardımcı olunuz!” (Hâkim, I, 588)<br />
<br />
Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ramazan’da (Teravih) namazından ayrılıp, hizmetçilerden ale’l-acele sahur yemeği getirmelerini isterdik, çünkü fecrin doğmasından korkardık.” (Muvatta’, es-Salâtü fî Ramadân, 7)<br />
<br />
“….Sakîf temsilcilerine İslâm’ın farzları ve ahkâmı öğretildi. Hz. Peygamber, Ramazan’ın kalan kısmında oruç tutmalarını da onlara emretti. Bilâl-i Habeşi, onların sahur ve iftar yemeklerini yanlarına götürürdü.” ( Vâkıdî, III, 968.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR İLE SABAH NAMAZI ARASI</span></span><br />
<br />
Zeyd İbni Sâbit (r.a.) dedi ki:<br />
<br />
Biz Resûlullah ile birlikte sahur yemeği yedik sonra da sabah namazını kıldık. Sahur yemeği ile sabah namazı arasında ne kadar zaman geçti? diye soruldu. “Elli âyet okuyacak kadar” cevabını verdi. (Buhârî, Savm 19; Müslim, Sıyâm 47)<br />
SAHURDA İBADET<br />
<br />
Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)<br />
<br />
Allâh Teâlâ, teheccüd namazını Peygamber Efendimiz’e husûsî olarak farz kılmıştır. Bizler de Ramazan-ı Şerif içerisinde sahura kalktığımızda en az 2 rekat teheccüd namazı kılmaya gayret etmeliyiz. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Gecenin bir kısmında da sâdece sana mahsus bir fazlalık olmak üzere Kur’ân ile teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni Makâm-ı Mahmûda eriştirir.” (el-İsrâ 17/79)<br />
<br />
Teheccüd namazı ile ilgili Resûlullâh buyurdular:<br />
<br />
“Gece namazına devam ediniz. Zira bu sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü gece ibadeti, Allah’a yakınlık günahlara kefaret olup insanı bedeni hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.” (Tirmizi, Deavât, 101)<br />
<br />
“…Farzlar dışında en faziletli namaz, gece namazıdır.” (Müslim, Sıyâm, 203)<br />
<br />
Yine Allah Resûlü buyururlar ki:<br />
<br />
“Cebrâîl (a.s) geldi ve şöyle dedi: «…Hiç şüphe yok ki, mü’minin şerefi (değeri) teheccüd namazındadır…»” (Cem’u’l-Fevâid, I. 335)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İffet ve haya ile ilgili hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=39346</link>
			<pubDate>Wed, 16 Jul 2025 22:29:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=39346</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İffet ve haya ile ilgili hadisler</span></span><br />
<br />
İffet ve haya ne demektir? İffet ve haya ile ilgili hadisler nelerdir? İffet ve haya ile ilgili örnekler<br />
<br />
İffet, nefsi her türlü şehevât ve süflî arzulara kapılmaktan muhâfaza etmektir. İffet, insana âit bir husûsiyettir. İnsanı diğer mahlûkâttan ayıran en fârik vasıftır. Onun kaybedilmesi; insanlık haysiyetini zâyî etmek ve diğer mahlûkâtın durumuna düşmek demektir.<br />
<br />
İffet ve nâmus, bütün ahlâkî fazîletlerin can damarıdır. Şeref, haysiyet, izzet gibi hasletler hep iffetli olmaya bağlıdır.<br />
İFFET İLE İLGİLİ AYETLER<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, iffet husûsunda zirveye çıkmış olan iki şahsı, mü’minlere numûne-i imtisâl olarak göstermiş ve onları medhetmiştir. Bunlar Yûsuf Sûresi’nde “kıssaların en güzeli” diye hikâyesi anlatılan Yûsuf -aleyhisselâm- ile muhtelif yerlerde kendisinden övgüyle bahsedilen Hazret-i Meryem -aleyhesselâm-’dır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu, cümle âlem için ibret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)<br />
<br />
İffetlerini muhâfaza eden erkek ve kadınlar, Allah Teâlâ’nın engin mağfiretine ve büyük bir ecre nâil olacaklardır.[1] Cenâb-ı Hak iffet sâhibi kullarını şöyle medheder:<br />
<br />
“O (felâha eren mü’minler), iffetlerini korurlar; ancak eşleri ve mâlik oldukları (câriyeleri) hâriç. (Bunlarla münâsebetlerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu hâlde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (el-Mü’minûn, 5-7)<br />
İFFET İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
<br />
Peygamber Efendimiz insanlara îman ve ibâdet esaslarını tâlim ettiği gibi, doğruluk, iffet ve akrabâları koruyup gözetmek gibi ahlâk esaslarını da anlatıyordu. Nitekim Bizans Hükümdârı Herakliyus, “Allah Rasûlü’nün insanlara neleri emrettiğini” sorduğunda Ebû Süfyan; “dürüst ve iffetli olmayı, akrabâyı görüp gözetmeyi emrettiğini” söylemiştir. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 6, Salât 1; Müslim, Cihâd 74)<br />
<br />
Allah Rasûlü, iffete o kadar ehemmiyet atfediyordu ki, kadınlardan bilhassa iffetlerini muhâfaza husûsunda bey’at alıyordu.[2] Bütün mü’minlere hitâben:<br />
<br />
“Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikàk, 23)<br />
<br />
Diğer taraftan, erkeklerle kadınlar arasında hayâ, iffet, nezâhet ve nezâketin hâkim olması çok mühim bir mes’eledir. Zîrâ İslâm, bütün fenâ işleri, hayâsızlık ve iffetsizliği haram kılmıştır.<br />
<br />
Erkek ve kadının gayr-i meşrû alâka ve muhabbeti, “bakış”la başlar. Bu sebeple Müslüman erkek ve kadınların birbirlerine şehevî nazarlarla bakmamaları, konuşacakları zaman da başlarını önlerine eğerek konuşmaları emredilmiştir:<br />
<br />
“(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allâh, onların yapmakta olduklarından haberdardır.<br />
<br />
Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları müstesnâ, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, âilenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbî kimseler, yâhut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerlerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (en-Nûr, 30-31)<br />
<br />
Şu âyet-i kerîme, mü’minlerin annelerine hitâb etmekle birlikte, diğer kadınların da dikkat etmeleri gereken hususlara temâs etmektedir:<br />
<br />
“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümîde kapılır. Güzel söz söyleyin. Evlerinizde oturun, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allâh sizden, sâdece günâhı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33)<br />
<br />
Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle de (bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında) dış kıyâfetlerini üzerlerine alsınlar! Bu, onların (iffetli kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini te’min eder. Şüphesiz Allâh, çok bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.” (el-Ahzâb, 59)<br />
<br />
Nâmahrem erkek ve kadınlar birbirlerinden bir şey isteyeceklerinde veya bâzı şeyler söyleyeceklerinde, imkân nisbetinde kapı ve perde arkasından işlerini görmelidirler.[3]<br />
<br />
İnsanlar birbirlerinin evlerine izinsiz girmemelidir. Hattâ hâne halkı da birbirlerinin odalarına girerken izin alarak ve geldiklerini hissettirerek girmelidirler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, her hâlükârda iffetli davranmanın daha hayırlı olduğunu bildirmektedir.[4]<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, kullarının iffetli olmalarına çok ehemmiyet verir ve pek çok âyette de buna işâret eder.[5] Bu sebeple iffetli insanlara iftirâ atmak çok büyük bir günâh kabûl edilmiş ve iftirâcılara “kazif haddi” (iftirâ cezâsı) tatbik edilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“İffetli, nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâd edenler, dünyâ ve âhirette lânetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şâhitlik edeceği gün, onlar için çok büyük bir azap vardır.” (en-Nûr, 23)<br />
<br />
Bu yüzden Peygamber Efendimiz de; “…İffetli bir kadına zinâ isnâd etmeyin!..” buyurmuştur. (Tirmizî, İsti’zân, 33/2733)<br />
<br />
Hakîkaten bir kadının en fârik vasfı iffetidir. Yukarıdaki beyanlar da iffete yapılan iftirâ cürmünün ağırlığını göstermektedir. Buna göre herhangi bir şâhitlik durumunda, insanları iffet ve nâmusları hakkında töhmet altında bırakabilecek tarzda her duyduğunu araştırmadan nakletmek bile en ağır cürümlerdendir.<br />
<br />
Bunun hâricindeki hususlarda, bilhassa insanlardan bir şey isteme mevzuunda da iffetli davranmak lâzımdır. Nitekim Cenâb-ı Hak iffetli kullarını şöyle medheder:<br />
<br />
“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan ısrarla bir şey istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Miskin, (yâni yoksul) bir-iki hurma veya bir-iki lokma ile baştan savulan (dilenci) değildir. Asıl yoksul, ihtiyaç içinde kıvrandığı hâlde, iffet ve nezâketinden dolayı kimseden bir şey isteyemeyendir. Dilerseniz; «...İnsanlardan ısrarla bir şey istemezler...» (el-Bakara, 273) âyetini okuyun!” (Müslim, Zekât, 102)<br />
<br />
“Cennetlikler üç kısımdır: Âdil, infâk ehli ve başarılı devlet başkanı, yakınlarına ve müslümanlara karşı merhametli ve yufka yürekli olan kimse ve âilesi kalabalık olduğu hâlde, haram kazançtan sakınıp kimseden bir şey istemeyen iffetli müslüman.” (Müslim, Cennet, 63)<br />
<br />
“Dilenmekten sakınmak isteyenleri, Allâh iffetli kılar. Halka karşı tok gözlü davranmak isteyenleri de Allâh, insanlara muhtaç olmaktan kurtarır.” (Buhârî, Zekât, 18)<br />
<br />
Îmandan bir şûbe olan hayâ ise, kötü ve çirkin sayılan şeylerden uzak durmak, tavır ve davranışlarda ölçülü olmak, herhangi bir işte haddi aşmamaktır. Hayâ duygusu bütün hayırların temeli, her türlü kötülük ve çirkinliklerin zıddıdır.<br />
HAYA İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
<br />
Allâh’ın sevdiği bir haslet olan hayâ hakkında, Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurur:<br />
<br />
“Hayâ îmandandır!” (Buhârî, Îmân, 3)<br />
<br />
“Hayâ ve îman bir aradadır; biri gittiğinde diğeri de gider!” (Süyûtî, I, 53)<br />
<br />
“Hayâ ancak hayır kazandırır.” (Buhârî, Edeb, 77)<br />
<br />
“Hayânın hepsi hayırdır.” (Müslim, Îmân, 61)<br />
<br />
“Kaba söz, ayıptan başka bir şey getirmez! Hayâ ve edep ise, girdiği yeri süsler.” (Müslim, Birr, 78)<br />
<br />
“Allâh’ım! Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.” (Müslim, Zikir, 72)<br />
<br />
İnsanı ahlâka aykırı her türlü fenâlıktan ve nefsânî düşüncelerden ancak hayâ fazîleti menedebilir. Mü’mini çirkinliklerden muhâfaza husûsunda edep ve hayânın tesiri, yüzlerce kânun ve zâbıta kuvvetinden daha ileridir. İffet ve hayâ sâhibi bir insana, herhangi bir hususta; “Utanmıyor musun?” demek kâfîdir.<br />
<br />
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, hayâ duygusu ve utanma hissi itibariyle misal teşkîl edecek, yüksek bir şahsiyete sâhipti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, meleklerin bile ondan hayâ ettiğini haber vermiştir.[6]<br />
<br />
Hayâ sâhibi olmayan ve hayâsızlığın şuyû bulmasını (yaygınlaşmasını) isteyenleri, Cenâb-ı Hak şu şekilde îkâz etmektedir:<br />
<br />
“Şüphesiz çirkin söz ve fiillerin inananlar arasında yaygınlaşmasını isteyenler için dünyâda da âhirette de pek elem verici ve can yakıcı bir azap vardır...” (en-Nûr, 19)<br />
<br />
Hayâsızlığın toplumda şuyû bulmasını isteyenler, vatan ve milletlerine karşı en büyük kötülüğü yapmış olurlar. Böyle davrananlar, kendileri de zararların en büyüğüne uğrarlar. Çünkü hayâsızlık, Peygamber Efendimiz’in bildirdiğine göre, helâk sebebidir:<br />
<br />
“Hiç şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allâh, bir kulu helâk etmek istediği zaman, ondan hayâyı çekip alır. Hayâyı alınca, o kul ancak gazaba uğrayan biri olur. Gazaba uğradığı zaman, kendisinden emânet (güvenilirlik) kaldırılır. Emânet kaldırılınca, o ancak hâin olur. Hâin olduğu zaman, kendisinden rahmet kaldırılır. Rahmet kaldırılınca, o ancak lânete uğrar ve mel’ûn olur. Lânete uğradığı ve mel’ûn olduğu zaman da, kendisinin İslâm ile olan bağı koparılır!” (İbn-i Mâce, Fiten, 27)<br />
İFFET VE HAYA ÖRNEKLERİ<br />
<br />
    Peygamberimizin edep ve hayası<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- şöyle der:<br />
<br />
“Nebiyy-i zî-şân Efendimiz, örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bu durum, mübârek vech-i pâkinden hemen anlaşılırdı.” (Buhârî, Menâkıb, 23; Ebû Dâvûd, Harâc, 34-36)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiçbir zaman yüksek sesle konuşmamışlardı. İnsanların yanından yavaşça ve tebessüm ederek geçerlerdi. Hoşlanmadıkları kaba bir söz işitince insanların yüzlerine karşı bir şey söylemezlerdi. Yüzünün ifâdeleri, duygularını yansıttığı için etrafındakiler, konuşmalarında ve hareketlerinde ihtiyatlı olurlardı. Hayâ, edep ve nezâketleri sebebiyle, kahkaha ile gülmezlerdi. Yalnız tebessüm hâlinde bulunurlardı. Hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Hayâ îmandandır ve hayâlı olan kimse cennettedir! Hayâsızlık ise kalbin katılığındandır; kalbi katı olan da cehennemdedir!..” buyurmuşlardır. (Buhârî, Îmân, 16)<br />
<br />
    Haya duygusu<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâhip olduğu ulvî hayâ duygusu sebebiyle bir kimsenin yüzüne nazarlarını dikmez, dikkatlice bakmazdı. (Münâvî, V, 224)<br />
<br />
    Allah kendisinden haya edilmeye insanlardan daha layıktır<br />
<br />
Behz bin Hakîm’in dedesi, Allah Rasûlü’ne gelerek, avret yerlerinin örtülmesi husûsunu sordu. Efendimiz ona:<br />
<br />
“Avret yerini, hanımın ve mâliki bulunduğun câriyenden başka herkesten koru!” buyurdu. Aynı şahsın, kimsenin bulunmadığı bir yerde giyim husûsunda rahat davranıp davranamayacağı sorusuna da:<br />
<br />
“Allâh, kendisinden hayâ edilmeye, insanlardan daha lâyıktır.” şeklinde mukâbelede bulundu. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4017)<br />
<br />
Bir hadîs-i şerîflerinde de:<br />
<br />
“Çıplaklıktan sakınınız! Yanınızda, sizden hiç ayrılmayan (melekler) vardır. Bunlar, sadece ihtiyaç giderirken ve kişi eşine yaklaştığı anda ayrılırlar. Onlardan utanınız ve onlara iyi davranınız.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Edeb, 42/2800)<br />
<br />
    Peygamberimizin edep ve hayasına örnek<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiç şüphesiz insanlar arasında hayâ duygusuna en fazla sâhip olan kişiydi. O, peygamberliğinden önce, ahlâksızlığın bütün insanlığı sardığı bir devirde dahî bu ulvî haslet ile temâyüz etmişti. Bunun en güzel misallerinden biri şudur:<br />
<br />
Kâbe yeniden inşâ edilirken Fahr-i Kâinât Efendimiz, amcası Hazret-i Abbâs ile birlikte taş taşıyordu. Abbâs -radıyallâhu anh-, taşların çıplak omuzunu incitmemesi için Efendimiz’e:<br />
<br />
“–İzârını (alt elbiseni) omzuna koy!” dedi. Efendimiz, (insanlardan uzak oldukları bir yerde) izârını omzuna koymak istediği esnâda yere yığıldı ve gözlerini semâya dikerek amcasına:<br />
<br />
“–Bana izârımı göster!” dedi. Hemen onu alıp üzerine örttü. (Buhârî, Hac, 42)<br />
<br />
    Allah hayayı ve örtünmeyi sever<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz bir gün, izârsız olarak açık alanda gusleden bir kimseye rastlamıştı. Bunun üzerine minbere çıkarak:<br />
<br />
“–Allâh -azze ve celle- çok hayâlı ve çok gizlidir. Bu nedenle hayâyı ve örtünmeyi sever. O hâlde biriniz gusledeceği zaman örtünsün.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4012)<br />
<br />
    Böyle çıplak dolaşmayın!<br />
<br />
Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Ağır bir taşı yüklenip getirdim. Üzerimde hafif bir elbise vardı. Taş omuzumda iken elbisem çözülüverdi. Taşı bırakmadım ve o vaziyette yerine kadar götürdüm. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Dön elbiseni al! Böyle çıplak dolaşmayın!” buyurdu. (Müslim, Hayz, 78; Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4016)<br />
<br />
    Allah’tan hakkıyla haya edin<br />
<br />
İbn-i Mesut -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir gün Peygamber Efendimiz:<br />
<br />
“–Allah’tan hakkıyla (gereği gibi) hayâ edin!” buyurdu. Biz:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Elhamdülillâh Allah’tan hayâ ediyoruz.” dedik. Bunun üzerine Efendimiz şu îzahta bulundu:<br />
<br />
“–Söylemek istediğim, sizin anladığınız hayâ değildir. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek; başı ve üzerindeki âzâları, bedeni ve ondaki âzâları muhâfaza etmeniz, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamanızdır. Âhireti dileyen, dünyânın ziynetini terk edip âhireti bu hayâta tercih etmelidir. İşte kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 24/2458)<br />
<br />
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri şöyle demiştir:<br />
<br />
“Hayâ, Yüce Mevlâ’nın sayısız nîmetlerini görme ve bu nîmetler karşısında ne kadar kusurlu olduğumuzu fark etme hâlidir.”<br />
<br />
    Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin<br />
<br />
Mısır ülkesini Firavun âilesi idâre ediyordu. Bunlar zâlim ve kibirli kimselerdi. Huduttan, yabancı ve güzel bir kadın şehre girdiği zaman, hemen Firavun’a bildirilirdi. Evli ise kocası öldürülür, eğer erkek kardeşi var ise, kadın ondan istenirdi. İbrâhim -aleyhisselâm-, yanında Sâre vâlidemiz olduğu hâlde huduttan geçince, yine saraya haber gitti. Cemâl sâhibi bir kadının Mısır’a girdiği bildirildi. Sâre vâlidemizi alıp saraya götürdüler. Bu hususla alâkalı olarak bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Sâre saraya girince, hemen abdest aldı ve iki rekât namaz kılmak üzere huzûr-i ilâhîye durdu. Namazı bitirince Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:<br />
<br />
«Ey Allâh’ım! Ben, Sana ve Sen’in peygamberine inanmış, iffetimi de zevcimden başkasına karşı titizlikle korumuş bir kulun isem, şu kâfiri bana musallat etme!»” (Buhârî, Büyû’, 100)<br />
<br />
Firavun, Sâre’nin yanına yaklaşmak istedi. Birden nefesi kesildi. Felç oldu. Çünkü Allâh, Sâre’yi onun şerrinden korumaktaydı. Bu, birkaç defâ tekrar etti.<br />
<br />
Firavun, korkusundan onu serbest bıraktı. Câriyesi Hâcer’i de hediye olarak ona verdi. Buna hayret eden etrâfına:<br />
<br />
“–Bu kadın bir cinnîdir. Yakınımda biraz daha kalsa, neredeyse helâk olacaktım. Zararından korunmak için ona Hâcer’i verdim!” dedi.[7]<br />
<br />
İffet, hayâ ve edebi muhâfaza ile ilgili ne güzel bir misal…<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin…” (el-Bakara, 45)<br />
<br />
    Müslüman bir hanımın iffeti<br />
<br />
Ensâr kadınlarından biri, alışveriş için bir yahûdî kuyumcuya uğramıştı. Yahûdî, Müslüman hanımın iffet ve nâmusunu lekeleyecek sataşmalarda bulundu, ahlâksızca davrandı. Kadının feryâdı üzerine, oradan geçen ve hâdiseye şâhid olan bir Müslüman da derhâl kadını himâye için kuyumcu Yahûdînin üzerine yürüdü. Derken kavgaya tutuştular. Müslüman gâlip gelerek Yahûdîyi öldürdü. Oraya toplanan yahûdîler de Müslümanı şehîd ettiler. Ortalık iyice karışmış ve Yahûdîlerle yapılmış olan vatandaşlık antlaşması tamâmen ihlâl edilmişti.<br />
<br />
Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yahûdîleri topladı:<br />
<br />
“–Ey yahûdî topluluğu! Allah’tan korkunuz! O’nun, Kureyş’e olduğu gibi sizin başınıza da bir ukûbet ve musîbet indirmesinden sakının da müslüman olun! Çünkü siz, benim (Allâh tarafından) gönderilen bir peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bunu kitabınızda ve Allâh’ın size verdiği ahdinde görüyorsunuz.” buyurdu.<br />
<br />
Ardından da muâhedenin yenilenmesini teklîf etti. Ancak Yahûdîlerin cevâbı küstahça oldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Beni Kaynukâ kabîlesi’ne savaş îlân etti.[8]<br />
<br />
Müslüman bir hanımın iffeti, işte bu kadar mühimdir.<br />
<br />
    Şimdi de yakayı tutup çeken mi geldi?<br />
<br />
Ebû Şehm -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Medîne’de, yanımdan bir genç kız geçiyordu. Yakasından tuttum. Sonra bıraktım. Sabah olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlardan bey’at alıyordu. Ben de O’nun yanına gittim. Benden bey’at almadı ve:<br />
<br />
“–Şimdi de yakayı tutup çeken mi geldi?” buyurdu. Ben de:<br />
<br />
“–Vallâhi bir daha o fiili yapmayacağım.” dedim. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benden bey’at aldı. (Ahmed, V, 294)<br />
<br />
    Haya imandandır<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- utangaç kardeşine bu huyunu terk etmesi yönünde nasihatte bulunan Medîneli bir Müslümanın yanından geçerken ona:<br />
<br />
“–Onu kendi hâline bırak; zîrâ hayâ îmandandır.” buyurdu. (Buhârî, Îmân 16, Edeb 77; Müslim, Îmân 57-59)<br />
<br />
    Hallad için iki şehîd sevabı vardır<br />
<br />
Ümmü Hallâd, Medîneli hanım sahâbîlerden biriydi. Oğlu Hallâd’ı Yahûdîlerle yapılan Benî Kurayza Gazvesi’ne göndermişti. İslâm askerlerinin geri dönmekte olduğunu, bu arada Hallâd’ın da şehîd düştüğünü öğrenen bâzı Müslümanlar, Ümmü Hallâd’ın evine koşup oğlunun başına geleni haber verdiler. O İslâm kadını, başörtüsünü alıp Rasûl-i Ekrem’e oğlunun âkıbetini sormak üzere koştu. Onu başörtüsüyle gören biri hayretle:<br />
<br />
“–Hallâd öldü; sen hâlâ başörtüsüyle duruyorsun!” dedi.<br />
<br />
Ümmü Hallâd, bir İslâm kadınının hayat görüşünü ve düşünce tarzını ortaya koyan şu müthiş cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Hallâd’ı yitirdiysem, hayâmı da yitirmedim ya!”<br />
<br />
Ümmü Hallâd’ın bu cevâbı Peygamberimiz’e iletilince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Hallâd için iki şehîd sevâbı vardır.” buyurdu.<br />
<br />
“–Niçin yâ Rasûlâllah?” dediler.<br />
<br />
“–Çünkü onu kitap ehli olan (Yahûdî)ler öldürdü.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, III, 531; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 140)<br />
<br />
    Allah’ın örtünme emri<br />
<br />
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanına, Şamlı kadınlardan bir grup gelmişti. Hazret-i Âişe:<br />
<br />
“–Sizler herhâlde, hanımları hamamlara giren (orada tesettüre dikkat etmeyen) bölgedensiniz!” dedi. Kadınlar; “Evet!” diye cevap verdiler. Hazret-i Âişe:<br />
<br />
“–Ama ben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; «Elbisesini evinin hâricinde bir yerde çıkaran her kadın, mutlakâ Allâh ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur.» buyurduğunu işittim.” dedi. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4010; Tirmizî, Edeb, 43/2804)<br />
<br />
Böyle davranan bir hanım, edep ve hayâ perdesini yırtmış olur. Çünkü Allah Teâlâ, ona takvâ elbisesi ile korunmasını emretmiştir. O ise bu hareketiyle hem Allâh’ın örtünme emrini hem de takvâ emrini ihlâl etmiş olur.<br />
<br />
    Ahiret için ne hazırladın?<br />
<br />
Vaktiyle Emevîler devrinin üç büyük hiciv şâirinden biri olan Ferezdak’ın eşi ölmüştü. Defin merâsiminde Hasan-ı Basrî de bulunmaktaydı. Hasan-ı Basrî Hazretleri, şiirleriyle insanları karalayan, iffetlerini zedeleyen bu şâire, bir ara kabri işâret ederek:<br />
<br />
“–Âhiret için ne hazırladın?” diye sordu. Yaşlı şâir:<br />
<br />
“–Yetmiş yıldan beri kelime-i şehâdeti hazırladım.” dedi. Hasan-ı Basrî:<br />
<br />
“–Ne güzel hazırlık!” dedikten sonra şu sözleri ekledi:<br />
<br />
“–Lâkin kelime-i şehâdetin şartları vardır. Bu yüzden iffetli kadınlara iftirâ etmekten sakın!”<br />
<br />
Bir kimse Vehb bin Münebbih’e:<br />
<br />
“Lâ ilâhe illâllâh, cennetin anahtarı değil mi?” demişti. O da:<br />
<br />
“–Evet, öyledir, fakat dişsiz anahtar olur mu? Dişleri olan anahtarın varsa kapın açılır, yoksa kapalı kalır, açılmaz.” cevâbını verdi. (Buhârî, Cenâiz, 1)<br />
<br />
Tevhîd anahtarının dişleri; hayır, hasenât ve bütün amel-i sâlihlerdir.<br />
<br />
    Fatih’in fermanı<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nde, insanların iffet ve nâmusları teminât altında idi. Meselâ Fâtih, Bosna fethinden sonra çıkarttığı bir fermanda:<br />
<br />
“–Sakın ola, Sırp kızları su almak için çeşme başlarına geldiklerinde, askerlerim oralarda bulunmayalar!..” demiştir.<br />
<br />
Fâtih bu fermânı ile, hem askerlerini, hem de teminâtı altındaki Hristiyan tebaanın iffetini muhâfaza etmiş oluyordu.<br />
<br />
    Kanuni Sultan Süleyman’ın haya hassasiyeti<br />
<br />
Kânûnî devrinde, Fransa’da dans denilen hayâsızlık ve rezâlet yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunu duyan Kânûnî, derhâl Fransa kralına şu tâlimâtı gönderdi:<br />
<br />
“...İşittim ki, memleketinizde kadın ve erkeklerin dans adı altında birbirlerine sarılmak sûretiyle halk önünde ahlâk ve hayâya mugâyir davrandıkları süflî bir eğlence îcâd edilmiş! Bu rezâletin, hem-hudûd olmamız sebebiyle memleketime sirâyet etme ihtimâli vardır. Bu itibarla, nâme-i hümâyunum elinize ulaşır ulaşmaz derhâl bu rezâlete son verile! Aksi hâlde bizzat gelip o rezâleti kaldırmaya elbette muktedirim.”<br />
<br />
Târihçi Hammer, bu mektup üzerine, dansın Fransa’da tam yüz yıl yasaklandığını kaydetmektedir.<br />
<br />
    Sağ elin verdiğini sol el görmesin<br />
<br />
Ecdâdımızın, iffet ve utancından dolayı kimseden bir şey isteyemeyecek olanların gönüllerini rencide etmemek ve onları istemek zorunda bırakmamak için eski İstanbul’un bâzı semtlerine koydukları sadaka taşları pek meşhurdur.<br />
<br />
Bu sadaka taşları, bir zamanlar ne büyük bir hizmete ve hayır yarışına şâhid idiler. Hâli vakti yerinde olanlar; “sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde” infakta bulunabilmek için gece karanlığında sadakalarını bu taşın tepesindeki çukura bırakırlardı.<br />
<br />
Daha sonra semtin fazîletli ve iffetli fakirleri de ihtiyaçları kadar parayı oradan alırlar, fazlasına ilişmezlerdi. Bilhassa ihtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler, gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir, ihtiyaçları kadar alırlardı. On yedinci asır İstanbul’unu anlatan bir Fransız seyyah, üzerinde para bulunan bir taşı, tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen kimseyi göremediğini yazmaktadır.<br />
MÜ’MİN İFFETLİ VE HAYA SAHİBİ<br />
<br />
Hâsılı mü’min, iffetli ve hayâ sâhibi olmalıdır. Nefsânî arzu ve hislerin bütün kuvveti tasavvurda olduğundan, iffet ve nâmusu korumak ve nefse hâkim olabilmek için kalbi dâimâ güzel hislerle, zihni de ulvî düşüncelerle meşgul etmek lâzımdır. Ayrıca bu hususta kötü arkadaşlardan sakınmak da çok mühim bir esastır.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:<br />
<br />
“Yabancı (nâmahrem) kadınlar karşısında siz iffetli olun ki, sizin kadınlarınız da iffetli olsunlar. Babalarınıza iyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler. Özür dileyerek yanına bir kardeşi gelen kimse, ister haklı ister haksız olsun, onu kabûl etsin. Aksi hâlde cennette havz-ı kevserde yanıma gelemez.” (Hâkim, IV, 170/7258)<br />
<br />
İnsanlığın ziyneti olan hayâ, sâhibini her türlü kötülükten muhâfaza eden mânevî bir kalkandır. İnsanın, Allâh’a ve kullarına karşı bütün vazîfelerini hakkıyla yerine getirmesini sağlar. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayânın bu tesir ve ehemmiyetini tebârüz ettirerek şöyle buyurur:<br />
<br />
“İlk peygamberlerden itibâren halkın hatırında kalan bir söz vardır: «Hayâ etmedikten sonra istediğini yap!»” (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78)<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] Bkz. el-Ahzâb, 35. [2] Bkz. el-Mümtehine, 12. [3] Bkz. el-Ahzâb, 53. [4] Bkz. en-Nûr, 27, 58-60. [5] Bkz. en-Nisâ, 25; el-Mâide, 5; el-Enbiyâ, 91; en-Nûr, 4, 23; et-Tahrîm, 12. [6] Ahmed, I, 71; VI, 155. [7] Bkz. Müslim, Fedâil, 154. [8] İbn-i Hişâm, II, 426-429; Vâkıdî, I, 176-180; İbn-i Sa’d, II, 28-30.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İffet ve haya ile ilgili hadisler</span></span><br />
<br />
İffet ve haya ne demektir? İffet ve haya ile ilgili hadisler nelerdir? İffet ve haya ile ilgili örnekler<br />
<br />
İffet, nefsi her türlü şehevât ve süflî arzulara kapılmaktan muhâfaza etmektir. İffet, insana âit bir husûsiyettir. İnsanı diğer mahlûkâttan ayıran en fârik vasıftır. Onun kaybedilmesi; insanlık haysiyetini zâyî etmek ve diğer mahlûkâtın durumuna düşmek demektir.<br />
<br />
İffet ve nâmus, bütün ahlâkî fazîletlerin can damarıdır. Şeref, haysiyet, izzet gibi hasletler hep iffetli olmaya bağlıdır.<br />
İFFET İLE İLGİLİ AYETLER<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, iffet husûsunda zirveye çıkmış olan iki şahsı, mü’minlere numûne-i imtisâl olarak göstermiş ve onları medhetmiştir. Bunlar Yûsuf Sûresi’nde “kıssaların en güzeli” diye hikâyesi anlatılan Yûsuf -aleyhisselâm- ile muhtelif yerlerde kendisinden övgüyle bahsedilen Hazret-i Meryem -aleyhesselâm-’dır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu, cümle âlem için ibret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)<br />
<br />
İffetlerini muhâfaza eden erkek ve kadınlar, Allah Teâlâ’nın engin mağfiretine ve büyük bir ecre nâil olacaklardır.[1] Cenâb-ı Hak iffet sâhibi kullarını şöyle medheder:<br />
<br />
“O (felâha eren mü’minler), iffetlerini korurlar; ancak eşleri ve mâlik oldukları (câriyeleri) hâriç. (Bunlarla münâsebetlerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu hâlde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (el-Mü’minûn, 5-7)<br />
İFFET İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
<br />
Peygamber Efendimiz insanlara îman ve ibâdet esaslarını tâlim ettiği gibi, doğruluk, iffet ve akrabâları koruyup gözetmek gibi ahlâk esaslarını da anlatıyordu. Nitekim Bizans Hükümdârı Herakliyus, “Allah Rasûlü’nün insanlara neleri emrettiğini” sorduğunda Ebû Süfyan; “dürüst ve iffetli olmayı, akrabâyı görüp gözetmeyi emrettiğini” söylemiştir. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 6, Salât 1; Müslim, Cihâd 74)<br />
<br />
Allah Rasûlü, iffete o kadar ehemmiyet atfediyordu ki, kadınlardan bilhassa iffetlerini muhâfaza husûsunda bey’at alıyordu.[2] Bütün mü’minlere hitâben:<br />
<br />
“Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikàk, 23)<br />
<br />
Diğer taraftan, erkeklerle kadınlar arasında hayâ, iffet, nezâhet ve nezâketin hâkim olması çok mühim bir mes’eledir. Zîrâ İslâm, bütün fenâ işleri, hayâsızlık ve iffetsizliği haram kılmıştır.<br />
<br />
Erkek ve kadının gayr-i meşrû alâka ve muhabbeti, “bakış”la başlar. Bu sebeple Müslüman erkek ve kadınların birbirlerine şehevî nazarlarla bakmamaları, konuşacakları zaman da başlarını önlerine eğerek konuşmaları emredilmiştir:<br />
<br />
“(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allâh, onların yapmakta olduklarından haberdardır.<br />
<br />
Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları müstesnâ, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, âilenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbî kimseler, yâhut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerlerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (en-Nûr, 30-31)<br />
<br />
Şu âyet-i kerîme, mü’minlerin annelerine hitâb etmekle birlikte, diğer kadınların da dikkat etmeleri gereken hususlara temâs etmektedir:<br />
<br />
“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümîde kapılır. Güzel söz söyleyin. Evlerinizde oturun, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allâh sizden, sâdece günâhı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33)<br />
<br />
Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle de (bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında) dış kıyâfetlerini üzerlerine alsınlar! Bu, onların (iffetli kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini te’min eder. Şüphesiz Allâh, çok bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.” (el-Ahzâb, 59)<br />
<br />
Nâmahrem erkek ve kadınlar birbirlerinden bir şey isteyeceklerinde veya bâzı şeyler söyleyeceklerinde, imkân nisbetinde kapı ve perde arkasından işlerini görmelidirler.[3]<br />
<br />
İnsanlar birbirlerinin evlerine izinsiz girmemelidir. Hattâ hâne halkı da birbirlerinin odalarına girerken izin alarak ve geldiklerini hissettirerek girmelidirler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, her hâlükârda iffetli davranmanın daha hayırlı olduğunu bildirmektedir.[4]<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, kullarının iffetli olmalarına çok ehemmiyet verir ve pek çok âyette de buna işâret eder.[5] Bu sebeple iffetli insanlara iftirâ atmak çok büyük bir günâh kabûl edilmiş ve iftirâcılara “kazif haddi” (iftirâ cezâsı) tatbik edilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“İffetli, nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâd edenler, dünyâ ve âhirette lânetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şâhitlik edeceği gün, onlar için çok büyük bir azap vardır.” (en-Nûr, 23)<br />
<br />
Bu yüzden Peygamber Efendimiz de; “…İffetli bir kadına zinâ isnâd etmeyin!..” buyurmuştur. (Tirmizî, İsti’zân, 33/2733)<br />
<br />
Hakîkaten bir kadının en fârik vasfı iffetidir. Yukarıdaki beyanlar da iffete yapılan iftirâ cürmünün ağırlığını göstermektedir. Buna göre herhangi bir şâhitlik durumunda, insanları iffet ve nâmusları hakkında töhmet altında bırakabilecek tarzda her duyduğunu araştırmadan nakletmek bile en ağır cürümlerdendir.<br />
<br />
Bunun hâricindeki hususlarda, bilhassa insanlardan bir şey isteme mevzuunda da iffetli davranmak lâzımdır. Nitekim Cenâb-ı Hak iffetli kullarını şöyle medheder:<br />
<br />
“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan ısrarla bir şey istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Miskin, (yâni yoksul) bir-iki hurma veya bir-iki lokma ile baştan savulan (dilenci) değildir. Asıl yoksul, ihtiyaç içinde kıvrandığı hâlde, iffet ve nezâketinden dolayı kimseden bir şey isteyemeyendir. Dilerseniz; «...İnsanlardan ısrarla bir şey istemezler...» (el-Bakara, 273) âyetini okuyun!” (Müslim, Zekât, 102)<br />
<br />
“Cennetlikler üç kısımdır: Âdil, infâk ehli ve başarılı devlet başkanı, yakınlarına ve müslümanlara karşı merhametli ve yufka yürekli olan kimse ve âilesi kalabalık olduğu hâlde, haram kazançtan sakınıp kimseden bir şey istemeyen iffetli müslüman.” (Müslim, Cennet, 63)<br />
<br />
“Dilenmekten sakınmak isteyenleri, Allâh iffetli kılar. Halka karşı tok gözlü davranmak isteyenleri de Allâh, insanlara muhtaç olmaktan kurtarır.” (Buhârî, Zekât, 18)<br />
<br />
Îmandan bir şûbe olan hayâ ise, kötü ve çirkin sayılan şeylerden uzak durmak, tavır ve davranışlarda ölçülü olmak, herhangi bir işte haddi aşmamaktır. Hayâ duygusu bütün hayırların temeli, her türlü kötülük ve çirkinliklerin zıddıdır.<br />
HAYA İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
<br />
Allâh’ın sevdiği bir haslet olan hayâ hakkında, Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurur:<br />
<br />
“Hayâ îmandandır!” (Buhârî, Îmân, 3)<br />
<br />
“Hayâ ve îman bir aradadır; biri gittiğinde diğeri de gider!” (Süyûtî, I, 53)<br />
<br />
“Hayâ ancak hayır kazandırır.” (Buhârî, Edeb, 77)<br />
<br />
“Hayânın hepsi hayırdır.” (Müslim, Îmân, 61)<br />
<br />
“Kaba söz, ayıptan başka bir şey getirmez! Hayâ ve edep ise, girdiği yeri süsler.” (Müslim, Birr, 78)<br />
<br />
“Allâh’ım! Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.” (Müslim, Zikir, 72)<br />
<br />
İnsanı ahlâka aykırı her türlü fenâlıktan ve nefsânî düşüncelerden ancak hayâ fazîleti menedebilir. Mü’mini çirkinliklerden muhâfaza husûsunda edep ve hayânın tesiri, yüzlerce kânun ve zâbıta kuvvetinden daha ileridir. İffet ve hayâ sâhibi bir insana, herhangi bir hususta; “Utanmıyor musun?” demek kâfîdir.<br />
<br />
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, hayâ duygusu ve utanma hissi itibariyle misal teşkîl edecek, yüksek bir şahsiyete sâhipti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, meleklerin bile ondan hayâ ettiğini haber vermiştir.[6]<br />
<br />
Hayâ sâhibi olmayan ve hayâsızlığın şuyû bulmasını (yaygınlaşmasını) isteyenleri, Cenâb-ı Hak şu şekilde îkâz etmektedir:<br />
<br />
“Şüphesiz çirkin söz ve fiillerin inananlar arasında yaygınlaşmasını isteyenler için dünyâda da âhirette de pek elem verici ve can yakıcı bir azap vardır...” (en-Nûr, 19)<br />
<br />
Hayâsızlığın toplumda şuyû bulmasını isteyenler, vatan ve milletlerine karşı en büyük kötülüğü yapmış olurlar. Böyle davrananlar, kendileri de zararların en büyüğüne uğrarlar. Çünkü hayâsızlık, Peygamber Efendimiz’in bildirdiğine göre, helâk sebebidir:<br />
<br />
“Hiç şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allâh, bir kulu helâk etmek istediği zaman, ondan hayâyı çekip alır. Hayâyı alınca, o kul ancak gazaba uğrayan biri olur. Gazaba uğradığı zaman, kendisinden emânet (güvenilirlik) kaldırılır. Emânet kaldırılınca, o ancak hâin olur. Hâin olduğu zaman, kendisinden rahmet kaldırılır. Rahmet kaldırılınca, o ancak lânete uğrar ve mel’ûn olur. Lânete uğradığı ve mel’ûn olduğu zaman da, kendisinin İslâm ile olan bağı koparılır!” (İbn-i Mâce, Fiten, 27)<br />
İFFET VE HAYA ÖRNEKLERİ<br />
<br />
    Peygamberimizin edep ve hayası<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- şöyle der:<br />
<br />
“Nebiyy-i zî-şân Efendimiz, örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bu durum, mübârek vech-i pâkinden hemen anlaşılırdı.” (Buhârî, Menâkıb, 23; Ebû Dâvûd, Harâc, 34-36)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiçbir zaman yüksek sesle konuşmamışlardı. İnsanların yanından yavaşça ve tebessüm ederek geçerlerdi. Hoşlanmadıkları kaba bir söz işitince insanların yüzlerine karşı bir şey söylemezlerdi. Yüzünün ifâdeleri, duygularını yansıttığı için etrafındakiler, konuşmalarında ve hareketlerinde ihtiyatlı olurlardı. Hayâ, edep ve nezâketleri sebebiyle, kahkaha ile gülmezlerdi. Yalnız tebessüm hâlinde bulunurlardı. Hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Hayâ îmandandır ve hayâlı olan kimse cennettedir! Hayâsızlık ise kalbin katılığındandır; kalbi katı olan da cehennemdedir!..” buyurmuşlardır. (Buhârî, Îmân, 16)<br />
<br />
    Haya duygusu<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâhip olduğu ulvî hayâ duygusu sebebiyle bir kimsenin yüzüne nazarlarını dikmez, dikkatlice bakmazdı. (Münâvî, V, 224)<br />
<br />
    Allah kendisinden haya edilmeye insanlardan daha layıktır<br />
<br />
Behz bin Hakîm’in dedesi, Allah Rasûlü’ne gelerek, avret yerlerinin örtülmesi husûsunu sordu. Efendimiz ona:<br />
<br />
“Avret yerini, hanımın ve mâliki bulunduğun câriyenden başka herkesten koru!” buyurdu. Aynı şahsın, kimsenin bulunmadığı bir yerde giyim husûsunda rahat davranıp davranamayacağı sorusuna da:<br />
<br />
“Allâh, kendisinden hayâ edilmeye, insanlardan daha lâyıktır.” şeklinde mukâbelede bulundu. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4017)<br />
<br />
Bir hadîs-i şerîflerinde de:<br />
<br />
“Çıplaklıktan sakınınız! Yanınızda, sizden hiç ayrılmayan (melekler) vardır. Bunlar, sadece ihtiyaç giderirken ve kişi eşine yaklaştığı anda ayrılırlar. Onlardan utanınız ve onlara iyi davranınız.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Edeb, 42/2800)<br />
<br />
    Peygamberimizin edep ve hayasına örnek<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiç şüphesiz insanlar arasında hayâ duygusuna en fazla sâhip olan kişiydi. O, peygamberliğinden önce, ahlâksızlığın bütün insanlığı sardığı bir devirde dahî bu ulvî haslet ile temâyüz etmişti. Bunun en güzel misallerinden biri şudur:<br />
<br />
Kâbe yeniden inşâ edilirken Fahr-i Kâinât Efendimiz, amcası Hazret-i Abbâs ile birlikte taş taşıyordu. Abbâs -radıyallâhu anh-, taşların çıplak omuzunu incitmemesi için Efendimiz’e:<br />
<br />
“–İzârını (alt elbiseni) omzuna koy!” dedi. Efendimiz, (insanlardan uzak oldukları bir yerde) izârını omzuna koymak istediği esnâda yere yığıldı ve gözlerini semâya dikerek amcasına:<br />
<br />
“–Bana izârımı göster!” dedi. Hemen onu alıp üzerine örttü. (Buhârî, Hac, 42)<br />
<br />
    Allah hayayı ve örtünmeyi sever<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz bir gün, izârsız olarak açık alanda gusleden bir kimseye rastlamıştı. Bunun üzerine minbere çıkarak:<br />
<br />
“–Allâh -azze ve celle- çok hayâlı ve çok gizlidir. Bu nedenle hayâyı ve örtünmeyi sever. O hâlde biriniz gusledeceği zaman örtünsün.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4012)<br />
<br />
    Böyle çıplak dolaşmayın!<br />
<br />
Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Ağır bir taşı yüklenip getirdim. Üzerimde hafif bir elbise vardı. Taş omuzumda iken elbisem çözülüverdi. Taşı bırakmadım ve o vaziyette yerine kadar götürdüm. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Dön elbiseni al! Böyle çıplak dolaşmayın!” buyurdu. (Müslim, Hayz, 78; Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4016)<br />
<br />
    Allah’tan hakkıyla haya edin<br />
<br />
İbn-i Mesut -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir gün Peygamber Efendimiz:<br />
<br />
“–Allah’tan hakkıyla (gereği gibi) hayâ edin!” buyurdu. Biz:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Elhamdülillâh Allah’tan hayâ ediyoruz.” dedik. Bunun üzerine Efendimiz şu îzahta bulundu:<br />
<br />
“–Söylemek istediğim, sizin anladığınız hayâ değildir. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek; başı ve üzerindeki âzâları, bedeni ve ondaki âzâları muhâfaza etmeniz, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamanızdır. Âhireti dileyen, dünyânın ziynetini terk edip âhireti bu hayâta tercih etmelidir. İşte kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 24/2458)<br />
<br />
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri şöyle demiştir:<br />
<br />
“Hayâ, Yüce Mevlâ’nın sayısız nîmetlerini görme ve bu nîmetler karşısında ne kadar kusurlu olduğumuzu fark etme hâlidir.”<br />
<br />
    Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin<br />
<br />
Mısır ülkesini Firavun âilesi idâre ediyordu. Bunlar zâlim ve kibirli kimselerdi. Huduttan, yabancı ve güzel bir kadın şehre girdiği zaman, hemen Firavun’a bildirilirdi. Evli ise kocası öldürülür, eğer erkek kardeşi var ise, kadın ondan istenirdi. İbrâhim -aleyhisselâm-, yanında Sâre vâlidemiz olduğu hâlde huduttan geçince, yine saraya haber gitti. Cemâl sâhibi bir kadının Mısır’a girdiği bildirildi. Sâre vâlidemizi alıp saraya götürdüler. Bu hususla alâkalı olarak bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Sâre saraya girince, hemen abdest aldı ve iki rekât namaz kılmak üzere huzûr-i ilâhîye durdu. Namazı bitirince Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:<br />
<br />
«Ey Allâh’ım! Ben, Sana ve Sen’in peygamberine inanmış, iffetimi de zevcimden başkasına karşı titizlikle korumuş bir kulun isem, şu kâfiri bana musallat etme!»” (Buhârî, Büyû’, 100)<br />
<br />
Firavun, Sâre’nin yanına yaklaşmak istedi. Birden nefesi kesildi. Felç oldu. Çünkü Allâh, Sâre’yi onun şerrinden korumaktaydı. Bu, birkaç defâ tekrar etti.<br />
<br />
Firavun, korkusundan onu serbest bıraktı. Câriyesi Hâcer’i de hediye olarak ona verdi. Buna hayret eden etrâfına:<br />
<br />
“–Bu kadın bir cinnîdir. Yakınımda biraz daha kalsa, neredeyse helâk olacaktım. Zararından korunmak için ona Hâcer’i verdim!” dedi.[7]<br />
<br />
İffet, hayâ ve edebi muhâfaza ile ilgili ne güzel bir misal…<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin…” (el-Bakara, 45)<br />
<br />
    Müslüman bir hanımın iffeti<br />
<br />
Ensâr kadınlarından biri, alışveriş için bir yahûdî kuyumcuya uğramıştı. Yahûdî, Müslüman hanımın iffet ve nâmusunu lekeleyecek sataşmalarda bulundu, ahlâksızca davrandı. Kadının feryâdı üzerine, oradan geçen ve hâdiseye şâhid olan bir Müslüman da derhâl kadını himâye için kuyumcu Yahûdînin üzerine yürüdü. Derken kavgaya tutuştular. Müslüman gâlip gelerek Yahûdîyi öldürdü. Oraya toplanan yahûdîler de Müslümanı şehîd ettiler. Ortalık iyice karışmış ve Yahûdîlerle yapılmış olan vatandaşlık antlaşması tamâmen ihlâl edilmişti.<br />
<br />
Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yahûdîleri topladı:<br />
<br />
“–Ey yahûdî topluluğu! Allah’tan korkunuz! O’nun, Kureyş’e olduğu gibi sizin başınıza da bir ukûbet ve musîbet indirmesinden sakının da müslüman olun! Çünkü siz, benim (Allâh tarafından) gönderilen bir peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bunu kitabınızda ve Allâh’ın size verdiği ahdinde görüyorsunuz.” buyurdu.<br />
<br />
Ardından da muâhedenin yenilenmesini teklîf etti. Ancak Yahûdîlerin cevâbı küstahça oldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Beni Kaynukâ kabîlesi’ne savaş îlân etti.[8]<br />
<br />
Müslüman bir hanımın iffeti, işte bu kadar mühimdir.<br />
<br />
    Şimdi de yakayı tutup çeken mi geldi?<br />
<br />
Ebû Şehm -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Medîne’de, yanımdan bir genç kız geçiyordu. Yakasından tuttum. Sonra bıraktım. Sabah olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlardan bey’at alıyordu. Ben de O’nun yanına gittim. Benden bey’at almadı ve:<br />
<br />
“–Şimdi de yakayı tutup çeken mi geldi?” buyurdu. Ben de:<br />
<br />
“–Vallâhi bir daha o fiili yapmayacağım.” dedim. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benden bey’at aldı. (Ahmed, V, 294)<br />
<br />
    Haya imandandır<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- utangaç kardeşine bu huyunu terk etmesi yönünde nasihatte bulunan Medîneli bir Müslümanın yanından geçerken ona:<br />
<br />
“–Onu kendi hâline bırak; zîrâ hayâ îmandandır.” buyurdu. (Buhârî, Îmân 16, Edeb 77; Müslim, Îmân 57-59)<br />
<br />
    Hallad için iki şehîd sevabı vardır<br />
<br />
Ümmü Hallâd, Medîneli hanım sahâbîlerden biriydi. Oğlu Hallâd’ı Yahûdîlerle yapılan Benî Kurayza Gazvesi’ne göndermişti. İslâm askerlerinin geri dönmekte olduğunu, bu arada Hallâd’ın da şehîd düştüğünü öğrenen bâzı Müslümanlar, Ümmü Hallâd’ın evine koşup oğlunun başına geleni haber verdiler. O İslâm kadını, başörtüsünü alıp Rasûl-i Ekrem’e oğlunun âkıbetini sormak üzere koştu. Onu başörtüsüyle gören biri hayretle:<br />
<br />
“–Hallâd öldü; sen hâlâ başörtüsüyle duruyorsun!” dedi.<br />
<br />
Ümmü Hallâd, bir İslâm kadınının hayat görüşünü ve düşünce tarzını ortaya koyan şu müthiş cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Hallâd’ı yitirdiysem, hayâmı da yitirmedim ya!”<br />
<br />
Ümmü Hallâd’ın bu cevâbı Peygamberimiz’e iletilince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Hallâd için iki şehîd sevâbı vardır.” buyurdu.<br />
<br />
“–Niçin yâ Rasûlâllah?” dediler.<br />
<br />
“–Çünkü onu kitap ehli olan (Yahûdî)ler öldürdü.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, III, 531; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 140)<br />
<br />
    Allah’ın örtünme emri<br />
<br />
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanına, Şamlı kadınlardan bir grup gelmişti. Hazret-i Âişe:<br />
<br />
“–Sizler herhâlde, hanımları hamamlara giren (orada tesettüre dikkat etmeyen) bölgedensiniz!” dedi. Kadınlar; “Evet!” diye cevap verdiler. Hazret-i Âişe:<br />
<br />
“–Ama ben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; «Elbisesini evinin hâricinde bir yerde çıkaran her kadın, mutlakâ Allâh ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur.» buyurduğunu işittim.” dedi. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4010; Tirmizî, Edeb, 43/2804)<br />
<br />
Böyle davranan bir hanım, edep ve hayâ perdesini yırtmış olur. Çünkü Allah Teâlâ, ona takvâ elbisesi ile korunmasını emretmiştir. O ise bu hareketiyle hem Allâh’ın örtünme emrini hem de takvâ emrini ihlâl etmiş olur.<br />
<br />
    Ahiret için ne hazırladın?<br />
<br />
Vaktiyle Emevîler devrinin üç büyük hiciv şâirinden biri olan Ferezdak’ın eşi ölmüştü. Defin merâsiminde Hasan-ı Basrî de bulunmaktaydı. Hasan-ı Basrî Hazretleri, şiirleriyle insanları karalayan, iffetlerini zedeleyen bu şâire, bir ara kabri işâret ederek:<br />
<br />
“–Âhiret için ne hazırladın?” diye sordu. Yaşlı şâir:<br />
<br />
“–Yetmiş yıldan beri kelime-i şehâdeti hazırladım.” dedi. Hasan-ı Basrî:<br />
<br />
“–Ne güzel hazırlık!” dedikten sonra şu sözleri ekledi:<br />
<br />
“–Lâkin kelime-i şehâdetin şartları vardır. Bu yüzden iffetli kadınlara iftirâ etmekten sakın!”<br />
<br />
Bir kimse Vehb bin Münebbih’e:<br />
<br />
“Lâ ilâhe illâllâh, cennetin anahtarı değil mi?” demişti. O da:<br />
<br />
“–Evet, öyledir, fakat dişsiz anahtar olur mu? Dişleri olan anahtarın varsa kapın açılır, yoksa kapalı kalır, açılmaz.” cevâbını verdi. (Buhârî, Cenâiz, 1)<br />
<br />
Tevhîd anahtarının dişleri; hayır, hasenât ve bütün amel-i sâlihlerdir.<br />
<br />
    Fatih’in fermanı<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nde, insanların iffet ve nâmusları teminât altında idi. Meselâ Fâtih, Bosna fethinden sonra çıkarttığı bir fermanda:<br />
<br />
“–Sakın ola, Sırp kızları su almak için çeşme başlarına geldiklerinde, askerlerim oralarda bulunmayalar!..” demiştir.<br />
<br />
Fâtih bu fermânı ile, hem askerlerini, hem de teminâtı altındaki Hristiyan tebaanın iffetini muhâfaza etmiş oluyordu.<br />
<br />
    Kanuni Sultan Süleyman’ın haya hassasiyeti<br />
<br />
Kânûnî devrinde, Fransa’da dans denilen hayâsızlık ve rezâlet yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunu duyan Kânûnî, derhâl Fransa kralına şu tâlimâtı gönderdi:<br />
<br />
“...İşittim ki, memleketinizde kadın ve erkeklerin dans adı altında birbirlerine sarılmak sûretiyle halk önünde ahlâk ve hayâya mugâyir davrandıkları süflî bir eğlence îcâd edilmiş! Bu rezâletin, hem-hudûd olmamız sebebiyle memleketime sirâyet etme ihtimâli vardır. Bu itibarla, nâme-i hümâyunum elinize ulaşır ulaşmaz derhâl bu rezâlete son verile! Aksi hâlde bizzat gelip o rezâleti kaldırmaya elbette muktedirim.”<br />
<br />
Târihçi Hammer, bu mektup üzerine, dansın Fransa’da tam yüz yıl yasaklandığını kaydetmektedir.<br />
<br />
    Sağ elin verdiğini sol el görmesin<br />
<br />
Ecdâdımızın, iffet ve utancından dolayı kimseden bir şey isteyemeyecek olanların gönüllerini rencide etmemek ve onları istemek zorunda bırakmamak için eski İstanbul’un bâzı semtlerine koydukları sadaka taşları pek meşhurdur.<br />
<br />
Bu sadaka taşları, bir zamanlar ne büyük bir hizmete ve hayır yarışına şâhid idiler. Hâli vakti yerinde olanlar; “sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde” infakta bulunabilmek için gece karanlığında sadakalarını bu taşın tepesindeki çukura bırakırlardı.<br />
<br />
Daha sonra semtin fazîletli ve iffetli fakirleri de ihtiyaçları kadar parayı oradan alırlar, fazlasına ilişmezlerdi. Bilhassa ihtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler, gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir, ihtiyaçları kadar alırlardı. On yedinci asır İstanbul’unu anlatan bir Fransız seyyah, üzerinde para bulunan bir taşı, tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen kimseyi göremediğini yazmaktadır.<br />
MÜ’MİN İFFETLİ VE HAYA SAHİBİ<br />
<br />
Hâsılı mü’min, iffetli ve hayâ sâhibi olmalıdır. Nefsânî arzu ve hislerin bütün kuvveti tasavvurda olduğundan, iffet ve nâmusu korumak ve nefse hâkim olabilmek için kalbi dâimâ güzel hislerle, zihni de ulvî düşüncelerle meşgul etmek lâzımdır. Ayrıca bu hususta kötü arkadaşlardan sakınmak da çok mühim bir esastır.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:<br />
<br />
“Yabancı (nâmahrem) kadınlar karşısında siz iffetli olun ki, sizin kadınlarınız da iffetli olsunlar. Babalarınıza iyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler. Özür dileyerek yanına bir kardeşi gelen kimse, ister haklı ister haksız olsun, onu kabûl etsin. Aksi hâlde cennette havz-ı kevserde yanıma gelemez.” (Hâkim, IV, 170/7258)<br />
<br />
İnsanlığın ziyneti olan hayâ, sâhibini her türlü kötülükten muhâfaza eden mânevî bir kalkandır. İnsanın, Allâh’a ve kullarına karşı bütün vazîfelerini hakkıyla yerine getirmesini sağlar. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayânın bu tesir ve ehemmiyetini tebârüz ettirerek şöyle buyurur:<br />
<br />
“İlk peygamberlerden itibâren halkın hatırında kalan bir söz vardır: «Hayâ etmedikten sonra istediğini yap!»” (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78)<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] Bkz. el-Ahzâb, 35. [2] Bkz. el-Mümtehine, 12. [3] Bkz. el-Ahzâb, 53. [4] Bkz. en-Nûr, 27, 58-60. [5] Bkz. en-Nisâ, 25; el-Mâide, 5; el-Enbiyâ, 91; en-Nûr, 4, 23; et-Tahrîm, 12. [6] Ahmed, I, 71; VI, 155. [7] Bkz. Müslim, Fedâil, 154. [8] İbn-i Hişâm, II, 426-429; Vâkıdî, I, 176-180; İbn-i Sa’d, II, 28-30.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Edep (Utanma Duygusu) ile İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=39345</link>
			<pubDate>Wed, 16 Jul 2025 22:28:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=39345</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Edep (Utanma Duygusu) ile İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Peygamberimizin (s.a.s.) edep (utanma duygusu) hakkında hadisleri nelerdir? Edep (haya) ile ilgili hadis-i şerifler...<br />
<br />
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin; utanma duygusu (hayâ), değeri ve bu duyguya sahip olmaya teşvik etmek hakkında hadis-i şerifleri.<br />
EDEP (HAYA) İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
“Haya İmandandır” Hadisi<br />
<br />
İbni Ömer’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) utangaç kardeşine bu huyunu terketmesini söyleyen Medineli bir Müslümanın yanından geçerken ona:<br />
<br />
“Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır” buyurdu. (Buhârî, Îmân 16, Edeb 77; Müslim, Îmân 57-59. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 7; Nesâî, Îmân 27; İbni Mâce, Mukaddime 9, Zühd 17.)<br />
“Hayâ Ancak Hayır Kazandırır” Hadisi<br />
<br />
İmrân İbni Husayn’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Hayâ ancak hayır kazandırır.” (Buhârî, Edeb 77; Müslim, Îmân 60)<br />
“Hayânın Hepsi Hayırdır” Hadisi<br />
<br />
Müslim’in bir rivayetine göre ise:<br />
<br />
“Hayânın hepsi hayırdır” buyurdu. (Müslim, Îmân 61)<br />
Hadisleri Nasıl Anlamalıyız?<br />
<br />
Bir önceki hadîs-i şerifi tekrar hatırlayalım:<br />
<br />
Medineli müslümanlardan yani ensâr-ı kirâmdan, maalesef adlarını bilemediğimiz iki kardeş, belki de iki din kardeşi utanma duygusu hakkında konuşuyorlardı. Biri, fazla utangaç bulduğu diğerine, utanmanın insanı, haklarını elde etmekten alıkoyduğunu söylüyor, bu huyundan vazgeçmesini tavsiye ediyordu. O sırada yanlarından geçen Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuşmayı duydu ve kardeşine öğüt veren zâta:<br />
<br />
“Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır” buyurdu.<br />
<br />
Bazı önemli konuları mecâzî ifadelerle anlatmayı faydalı gören Efendimiz, burada da aynı metodu uygulamıştır. Onun “Hayâ imândandır” sözüyle anlatmak istediği şudur: İman insanı fena davranışlardan nasıl alıkorsa, utanma duygusu da tıpkı iman gibi insanın fenalık yapmasına fırsat vermez, onu kötülüklerden vazgeçirir. İnsana insanlığını hatırlatır. Onun herhangi bir hayvan olmadığını, aklına eseni yapamayacağını hissettirir. İşte bu nevi telkinlerle hayâ imanı besleyip olgunlaştırır. Böyle olunca da haya insana ancak hayır kazandırır ve onun tamamının hayır olduğu ortaya çıkar.<br />
<br />
Konuya şöyle de bakmak mümkündür. Özel telkinlerle düşünce yapısı bozulmayan kimseler insanların gözü önünde meselâ mahrem yerlerini açmaktan veya ulu orta cinsî temasta bulunmaktan utanıp kaçınırlar. Bu kadar bir utanma duygusu hangi dine mensup olursa olsun bütün insanlarda vardır. Utanma duygusunu büsbütün yitirmeyen kimseler hayâsızca davranışlardan kaçındığı gibi, dindar kimseler de dinin haram saydığı günahlardan uzak dururlar. Netice itibariyle insanlar bir yandan utanma duygusu, öte yandan Allah’tan korkma hissi sayesinde, kendilerine yakışmayan davranışlardan kaçınırlar.<br />
<br />
Demek oluyor ki, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, hayâ duygusu baştan sona hayır olup insana ancak hayır kazandırır. Zannedildiği gibi bu asil duygu insanın hakkını elde etmesine engel olmaz. İnsanın rızkını kazanmasına, hakkını elde etmesine engel olan utanma duygusu değil, çekingenliği, korkaklığı ve beceriksizliğidir. Hayâ duygusuyla bu olumsuz özelliklerin hiçbir ilgisi yoktur.<br />
<br />
Bu güzel duygu günümüzde maalesef bazı telkinlerle zayıflatılmaktadır. Açılıp saçılmayı, utanma duygusunu bir yana atmayı çağdaş olmanın bir gereği gibi gösterenler, ne pahasına olursa olsun vazifesini lâyıkıyla yapmayı bir nevi aptallık sayanlar, kaytarmayı ve gününü gün etmeyi işbilirlik kabul edenler insana en büyük fenalığı yapıyorlar. Onun fıtratındaki utanma duygusunu ve vazife aşkını tahrip etmek suretiyle, kendini mükemmelleştirmesine engel oluyorlar.<br />
Hadislerden Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1. Hayâ dediğimiz utanma duygusu, insanı, mü’minin şahsiyetine yakışmayan fena davranışlardan alıkoyar.<br />
<br />
2. İman insanı çirkin hareketlerden ve günahlardan uzaklaştırır.<br />
<br />
2. Hayâ imanın yücelip kemâle ermesine yardım eder.<br />
“İman Yetmiş (Veya Altmış) Kadar Daldan İbarettir” Hadisi<br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“İman yetmiş (veya altmış) kadar daldan ibarettir. Bunların en yükseği lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir.” (Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, Îmân 16; İbni Mâce, Mukaddime 9)<br />
Hadisleri Nasıl Anlamalıyız?<br />
<br />
Burada kısaca şunu belirtelim:<br />
<br />
Peygamber Efendimiz imanı, kalbe kök salmış gür bir ağaca benzetmektedir. Bu ağacın bazı dalları bir mü’minin inanması gereken esaslarla ilgilidir. Meselâ imanın altı prensibi, Allah’ı sevmek, O’na şükretmek, verdiği sıkıntılara sabretmek, kin, haset, öfke ve hiyânet gibi kötü huyları terketmek bunlardan birkaçıdır.<br />
<br />
İmanın bazı dalları bir mü’minin diliyle söylemesi gereken kulluk görevlerine dair olup kelime-i tevhîdi diliyle söylemek, ilim öğrenip öğretmek, Allah’ı zikretmek bunlar arasındadır.<br />
<br />
İmanın bazı dalları da bedenle yapılması gereken davranışlarla ilgilidir. İslâm’ın meşhur beş esası, temizlenmek, iffetli yaşamak, ana babaya, aile fertlerine ve komşulara karşı görevini yapmak, insanlara zarar veren şeyleri yoldan atmak bunlardan birkaçıdır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz kalp, dil ve bedenle ilgili bütün davranışların esasında imanla ilgili olduğunu belirtmektedir. İman esaslarının en başında gelen ve asla vazgeçilmez olan prensibin kelime-i tevhid yani lâ ilâhe illallah sözü olduğunu söylemektedir. Daha sonra da insanı gerçek mü’min yapacak özelliklerden birini, önemi sebebiyle ayrıca zikretmekte ve utanma duygusunun, iman ağacının vazgeçilmez bir dalı olduğunu açıklamaktadır. Şu halde mü’min, başkalarının yanında yapılması ayıp olan davranışlardan kaçınmalıdır. İnsana utanç veren hareketleri başkaları yaptığı zaman bundan rahatsızlık duymalıdır.<br />
<br />
Bize görevlerimizin çok önemli olduğunu hatırlatan bu hadîs-i şerîf, vazifemizi yaptığımız takdirde kazanacağımız ilâhî mükâfatlara da işaret etmektedir. Bir taş, bir diken parçasını yoldan alıp atmak kadar kolay bir iş Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ve affını kazanmayı sağlarsa, yapacağımız daha önemli bir hareketin Yüce Rabbimiz katındaki değerini ve mükâfatını takdir etmek mümkün müdür?<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1. Bir mü’minin yapması gereken bütün hareketler, doğrudan doğruya imânla ilgilidir.<br />
<br />
2. Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediği bütün görevler imanla ilgili olduğu için, görevlerimizi bu din işidir, bu da dünya işidir diye ayırmak mümkün değildir.<br />
<br />
3. Utanma duygusu bir kişilik za’fı değil, imanı yüceltip kemâle erdiren vazgeçilemez bir özelliktir.<br />
Peygamberimizin Edep ve Hayası ile İlgili Hadis<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallâhu anh) şöyle dedi:<br />
<br />
Resûlullah örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha utangaçtı. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bunu yüzüne bakınca anlardık. (Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 72, 77; Müslim, Fezâil 67. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 17)<br />
Hadisleri Nasıl Anlamalıyız?<br />
<br />
Hadisimizin râvisi olan Ebû Saîd el-Hudrî, Resûl-i Ekrem Efendimizin genç sahâbîlerindendi. Diğer sahâbîler gibi o da Hz. Peygamber’in sözlerini can kulağıyla dinler, bütün hareketlerini dikkatle takip ederdi. Cenâb-ı Hakk’ın üstün terbiyesiyle yetişen Allah Resûlü’nün hareketlerindeki inceliği, diğer insanlarda görülmeyen farklı tutumları derhal farkederlerdi. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem kendisine hoşlanmadığı bir şey söyleyen veya huzurunda uygun olmayan bir iş yapan kimsenin hatasını başkalarının yanında yüzüne vurmadığı için, onun bu nevi davranışlardan ne ölçüde incindiğini bilemezlerdi. Fakat onun mübarek yüzüne bakınca, böyle bir kabalığın onu rahatsız ettiğini  görürlerdi.<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî Hazretleri Peygamber aleyhisselâm’ın sahip olduğu üstün hayâ duygusunu gereği gibi anlatabilmek için, onu bu açıdan bir genç kıza benzetmektedir. Bilindiği gibi İslâm terbiyesiyle yetişmiş bir kız, erginlik çağına girdikten sonra, çocukluk devresini artık geride bıraktığı düşüncesiyle sözüne, davranışına, giyim kuşamına çeki düzen verir. Böylece onun hareketlerine daha bir incelik, zarâfet ve ölçü hâkim olur. İşte Allah’ın Resûlü üstün edep ve hayâ duygusu itibariyle bir genç kızdan daha mükemmeldi. Onun bu üstün edebi, Allah’a veya insanlara ait bir hak çiğnendiğinde, olayın ayıp veya çirkin oluşuna bakmadan derhal müdâhale etmesine engel teşkil etmezdi.<br />
<br />
Birbirlerinin yanında çıplak yıkanmaktan çekinmeyen, hatta Kâbe’yi çırıl çıplak tavaf eden Arapların bu hayâsız davranışlarından nefret ederdi. O zamanlar Arabistan’da hamam yoktu. Fakat İran ve benzeri ülkelere gidip gelen tüccarlardan oralardaki hamamlarda çıplak yıkanıldığını duymuştu. Ashâbına bu hâlin çirkinliğini anlattı. Oraları fethedeceklerini haber verdikten sonra, hamama gittiklerinde vücutlarını örtmelerini tenbih etti.<br />
<br />
Nevevî bu bahsi şu sözlerle bitirmektedir:<br />
<br />
“Âlimler hayânın ne olduğunu şöyle anlatırlar: Hayâ insanı her türlü kötülükten alıkoyan bir huydur. İnsanın kimlere karşı ne gibi görevleri varsa, bu görevleri aksatmamasını sağlar.”<br />
<br />
Bize gelen rivayete göre Ebü’l-Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Hayâ, Mevlâ’nın sayısız nimetlerini görme ve bu nimetler karşısında ne kadar kusurlu olduğunu farketme hâlidir.”<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1. Temiz, asil ve duygulu tabiatları sebebiyle utanma duygusu en fazla hanımlarda bulunur.<br />
<br />
2. İnsanın değerini yükselten bu güzel duygu Peygamber Efendimizin en belirgin özelliklerinden biriydi.  <br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: Riyazüs Salihin,</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Edep (Utanma Duygusu) ile İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Peygamberimizin (s.a.s.) edep (utanma duygusu) hakkında hadisleri nelerdir? Edep (haya) ile ilgili hadis-i şerifler...<br />
<br />
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin; utanma duygusu (hayâ), değeri ve bu duyguya sahip olmaya teşvik etmek hakkında hadis-i şerifleri.<br />
EDEP (HAYA) İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
“Haya İmandandır” Hadisi<br />
<br />
İbni Ömer’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) utangaç kardeşine bu huyunu terketmesini söyleyen Medineli bir Müslümanın yanından geçerken ona:<br />
<br />
“Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır” buyurdu. (Buhârî, Îmân 16, Edeb 77; Müslim, Îmân 57-59. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 7; Nesâî, Îmân 27; İbni Mâce, Mukaddime 9, Zühd 17.)<br />
“Hayâ Ancak Hayır Kazandırır” Hadisi<br />
<br />
İmrân İbni Husayn’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Hayâ ancak hayır kazandırır.” (Buhârî, Edeb 77; Müslim, Îmân 60)<br />
“Hayânın Hepsi Hayırdır” Hadisi<br />
<br />
Müslim’in bir rivayetine göre ise:<br />
<br />
“Hayânın hepsi hayırdır” buyurdu. (Müslim, Îmân 61)<br />
Hadisleri Nasıl Anlamalıyız?<br />
<br />
Bir önceki hadîs-i şerifi tekrar hatırlayalım:<br />
<br />
Medineli müslümanlardan yani ensâr-ı kirâmdan, maalesef adlarını bilemediğimiz iki kardeş, belki de iki din kardeşi utanma duygusu hakkında konuşuyorlardı. Biri, fazla utangaç bulduğu diğerine, utanmanın insanı, haklarını elde etmekten alıkoyduğunu söylüyor, bu huyundan vazgeçmesini tavsiye ediyordu. O sırada yanlarından geçen Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuşmayı duydu ve kardeşine öğüt veren zâta:<br />
<br />
“Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır” buyurdu.<br />
<br />
Bazı önemli konuları mecâzî ifadelerle anlatmayı faydalı gören Efendimiz, burada da aynı metodu uygulamıştır. Onun “Hayâ imândandır” sözüyle anlatmak istediği şudur: İman insanı fena davranışlardan nasıl alıkorsa, utanma duygusu da tıpkı iman gibi insanın fenalık yapmasına fırsat vermez, onu kötülüklerden vazgeçirir. İnsana insanlığını hatırlatır. Onun herhangi bir hayvan olmadığını, aklına eseni yapamayacağını hissettirir. İşte bu nevi telkinlerle hayâ imanı besleyip olgunlaştırır. Böyle olunca da haya insana ancak hayır kazandırır ve onun tamamının hayır olduğu ortaya çıkar.<br />
<br />
Konuya şöyle de bakmak mümkündür. Özel telkinlerle düşünce yapısı bozulmayan kimseler insanların gözü önünde meselâ mahrem yerlerini açmaktan veya ulu orta cinsî temasta bulunmaktan utanıp kaçınırlar. Bu kadar bir utanma duygusu hangi dine mensup olursa olsun bütün insanlarda vardır. Utanma duygusunu büsbütün yitirmeyen kimseler hayâsızca davranışlardan kaçındığı gibi, dindar kimseler de dinin haram saydığı günahlardan uzak dururlar. Netice itibariyle insanlar bir yandan utanma duygusu, öte yandan Allah’tan korkma hissi sayesinde, kendilerine yakışmayan davranışlardan kaçınırlar.<br />
<br />
Demek oluyor ki, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, hayâ duygusu baştan sona hayır olup insana ancak hayır kazandırır. Zannedildiği gibi bu asil duygu insanın hakkını elde etmesine engel olmaz. İnsanın rızkını kazanmasına, hakkını elde etmesine engel olan utanma duygusu değil, çekingenliği, korkaklığı ve beceriksizliğidir. Hayâ duygusuyla bu olumsuz özelliklerin hiçbir ilgisi yoktur.<br />
<br />
Bu güzel duygu günümüzde maalesef bazı telkinlerle zayıflatılmaktadır. Açılıp saçılmayı, utanma duygusunu bir yana atmayı çağdaş olmanın bir gereği gibi gösterenler, ne pahasına olursa olsun vazifesini lâyıkıyla yapmayı bir nevi aptallık sayanlar, kaytarmayı ve gününü gün etmeyi işbilirlik kabul edenler insana en büyük fenalığı yapıyorlar. Onun fıtratındaki utanma duygusunu ve vazife aşkını tahrip etmek suretiyle, kendini mükemmelleştirmesine engel oluyorlar.<br />
Hadislerden Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1. Hayâ dediğimiz utanma duygusu, insanı, mü’minin şahsiyetine yakışmayan fena davranışlardan alıkoyar.<br />
<br />
2. İman insanı çirkin hareketlerden ve günahlardan uzaklaştırır.<br />
<br />
2. Hayâ imanın yücelip kemâle ermesine yardım eder.<br />
“İman Yetmiş (Veya Altmış) Kadar Daldan İbarettir” Hadisi<br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“İman yetmiş (veya altmış) kadar daldan ibarettir. Bunların en yükseği lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir.” (Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, Îmân 16; İbni Mâce, Mukaddime 9)<br />
Hadisleri Nasıl Anlamalıyız?<br />
<br />
Burada kısaca şunu belirtelim:<br />
<br />
Peygamber Efendimiz imanı, kalbe kök salmış gür bir ağaca benzetmektedir. Bu ağacın bazı dalları bir mü’minin inanması gereken esaslarla ilgilidir. Meselâ imanın altı prensibi, Allah’ı sevmek, O’na şükretmek, verdiği sıkıntılara sabretmek, kin, haset, öfke ve hiyânet gibi kötü huyları terketmek bunlardan birkaçıdır.<br />
<br />
İmanın bazı dalları bir mü’minin diliyle söylemesi gereken kulluk görevlerine dair olup kelime-i tevhîdi diliyle söylemek, ilim öğrenip öğretmek, Allah’ı zikretmek bunlar arasındadır.<br />
<br />
İmanın bazı dalları da bedenle yapılması gereken davranışlarla ilgilidir. İslâm’ın meşhur beş esası, temizlenmek, iffetli yaşamak, ana babaya, aile fertlerine ve komşulara karşı görevini yapmak, insanlara zarar veren şeyleri yoldan atmak bunlardan birkaçıdır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz kalp, dil ve bedenle ilgili bütün davranışların esasında imanla ilgili olduğunu belirtmektedir. İman esaslarının en başında gelen ve asla vazgeçilmez olan prensibin kelime-i tevhid yani lâ ilâhe illallah sözü olduğunu söylemektedir. Daha sonra da insanı gerçek mü’min yapacak özelliklerden birini, önemi sebebiyle ayrıca zikretmekte ve utanma duygusunun, iman ağacının vazgeçilmez bir dalı olduğunu açıklamaktadır. Şu halde mü’min, başkalarının yanında yapılması ayıp olan davranışlardan kaçınmalıdır. İnsana utanç veren hareketleri başkaları yaptığı zaman bundan rahatsızlık duymalıdır.<br />
<br />
Bize görevlerimizin çok önemli olduğunu hatırlatan bu hadîs-i şerîf, vazifemizi yaptığımız takdirde kazanacağımız ilâhî mükâfatlara da işaret etmektedir. Bir taş, bir diken parçasını yoldan alıp atmak kadar kolay bir iş Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ve affını kazanmayı sağlarsa, yapacağımız daha önemli bir hareketin Yüce Rabbimiz katındaki değerini ve mükâfatını takdir etmek mümkün müdür?<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1. Bir mü’minin yapması gereken bütün hareketler, doğrudan doğruya imânla ilgilidir.<br />
<br />
2. Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediği bütün görevler imanla ilgili olduğu için, görevlerimizi bu din işidir, bu da dünya işidir diye ayırmak mümkün değildir.<br />
<br />
3. Utanma duygusu bir kişilik za’fı değil, imanı yüceltip kemâle erdiren vazgeçilemez bir özelliktir.<br />
Peygamberimizin Edep ve Hayası ile İlgili Hadis<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallâhu anh) şöyle dedi:<br />
<br />
Resûlullah örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha utangaçtı. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bunu yüzüne bakınca anlardık. (Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 72, 77; Müslim, Fezâil 67. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 17)<br />
Hadisleri Nasıl Anlamalıyız?<br />
<br />
Hadisimizin râvisi olan Ebû Saîd el-Hudrî, Resûl-i Ekrem Efendimizin genç sahâbîlerindendi. Diğer sahâbîler gibi o da Hz. Peygamber’in sözlerini can kulağıyla dinler, bütün hareketlerini dikkatle takip ederdi. Cenâb-ı Hakk’ın üstün terbiyesiyle yetişen Allah Resûlü’nün hareketlerindeki inceliği, diğer insanlarda görülmeyen farklı tutumları derhal farkederlerdi. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem kendisine hoşlanmadığı bir şey söyleyen veya huzurunda uygun olmayan bir iş yapan kimsenin hatasını başkalarının yanında yüzüne vurmadığı için, onun bu nevi davranışlardan ne ölçüde incindiğini bilemezlerdi. Fakat onun mübarek yüzüne bakınca, böyle bir kabalığın onu rahatsız ettiğini  görürlerdi.<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî Hazretleri Peygamber aleyhisselâm’ın sahip olduğu üstün hayâ duygusunu gereği gibi anlatabilmek için, onu bu açıdan bir genç kıza benzetmektedir. Bilindiği gibi İslâm terbiyesiyle yetişmiş bir kız, erginlik çağına girdikten sonra, çocukluk devresini artık geride bıraktığı düşüncesiyle sözüne, davranışına, giyim kuşamına çeki düzen verir. Böylece onun hareketlerine daha bir incelik, zarâfet ve ölçü hâkim olur. İşte Allah’ın Resûlü üstün edep ve hayâ duygusu itibariyle bir genç kızdan daha mükemmeldi. Onun bu üstün edebi, Allah’a veya insanlara ait bir hak çiğnendiğinde, olayın ayıp veya çirkin oluşuna bakmadan derhal müdâhale etmesine engel teşkil etmezdi.<br />
<br />
Birbirlerinin yanında çıplak yıkanmaktan çekinmeyen, hatta Kâbe’yi çırıl çıplak tavaf eden Arapların bu hayâsız davranışlarından nefret ederdi. O zamanlar Arabistan’da hamam yoktu. Fakat İran ve benzeri ülkelere gidip gelen tüccarlardan oralardaki hamamlarda çıplak yıkanıldığını duymuştu. Ashâbına bu hâlin çirkinliğini anlattı. Oraları fethedeceklerini haber verdikten sonra, hamama gittiklerinde vücutlarını örtmelerini tenbih etti.<br />
<br />
Nevevî bu bahsi şu sözlerle bitirmektedir:<br />
<br />
“Âlimler hayânın ne olduğunu şöyle anlatırlar: Hayâ insanı her türlü kötülükten alıkoyan bir huydur. İnsanın kimlere karşı ne gibi görevleri varsa, bu görevleri aksatmamasını sağlar.”<br />
<br />
Bize gelen rivayete göre Ebü’l-Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Hayâ, Mevlâ’nın sayısız nimetlerini görme ve bu nimetler karşısında ne kadar kusurlu olduğunu farketme hâlidir.”<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1. Temiz, asil ve duygulu tabiatları sebebiyle utanma duygusu en fazla hanımlarda bulunur.<br />
<br />
2. İnsanın değerini yükselten bu güzel duygu Peygamber Efendimizin en belirgin özelliklerinden biriydi.  <br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: Riyazüs Salihin,</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evlilik İle İlgili Ayetler ve Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=39343</link>
			<pubDate>Wed, 16 Jul 2025 22:25:47 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=39343</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik İle İlgili Ayetler ve Hadisler</span></span><br />
<br />
İslam’da nikah ve ailenin önemi nedir? Evlilik niçin önemlidir? Evlilikle ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Kuran ve Sünnet ışığında evlilik ile ilgili ayet ve hadisler...<br />
<br />
İslâm’a göre nikâh ve âile müessesesi; nesil yetiştirmek, evlât terbiyesi, neslin muhâfazası ve insanlık haysiyetinin korunması bakımından son derece lüzumlu ve vazgeçilmez bir değerdir.<br />
<br />
İslâm bu değere o kadar ehemmiyet vermiştir ki, onu yok etmeye kasteden çürük ve sefil münâsebetleri tamamen reddetmiş ve haram kılmıştır. Bu itibarla “zinâ” fiilini, en ağır bir şekilde yasaklamış ve ona yaklaştıran bütün kapıları da kapatmıştır. Zira o çirkin hâl; nikâhın zarâfet, nezâhet ve meşrûiyetine çılgınca bir saldırış ve nesilleri yok eden acımasız bir cinayettir. Nikâh gibi bir saâdet ve huzur dünyasını, fuhşun murdarlığına değişmek kadar büyük bir gaflet, cehâlet ve ahmaklık olamaz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLİLİKLE İLGİLİ AYETLER</span></span><br />
<br />
Evlilik, hem bedenî bir ihtiyaç, hem de mânevî gelişimin esaslı bir zeminidir. Zira evlilik, nefsânî arzuları meşrû ölçü ve gâyelerle idealize ederek hayırlı nesillerin yetiştirilmesine vesîle olur.<br />
<br />
    İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar. Bakara 221<br />
    (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. Nisâ 24<br />
    Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir. Nisâ : 127<br />
    Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahudi, hıristiyan vb. nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır. Mâide : 5<br />
    Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz gıdalarla rızıklandırdı. Onlar hâla bâtıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? Nahl : 72<br />
    Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Nûr : 32<br />
    Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir. Nûr : 33<br />
    “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21)<br />
    “Onlar sizin için, siz de onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara, 187)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLİLİKLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
Evlilik, kişinin dinî hayatını en güzel şekilde yaşaması ve koruması için son derece lüzumlu bir müessesedir. Bu sebeple evlenirken dindar, güzel ahlâk sahibi eşleri seçmek ve dindar bir âile kurmaya çalışmak îcab eder. Âilenin en güzel tarafı gönül meyveleri olan evlatlardır. Kişinin hanımı ve çocuklarıyla huzurlu bir hayat sürdüğü âile yuvası, âdeta bir cennet köşesidir.<br />
<br />
    “Kim evlenirse imanın yarısını tamamlamış olur; kalan diğer yarısı hakkında ise Allah’tan korksun!” (Heysemî, IV, 252)<br />
    “En fazîletli şefaatlerden (teşvik edilen amellerden) biri, evlilik hususunda iki kişiye aracı ve yardımcı olmaktır.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 49)<br />
    “Kadın dört sebepten biri için nikâhlanır: Malı, nesebi, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç ki hayır ve bereket göresin!” (Buhârî, Nikâh, 15, Müslim, Radâ, 53)<br />
    “Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir. Evleniniz! Zira ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. Kimin maddî imkânı varsa, hemen evlensin. Kim maddî imkân bulamazsa, nafile oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için şehveti kırıcıdır.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 1/1846)<br />
    “Evlenin, çoğalın! Çünkü ben (kıyâmet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin (çokluğunuzla) iftihar edeceğim!” (Abdurrezzâk, el-Musannef, VI, 173; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 131)<br />
    “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171)<br />
    “Ey gençler! Sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin.” (Buhârî, Nikâh, 3; Müslim, Nikâh, 1)<br />
    “Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimi uygulamayan benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” (İbn Mâce, Nikâh, 1)<br />
    “Kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan alıkoyar ve iffeti en iyi şekilde korur…” (Buhârî, Savm, 10)<br />
    “Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindâr olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” (Buhârî, Nikâh, VI. 123; Müslim, Radâ, 53)<br />
    “Nikâhın hayırlısı, külfetsiz olanıdır.” (Ebû Dâvud, Nikâh, 32)<br />
    “Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Nikâh 25)<br />
    “Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!” (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, X. 398)<br />
    “Evleniniz, boşanmayınız!.. Zira boşanma dolayısıyla Arş titrer…” (Ali el-Müttakî, IX, 1161/27874)<br />
    “Bir kimse geceleyin hanımını uyandırır da beraberce veya her biri kendi başına iki rekat namaz kılarlarsa, Allah’ı çok zikreden erkekler ve Allah’ı çok zikreden kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Dâvûd, Tatavvû 18, Vitir 13)<br />
    “Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kimseye Allah rahmet etsin! Aynı şekilde geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allah rahmet etsin!” (Ebû Dâvûd, Tatavvû 18, Vitir 13)<br />
    “Sâliha kadın, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindirir, kocasının meşrû isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını, hem de nâmusunu muhafaza eder.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857)<br />
    “Kocası kendisinden râzı olarak vefat eden kadın, cennete gider.” (Tirmizî, Radâ, 10; Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Nikâh, 4)<br />
    “Mü’min, Allah’a takvâdan sonra en ziyâde sâliha bir eşten hayır görür. Böylesi bir kadına emretse itaat eder. Ona baksa sevinç duyar, bir şeyi yapıp yapmaması hususunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır, kadınından ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın hem kendi nâmusunu korur hem de kocasının malı hususunda hayırlı ve dürüst olur.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857)<br />
    “Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindâr kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Ayrıca bkz: Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)<br />
    “Sahip olunan şeylerin en kıymetlisi; zikreden bir dil, şükreden bir kalp, kocasının îmanına yardımcı olan sâliha bir eştir…” (Tirmizî, Tefsir 9/9)<br />
    “Kendi için evlenmek kolay olduğu hâlde evlenmeyen kişi benden değildir.” (Beyhakî, Şuâb, VII, 338/5095)<br />
<br />
İslâm, insanı huzur ve saâdete ulaştıracak bir âile hayatının şartlarını en güzel şekilde ve inceden inceye tayin etmiş ve Resûlullah Efendimiz’in şahsında bizlere huzurlu bir âile yuvasının en mükemmel modelini sergilemiştir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik İle İlgili Ayetler ve Hadisler</span></span><br />
<br />
İslam’da nikah ve ailenin önemi nedir? Evlilik niçin önemlidir? Evlilikle ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Kuran ve Sünnet ışığında evlilik ile ilgili ayet ve hadisler...<br />
<br />
İslâm’a göre nikâh ve âile müessesesi; nesil yetiştirmek, evlât terbiyesi, neslin muhâfazası ve insanlık haysiyetinin korunması bakımından son derece lüzumlu ve vazgeçilmez bir değerdir.<br />
<br />
İslâm bu değere o kadar ehemmiyet vermiştir ki, onu yok etmeye kasteden çürük ve sefil münâsebetleri tamamen reddetmiş ve haram kılmıştır. Bu itibarla “zinâ” fiilini, en ağır bir şekilde yasaklamış ve ona yaklaştıran bütün kapıları da kapatmıştır. Zira o çirkin hâl; nikâhın zarâfet, nezâhet ve meşrûiyetine çılgınca bir saldırış ve nesilleri yok eden acımasız bir cinayettir. Nikâh gibi bir saâdet ve huzur dünyasını, fuhşun murdarlığına değişmek kadar büyük bir gaflet, cehâlet ve ahmaklık olamaz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLİLİKLE İLGİLİ AYETLER</span></span><br />
<br />
Evlilik, hem bedenî bir ihtiyaç, hem de mânevî gelişimin esaslı bir zeminidir. Zira evlilik, nefsânî arzuları meşrû ölçü ve gâyelerle idealize ederek hayırlı nesillerin yetiştirilmesine vesîle olur.<br />
<br />
    İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar. Bakara 221<br />
    (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. Nisâ 24<br />
    Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir. Nisâ : 127<br />
    Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahudi, hıristiyan vb. nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır. Mâide : 5<br />
    Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz gıdalarla rızıklandırdı. Onlar hâla bâtıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? Nahl : 72<br />
    Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Nûr : 32<br />
    Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir. Nûr : 33<br />
    “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21)<br />
    “Onlar sizin için, siz de onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara, 187)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLİLİKLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
Evlilik, kişinin dinî hayatını en güzel şekilde yaşaması ve koruması için son derece lüzumlu bir müessesedir. Bu sebeple evlenirken dindar, güzel ahlâk sahibi eşleri seçmek ve dindar bir âile kurmaya çalışmak îcab eder. Âilenin en güzel tarafı gönül meyveleri olan evlatlardır. Kişinin hanımı ve çocuklarıyla huzurlu bir hayat sürdüğü âile yuvası, âdeta bir cennet köşesidir.<br />
<br />
    “Kim evlenirse imanın yarısını tamamlamış olur; kalan diğer yarısı hakkında ise Allah’tan korksun!” (Heysemî, IV, 252)<br />
    “En fazîletli şefaatlerden (teşvik edilen amellerden) biri, evlilik hususunda iki kişiye aracı ve yardımcı olmaktır.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 49)<br />
    “Kadın dört sebepten biri için nikâhlanır: Malı, nesebi, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç ki hayır ve bereket göresin!” (Buhârî, Nikâh, 15, Müslim, Radâ, 53)<br />
    “Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir. Evleniniz! Zira ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. Kimin maddî imkânı varsa, hemen evlensin. Kim maddî imkân bulamazsa, nafile oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için şehveti kırıcıdır.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 1/1846)<br />
    “Evlenin, çoğalın! Çünkü ben (kıyâmet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin (çokluğunuzla) iftihar edeceğim!” (Abdurrezzâk, el-Musannef, VI, 173; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 131)<br />
    “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171)<br />
    “Ey gençler! Sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin.” (Buhârî, Nikâh, 3; Müslim, Nikâh, 1)<br />
    “Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimi uygulamayan benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” (İbn Mâce, Nikâh, 1)<br />
    “Kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan alıkoyar ve iffeti en iyi şekilde korur…” (Buhârî, Savm, 10)<br />
    “Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindâr olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” (Buhârî, Nikâh, VI. 123; Müslim, Radâ, 53)<br />
    “Nikâhın hayırlısı, külfetsiz olanıdır.” (Ebû Dâvud, Nikâh, 32)<br />
    “Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Nikâh 25)<br />
    “Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!” (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, X. 398)<br />
    “Evleniniz, boşanmayınız!.. Zira boşanma dolayısıyla Arş titrer…” (Ali el-Müttakî, IX, 1161/27874)<br />
    “Bir kimse geceleyin hanımını uyandırır da beraberce veya her biri kendi başına iki rekat namaz kılarlarsa, Allah’ı çok zikreden erkekler ve Allah’ı çok zikreden kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Dâvûd, Tatavvû 18, Vitir 13)<br />
    “Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kimseye Allah rahmet etsin! Aynı şekilde geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allah rahmet etsin!” (Ebû Dâvûd, Tatavvû 18, Vitir 13)<br />
    “Sâliha kadın, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindirir, kocasının meşrû isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını, hem de nâmusunu muhafaza eder.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857)<br />
    “Kocası kendisinden râzı olarak vefat eden kadın, cennete gider.” (Tirmizî, Radâ, 10; Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Nikâh, 4)<br />
    “Mü’min, Allah’a takvâdan sonra en ziyâde sâliha bir eşten hayır görür. Böylesi bir kadına emretse itaat eder. Ona baksa sevinç duyar, bir şeyi yapıp yapmaması hususunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır, kadınından ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın hem kendi nâmusunu korur hem de kocasının malı hususunda hayırlı ve dürüst olur.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857)<br />
    “Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindâr kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Ayrıca bkz: Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)<br />
    “Sahip olunan şeylerin en kıymetlisi; zikreden bir dil, şükreden bir kalp, kocasının îmanına yardımcı olan sâliha bir eştir…” (Tirmizî, Tefsir 9/9)<br />
    “Kendi için evlenmek kolay olduğu hâlde evlenmeyen kişi benden değildir.” (Beyhakî, Şuâb, VII, 338/5095)<br />
<br />
İslâm, insanı huzur ve saâdete ulaştıracak bir âile hayatının şartlarını en güzel şekilde ve inceden inceye tayin etmiş ve Resûlullah Efendimiz’in şahsında bizlere huzurlu bir âile yuvasının en mükemmel modelini sergilemiştir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İslam’da Yasak Olan Nikahlarla İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38742</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:38:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38742</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’da Yasak Olan Nikahlarla İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA YASAK OLAN NİKAHLAR İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
İbn Şihâb diyor ki, “Urve b. Zübeyr, Peygamber’in (sav) eşi (olan teyzesi) Âişe’nin kendisine şöyle anlattığını bana nakletti:<br />
<br />
"…Muhammed (sav) hak (olan din) ile gönderilince, insanların bugün uyguladıkları nikâh dışındaki bütün câhiliye nikâhlarını iptal etti."” (Buhârî, Nikâh, 37; Ebû Dâvûd, Talâk, 32-33)<br />
<br />
***<br />
<br />
İbn Ömer’in naklettiğine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İslâm’da şiğâr (nikâhı) yoktur.” (Müslim, Nikâh, 60)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ali b. Ebû Tâlib’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav), Hayber günü kadınlarla mut’a (nikâhı) ile evlenmeyi yasakladı. (Müslim, Sayd, 22; Buhârî, Nikâh, 32)<br />
<br />
***<br />
<br />
Rebî’ b. Sebre el-Cühenî’nin, babasından naklettiğine göre, babası yanında bulunduğu bir esnada Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar, kadınlarla mut’a nikâhı yapmanız konusunda size izin vermiştim. Ama Allah bunu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut’a ile nikâhlanan kadınlardan biri varsa ona izin versin. Ve onlara verdiğiniz hiçbir şeyi de geri almayın.” (Müslim, Nikâh, 21)<br />
<br />
***<br />
<br />
Âişe validemiz, İslâmiyet gelmeden önce yaygın olan nikâh çeşitlerini şöyle anlatmıştır: “Câhiliye döneminde dört türlü nikâh vardı. En yaygın olanı, (insanların bugün yaptıkları gibi) aile büyüklerinin onayı alınıp mehir miktarı belirlendikten sonra yapılan nikâh idi. İkincisi ise bir erkeğin eşini, toplumun önde gelenlerinden birine göndererek onunla birlikte olmaya zorladığı, eşinin ondan hamile kaldığı belli olana kadar eşine yaklaşmayarak onun nesebinden, asaletinden istifadeyi amaçladığı nikâh idi. Bu nikâh çeşidine “nikâhu'l-istibdâ” adını verirlerdi. Üçüncü nikâh çeşidi, kadının doğurduğu çocuğu beraber olduğu erkeklerden birini seçerek ona nispet etmesiyle yapılıyordu. Diğer bir nikâh çeşidi ise evlerinin önüne bayrak şeklinde birer işaret asarak erkekleri davet eden ve birçok erkekle beraber olan kadınların, doğumdan sonra, benzerlikten akrabalık tespit etme konusunda tecrübeli kimseleri çağırarak hangi erkeğe benziyorsa çocuğu ona nispet ettikleri nikâh idi. Muhammed (sav) hak (olan din) ile gönderilince, insanların bugün uyguladıkları nikâh dışındaki bütün câhiliye nikâhlarını iptal etti.” (Buhârî, Nikâh, 37)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şiğar Nikahı</span></span><br />
<br />
Câhiliye döneminde başvurulan nikâh türlerinden biri de, erkeklerin arzuladıkları evlilikleri yapabilmek için kızlarını veya kız kardeşlerini feda edip, onları istemedikleri kişilerle rızaları dışında evlendirdikleri “şiğâr nikâhı” idi. Bu nikâhta kadınların eş seçimi ve mehir talep etme hakları yoktu. Kişi beğendiği birini alabilmek için, onun babasına kendi kızını karşılık olarak veriyordu. (Buhârî, Nikâh, 29)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, şartları itibariyle kadınların aleyhine olan bütün evlilik türlerini yasakladığı gibi, “İslâm’da şiğâr (nikâhı) yoktur.” (Müslim, Nikâh, 60) buyurarak genç kızları mağdur eden bu yanlış evliliği de ortadan kaldırdı. Bu şekilde özellikle kadınların kendi hür iradelerinin dışında, şiddet veya baskı altında kalarak istemedikleri bir evliliğe zorlanmalarının önü kapatıldı. Hz. Peygamber’in sünnetine uyma konusunda hassasiyet gösteren sahâbe, şiğâr nikâhına benzerlik gösteren evliliklere de hep ihtiyatla yaklaşmış, bunlardan uzak durmaya çalışmıştır. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 14)<br />
<br />
Günümüzde de bu nikâha benzeyen “berdel” veya “değiş tokuş” evliliklerinin birçok soruna neden olduğu görülmektedir. Berdel yöntemi ile evlenen taraflardan birinde görülen ailevî bir sorun, hiçbir neden olmaksızın diğer tarafa yansımaktadır. Örneğin meşru bir sebepten dolayı boşanan bir taraf, birbirini seven ve iyi anlaşan diğer tarafın da boşanmasına ve neticede aile dramlarının yaşanmasına neden olabilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muta Nikahı</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber’in iptal ettiği nikâh türlerinden biri de “mut’a nikâhı” idi. Ticaret veya savaş gibi nedenlerle yaşadıkları bölgenin dışına çıkan Araplar, gittikleri yerde geçici bir nikâh ile evlenirlerdi. Bu evliliğin tarihî geçmişini, amacını ve taraflara sağladığı faydayı İbn Abbâs şu ifadelerle özetlemişti: “Mut’a (nikâhı), İslâm’ın başlangıcında vardı. Bir erkek yabancı bir memlekete gidince orada kalacağı süre miktarına göre bir kadınla evlenirdi. Bu kadın, erkeğin eşyalarını muhafaza eder ve yemeğini pişirirdi.” (Tirmizî, Nikâh, 29.)<br />
<br />
O günkü insanlar arasında yaygın olan yanlış uygulamaların her biri belli bir zaman diliminde, toplumun sosyal değişimine paralel olarak ortadan kaldırılmıştı. Hatta bunlardan bir kısmı kademeli olarak değiştirilmişti. Evlilik sözleşmeleri ve aile hayatı ile ilgili yapılan yanlışların düzeltilmesi de bu şekilde zamana yayılmıştı. İşte mut’a nikâhındaki değişiklikte de aynı yol izlendi. İlk zamanlarda genç sahâbîler Hz. Peygamber ile beraber savaşa gidiyorlar, hanımlarından uzun süre uzak kalıyorlardı. Allah yolunda daha uzun süre seferde kalmak ve daha fazla cihad etmek istiyorlardı. Bu maksatla kendilerini hadımlaştırmayı düşünenler dahi olmuştu. Akıllarına gelen bu fikri Hz. Peygamber’e arz edip izin istemişler ancak Hz. Peygamber buna kesinlikle müsaade etmemişti. Bunun yerine belirli şartlarla mut’a nikâhı yapmalarına izin vermişti. (Müslim, Nikâh, 11)<br />
<br />
Mut’a nikâhına verilen iznin geçici olduğu ve şartların zorlamasından kaynaklandığı biliniyordu. (Müslim, Nikâh, 27.) Çocukluğundan beri Peygamberimizin yanında büyümüş ve kendisinden hiç ayrılmamış olan Hz. Ali’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav), Hayber günü kadınlarla mut’a (nikâhı) ile evlenmeyi yasaklamıştı. (Müslim, Sayd, 22)<br />
<br />
Öteden beri devam eden uygulama ilk defa burada yasaklanmıştı. Nitekim bazı savaşlarda geçici olarak serbest bırakılsa da Hz. Ali, mut’a nikâhı hakkında Hayber Savaşı’nda getirilen yasağın devam ettiğine inanıyordu.( Buhârî, Hıyel, 4) Zira bu konuda en son hicretin sekizinci yılında Mekke’nin fethi sırasında kısa bir süre izin verilmiş ve bu izin yine Hz. Peygamber tarafından iptal edilmişti. Hz. Peygamber’in kesin olarak mut’ayı yasaklayan sözleri şu şekilde idi: “Ey insanlar, kadınlarla mut’a nikâhı yapmanız konusunda size izin vermiştim. Ama Allah bunu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut’a ile nikâhlanan kadınlardan biri varsa ona izin versin. Onlara verdiğiniz hiçbir şeyi de geri almayın.” (Müslim, Nikâh, 21)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Veda Haccı esnasında bazı temel konuları yeniden hatırlatan konuşmalar yaptı. Bu önemli meseleler arasında mut’a nikâhını da hatırlattı. Ve onun geri dönülmeyecek şekilde yasaklandığını vurguladı. Konuyu Resûlullah’tan (sav) ilk defa burada duyan Rebî’ b. Sebre gibi kimseler Hz. Peygamber’in mut’a nikâhını Veda Haccı sırasında yasakladığını zannetmişlerdir. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 13) Hâlbuki bu konuşma önceden yasaklanan bir uygulamanın, önemine binaen yeniden hatırlatılmasından başka bir şey değildir. Mut’a nikâhı ile ilgili uygulamaların aşamalarını ve Hz. Peygamber’in bu konuda yapmak istediklerini çok iyi anlayan sahâbenin ileri gelenleri, artık mut’anın zina kapsamında değerlendirileceği konusunda açıkça fikir beyan etmişlerdir. (Müslim, Hac, 145) Hz. Âişe mut’a nikâhına cevaz verenlere, “Onlarla benim aramda Allah’ın Kitabı var.” demiş, bu nikâhın Kur’an’ın nikâh konusundaki genel ilkelerine uymadığına işaret ederek, “Onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.” (Mü’minûn, 23/5-7.) âyetlerini okumuştu. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 323.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Makt Nikahı</span></span><br />
<br />
Câhiliye döneminde “nikâhu"l-makt” denilen bir uygulama daha vardı. Buna göre, ölen şahsın yakın akrabalarından biri, onun dul kalan eşinin üzerine bir elbise atarak nikâhının kendisine miras yoluyla intikal ettiğini iddia ediyor ve hiçbir söz hakkı tanımadan, seçme şansı bırakmadan bu kadına sahip oluyordu. Ölenin kardeşleri, hatta öz çocukları bile bunu uygulayabiliyorlardı. Bu uygulamanın temelinde kadını bir meta olarak görme anlayışı yatıyordu. Çünkü onlara göre adam öldükten sonra geride bıraktıkları yakın akrabalarına kalıyordu. Eşi de erkeğin terekesi arasında sayılıyor ve ona da sahip olunabilineceği düşünülüyordu. Nitekim İslâm"dan sonra da sahâbîlerden Kays b. Eslet, babası öldüğünde geriye bıraktığı dul eşiyle evlenmek istediğini Allah Resûlü"ne aktarınca şu âyet nâzil olmuştu: “Geçmişte olanlar hâriç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu hayâsızlık ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.” (Nisâ, 4/22)<br />
<br />
Günümüzde gençler arasında gittikçe yaygınlaşan gizli nikâhlar da icap, kabul ve şahit şartlarını taşısalar bile nikâhın ilân edilmesi hakkındaki Peygamber emrini, (Tirmizî, Nikâh, 6.) dolayısıyla ilân şartını taşımadıkları için son derece sakıncalıdır. Zira nikâh, özü itibariyle iki insanın meşru birlikteliğini topluma duyurarak her türlü sû-i zannın önüne geçmeyi, dolayısıyla ailenin toplumsal bakımdan kabulünü hedefler.<br />
<br />
Ailede güven ve sevgiyi kalıcı hâle getirmek, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve suistimalleri engellemek ancak bu şekilde mümkündür. Geçici ve zorunlu nedenlere dayalı olarak, belirli bir süre için serbest bırakılan ve sonrasında da kıyamete kadar yasaklanan mut’a nikâhının günümüzde bu şekilde uygulanması, hadislerin sebebi ve bağlamı anlaşılmadan kişisel arzulara alet edilmesi anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Câhiliye döneminde bir şahıs aynı anda iki kız kardeş ile evlenebiliyordu. Âyet-i kerimede iki kız kardeş ile aynı anda evlenilmeyeceği belirtilmiş, (Nisâ, 4/23.) Peygamber Efendimiz de kendisine yapılan bu şekildeki bir teklifi reddetmiştir. (Buhârî, Nikâh, 27.) Peygamber Efendimiz muhtemelen âyetteki bu yasağa dayanarak, “Bir kadınla halası, yine bir kadınla teyzesi birlikte nikâhlanamaz.” (Buhârî, Nikâh, 28.) buyurmuş, tek nikâh altında toplanamayacak olan yakın akrabaları açıklamıştır.<br />
<br />
O dönemde bir şahıs, konumuna ve malî gücüne bağlı olarak birçok kadınla evlenebiliyordu. Bunun belirli bir sınırı da yoktu. Kur’an’ın emri ile bu sayının en fazla dört olabileceği belirtildi. (Nisâ, 4/3.) Peygamber Efendimiz de dörtten fazla eşi olduğu hâlde Müslüman olan Gaylân b. Seleme (İbn Mâce, Nikâh, 40.) gibi sahâbîlerden âyetin gereğini yapmalarını istedi. (Ebû Dâvûd, Talâk, 24-25.)<br />
<br />
Abdullah b. Abbâs, bir kadınla önce zina eden sonra da onunla evlenen bir adamın evliliği hakkında, “Başı sifâh (ahlâksızlık), sonu ise nikâh olmuş.” yani başı haram, sonu helâl olmuş demiştir. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 242.) Peygamber Efendimiz, “Ben, sifâhın (zina ve ahlâksızlığın) bulaşmadığı bir nikâh sonucu doğdum.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 294.) hadisiyle de meşru bir şekilde evlenen bir anne babanın çocuğu olduğunu ifade buyurmuştur.<br />
<br />
Allah Resûlü’nün belirttiği nikâhta meşruiyet, belli bir nizam, intizam, kaide ve kurallar mevcut iken, sifâhta ise başıboşluk, düzensizlik ve keyfîlik söz konusudur. İslâm, insan fıtratında bulunan evlenme isteğinin meşru şekilde karşılandığı bir “nikâh toplumu” oluşturmuş ve sefahatin her türlüsünden uzak kalınması gerektiğini belirtmiştir. Hz. Âişe’nin rivayet ettiği bir hadiste de belirtildiği gibi, Allah Resûlü sifâha dayanan bütün câhiliye nikâhlarını reddetmiş, iffet ve hayâ temelinde hayatlarını nikâh ile birleştirmiş eşlerden oluşan bir toplum hedeflemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağır Bir Sözleşme: Nikah</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de evliliğin “mîsâk-ı galîz” (ağır bir sözleşme) (Nisâ, 4/21.) olduğu belirtilmiş, eşlerin birbirini bir elbise gibi bürüyüp koruması gerektiğine işaret edilmiştir. (Bakara 2/187.) Bunun neticesinde de sevgi ve muhabbet ile eşlerin kaynaşması, dünya nimetlerinin en güzel meyvesi olan çocukların huzur ve güven içinde yetiştirilip büyütülmesi, insanların dünya meşguliyetlerinden kaçıp sığınacakları sıcak bir yuva ve neticede sağlıklı ve uyumlu bir toplum oluşturulması hedeflenmiştir. İnsanların sadece geçici zevklerini tatmin etmek için birlikte olmaları, samimi yuvaların oluşmasını engelleyeceği gibi gerçek güven ve huzuru da temin etmeyecektir. Birlikte yaşadıkları hâlde “evlenmeyi düşünmüyoruz” söylemiyle nikâhlı evliliğe yanaşmayan anlayışlar, toplumları hatta devletleri ayakta tutan en önemli unsur olan aile kurumunu sarsacak, ailenin sarsılması ise hem bireyleri hem de o toplumu yıkıma sürükleyecektir.<br />
<br />
Aynı şekilde aile büyüklerinin ve evlenecek kızın rızası alınmadan kaba kuvvet kullanılarak “kız kaçırma” yoluyla evlenme teşebbüsünde bulunulması da meşru değildir. Karşılıklı rıza ve kabule dayalı olması gereken evliliğin bu şekilde gerçekleştirilmeye çalışılması her şeyden önce kadının ve ailesinin onurunu rencide etmektedir. Güven ve sevgiyi temin etmenin en önemli vesilesi olan evlilik, zor ve şiddete başvurularak gerçekleştirilirse bu, beraberinde mutluluğu değil, mutsuzluğu, kavgaları hatta cinayetleri getirecektir. Medineli Hansâ’ bnt. Hizâm adlı dul bir hanım, babasının kendisini rızası dışında evlendirdiği şikâyetinde bulununca Allah Resûlü bu nikâhın meşru olmadığını belirtmiş, (Buhârî, Nikâh, 43.) ancak Hansâ’ daha sonra şikâyetinden vazgeçince evlilik devam etmiştir. (Nesâî, Nikâh, 36.) Babanın kızını rızası dışında evlendirmesine razı olmayan Kutlu Nebî’nin, kaba kuvvet ve hile ile bir kızın kaçırılmasına ve nikâhlanmasına rıza göstermesi elbette mümkün değildir. Hz. Peygamber, câhiliye toplumu tarafından uygulanan ve özellikle hanımları hem ruhen hem de bedenen inciten, sosyal ve ekonomik haklar konusunda da mağdur eden evlilik türlerini ortadan kaldırmakla kalmamış, sonraki dönemlerde de iffet, hayâ, karşılıklı rıza, şefkat ve merhamet üzerine bir yuva kurmaya yönelik olmayan bütün evliliklerin meşru olmadığına işaret etmiştir.<br />
<br />
İnsan ve toplum selâmetinin en önemli unsuru olan evlilik, sınırsız ve kayıtsız biçimde kişisel arzulara dayandığı zaman birçok olumsuz netice ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı İslâm, şartları belirlenmiş olan nikâh ile evlenmeyi teşvik ederek hem bireysel hem de toplumsal planda bir düzen sağlamayı hedeflemiştir. Zira toplumsal yapıyı sağlam ve sağlıklı bir biçimde ayakta tutmak ancak bireylerin ruh ve beden sağlığını korumakla mümkündür. Bireyi korumak da gerekli sosyal, ahlâkî ve hukukî tedbirlerin alınmasıyla gerçekleştirilebilir. Bu durum, hayatın her alanında olduğu gibi evlilikte de geçerlidir. Buna göre İslâm’ın öngördüğü nikâh, tarafların karşılıklı rızası ve gönül huzuru, şahitlerin tanıklığı, aile büyüklerinin onayı ile gerçekleşen, herkese ilân edilen ve kadın için mehir gibi şartları taşıyan nikâhtır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet, Hadislerle İslâm, Cilt 4<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’da Yasak Olan Nikahlarla İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA YASAK OLAN NİKAHLAR İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
İbn Şihâb diyor ki, “Urve b. Zübeyr, Peygamber’in (sav) eşi (olan teyzesi) Âişe’nin kendisine şöyle anlattığını bana nakletti:<br />
<br />
"…Muhammed (sav) hak (olan din) ile gönderilince, insanların bugün uyguladıkları nikâh dışındaki bütün câhiliye nikâhlarını iptal etti."” (Buhârî, Nikâh, 37; Ebû Dâvûd, Talâk, 32-33)<br />
<br />
***<br />
<br />
İbn Ömer’in naklettiğine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İslâm’da şiğâr (nikâhı) yoktur.” (Müslim, Nikâh, 60)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ali b. Ebû Tâlib’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav), Hayber günü kadınlarla mut’a (nikâhı) ile evlenmeyi yasakladı. (Müslim, Sayd, 22; Buhârî, Nikâh, 32)<br />
<br />
***<br />
<br />
Rebî’ b. Sebre el-Cühenî’nin, babasından naklettiğine göre, babası yanında bulunduğu bir esnada Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar, kadınlarla mut’a nikâhı yapmanız konusunda size izin vermiştim. Ama Allah bunu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut’a ile nikâhlanan kadınlardan biri varsa ona izin versin. Ve onlara verdiğiniz hiçbir şeyi de geri almayın.” (Müslim, Nikâh, 21)<br />
<br />
***<br />
<br />
Âişe validemiz, İslâmiyet gelmeden önce yaygın olan nikâh çeşitlerini şöyle anlatmıştır: “Câhiliye döneminde dört türlü nikâh vardı. En yaygın olanı, (insanların bugün yaptıkları gibi) aile büyüklerinin onayı alınıp mehir miktarı belirlendikten sonra yapılan nikâh idi. İkincisi ise bir erkeğin eşini, toplumun önde gelenlerinden birine göndererek onunla birlikte olmaya zorladığı, eşinin ondan hamile kaldığı belli olana kadar eşine yaklaşmayarak onun nesebinden, asaletinden istifadeyi amaçladığı nikâh idi. Bu nikâh çeşidine “nikâhu'l-istibdâ” adını verirlerdi. Üçüncü nikâh çeşidi, kadının doğurduğu çocuğu beraber olduğu erkeklerden birini seçerek ona nispet etmesiyle yapılıyordu. Diğer bir nikâh çeşidi ise evlerinin önüne bayrak şeklinde birer işaret asarak erkekleri davet eden ve birçok erkekle beraber olan kadınların, doğumdan sonra, benzerlikten akrabalık tespit etme konusunda tecrübeli kimseleri çağırarak hangi erkeğe benziyorsa çocuğu ona nispet ettikleri nikâh idi. Muhammed (sav) hak (olan din) ile gönderilince, insanların bugün uyguladıkları nikâh dışındaki bütün câhiliye nikâhlarını iptal etti.” (Buhârî, Nikâh, 37)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şiğar Nikahı</span></span><br />
<br />
Câhiliye döneminde başvurulan nikâh türlerinden biri de, erkeklerin arzuladıkları evlilikleri yapabilmek için kızlarını veya kız kardeşlerini feda edip, onları istemedikleri kişilerle rızaları dışında evlendirdikleri “şiğâr nikâhı” idi. Bu nikâhta kadınların eş seçimi ve mehir talep etme hakları yoktu. Kişi beğendiği birini alabilmek için, onun babasına kendi kızını karşılık olarak veriyordu. (Buhârî, Nikâh, 29)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz, şartları itibariyle kadınların aleyhine olan bütün evlilik türlerini yasakladığı gibi, “İslâm’da şiğâr (nikâhı) yoktur.” (Müslim, Nikâh, 60) buyurarak genç kızları mağdur eden bu yanlış evliliği de ortadan kaldırdı. Bu şekilde özellikle kadınların kendi hür iradelerinin dışında, şiddet veya baskı altında kalarak istemedikleri bir evliliğe zorlanmalarının önü kapatıldı. Hz. Peygamber’in sünnetine uyma konusunda hassasiyet gösteren sahâbe, şiğâr nikâhına benzerlik gösteren evliliklere de hep ihtiyatla yaklaşmış, bunlardan uzak durmaya çalışmıştır. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 14)<br />
<br />
Günümüzde de bu nikâha benzeyen “berdel” veya “değiş tokuş” evliliklerinin birçok soruna neden olduğu görülmektedir. Berdel yöntemi ile evlenen taraflardan birinde görülen ailevî bir sorun, hiçbir neden olmaksızın diğer tarafa yansımaktadır. Örneğin meşru bir sebepten dolayı boşanan bir taraf, birbirini seven ve iyi anlaşan diğer tarafın da boşanmasına ve neticede aile dramlarının yaşanmasına neden olabilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muta Nikahı</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber’in iptal ettiği nikâh türlerinden biri de “mut’a nikâhı” idi. Ticaret veya savaş gibi nedenlerle yaşadıkları bölgenin dışına çıkan Araplar, gittikleri yerde geçici bir nikâh ile evlenirlerdi. Bu evliliğin tarihî geçmişini, amacını ve taraflara sağladığı faydayı İbn Abbâs şu ifadelerle özetlemişti: “Mut’a (nikâhı), İslâm’ın başlangıcında vardı. Bir erkek yabancı bir memlekete gidince orada kalacağı süre miktarına göre bir kadınla evlenirdi. Bu kadın, erkeğin eşyalarını muhafaza eder ve yemeğini pişirirdi.” (Tirmizî, Nikâh, 29.)<br />
<br />
O günkü insanlar arasında yaygın olan yanlış uygulamaların her biri belli bir zaman diliminde, toplumun sosyal değişimine paralel olarak ortadan kaldırılmıştı. Hatta bunlardan bir kısmı kademeli olarak değiştirilmişti. Evlilik sözleşmeleri ve aile hayatı ile ilgili yapılan yanlışların düzeltilmesi de bu şekilde zamana yayılmıştı. İşte mut’a nikâhındaki değişiklikte de aynı yol izlendi. İlk zamanlarda genç sahâbîler Hz. Peygamber ile beraber savaşa gidiyorlar, hanımlarından uzun süre uzak kalıyorlardı. Allah yolunda daha uzun süre seferde kalmak ve daha fazla cihad etmek istiyorlardı. Bu maksatla kendilerini hadımlaştırmayı düşünenler dahi olmuştu. Akıllarına gelen bu fikri Hz. Peygamber’e arz edip izin istemişler ancak Hz. Peygamber buna kesinlikle müsaade etmemişti. Bunun yerine belirli şartlarla mut’a nikâhı yapmalarına izin vermişti. (Müslim, Nikâh, 11)<br />
<br />
Mut’a nikâhına verilen iznin geçici olduğu ve şartların zorlamasından kaynaklandığı biliniyordu. (Müslim, Nikâh, 27.) Çocukluğundan beri Peygamberimizin yanında büyümüş ve kendisinden hiç ayrılmamış olan Hz. Ali’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav), Hayber günü kadınlarla mut’a (nikâhı) ile evlenmeyi yasaklamıştı. (Müslim, Sayd, 22)<br />
<br />
Öteden beri devam eden uygulama ilk defa burada yasaklanmıştı. Nitekim bazı savaşlarda geçici olarak serbest bırakılsa da Hz. Ali, mut’a nikâhı hakkında Hayber Savaşı’nda getirilen yasağın devam ettiğine inanıyordu.( Buhârî, Hıyel, 4) Zira bu konuda en son hicretin sekizinci yılında Mekke’nin fethi sırasında kısa bir süre izin verilmiş ve bu izin yine Hz. Peygamber tarafından iptal edilmişti. Hz. Peygamber’in kesin olarak mut’ayı yasaklayan sözleri şu şekilde idi: “Ey insanlar, kadınlarla mut’a nikâhı yapmanız konusunda size izin vermiştim. Ama Allah bunu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut’a ile nikâhlanan kadınlardan biri varsa ona izin versin. Onlara verdiğiniz hiçbir şeyi de geri almayın.” (Müslim, Nikâh, 21)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem, Veda Haccı esnasında bazı temel konuları yeniden hatırlatan konuşmalar yaptı. Bu önemli meseleler arasında mut’a nikâhını da hatırlattı. Ve onun geri dönülmeyecek şekilde yasaklandığını vurguladı. Konuyu Resûlullah’tan (sav) ilk defa burada duyan Rebî’ b. Sebre gibi kimseler Hz. Peygamber’in mut’a nikâhını Veda Haccı sırasında yasakladığını zannetmişlerdir. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 13) Hâlbuki bu konuşma önceden yasaklanan bir uygulamanın, önemine binaen yeniden hatırlatılmasından başka bir şey değildir. Mut’a nikâhı ile ilgili uygulamaların aşamalarını ve Hz. Peygamber’in bu konuda yapmak istediklerini çok iyi anlayan sahâbenin ileri gelenleri, artık mut’anın zina kapsamında değerlendirileceği konusunda açıkça fikir beyan etmişlerdir. (Müslim, Hac, 145) Hz. Âişe mut’a nikâhına cevaz verenlere, “Onlarla benim aramda Allah’ın Kitabı var.” demiş, bu nikâhın Kur’an’ın nikâh konusundaki genel ilkelerine uymadığına işaret ederek, “Onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.” (Mü’minûn, 23/5-7.) âyetlerini okumuştu. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 323.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Makt Nikahı</span></span><br />
<br />
Câhiliye döneminde “nikâhu"l-makt” denilen bir uygulama daha vardı. Buna göre, ölen şahsın yakın akrabalarından biri, onun dul kalan eşinin üzerine bir elbise atarak nikâhının kendisine miras yoluyla intikal ettiğini iddia ediyor ve hiçbir söz hakkı tanımadan, seçme şansı bırakmadan bu kadına sahip oluyordu. Ölenin kardeşleri, hatta öz çocukları bile bunu uygulayabiliyorlardı. Bu uygulamanın temelinde kadını bir meta olarak görme anlayışı yatıyordu. Çünkü onlara göre adam öldükten sonra geride bıraktıkları yakın akrabalarına kalıyordu. Eşi de erkeğin terekesi arasında sayılıyor ve ona da sahip olunabilineceği düşünülüyordu. Nitekim İslâm"dan sonra da sahâbîlerden Kays b. Eslet, babası öldüğünde geriye bıraktığı dul eşiyle evlenmek istediğini Allah Resûlü"ne aktarınca şu âyet nâzil olmuştu: “Geçmişte olanlar hâriç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu hayâsızlık ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.” (Nisâ, 4/22)<br />
<br />
Günümüzde gençler arasında gittikçe yaygınlaşan gizli nikâhlar da icap, kabul ve şahit şartlarını taşısalar bile nikâhın ilân edilmesi hakkındaki Peygamber emrini, (Tirmizî, Nikâh, 6.) dolayısıyla ilân şartını taşımadıkları için son derece sakıncalıdır. Zira nikâh, özü itibariyle iki insanın meşru birlikteliğini topluma duyurarak her türlü sû-i zannın önüne geçmeyi, dolayısıyla ailenin toplumsal bakımdan kabulünü hedefler.<br />
<br />
Ailede güven ve sevgiyi kalıcı hâle getirmek, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve suistimalleri engellemek ancak bu şekilde mümkündür. Geçici ve zorunlu nedenlere dayalı olarak, belirli bir süre için serbest bırakılan ve sonrasında da kıyamete kadar yasaklanan mut’a nikâhının günümüzde bu şekilde uygulanması, hadislerin sebebi ve bağlamı anlaşılmadan kişisel arzulara alet edilmesi anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Câhiliye döneminde bir şahıs aynı anda iki kız kardeş ile evlenebiliyordu. Âyet-i kerimede iki kız kardeş ile aynı anda evlenilmeyeceği belirtilmiş, (Nisâ, 4/23.) Peygamber Efendimiz de kendisine yapılan bu şekildeki bir teklifi reddetmiştir. (Buhârî, Nikâh, 27.) Peygamber Efendimiz muhtemelen âyetteki bu yasağa dayanarak, “Bir kadınla halası, yine bir kadınla teyzesi birlikte nikâhlanamaz.” (Buhârî, Nikâh, 28.) buyurmuş, tek nikâh altında toplanamayacak olan yakın akrabaları açıklamıştır.<br />
<br />
O dönemde bir şahıs, konumuna ve malî gücüne bağlı olarak birçok kadınla evlenebiliyordu. Bunun belirli bir sınırı da yoktu. Kur’an’ın emri ile bu sayının en fazla dört olabileceği belirtildi. (Nisâ, 4/3.) Peygamber Efendimiz de dörtten fazla eşi olduğu hâlde Müslüman olan Gaylân b. Seleme (İbn Mâce, Nikâh, 40.) gibi sahâbîlerden âyetin gereğini yapmalarını istedi. (Ebû Dâvûd, Talâk, 24-25.)<br />
<br />
Abdullah b. Abbâs, bir kadınla önce zina eden sonra da onunla evlenen bir adamın evliliği hakkında, “Başı sifâh (ahlâksızlık), sonu ise nikâh olmuş.” yani başı haram, sonu helâl olmuş demiştir. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 242.) Peygamber Efendimiz, “Ben, sifâhın (zina ve ahlâksızlığın) bulaşmadığı bir nikâh sonucu doğdum.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 294.) hadisiyle de meşru bir şekilde evlenen bir anne babanın çocuğu olduğunu ifade buyurmuştur.<br />
<br />
Allah Resûlü’nün belirttiği nikâhta meşruiyet, belli bir nizam, intizam, kaide ve kurallar mevcut iken, sifâhta ise başıboşluk, düzensizlik ve keyfîlik söz konusudur. İslâm, insan fıtratında bulunan evlenme isteğinin meşru şekilde karşılandığı bir “nikâh toplumu” oluşturmuş ve sefahatin her türlüsünden uzak kalınması gerektiğini belirtmiştir. Hz. Âişe’nin rivayet ettiği bir hadiste de belirtildiği gibi, Allah Resûlü sifâha dayanan bütün câhiliye nikâhlarını reddetmiş, iffet ve hayâ temelinde hayatlarını nikâh ile birleştirmiş eşlerden oluşan bir toplum hedeflemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağır Bir Sözleşme: Nikah</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de evliliğin “mîsâk-ı galîz” (ağır bir sözleşme) (Nisâ, 4/21.) olduğu belirtilmiş, eşlerin birbirini bir elbise gibi bürüyüp koruması gerektiğine işaret edilmiştir. (Bakara 2/187.) Bunun neticesinde de sevgi ve muhabbet ile eşlerin kaynaşması, dünya nimetlerinin en güzel meyvesi olan çocukların huzur ve güven içinde yetiştirilip büyütülmesi, insanların dünya meşguliyetlerinden kaçıp sığınacakları sıcak bir yuva ve neticede sağlıklı ve uyumlu bir toplum oluşturulması hedeflenmiştir. İnsanların sadece geçici zevklerini tatmin etmek için birlikte olmaları, samimi yuvaların oluşmasını engelleyeceği gibi gerçek güven ve huzuru da temin etmeyecektir. Birlikte yaşadıkları hâlde “evlenmeyi düşünmüyoruz” söylemiyle nikâhlı evliliğe yanaşmayan anlayışlar, toplumları hatta devletleri ayakta tutan en önemli unsur olan aile kurumunu sarsacak, ailenin sarsılması ise hem bireyleri hem de o toplumu yıkıma sürükleyecektir.<br />
<br />
Aynı şekilde aile büyüklerinin ve evlenecek kızın rızası alınmadan kaba kuvvet kullanılarak “kız kaçırma” yoluyla evlenme teşebbüsünde bulunulması da meşru değildir. Karşılıklı rıza ve kabule dayalı olması gereken evliliğin bu şekilde gerçekleştirilmeye çalışılması her şeyden önce kadının ve ailesinin onurunu rencide etmektedir. Güven ve sevgiyi temin etmenin en önemli vesilesi olan evlilik, zor ve şiddete başvurularak gerçekleştirilirse bu, beraberinde mutluluğu değil, mutsuzluğu, kavgaları hatta cinayetleri getirecektir. Medineli Hansâ’ bnt. Hizâm adlı dul bir hanım, babasının kendisini rızası dışında evlendirdiği şikâyetinde bulununca Allah Resûlü bu nikâhın meşru olmadığını belirtmiş, (Buhârî, Nikâh, 43.) ancak Hansâ’ daha sonra şikâyetinden vazgeçince evlilik devam etmiştir. (Nesâî, Nikâh, 36.) Babanın kızını rızası dışında evlendirmesine razı olmayan Kutlu Nebî’nin, kaba kuvvet ve hile ile bir kızın kaçırılmasına ve nikâhlanmasına rıza göstermesi elbette mümkün değildir. Hz. Peygamber, câhiliye toplumu tarafından uygulanan ve özellikle hanımları hem ruhen hem de bedenen inciten, sosyal ve ekonomik haklar konusunda da mağdur eden evlilik türlerini ortadan kaldırmakla kalmamış, sonraki dönemlerde de iffet, hayâ, karşılıklı rıza, şefkat ve merhamet üzerine bir yuva kurmaya yönelik olmayan bütün evliliklerin meşru olmadığına işaret etmiştir.<br />
<br />
İnsan ve toplum selâmetinin en önemli unsuru olan evlilik, sınırsız ve kayıtsız biçimde kişisel arzulara dayandığı zaman birçok olumsuz netice ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı İslâm, şartları belirlenmiş olan nikâh ile evlenmeyi teşvik ederek hem bireysel hem de toplumsal planda bir düzen sağlamayı hedeflemiştir. Zira toplumsal yapıyı sağlam ve sağlıklı bir biçimde ayakta tutmak ancak bireylerin ruh ve beden sağlığını korumakla mümkündür. Bireyi korumak da gerekli sosyal, ahlâkî ve hukukî tedbirlerin alınmasıyla gerçekleştirilebilir. Bu durum, hayatın her alanında olduğu gibi evlilikte de geçerlidir. Buna göre İslâm’ın öngördüğü nikâh, tarafların karşılıklı rızası ve gönül huzuru, şahitlerin tanıklığı, aile büyüklerinin onayı ile gerçekleşen, herkese ilân edilen ve kadın için mehir gibi şartları taşıyan nikâhtır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet, Hadislerle İslâm, Cilt 4<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[“Başımıza, Kendi Haklarını Bizden İsteyen Fakat Bizim Hakkımızı Bize Vermeyen Yönetic]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=37462</link>
			<pubDate>Mon, 05 May 2025 03:56:33 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=37462</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Başımıza, Kendi Haklarını Bizden İsteyen Fakat Bizim Hakkımızı Bize Vermeyen Yöneticiler Tâyin Edilirse, Bize Ne Yapmamızı Emredersin?” Hadisi</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Murat Kaya, ‘Başımıza, kendi haklarını bizden isteyen fakat bizim hakkımızı bize vermeyen yöneticiler tâyin edilirse, bize ne yapmamızı emredersin?’ ve ‘Benden sonra adam kayırma olayları ve görmeye alışmadığınız işler meydana gelecektir’ hadislerini ve bu hadislerin şerhini okuyor.<br />
<br />
Ebû Hüneyde Vâil İbni Hucr radıyallahu anh şöyle dedi:<br />
<br />
Seleme İbni Yezîd el-Cu’fî Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:<br />
<br />
- Yâ Nebiyyallah! Başımıza kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim hakkımızı bize vermeyen yöneticiler tâyin edilirse, bize ne yapmamızı emredersin? diye sordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem onun bu sorusuna cevap vermedi. Bir daha sorunca Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
- “Onların sözünü dinleyip kendilerine itaat edin. Onlar yapmaları gerekenden, siz de yapmanız gerekenden sorumlusunuz.”<br />
<br />
*<br />
<br />
Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:<br />
<br />
- “Benden sonra adam kayırma olayları ve görmeye alışmadığınız işler meydana gelecektir” buyurdu. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm:<br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Bizden o günleri görenlere ne emredersiniz? diye sordular.<br />
<br />
Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
- “Yapmanız gereken görevleri yaparsınız, hakkınız olan şeyin size verilmesini Allah’tan niyâz edersiniz.” (Buhârî, Fiten 2, Müslim, İmâre 45. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 25)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisin Açıklaması</span></span><br />
<br />
Bir önceki hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz’e, haksız ve zâlim idarecilere nasıl davranmak gerektiği sorulmuştu.<br />
<br />
Bu hadiste de adam kayırma türünden bazı haksız işler görüldüğü zaman nasıl davranmak gerektiği sorulmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in her iki soruya da aynı cevabı verdiğini görmekteyiz. Kısacası demek istiyor ki, herkesin bir görevi vardır; siz yönetilenler olarak kendi görevinizi yerine getirin. Sizden istenen zekâtı verin. Cihâda çağrıldığınız zaman kaçmayın ve yöneticilerin diğer meşrû emirlerine uyun.<br />
<br />
Yönetenlerin görevini de Efendimiz, herkese eşit ve âdil davranmak ve halkın hakkını vermek şeklinde belirtti. Yöneticiler görevlerini yapmadıkları takdirde ise, onlara isyan etmenin, ihtilâl yaparak hak aramaya kalkmanın doğru olmayacağını söyledi ve o zaman “Hakkınızın size verilmesi için Allah’tan yardım dileyin”, buyurdu. Yâni zâlim idârecileri ıslâh etmesini veya onları milletin başından defedip lâyık olanları getirmesini Allah’tan dilemeyi tavsiye etti.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem başka hadislerinde, ileride pek çok adam kayırma olayı meydana geleceğini hatırlatmakta ve âhirette Kevser havuzu başında kendisiyle buluşuncaya kadar bu tür olaylara sabredilmesini tavsiye buyurmaktadır (Buhârî, Humus 19, Menâkıb 25; Müslim, Zekât 132, 139).<br />
<br />
Konumuzla ilgili bütün hadisler bir arada düşünüldüğü zaman görülüyor ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz, milletin birliğinin bozulmaması için bu nevi haksızlıklara sabretmeyi tavsiye etmekte, sabredenlerin kendisini Kevser havuzu başında bulacağını, böylece sabrının karşılığını göreceğini söylemekte, orada mazlumların zâlimlerden hakkını alacağını ve üstelik cennette pek çok ikrama kavuşacağını belirtmektedir.<br />
Hadislerden Öğrendiklerimiz<br />
<br />
    Müslüman devlet başkanları, hadiste işaret buyurulan kötü idarecilerden olmamak için gayret göstermeli, tercihlerinde kimseye haksızlık etmemeli ve herkese hakkını titiz bir şekilde vermelidir.<br />
    Halk da görevini yapmalı, haksızlıkla karşılaşınca halini Allah’a arzedip ondan yardım istemelidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Başımıza, Kendi Haklarını Bizden İsteyen Fakat Bizim Hakkımızı Bize Vermeyen Yöneticiler Tâyin Edilirse, Bize Ne Yapmamızı Emredersin?” Hadisi</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Murat Kaya, ‘Başımıza, kendi haklarını bizden isteyen fakat bizim hakkımızı bize vermeyen yöneticiler tâyin edilirse, bize ne yapmamızı emredersin?’ ve ‘Benden sonra adam kayırma olayları ve görmeye alışmadığınız işler meydana gelecektir’ hadislerini ve bu hadislerin şerhini okuyor.<br />
<br />
Ebû Hüneyde Vâil İbni Hucr radıyallahu anh şöyle dedi:<br />
<br />
Seleme İbni Yezîd el-Cu’fî Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:<br />
<br />
- Yâ Nebiyyallah! Başımıza kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim hakkımızı bize vermeyen yöneticiler tâyin edilirse, bize ne yapmamızı emredersin? diye sordu.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem onun bu sorusuna cevap vermedi. Bir daha sorunca Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
- “Onların sözünü dinleyip kendilerine itaat edin. Onlar yapmaları gerekenden, siz de yapmanız gerekenden sorumlusunuz.”<br />
<br />
*<br />
<br />
Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:<br />
<br />
- “Benden sonra adam kayırma olayları ve görmeye alışmadığınız işler meydana gelecektir” buyurdu. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm:<br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Bizden o günleri görenlere ne emredersiniz? diye sordular.<br />
<br />
Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
- “Yapmanız gereken görevleri yaparsınız, hakkınız olan şeyin size verilmesini Allah’tan niyâz edersiniz.” (Buhârî, Fiten 2, Müslim, İmâre 45. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 25)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisin Açıklaması</span></span><br />
<br />
Bir önceki hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz’e, haksız ve zâlim idarecilere nasıl davranmak gerektiği sorulmuştu.<br />
<br />
Bu hadiste de adam kayırma türünden bazı haksız işler görüldüğü zaman nasıl davranmak gerektiği sorulmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in her iki soruya da aynı cevabı verdiğini görmekteyiz. Kısacası demek istiyor ki, herkesin bir görevi vardır; siz yönetilenler olarak kendi görevinizi yerine getirin. Sizden istenen zekâtı verin. Cihâda çağrıldığınız zaman kaçmayın ve yöneticilerin diğer meşrû emirlerine uyun.<br />
<br />
Yönetenlerin görevini de Efendimiz, herkese eşit ve âdil davranmak ve halkın hakkını vermek şeklinde belirtti. Yöneticiler görevlerini yapmadıkları takdirde ise, onlara isyan etmenin, ihtilâl yaparak hak aramaya kalkmanın doğru olmayacağını söyledi ve o zaman “Hakkınızın size verilmesi için Allah’tan yardım dileyin”, buyurdu. Yâni zâlim idârecileri ıslâh etmesini veya onları milletin başından defedip lâyık olanları getirmesini Allah’tan dilemeyi tavsiye etti.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem başka hadislerinde, ileride pek çok adam kayırma olayı meydana geleceğini hatırlatmakta ve âhirette Kevser havuzu başında kendisiyle buluşuncaya kadar bu tür olaylara sabredilmesini tavsiye buyurmaktadır (Buhârî, Humus 19, Menâkıb 25; Müslim, Zekât 132, 139).<br />
<br />
Konumuzla ilgili bütün hadisler bir arada düşünüldüğü zaman görülüyor ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz, milletin birliğinin bozulmaması için bu nevi haksızlıklara sabretmeyi tavsiye etmekte, sabredenlerin kendisini Kevser havuzu başında bulacağını, böylece sabrının karşılığını göreceğini söylemekte, orada mazlumların zâlimlerden hakkını alacağını ve üstelik cennette pek çok ikrama kavuşacağını belirtmektedir.<br />
Hadislerden Öğrendiklerimiz<br />
<br />
    Müslüman devlet başkanları, hadiste işaret buyurulan kötü idarecilerden olmamak için gayret göstermeli, tercihlerinde kimseye haksızlık etmemeli ve herkese hakkını titiz bir şekilde vermelidir.<br />
    Halk da görevini yapmalı, haksızlıkla karşılaşınca halini Allah’a arzedip ondan yardım istemelidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[“Yedi Kimseyi Allah, Kendi Gölgesinden Başka Gölge Bulunmayan Kıyamet Gününde, Gölges]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=37153</link>
			<pubDate>Thu, 17 Apr 2025 06:27:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=37153</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Yedi Kimseyi Allah, Kendi Gölgesinden Başka Gölge Bulunmayan Kıyamet Gününde, Gölgesinde Barındıracak” Hadisi</span></span><br />
<br />
İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Yedi kimseyi Allah Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde, gölgesinde barındıracaktır. Bunlar:<br />
<br />
Adaletli devlet reisi, Rabbine ibadet ederek yetişen genç, gönlü mescidlere bağlı kimse, birbirlerini Allah rızâsı için seven ve buluşmaları da ayrılmaları da bu sevgiye dayalı olan iki şahıs, itibarlı ve güzel bir kadın kendisiyle beraber olmak isteyince ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek buna yanaşmayan erkek, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren adam, tenhâda Allah’ı anıp gözleri yaşla dolan kişidir.” <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî, Ezân 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk.  Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2)</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisin Açıklaması</span></span><br />
<br />
Kıyamet gününde mü’minleri barındıracak ilâhî gölgenin, Allah Teâlâ’nın arşının gölgesi olduğunu bir kere daha hatırlayalım. İlk insandan son insana varıncaya kadar bütün beşeriyetin bir araya toplandığı o dehşetli mahşer gününde gölge nâmına sadece Cenâb-ı Hakk’ın arşının gölgesi bulunacaktır. O gölgeliğin altında barınacak bahtiyarların arasında bu yedi grup kimse de yer alacaktır. O müthiş günde Allah’ın himayesine sığınmış olmanın anlamı, şüphesiz gerek mahşerde gerek daha sonraki zor zamanlarda hiçbir sıkıntı ile karşılaşmamak ve hem cenneti hem de Allah’ın rızâsını kazanmak demektir.<br />
<br />
Hadisimizde görüldüğü üzere o yedi bahtiyarın başında, adaletli devlet başkanı yer alacaktır.<br />
<br />
Âdil devlet başkanı niçin bu kadar önemlidir?<br />
<br />
Bunun sebebi şudur: Adaletli devlet başkanı, halkının derdine çözüm arar, onları huzur içinde yaşatmaya çalışır ve böylece Allah’ın pek çok kuluna iyiliği ve faydası dokunur. Kullarını çok seven Allah Teâlâ’nın, onlara iyilik edenlere büyük değer vermesi ve “Siz benim kullarıma faydalı oldunuz, onlara âdil davrandınız, dünyada onları himâye ettiniz, ben de bugün sizi himâye edeceğim”, diyerek onlara sahip çıkması son derece tabiidir. <br />
<br />
Âdil devlet başkanı ifadesinin kapsamına halkı yöneten ve onların işlerini yürüten bütün idareciler girmektedir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Tirmizî’deki şu ifadesi âdil devlet reisinin Allah katındaki üstün yerini ne güzel anlatmaktadır:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı ve O’na en yakın yerde bulunanı adaletli devlet başkanıdır” (Tirmizî, Ahkâm 4).<br />
<br />
Ya devlet başkanı adaletli davranmazsa, Allah Teâlâ’nın pek sevdiği ve değer verdiği kullarına kötülük yapar, zulmederse?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hadisin devamında bu soruya şu cevabı vermiştir:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevimsiz olanı ve O’na en uzak mesafede bulunanı zâlim devlet başkanıdır” (Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 77).<br />
<br />
İdaresi altındaki insanlara âdil davranan yöneticilere ne mutlu!..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span><br />
<br />
    Mahşer günü insanlar yakıcı güneş altında perişan olacaklardır.<br />
    Fakat Allah Teâlâ o dehşetli günde bazı kullarını himaye edecek ve onları özel gölgesinde barındıracaktır.<br />
    Cenâb-ı Hakk’ın kıyamet günü himaye edeceği insanların başında âdil devlet başkanı gelmektedir.<br />
    Adaletli yönetim insanların huzur içinde yaşamalarını sağladığı için, Allah Teâlâ âdil yöneticileri sever ve onlardan hoşnut olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Yedi Kimseyi Allah, Kendi Gölgesinden Başka Gölge Bulunmayan Kıyamet Gününde, Gölgesinde Barındıracak” Hadisi</span></span><br />
<br />
İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Yedi kimseyi Allah Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde, gölgesinde barındıracaktır. Bunlar:<br />
<br />
Adaletli devlet reisi, Rabbine ibadet ederek yetişen genç, gönlü mescidlere bağlı kimse, birbirlerini Allah rızâsı için seven ve buluşmaları da ayrılmaları da bu sevgiye dayalı olan iki şahıs, itibarlı ve güzel bir kadın kendisiyle beraber olmak isteyince ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek buna yanaşmayan erkek, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren adam, tenhâda Allah’ı anıp gözleri yaşla dolan kişidir.” <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî, Ezân 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk.  Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2)</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisin Açıklaması</span></span><br />
<br />
Kıyamet gününde mü’minleri barındıracak ilâhî gölgenin, Allah Teâlâ’nın arşının gölgesi olduğunu bir kere daha hatırlayalım. İlk insandan son insana varıncaya kadar bütün beşeriyetin bir araya toplandığı o dehşetli mahşer gününde gölge nâmına sadece Cenâb-ı Hakk’ın arşının gölgesi bulunacaktır. O gölgeliğin altında barınacak bahtiyarların arasında bu yedi grup kimse de yer alacaktır. O müthiş günde Allah’ın himayesine sığınmış olmanın anlamı, şüphesiz gerek mahşerde gerek daha sonraki zor zamanlarda hiçbir sıkıntı ile karşılaşmamak ve hem cenneti hem de Allah’ın rızâsını kazanmak demektir.<br />
<br />
Hadisimizde görüldüğü üzere o yedi bahtiyarın başında, adaletli devlet başkanı yer alacaktır.<br />
<br />
Âdil devlet başkanı niçin bu kadar önemlidir?<br />
<br />
Bunun sebebi şudur: Adaletli devlet başkanı, halkının derdine çözüm arar, onları huzur içinde yaşatmaya çalışır ve böylece Allah’ın pek çok kuluna iyiliği ve faydası dokunur. Kullarını çok seven Allah Teâlâ’nın, onlara iyilik edenlere büyük değer vermesi ve “Siz benim kullarıma faydalı oldunuz, onlara âdil davrandınız, dünyada onları himâye ettiniz, ben de bugün sizi himâye edeceğim”, diyerek onlara sahip çıkması son derece tabiidir. <br />
<br />
Âdil devlet başkanı ifadesinin kapsamına halkı yöneten ve onların işlerini yürüten bütün idareciler girmektedir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Tirmizî’deki şu ifadesi âdil devlet reisinin Allah katındaki üstün yerini ne güzel anlatmaktadır:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı ve O’na en yakın yerde bulunanı adaletli devlet başkanıdır” (Tirmizî, Ahkâm 4).<br />
<br />
Ya devlet başkanı adaletli davranmazsa, Allah Teâlâ’nın pek sevdiği ve değer verdiği kullarına kötülük yapar, zulmederse?<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hadisin devamında bu soruya şu cevabı vermiştir:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevimsiz olanı ve O’na en uzak mesafede bulunanı zâlim devlet başkanıdır” (Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 77).<br />
<br />
İdaresi altındaki insanlara âdil davranan yöneticilere ne mutlu!..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisten Öğrendiklerimiz</span></span><br />
<br />
    Mahşer günü insanlar yakıcı güneş altında perişan olacaklardır.<br />
    Fakat Allah Teâlâ o dehşetli günde bazı kullarını himaye edecek ve onları özel gölgesinde barındıracaktır.<br />
    Cenâb-ı Hakk’ın kıyamet günü himaye edeceği insanların başında âdil devlet başkanı gelmektedir.<br />
    Adaletli yönetim insanların huzur içinde yaşamalarını sağladığı için, Allah Teâlâ âdil yöneticileri sever ve onlardan hoşnut olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çirkin Hareket ve Söz İle İlgili Hadis]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36548</link>
			<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 13:13:53 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36548</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çirkin Hareket ve Söz İle İlgili Hadis</span></span><br />
<br />
Rasûlullah (sav) Efendimiz, çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimse için ne buyuruyor?<br />
<br />
Cenâb-ı Hak buyuruyor:<br />
<br />
“Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince; bil ki Rabbin, affı bol olandır…” (Necm, 32)<br />
<br />
Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:<br />
<br />
“Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)<br />
HAYÂ İMANDANDIR<br />
<br />
Rasûlullah (sav) yolda giderken bir adama rastladı. O kişi, yüksek hayâ sâhibi kardeşini bu huyunu terk etmesi için azarlıyor ve ona:<br />
<br />
“-Sen utanıyor, edepli davranıyorsun ama, bu sana zarar veriyor, işlerini aksatıyor.” şeklinde telkinlerde bulunuyordu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“-Onu kendi hâline bırak; zîrâ hayâ îmandandır.” (Buhârî, Edeb 77, Îmân 16; Müslim, Îmân 57-59)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çirkin Hareket ve Söz İle İlgili Hadis</span></span><br />
<br />
Rasûlullah (sav) Efendimiz, çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimse için ne buyuruyor?<br />
<br />
Cenâb-ı Hak buyuruyor:<br />
<br />
“Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince; bil ki Rabbin, affı bol olandır…” (Necm, 32)<br />
<br />
Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:<br />
<br />
“Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)<br />
HAYÂ İMANDANDIR<br />
<br />
Rasûlullah (sav) yolda giderken bir adama rastladı. O kişi, yüksek hayâ sâhibi kardeşini bu huyunu terk etmesi için azarlıyor ve ona:<br />
<br />
“-Sen utanıyor, edepli davranıyorsun ama, bu sana zarar veriyor, işlerini aksatıyor.” şeklinde telkinlerde bulunuyordu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
“-Onu kendi hâline bırak; zîrâ hayâ îmandandır.” (Buhârî, Edeb 77, Îmân 16; Müslim, Îmân 57-59)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Oruç ve Ramazan İle İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36017</link>
			<pubDate>Sat, 01 Mar 2025 04:17:25 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36017</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bilgeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=204359" target="_blank" title="">Oruç ve Ramazan İle İlgili Hadisler.png</a> (Dosya Boyutu: 980.6 KB / İndirme Sayısı: 135)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oruç ve Ramazan İle İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ORUÇ İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İslamın Beş Şartından Biri Oruçtur</span><br />
<br />
İbni Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân 1, 2, Tefsîru sûre(2) 30; Müslim, Îmân 19-22)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Allah’tan korkunuz</span><br />
<br />
Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân el-Bâhilî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah’ı Vedâ hutbesi’nde şöyle buyururken dinledim demiştir:<br />
<br />
“Allah’tan korkunuz. Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını veriniz. Yöneticilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin cennetine girersiniz.” (Tirmizî, Cum’a 80)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
Aziz ve celîl olan Allah "İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" buyurmuştur.<br />
<br />
Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.<br />
<br />
Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.<br />
<br />
Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır." (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 163)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruçlular cennete reyyân denilen bir kapıdan girecektir</span><br />
<br />
Sehl İbni Sa'd’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Cennette reyyân denilen bir kapı vardır ki, kıyamet günü oradan ancak oruçlular girecek, onlardan başka kimse giremeyecektir. Oruçlular nerede? diye çağrılır. Onlar da kalkıp girerler ve o kapıdan onlardan başkası asla giremez. Oruçlular girince o kapı kapanır ve bir daha oradan kimse girmez." (Buhârî, Savm 4; Müslim, Sıyâm 166.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir gün oruç tutmanın ecri</span><br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Allah rızâsı için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar." (Buhârî, Cihâd 36; Müslim, Sıyâm 167-168.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan orucunun sevabı</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Îmân 28, Savm 6)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruçlu kimse ile çekişmesin</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Hiçbiriniz, oruçlu olduğu gün çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri kendisine söver veya çatarsa, ‘ben oruçluyum desin’" (Buhârî, Savm 9)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yalan söyleyenin orucu</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terketmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez." (Buhârî, Savm 8, Edeb 51)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’dan bir iki gün önce oruç tutmayın</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Sizden biriniz bir-iki gün öncesinden oruç tutarak Ramazan’ı karşılamaya kalkmasın. Ancak belli günlerde oruç tutmayı âdet edinmiş olan kimse, o gün orucunu tutsun." (Buhârî, Savm 5, 14; Müslim, Sıyâm 21)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nice oruç tutanlar vardır ki...</span><br />
<br />
Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan hilali</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ramazan hilâlini görünce oruç tutunuz. Şevval hilâlini görünce de oruca son veriniz. Ramazan’ın başlangıcı bulutlu bir güne rastlarsa, Şâban’ı otuza tamamlayınız." (Buhârî, Savm 11)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç tut sıhhat bul</span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, 203 III, 179)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müslüman ölünce orucu solundadır</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Mü’min öldüğü zaman, namazı baş ucunda, zekâtı sağında, orucu solunda bulur.” (Bkz. Heysemî, III, 51)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç kalkandır</span><br />
<br />
Allâh Resûlü bir gün:<br />
<br />
“Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurdu.<br />
<br />
Ashâb-ı Kirâm: “(Oruçlu) onu ne ile zedeler?” diye sorunca Resûl-i Ekrem: “Yalan ve gıybetle...” cevâbını verdiler. (Nesâî; Sıyâm, 43)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruçlu bilmeyerek yer içerse</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Sizden biriniz unutarak bir şey yer veya içerse, orucunu tamamlasın. Çünkü onu Allah yedirmiş ve içirmiştir." (Buhârî, Savm 26, Eymân 15)<br />
<br />
Lakît İbni Sabire (r.a.) şöyle dedi: Ben:<br />
<br />
- Ey Allah'ın Resûlü! Bana abdest almayı anlat! dedim. O da:<br />
<br />
- "Güzelce abdest al, parmak aralarına suyu ulaştır. Oruçlu olmadığın zaman suyu burnuna iyice çek!" buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tahâret 56, Savm 27)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAMAZAN İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    Ramazan’ın son on günü Peygamberimiz<br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır." (Buhârî, Savm 5)<br />
<br />
Ayşe (r.a.) şöyle dedi:<br />
<br />
“Ramazan ayının son on günü gelince, Resûlullah geceleri ibadetle ihyâ eder, ailesini uyandırır, kulluğa soyunup paçaları sıvardı.” (Buhârî, Leyletü’l-kadr 5)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayında Peygamberimizin cömertliği</span><br />
<br />
İbni Abbâs (r.a.) şöyle dedi:<br />
<br />
Resûllullah insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da Ramazan’da Cebrâil’in (a.s.), kendisi ile buluştuğu zamanlardı. Cebrâil (a.s.), Ramazan’ın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur'an okurlardı. Bundan dolayı Resûlullah Cebrâil (a.s.) ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı." (Buhârî, Bedü'l-vahy 5, 6, Savm 7, Menâkıb 23, Bed'ul-halk 6, Fezâilü'l-Kur'ân 7, Edeb 39)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayında Peygamberimizin ibadetleri</span><br />
<br />
Ayşe (a.s.) şöyle dedi:<br />
<br />
Ramazan ayının son on günü girdiğinde Resûlullah geceleri ihyâ eder, ev halkını uyandırır, ibadete soyunarak eşleriyle ilişkiyi keserdi. (Buhârî, Leyletül-kadr 5)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İki Ramazan arası günahlar</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki Ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir.” (Müslim, Tahâret 16)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Ramazan’da yapılan umrenin ecri</span><br />
<br />
Abdullah İbni Abbâs’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebî şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ramazan ayında yapılan umre, tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar." (Buhârî, Umre 4)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Ramazan’ın fazileti</span><br />
<br />
Hadîs-i şerîfte buyrulur:<br />
<br />
“Eğer kullar, Ramazan’ın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURLA İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sahur yapmanın ecri</span><br />
<br />
Enes’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır." (Buhârî, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sahur ile sabah namazı arası</span><br />
<br />
Zeyd İbni Sâbit (r.a.) dedi ki: Biz Resûlullah ile birlikte sahur yemeği yedik sonra da sabah namazını kıldık.<br />
<br />
Sahur yemeği ile sabah namazı arasında ne kadar zaman geçti? diye soruldu. "Elli âyet okuyacak kadar" cevabını verdi. (Buhârî, Savm 19; Müslim, Sıyâm 47)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sahurda ibadet</span><br />
<br />
İbni Ömer (r.a.) dedi ki, Resûlullah’ın iki müezzini vardı: Bilâl ve İbni Ümmü Mektûm. Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bilâl geceleyin erkence ezan okur. Siz İbni Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz."<br />
<br />
İbni Ömer, "Bu ikisinin arasındaki zaman, biri inip diğeri çıkıncaya kadar geçen vakitten ibaretti" demiştir. (Buhârî, Ezân 11, 13, Şehâdât 11, Savm 17)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İFTAR İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İftar vermenin sevabı</span><br />
<br />
Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebî şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez." (Tirmizî, Savm 82)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç açmakta acele ediniz</span><br />
<br />
Sehl İbni Sa'd’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Oruç açmakta acele ettikleri sürece Müslümanlar hayır üzere yaşarlar." (Buhârî, Savm 45; Müslim, Sıyâm 48)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Akşam namazından önce orucu açmak</span><br />
<br />
Ebû Atıyye dedi ki, ben ve Mesruk, Hz. Ayşe’nin yanına gittik. Mesruk ona:<br />
<br />
- Muhammed’in ashâbından iki kişi var. İkisi de hayırdan geri kalmıyorlar. Ancak bunlardan biri akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele ediyor, diğeri ise hem akşam namazını hem de iftarı geciktiriyor, dedi. Bunun üzerine Ayşe:<br />
<br />
- Akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele eden kimdir? diye sordu.<br />
<br />
Mesruk da:<br />
<br />
- (İbni Mesut’u kastederek) Abdullah'tır, cevabını verdi. Bunun üzerine Ayşe:<br />
<br />
- Resûlullah da öyle yapardı, dedi. (Müslim, Sıyâm 49-50.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç açmakta acele etmek</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah dedi ki:<br />
<br />
“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Kullarımın bana en sevgili olanı, oruç açmakta acele davranandır." (Tirmizî, Savm 13)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orucunuzu hurma varsa hurma ile açın</span><br />
<br />
Sahâbeden Selmân İbni Âmir ed-Dabbî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Herhangi biriniz iftar etmek istediği zaman orucunu hurma ile açsın. Hurma bulamazsa, su ile iftar etsin. Su temizdir." (Ebû Dâvûd, Savm 21; Tirmizî, Zekât 26, Savm 10.)<br />
<br />
Enes (r.a.)dedi ki: Resûlullah akşam namazından önce bir kaç taze hurma ile orucunu açardı. Taze hurma bulamazsa, kuru bir hurmacıkla iftar ederdi. Kuru hurma da bulamazsa, birkaç yudum su içerek iftar ederdi. (Ebû Dâvûd, Savm 21; Tirmizî, Savm 10)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERAVİH İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teravih namazının ecri</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim Ramazan’ın faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Îmân 37 ; Müslim, Müsâfirîn 173, 174.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimiz, Teravih namazını sünnet kıldı</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz buyurur:<br />
<br />
“Allâh Teâlâ Ramazan’da orucu farz kıldı, ben de (terâvîh) namazını sünnet kıldım.” (İbn-i Mâce, Salât, 173)</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR GECESİ İLE İLİGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’ni değerlendirmenin ecri</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Îmân 25, 27, 28, 35, Savm 6, Terâvih 1, Leyletü'l-kadr 1; Müslim, Müsâfirîn 173-176.)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son 7 gecesi arayın</span><br />
<br />
Abdullah İbni Ömer’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, bir grup sahâbî, rüyalarında Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde olduğunu görmüşler (ve bunu Hz. Peygamber'e bildirmişler)di. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
- "Kadir gecesi ile ilgili rüyalarınızın, Ramazan’ın son yedi gecesi üzerinde toplandığını görüyorum. O halde Kadir gecesini arayan onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!" (Buhârî, Leyletü'l-kadr 2, Ta'bîr 8; Müslim, Sıyâm 205 -206.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son 10 günü arayın</span><br />
<br />
Hz.Ayşe’den rivayet edildiğine göre Resûlullah Ramazan ayının son on gününde câmiye kapanır ibadete soyunur ve şöyle buyururdu:<br />
<br />
"Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on günü içinde arayınız!" (Buhârî, Leyletü'l-kadr 3; Müslim, Sıyâm 219.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son 10 günü tek gecelerde arayın</span><br />
<br />
Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on günündeki tek gecelerde arayın!" (Buhârî, Leyletü'l-kadr 3)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin Ramazan’da son 10 günü</span><br />
<br />
Hz. Ayşe şöyle dedi:<br />
<br />
Ramazan ayının son on günü girdiğinde Resûlullah geceleri ihyâ eder, ev halkını uyandırır, ciddiyetle ibadete soyunur ve eşleriyle ilişkiyi keserdi. (Buhârî, Leyletül-kadr 5;)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi nasıl dua edilir</span><br />
<br />
Hz. Ayşe şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Allah’ın Resulü! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu bilecek olursam, o gece nasıl dua edeyim? diye sordum.<br />
<br />
- "Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni bağışla! diye dua et" buyurdu. (Tirmizî, Daavât 84.)<br />
<br />
Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Resûlullah, Ramazan’da diğer aylardan daha fazla (kulluk yapmaya) çalışırdı. Ramazan’ın son on gününde de Ramazan’ın öteki günlerinden daha fazla ibadet ederdi. (Müslim, İ'tikâf 8. Ayrıca bk. Tirmizî, Savm 72;)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İTİKAF İLE İLGİLİ HADİLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Peygamberimizin itikafı</span><br />
<br />
İbni Ömer (r.a.) şöyle dedi:<br />
<br />
Resûlullah Ramazan’ın son on gününde i'tikâfa çekilirdi. (Buhârî, İ'tikâf 1, 6; Müslim, İ'tikâf 1-4.)<br />
<br />
Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri itikâfa girmeye devam ettiler. (Buhârî, İ'tikâf 1; Müslim, İ'tikâf 5.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin son itikafı</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre (r.a.) dedi ki, Hz. Peygamber her Ramazan on gün itikâfa girerdi. Vefat ettiği senenin Ramazan’ında yirmi gün itikâfa girdi. (Buhârî, İ'tikâf 17.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTRE (FITIR SADAKASI) İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimiz fitreyi farz kılmıştır</span><br />
<br />
Abdullah İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmiştir:<br />
<br />
“Hz. Peygamber fıtır sadakasını (fitreyi) köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.” (Buhârî, Zekât, 76; Müslim, Zekât, 12 .)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fitre Bayram namazından önce verilir</span><br />
<br />
Abdullah İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber fitrenin, insanlar Bayram Namazı’na çıkmadan önce verilmesini emretmiştir” (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV, 183.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fitrenin ölçüsü</span><br />
<br />
Abdullah İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber fıtır sadakasını 1 sâ’ (ölçek) hurma ve 1 sâ’ arpa olmak üzere köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.” (Buhârî, Zekât, 76; Müslim, Zekât, 12 .)<br />
<br />
Ebû Said el-Hudrî (r.a)’den rivayet edilen bir hadiste fitre verilebilecek maddeler ve miktarları şöyle belirlenir: “Biz Peygamber devrinde fitreyi, yiyecek maddelerinden 1 sâ’ olarak verirdik. O zaman bizim yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, hurma ve keş (yağı alınmış peynir) idi.” (Buhârî, Zekât, 74; A. İbn Hanbel, III, 73, 98.)<br />
<br />
İbn Abbas (r. anhümâ)’nın naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Resûlullah oruçluları gereksiz ve çirkin sözlerden arındırmak ve yoksullara yiyecek sağlamak için fitreyi farz kılmıştır. Fitreyi kim namazdan önce öderse, bu makbul bir zekât, kim de namazdan sonra öderse, herhangi bir sadaka olur.” (Buhârî, Zekât, 70, 71, 77; Müslim, Zekât, 12 , 13, 16)<br />
<br />
Abdullah b. Sa’lebe (r.a) şöyle nakletmiştir: “Resûlullah Ramazan Bayramı’ndan bir veya iki gün önce bir konuşma yaparak şöyle buyurdu: “Buğdaydan, arpadan veya hurmadan 1 sâ’ını hür veya köle, küçük veya büyükler için sadaka olarak veriniz.” (A. İbn Hanbel, V, 432.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKA İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadakanın ecri</span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Allah bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:<br />
<br />
1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,<br />
<br />
2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,<br />
<br />
3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”<br />
<br />
Bunları ifade ettikten sonra Resûlullah sözlerini şöyle tamamlamışlardır:<br />
<br />
“Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka malı eksiltmez</span><br />
<br />
Allah Resûlü şöyle haber verirler:<br />
<br />
“Sadaka vermekle mal eksilmez. Allâh Teâlâ, affeden kulunun değerini artırır. Allâh rızâsı için alçak gönüllü olanı Allâh yüceltir.” (Müslim, Birr, 69)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sadaka günahların azabını söndürür</span><br />
<br />
“Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadakanın ecri</span><br />
<br />
“Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka ömrü uzatır</span><br />
<br />
“Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka belaları önler</span><br />
<br />
“Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahirette sadakanın ecri</span><br />
<br />
“İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.” (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarım hurma da olsa sadaka ver</span><br />
<br />
“Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamayan, güzel ve hoş sözle korunsun.” (Buhârî, Edeb, 34)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka ömrünü uzattı</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ’nın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ yanındakilere:<br />
<br />
“–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.<br />
<br />
Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ:<br />
<br />
“–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:<br />
<br />
“–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ:<br />
<br />
“–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:<br />
<br />
“–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ:<br />
<br />
“–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:<br />
<br />
“–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.<br />
<br />
Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ:<br />
<br />
“–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadakasız cennet zor</span><br />
<br />
Beşîr bin Hasâsiyye (r.a.) şöyle anlatır:<br />
<br />
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.<br />
<br />
Ben şöyle dedim:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar. Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”<br />
<br />
Resûlullah elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”<br />
<br />
Ben hemen:<br />
<br />
“–Yâ Resûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN-I KERİM OKUMANIN FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
Kur’an okumakla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız...<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur’an okuyana şefaat edecektir</span><br />
<br />
Ebû Ümâme (r.a.), ben Resûlullah’ı:<br />
<br />
“Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olarak gelecektir” buyururken işittim, demiştir. (Müslim, Müsâfirîn 252)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an okumanın sevabı</span><br />
<br />
İbni Mesut’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kim Kur’ân-ı Kerîm’den bir harf okursa, onun için bir iyilik sevabı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on sevaptır. Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilâkis elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm de bir harftir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 16)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bilgeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=204359" target="_blank" title="">Oruç ve Ramazan İle İlgili Hadisler.png</a> (Dosya Boyutu: 980.6 KB / İndirme Sayısı: 135)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oruç ve Ramazan İle İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ORUÇ İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İslamın Beş Şartından Biri Oruçtur</span><br />
<br />
İbni Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân 1, 2, Tefsîru sûre(2) 30; Müslim, Îmân 19-22)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Allah’tan korkunuz</span><br />
<br />
Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân el-Bâhilî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah’ı Vedâ hutbesi’nde şöyle buyururken dinledim demiştir:<br />
<br />
“Allah’tan korkunuz. Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını veriniz. Yöneticilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin cennetine girersiniz.” (Tirmizî, Cum’a 80)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
Aziz ve celîl olan Allah "İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" buyurmuştur.<br />
<br />
Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.<br />
<br />
Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.<br />
<br />
Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır." (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 163)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruçlular cennete reyyân denilen bir kapıdan girecektir</span><br />
<br />
Sehl İbni Sa'd’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Cennette reyyân denilen bir kapı vardır ki, kıyamet günü oradan ancak oruçlular girecek, onlardan başka kimse giremeyecektir. Oruçlular nerede? diye çağrılır. Onlar da kalkıp girerler ve o kapıdan onlardan başkası asla giremez. Oruçlular girince o kapı kapanır ve bir daha oradan kimse girmez." (Buhârî, Savm 4; Müslim, Sıyâm 166.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir gün oruç tutmanın ecri</span><br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Allah rızâsı için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar." (Buhârî, Cihâd 36; Müslim, Sıyâm 167-168.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan orucunun sevabı</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Îmân 28, Savm 6)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruçlu kimse ile çekişmesin</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Hiçbiriniz, oruçlu olduğu gün çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri kendisine söver veya çatarsa, ‘ben oruçluyum desin’" (Buhârî, Savm 9)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yalan söyleyenin orucu</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terketmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez." (Buhârî, Savm 8, Edeb 51)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’dan bir iki gün önce oruç tutmayın</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Sizden biriniz bir-iki gün öncesinden oruç tutarak Ramazan’ı karşılamaya kalkmasın. Ancak belli günlerde oruç tutmayı âdet edinmiş olan kimse, o gün orucunu tutsun." (Buhârî, Savm 5, 14; Müslim, Sıyâm 21)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nice oruç tutanlar vardır ki...</span><br />
<br />
Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan hilali</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ramazan hilâlini görünce oruç tutunuz. Şevval hilâlini görünce de oruca son veriniz. Ramazan’ın başlangıcı bulutlu bir güne rastlarsa, Şâban’ı otuza tamamlayınız." (Buhârî, Savm 11)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç tut sıhhat bul</span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, 203 III, 179)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müslüman ölünce orucu solundadır</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Mü’min öldüğü zaman, namazı baş ucunda, zekâtı sağında, orucu solunda bulur.” (Bkz. Heysemî, III, 51)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç kalkandır</span><br />
<br />
Allâh Resûlü bir gün:<br />
<br />
“Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurdu.<br />
<br />
Ashâb-ı Kirâm: “(Oruçlu) onu ne ile zedeler?” diye sorunca Resûl-i Ekrem: “Yalan ve gıybetle...” cevâbını verdiler. (Nesâî; Sıyâm, 43)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruçlu bilmeyerek yer içerse</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Sizden biriniz unutarak bir şey yer veya içerse, orucunu tamamlasın. Çünkü onu Allah yedirmiş ve içirmiştir." (Buhârî, Savm 26, Eymân 15)<br />
<br />
Lakît İbni Sabire (r.a.) şöyle dedi: Ben:<br />
<br />
- Ey Allah'ın Resûlü! Bana abdest almayı anlat! dedim. O da:<br />
<br />
- "Güzelce abdest al, parmak aralarına suyu ulaştır. Oruçlu olmadığın zaman suyu burnuna iyice çek!" buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tahâret 56, Savm 27)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAMAZAN İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    Ramazan’ın son on günü Peygamberimiz<br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır." (Buhârî, Savm 5)<br />
<br />
Ayşe (r.a.) şöyle dedi:<br />
<br />
“Ramazan ayının son on günü gelince, Resûlullah geceleri ibadetle ihyâ eder, ailesini uyandırır, kulluğa soyunup paçaları sıvardı.” (Buhârî, Leyletü’l-kadr 5)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayında Peygamberimizin cömertliği</span><br />
<br />
İbni Abbâs (r.a.) şöyle dedi:<br />
<br />
Resûllullah insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da Ramazan’da Cebrâil’in (a.s.), kendisi ile buluştuğu zamanlardı. Cebrâil (a.s.), Ramazan’ın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur'an okurlardı. Bundan dolayı Resûlullah Cebrâil (a.s.) ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı." (Buhârî, Bedü'l-vahy 5, 6, Savm 7, Menâkıb 23, Bed'ul-halk 6, Fezâilü'l-Kur'ân 7, Edeb 39)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayında Peygamberimizin ibadetleri</span><br />
<br />
Ayşe (a.s.) şöyle dedi:<br />
<br />
Ramazan ayının son on günü girdiğinde Resûlullah geceleri ihyâ eder, ev halkını uyandırır, ibadete soyunarak eşleriyle ilişkiyi keserdi. (Buhârî, Leyletül-kadr 5)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İki Ramazan arası günahlar</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki Ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir.” (Müslim, Tahâret 16)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Ramazan’da yapılan umrenin ecri</span><br />
<br />
Abdullah İbni Abbâs’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebî şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Ramazan ayında yapılan umre, tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar." (Buhârî, Umre 4)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Ramazan’ın fazileti</span><br />
<br />
Hadîs-i şerîfte buyrulur:<br />
<br />
“Eğer kullar, Ramazan’ın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURLA İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sahur yapmanın ecri</span><br />
<br />
Enes’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır." (Buhârî, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sahur ile sabah namazı arası</span><br />
<br />
Zeyd İbni Sâbit (r.a.) dedi ki: Biz Resûlullah ile birlikte sahur yemeği yedik sonra da sabah namazını kıldık.<br />
<br />
Sahur yemeği ile sabah namazı arasında ne kadar zaman geçti? diye soruldu. "Elli âyet okuyacak kadar" cevabını verdi. (Buhârî, Savm 19; Müslim, Sıyâm 47)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sahurda ibadet</span><br />
<br />
İbni Ömer (r.a.) dedi ki, Resûlullah’ın iki müezzini vardı: Bilâl ve İbni Ümmü Mektûm. Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bilâl geceleyin erkence ezan okur. Siz İbni Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz."<br />
<br />
İbni Ömer, "Bu ikisinin arasındaki zaman, biri inip diğeri çıkıncaya kadar geçen vakitten ibaretti" demiştir. (Buhârî, Ezân 11, 13, Şehâdât 11, Savm 17)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İFTAR İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İftar vermenin sevabı</span><br />
<br />
Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebî şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez." (Tirmizî, Savm 82)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç açmakta acele ediniz</span><br />
<br />
Sehl İbni Sa'd’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Oruç açmakta acele ettikleri sürece Müslümanlar hayır üzere yaşarlar." (Buhârî, Savm 45; Müslim, Sıyâm 48)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Akşam namazından önce orucu açmak</span><br />
<br />
Ebû Atıyye dedi ki, ben ve Mesruk, Hz. Ayşe’nin yanına gittik. Mesruk ona:<br />
<br />
- Muhammed’in ashâbından iki kişi var. İkisi de hayırdan geri kalmıyorlar. Ancak bunlardan biri akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele ediyor, diğeri ise hem akşam namazını hem de iftarı geciktiriyor, dedi. Bunun üzerine Ayşe:<br />
<br />
- Akşam namazını kılmakta ve oruç açmakta acele eden kimdir? diye sordu.<br />
<br />
Mesruk da:<br />
<br />
- (İbni Mesut’u kastederek) Abdullah'tır, cevabını verdi. Bunun üzerine Ayşe:<br />
<br />
- Resûlullah da öyle yapardı, dedi. (Müslim, Sıyâm 49-50.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç açmakta acele etmek</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah dedi ki:<br />
<br />
“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Kullarımın bana en sevgili olanı, oruç açmakta acele davranandır." (Tirmizî, Savm 13)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orucunuzu hurma varsa hurma ile açın</span><br />
<br />
Sahâbeden Selmân İbni Âmir ed-Dabbî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Herhangi biriniz iftar etmek istediği zaman orucunu hurma ile açsın. Hurma bulamazsa, su ile iftar etsin. Su temizdir." (Ebû Dâvûd, Savm 21; Tirmizî, Zekât 26, Savm 10.)<br />
<br />
Enes (r.a.)dedi ki: Resûlullah akşam namazından önce bir kaç taze hurma ile orucunu açardı. Taze hurma bulamazsa, kuru bir hurmacıkla iftar ederdi. Kuru hurma da bulamazsa, birkaç yudum su içerek iftar ederdi. (Ebû Dâvûd, Savm 21; Tirmizî, Savm 10)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERAVİH İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teravih namazının ecri</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kim Ramazan’ın faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Îmân 37 ; Müslim, Müsâfirîn 173, 174.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimiz, Teravih namazını sünnet kıldı</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz buyurur:<br />
<br />
“Allâh Teâlâ Ramazan’da orucu farz kıldı, ben de (terâvîh) namazını sünnet kıldım.” (İbn-i Mâce, Salât, 173)</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR GECESİ İLE İLİGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’ni değerlendirmenin ecri</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Îmân 25, 27, 28, 35, Savm 6, Terâvih 1, Leyletü'l-kadr 1; Müslim, Müsâfirîn 173-176.)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son 7 gecesi arayın</span><br />
<br />
Abdullah İbni Ömer’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, bir grup sahâbî, rüyalarında Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde olduğunu görmüşler (ve bunu Hz. Peygamber'e bildirmişler)di. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
- "Kadir gecesi ile ilgili rüyalarınızın, Ramazan’ın son yedi gecesi üzerinde toplandığını görüyorum. O halde Kadir gecesini arayan onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!" (Buhârî, Leyletü'l-kadr 2, Ta'bîr 8; Müslim, Sıyâm 205 -206.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son 10 günü arayın</span><br />
<br />
Hz.Ayşe’den rivayet edildiğine göre Resûlullah Ramazan ayının son on gününde câmiye kapanır ibadete soyunur ve şöyle buyururdu:<br />
<br />
"Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on günü içinde arayınız!" (Buhârî, Leyletü'l-kadr 3; Müslim, Sıyâm 219.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son 10 günü tek gecelerde arayın</span><br />
<br />
Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on günündeki tek gecelerde arayın!" (Buhârî, Leyletü'l-kadr 3)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin Ramazan’da son 10 günü</span><br />
<br />
Hz. Ayşe şöyle dedi:<br />
<br />
Ramazan ayının son on günü girdiğinde Resûlullah geceleri ihyâ eder, ev halkını uyandırır, ciddiyetle ibadete soyunur ve eşleriyle ilişkiyi keserdi. (Buhârî, Leyletül-kadr 5;)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadir Gecesi nasıl dua edilir</span><br />
<br />
Hz. Ayşe şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Allah’ın Resulü! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu bilecek olursam, o gece nasıl dua edeyim? diye sordum.<br />
<br />
- "Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni bağışla! diye dua et" buyurdu. (Tirmizî, Daavât 84.)<br />
<br />
Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Resûlullah, Ramazan’da diğer aylardan daha fazla (kulluk yapmaya) çalışırdı. Ramazan’ın son on gününde de Ramazan’ın öteki günlerinden daha fazla ibadet ederdi. (Müslim, İ'tikâf 8. Ayrıca bk. Tirmizî, Savm 72;)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İTİKAF İLE İLGİLİ HADİLER</span></span><br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Peygamberimizin itikafı</span><br />
<br />
İbni Ömer (r.a.) şöyle dedi:<br />
<br />
Resûlullah Ramazan’ın son on gününde i'tikâfa çekilirdi. (Buhârî, İ'tikâf 1, 6; Müslim, İ'tikâf 1-4.)<br />
<br />
Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri itikâfa girmeye devam ettiler. (Buhârî, İ'tikâf 1; Müslim, İ'tikâf 5.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin son itikafı</span><br />
<br />
Ebû Hüreyre (r.a.) dedi ki, Hz. Peygamber her Ramazan on gün itikâfa girerdi. Vefat ettiği senenin Ramazan’ında yirmi gün itikâfa girdi. (Buhârî, İ'tikâf 17.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİTRE (FITIR SADAKASI) İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimiz fitreyi farz kılmıştır</span><br />
<br />
Abdullah İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmiştir:<br />
<br />
“Hz. Peygamber fıtır sadakasını (fitreyi) köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.” (Buhârî, Zekât, 76; Müslim, Zekât, 12 .)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fitre Bayram namazından önce verilir</span><br />
<br />
Abdullah İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber fitrenin, insanlar Bayram Namazı’na çıkmadan önce verilmesini emretmiştir” (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV, 183.)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fitrenin ölçüsü</span><br />
<br />
Abdullah İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber fıtır sadakasını 1 sâ’ (ölçek) hurma ve 1 sâ’ arpa olmak üzere köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.” (Buhârî, Zekât, 76; Müslim, Zekât, 12 .)<br />
<br />
Ebû Said el-Hudrî (r.a)’den rivayet edilen bir hadiste fitre verilebilecek maddeler ve miktarları şöyle belirlenir: “Biz Peygamber devrinde fitreyi, yiyecek maddelerinden 1 sâ’ olarak verirdik. O zaman bizim yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, hurma ve keş (yağı alınmış peynir) idi.” (Buhârî, Zekât, 74; A. İbn Hanbel, III, 73, 98.)<br />
<br />
İbn Abbas (r. anhümâ)’nın naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Resûlullah oruçluları gereksiz ve çirkin sözlerden arındırmak ve yoksullara yiyecek sağlamak için fitreyi farz kılmıştır. Fitreyi kim namazdan önce öderse, bu makbul bir zekât, kim de namazdan sonra öderse, herhangi bir sadaka olur.” (Buhârî, Zekât, 70, 71, 77; Müslim, Zekât, 12 , 13, 16)<br />
<br />
Abdullah b. Sa’lebe (r.a) şöyle nakletmiştir: “Resûlullah Ramazan Bayramı’ndan bir veya iki gün önce bir konuşma yaparak şöyle buyurdu: “Buğdaydan, arpadan veya hurmadan 1 sâ’ını hür veya köle, küçük veya büyükler için sadaka olarak veriniz.” (A. İbn Hanbel, V, 432.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKA İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadakanın ecri</span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Allah bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:<br />
<br />
1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,<br />
<br />
2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,<br />
<br />
3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”<br />
<br />
Bunları ifade ettikten sonra Resûlullah sözlerini şöyle tamamlamışlardır:<br />
<br />
“Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka malı eksiltmez</span><br />
<br />
Allah Resûlü şöyle haber verirler:<br />
<br />
“Sadaka vermekle mal eksilmez. Allâh Teâlâ, affeden kulunun değerini artırır. Allâh rızâsı için alçak gönüllü olanı Allâh yüceltir.” (Müslim, Birr, 69)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Sadaka günahların azabını söndürür</span><br />
<br />
“Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadakanın ecri</span><br />
<br />
“Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka ömrü uzatır</span><br />
<br />
“Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka belaları önler</span><br />
<br />
“Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahirette sadakanın ecri</span><br />
<br />
“İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.” (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarım hurma da olsa sadaka ver</span><br />
<br />
“Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamayan, güzel ve hoş sözle korunsun.” (Buhârî, Edeb, 34)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadaka ömrünü uzattı</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ’nın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ yanındakilere:<br />
<br />
“–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.<br />
<br />
Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ:<br />
<br />
“–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:<br />
<br />
“–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ:<br />
<br />
“–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:<br />
<br />
“–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ:<br />
<br />
“–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:<br />
<br />
“–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.<br />
<br />
Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ:<br />
<br />
“–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sadakasız cennet zor</span><br />
<br />
Beşîr bin Hasâsiyye (r.a.) şöyle anlatır:<br />
<br />
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.<br />
<br />
Ben şöyle dedim:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar. Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”<br />
<br />
Resûlullah elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”<br />
<br />
Ben hemen:<br />
<br />
“–Yâ Resûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN-I KERİM OKUMANIN FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
Kur’an okumakla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız...<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur’an okuyana şefaat edecektir</span><br />
<br />
Ebû Ümâme (r.a.), ben Resûlullah’ı:<br />
<br />
“Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olarak gelecektir” buyururken işittim, demiştir. (Müslim, Müsâfirîn 252)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an okumanın sevabı</span><br />
<br />
İbni Mesut’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kim Kur’ân-ı Kerîm’den bir harf okursa, onun için bir iyilik sevabı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on sevaptır. Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilâkis elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm de bir harftir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 16)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Teravih Nedir? Teravih Namazı İle İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36012</link>
			<pubDate>Sat, 01 Mar 2025 03:51:28 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36012</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Teravih Nedir? Teravih Namazı İle İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Teravih nedir? Teravih namazının hükmü nedir? Peygamberimiz (s.a.v.) teravih namazı kılmış mıdır? Teravih namazı ne zaman cemaatle kılınmaya başlandı? Teravih namazı ile ilgili hadisler.<br />
<br />
Sözlükte rahatlatmak, dinlendirmek anlamlarına gelen “tervîha” kelimesinin çoğulu olan teravih, dinî bir terim olarak Ramazan ayında, yatsı namazı ile vitir namazı arasında kılınan nafile namaz demektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERAVİH NAMAZI SÜNNET MİDİR?</span></span></span><br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Teravih namazı, kadın-erkek herkes için sünnet-i müekkededir ve İslâm’ın şeâirindendir.</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Teravih namazı, orucun değil Ramazan’ın sünnetidir. Bu sebeple oruç tutmayan hasta ve yolcular için de Teravih kılmak sünnettir.</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TERAVİH NAMAZI İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span></span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mânevî bir lutuf mevsimi olan Ramazân-ı Şerîf’te bilhassa rûhâniyetimizi seviyelendirmeye gayret etmemiz îcâb eder. Bu hususta yeğâne geçer akçe de; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“ihlâs”</span>tır. İbâdetlerin kemâlini artıran; kalp temizliği, niyet berraklığı ve samîmiyettir.</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefsânî menfaat düşüncelerinin karıştığı, Hak rızâsından gayrı gâyelerin ortak edildiği ibâdetlerden bir hayır umulamaz Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan, yalnız uykusuzluktur.”</span> (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim Ramazan’ın faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”</span> (Buhârî, Îmân  37 ; Müslim, Müsâfirîn 173, 174.)</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allâh Teâlâ Ramazan’da orucu farz kıldı, ben de (terâvîh) namazını sünnet kıldım.”</span> (İbn-i Mâce, Salât, 173)</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TERAVİH NAMAZI NE ZAMAN CEMAATLE KILINMAYA BAŞLANDI?</span></span></span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Teravih namazı kılmış, Ashâb-ı Kirâm da ona tâbî olarak cemaatle kılmışlardır: Hz. Ayşe şöyle anlatır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir gece Resûlullah Efendimiz mescitte Teravih namazı kıldı. İnsanlar da ona tâbî olarak namaz kıldı. İkinci gece yine kıldı, o gece cemaat çoğaldı. Daha sonra üçüncü veya dördüncü gece cemaat toplandı, fakat Resûlullah Efendimiz mescide çıkmadı. Sabah olunca:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">«‒Gece toplandığınızı gördüm, ama Teravih namazının size farz kılınmasından korktuğum için çıkıp size teravih kıldırmadım.»</span> buyurdular. Bu hâdise Ramazan’da olmuştu.” (Muvatta’, es-Salâtü fî Ramadân, 1. Krş. Buhârî, Terâvîh, 1, Cuma, 29; Müslim, Sıyâm 59, Müsâfirîn, 177; Ebû Dâvûd, Ramadân, 1/1375)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ali bir gün şöyle buyurdu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“‒Vallahi Hz. Ömer’i Ramazan ayında Teravih namazını cemaatle kılmaya ben teşvik ettim!”</span> Yanındakiler: “‒Bu nasıl oldu ey Mü’minlerin Emîri?” dediler. Şöyle devam etti: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“‒Ona yedinci kat semâda bir hazîre olduğunu ve ona Hazîretü’l-Kuds dendiğini haber verdim. Orada, kendilerine Rûh –bir rivayette Rûhâniyyûn- denilen melekler vardır. Kadir Gecesi geldiğinde Rabbimizden dünyaya inmek için izin isterler. Cenâb-ı Hak da onlara izin verir. Uğradıkları ve içinde namaz kılınan her mescide ve yolda rastladıkları herkese dua ederler. Bu insanlar da meleklerden gelen berekete nâil olurlar.</span> Ben bunları anlatınca Hz. Ömer: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">«‒Ey Ebü’l-Hasan! O hâlde insanları namaza teşvik edelim de berekete nâil olsunlar!» dedi ve Terâvih’in cemaatle kılınmasını emretti.”</span> (Beyhakî, Şuab, V, 278-279)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Teravih Nedir? Teravih Namazı İle İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Teravih nedir? Teravih namazının hükmü nedir? Peygamberimiz (s.a.v.) teravih namazı kılmış mıdır? Teravih namazı ne zaman cemaatle kılınmaya başlandı? Teravih namazı ile ilgili hadisler.<br />
<br />
Sözlükte rahatlatmak, dinlendirmek anlamlarına gelen “tervîha” kelimesinin çoğulu olan teravih, dinî bir terim olarak Ramazan ayında, yatsı namazı ile vitir namazı arasında kılınan nafile namaz demektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERAVİH NAMAZI SÜNNET MİDİR?</span></span></span><br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Teravih namazı, kadın-erkek herkes için sünnet-i müekkededir ve İslâm’ın şeâirindendir.</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Teravih namazı, orucun değil Ramazan’ın sünnetidir. Bu sebeple oruç tutmayan hasta ve yolcular için de Teravih kılmak sünnettir.</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TERAVİH NAMAZI İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span></span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Mânevî bir lutuf mevsimi olan Ramazân-ı Şerîf’te bilhassa rûhâniyetimizi seviyelendirmeye gayret etmemiz îcâb eder. Bu hususta yeğâne geçer akçe de; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“ihlâs”</span>tır. İbâdetlerin kemâlini artıran; kalp temizliği, niyet berraklığı ve samîmiyettir.</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefsânî menfaat düşüncelerinin karıştığı, Hak rızâsından gayrı gâyelerin ortak edildiği ibâdetlerden bir hayır umulamaz Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan, yalnız uykusuzluktur.”</span> (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim Ramazan’ın faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”</span> (Buhârî, Îmân  37 ; Müslim, Müsâfirîn 173, 174.)</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allâh Teâlâ Ramazan’da orucu farz kıldı, ben de (terâvîh) namazını sünnet kıldım.”</span> (İbn-i Mâce, Salât, 173)</span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TERAVİH NAMAZI NE ZAMAN CEMAATLE KILINMAYA BAŞLANDI?</span></span></span></div>
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Teravih namazı kılmış, Ashâb-ı Kirâm da ona tâbî olarak cemaatle kılmışlardır: Hz. Ayşe şöyle anlatır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir gece Resûlullah Efendimiz mescitte Teravih namazı kıldı. İnsanlar da ona tâbî olarak namaz kıldı. İkinci gece yine kıldı, o gece cemaat çoğaldı. Daha sonra üçüncü veya dördüncü gece cemaat toplandı, fakat Resûlullah Efendimiz mescide çıkmadı. Sabah olunca:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">«‒Gece toplandığınızı gördüm, ama Teravih namazının size farz kılınmasından korktuğum için çıkıp size teravih kıldırmadım.»</span> buyurdular. Bu hâdise Ramazan’da olmuştu.” (Muvatta’, es-Salâtü fî Ramadân, 1. Krş. Buhârî, Terâvîh, 1, Cuma, 29; Müslim, Sıyâm 59, Müsâfirîn, 177; Ebû Dâvûd, Ramadân, 1/1375)</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hz. Ali bir gün şöyle buyurdu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“‒Vallahi Hz. Ömer’i Ramazan ayında Teravih namazını cemaatle kılmaya ben teşvik ettim!”</span> Yanındakiler: “‒Bu nasıl oldu ey Mü’minlerin Emîri?” dediler. Şöyle devam etti: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“‒Ona yedinci kat semâda bir hazîre olduğunu ve ona Hazîretü’l-Kuds dendiğini haber verdim. Orada, kendilerine Rûh –bir rivayette Rûhâniyyûn- denilen melekler vardır. Kadir Gecesi geldiğinde Rabbimizden dünyaya inmek için izin isterler. Cenâb-ı Hak da onlara izin verir. Uğradıkları ve içinde namaz kılınan her mescide ve yolda rastladıkları herkese dua ederler. Bu insanlar da meleklerden gelen berekete nâil olurlar.</span> Ben bunları anlatınca Hz. Ömer: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">«‒Ey Ebü’l-Hasan! O hâlde insanları namaza teşvik edelim de berekete nâil olsunlar!» dedi ve Terâvih’in cemaatle kılınmasını emretti.”</span> (Beyhakî, Şuab, V, 278-279)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sahur Nedir? Sahurla İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36010</link>
			<pubDate>Sat, 01 Mar 2025 03:47:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36010</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahur Nedir? Sahurla İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Sahur ne demektir? Sahur yemeğinin dindeki yeri nedir? Sahur yapmanın fazileti ve bereketi nedir? Sahur hakkında hadisler.<br />
<br />
Sahur yemeği, oruç tutacak kişilerin imsak vaktinden önce gece yedikleri yemektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR YAPMAK</span></span><br />
Ramazan ayıda mümkün olduğu kadar sahur yapmaya gayret etmeliyiz. Sahurların yüksek fazîlet ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.”</span> (Abdurrazzâk, Mu sannef, IV, 227/7599)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sahur yemeği yiyin, zîrâ sahurda bereket vardır.”</span> (Buhârî, Savm, 20)<br />
Hadis-i şerifte buyrulur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İftarı acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..”</span> (Taberânî, Mûcemu’l-Kebîr, 25, 163)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURUN BEREKETİ</span></span><br />
Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır.”</span> (Buhârî, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45)<br />
İbni Ömer (r.a.) dedi ki, Resûlullah‘ın iki müezzini vardı: Bilâl ve İbni Ümmü Mektûm. Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bilâl geceleyin erkence ezan okur. Siz İbni Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz.”</span><br />
İbni Ömer, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu ikisinin arasındaki zaman, biri inip diğeri çıkıncaya kadar geçen vakitten ibaretti”</span> demiştir. (Buhârî, Ezân 11, 13, Şehâdât 11, Savm 17)<br />
Resûlullah, oruç tutarken sahura kalkmayı ve iftarda acele etmeyi tavsiye etmiştir. (Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyâm, 48; Tirmizî, Savm, 17/708.)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gündüzün orucuna sahur yemeği ile gecenin ibadetine de öğle uykusu ile yardımcı olunuz!”</span> (Hâkim, I, 588)<br />
Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ramazan’da (Teravih) namazından ayrılıp, hizmetçilerden ale’l-acele sahur yemeği getirmelerini isterdik, çünkü fecrin doğmasından korkardık.”</span> (Muvatta’, es-Salâtü fî Ramadân, 7)<br />
“….Sakîf temsilcilerine İslâm’ın farzları ve ahkâmı öğretildi. Hz. Peygamber, Ramazan’ın kalan kısmında oruç tutmalarını da onlara emretti. Bilâl-i Habeşi, onların sahur ve iftar yemeklerini yanlarına götürürdü.” ( Vâkıdî, III, 968.)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR İLE SABAH NAMAZI ARASI</span></span><br />
Zeyd İbni Sâbit (r.a.) dedi ki:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Biz Resûlullah ile birlikte sahur yemeği yedik sonra da sabah namazını kıldık. Sahur yemeği ile sabah namazı arasında ne kadar zaman geçti? diye soruldu. “Elli âyet okuyacak kadar” cevabını verdi.</span> (Buhârî, Savm 19; Müslim, Sıyâm 47)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURDA İBADET</span></span><br />
Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.”</span> (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)<br />
Allâh Teâlâ, teheccüd namazını Peygamber Efendimiz’e husûsî olarak farz kılmıştır. Bizler de Ramazan-ı Şerif içerisinde sahura kalktığımızda en az 2 rekat teheccüd namazı kılmaya gayret etmeliyiz. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gecenin bir kısmında da sâdece sana mahsus bir fazlalık olmak üzere Kur’ân ile teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni Makâm-ı Mahmûda eriştirir.”</span> (el-İsrâ 17/79)<br />
Teheccüd namazı ile ilgili Resûlullâh buyurdular:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gece namazına devam ediniz. Zira bu sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü gece ibadeti, Allah’a yakınlık günahlara kefaret olup insanı bedeni hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.”</span> </span>(Tirmizi, Deavât, 101)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“…Farzlar dışında en faziletli namaz, gece namazıdır.”</span></span> (Müslim, Sıyâm, 203)<br />
Yine Allah Resûlü buyururlar ki:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cebrâîl (a.s) geldi ve şöyle dedi: </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">«…Hiç şüphe yok ki, mü’minin şerefi (değeri) teheccüd namazındadır…»”</span> </span>(Cem’u’l-Fevâid, I. 335)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahur Nedir? Sahurla İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Sahur ne demektir? Sahur yemeğinin dindeki yeri nedir? Sahur yapmanın fazileti ve bereketi nedir? Sahur hakkında hadisler.<br />
<br />
Sahur yemeği, oruç tutacak kişilerin imsak vaktinden önce gece yedikleri yemektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR YAPMAK</span></span><br />
Ramazan ayıda mümkün olduğu kadar sahur yapmaya gayret etmeliyiz. Sahurların yüksek fazîlet ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.”</span> (Abdurrazzâk, Mu sannef, IV, 227/7599)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sahur yemeği yiyin, zîrâ sahurda bereket vardır.”</span> (Buhârî, Savm, 20)<br />
Hadis-i şerifte buyrulur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İftarı acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..”</span> (Taberânî, Mûcemu’l-Kebîr, 25, 163)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURUN BEREKETİ</span></span><br />
Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır.”</span> (Buhârî, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45)<br />
İbni Ömer (r.a.) dedi ki, Resûlullah‘ın iki müezzini vardı: Bilâl ve İbni Ümmü Mektûm. Resûlullah şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bilâl geceleyin erkence ezan okur. Siz İbni Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz.”</span><br />
İbni Ömer, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu ikisinin arasındaki zaman, biri inip diğeri çıkıncaya kadar geçen vakitten ibaretti”</span> demiştir. (Buhârî, Ezân 11, 13, Şehâdât 11, Savm 17)<br />
Resûlullah, oruç tutarken sahura kalkmayı ve iftarda acele etmeyi tavsiye etmiştir. (Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyâm, 48; Tirmizî, Savm, 17/708.)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gündüzün orucuna sahur yemeği ile gecenin ibadetine de öğle uykusu ile yardımcı olunuz!”</span> (Hâkim, I, 588)<br />
Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ramazan’da (Teravih) namazından ayrılıp, hizmetçilerden ale’l-acele sahur yemeği getirmelerini isterdik, çünkü fecrin doğmasından korkardık.”</span> (Muvatta’, es-Salâtü fî Ramadân, 7)<br />
“….Sakîf temsilcilerine İslâm’ın farzları ve ahkâmı öğretildi. Hz. Peygamber, Ramazan’ın kalan kısmında oruç tutmalarını da onlara emretti. Bilâl-i Habeşi, onların sahur ve iftar yemeklerini yanlarına götürürdü.” ( Vâkıdî, III, 968.)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHUR İLE SABAH NAMAZI ARASI</span></span><br />
Zeyd İbni Sâbit (r.a.) dedi ki:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Biz Resûlullah ile birlikte sahur yemeği yedik sonra da sabah namazını kıldık. Sahur yemeği ile sabah namazı arasında ne kadar zaman geçti? diye soruldu. “Elli âyet okuyacak kadar” cevabını verdi.</span> (Buhârî, Savm 19; Müslim, Sıyâm 47)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHURDA İBADET</span></span><br />
Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.”</span> (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)<br />
Allâh Teâlâ, teheccüd namazını Peygamber Efendimiz’e husûsî olarak farz kılmıştır. Bizler de Ramazan-ı Şerif içerisinde sahura kalktığımızda en az 2 rekat teheccüd namazı kılmaya gayret etmeliyiz. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gecenin bir kısmında da sâdece sana mahsus bir fazlalık olmak üzere Kur’ân ile teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni Makâm-ı Mahmûda eriştirir.”</span> (el-İsrâ 17/79)<br />
Teheccüd namazı ile ilgili Resûlullâh buyurdular:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gece namazına devam ediniz. Zira bu sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü gece ibadeti, Allah’a yakınlık günahlara kefaret olup insanı bedeni hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.”</span> </span>(Tirmizi, Deavât, 101)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“…Farzlar dışında en faziletli namaz, gece namazıdır.”</span></span> (Müslim, Sıyâm, 203)<br />
Yine Allah Resûlü buyururlar ki:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cebrâîl (a.s) geldi ve şöyle dedi: </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">«…Hiç şüphe yok ki, mü’minin şerefi (değeri) teheccüd namazındadır…»”</span> </span>(Cem’u’l-Fevâid, I. 335)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber Efendimiz’in Konuşma Tarzı ile İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35914</link>
			<pubDate>Tue, 25 Feb 2025 22:21:43 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35914</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz’in Konuşma Tarzı ile İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Peygamber (sav.) Efendimiz’in konuşma tarzı nasıldı? Peygamberimizin (sav.) konuşma tarzıyla ilgili bazı hadisleri.<br />
<br />
Peygamberimizin (sav.) konuşma tarzı ile ilgili hadis-i şerifleri...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZİN KONUŞMA TARZI İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“...Bana sözün özü verildi...” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Müslim, Mesâcid, 5)</span></span><br />
<br />
***<br />
<br />
Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Allah Resulü’nün herhangi bir konuyu anlatırken (tane tane konuşması sebebiyle) sözcüklerini saymak isteyen kimse sayabilirdi.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Buhârî, Menâkıb, 23)</span></span><br />
<br />
***<br />
<br />
Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Resûlullah’ın konuşması, onu dinleyen herkesin anlayabileceği şekilde açıktı.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Edeb, 18)</span></span><br />
<br />
***<br />
<br />
Enes b. Mâlik (r.a.) naklediyor:<br />
<br />
“Peygamber (önemli) bir söz söyleyeceği zaman iyice anlaşılması için üç kez tekrar ederdi.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Buhârî, İlim, 30)</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz’in Konuşma Tarzı ile İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Peygamber (sav.) Efendimiz’in konuşma tarzı nasıldı? Peygamberimizin (sav.) konuşma tarzıyla ilgili bazı hadisleri.<br />
<br />
Peygamberimizin (sav.) konuşma tarzı ile ilgili hadis-i şerifleri...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZİN KONUŞMA TARZI İLE İLGİLİ HADİSLER</span></span><br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“...Bana sözün özü verildi...” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Müslim, Mesâcid, 5)</span></span><br />
<br />
***<br />
<br />
Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Allah Resulü’nün herhangi bir konuyu anlatırken (tane tane konuşması sebebiyle) sözcüklerini saymak isteyen kimse sayabilirdi.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Buhârî, Menâkıb, 23)</span></span><br />
<br />
***<br />
<br />
Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Resûlullah’ın konuşması, onu dinleyen herkesin anlayabileceği şekilde açıktı.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Edeb, 18)</span></span><br />
<br />
***<br />
<br />
Enes b. Mâlik (r.a.) naklediyor:<br />
<br />
“Peygamber (önemli) bir söz söyleyeceği zaman iyice anlaşılması için üç kez tekrar ederdi.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Buhârî, İlim, 30)</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cemaatin İmama Uyması Emredilen Yerler ile İlgili Hadisler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35910</link>
			<pubDate>Tue, 25 Feb 2025 22:12:47 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35910</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cemaatin İmama Uyması Emredilen Yerler ile İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Cemaatle namazda imama nasıl uyulur? Cemaatle namazda imama uyulacak durumlar veya cemaatin imama uyması emredilen yerler ile ilgili hadisler…<br />
<br />
Ebû Süfyan’ın oğlu Muâviye radıyallahu anhdan:<br />
<br />
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Rükû ve secdede beni geçmeyin, ben ne zaman rükûda sizi geçersem, siz bana kalkınca yetişirsiniz. Çünkü ben yaşlandım,” buyurdu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/619; İbn-i Mâce, Kitâbu’l-İkâmetü’s-Salât, b. 41, N, 963, s. 309, c. 1)</span></span><br />
Hadisin Açıklaması<br />
<br />
Rükû ve secdede İmâm-ı geçmemek gerekir. İmam kendisine uyumak için öne geçirildi. Biz de kendisine uymak için arkasına, durduk. Biz İmâm-ı geçersek, biz imam, imam da cemaat olmuş olur. Bu hadis Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin son günlerinde söylemiş olduğu, hadislerdendir. Çünkü ben rükuda sizden önce kalkmış olsam da kalkarken, bana yetişirsiniz. Zira ben yaşlandım, buyuruyor.<br />
<br />
*<br />
<br />
Ebû İshak radıyallahu anhdan:<br />
<br />
Hutamlı Abdullah bin Yezid’i halka hitap ederken dinledim. O dedi ki: Bize Berâ nakletti. Bera yalancı değildir. Onlar başlarını rükûdan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile kalktıkları zaman, ayak üstü dururlar (beklerler) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi secde ederken görünce secde ederlerdi. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/620; Buharî,; Müslim, Kitâbu’s-Salât, b. 39, n. 474, s. 345, c. 1; Tirmizî, Kitâbu’s-Salât, b. 208, n. 281, s. 70, c. 2; Nesêi, Kitâbu’l-İmâmet, n. 830, s. 96, c. 2)</span></span><br />
<br />
*<br />
<br />
Berâ (bin Azib) radıyallahu anh dedi ki:<br />
<br />
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber namaz kılardık. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin (alnını yere) koyduğunu görene kadar bizden kimse belini eğmezdi. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/621; Müslim, Kitâbu’s-Salât, b. 39, n. 474, s. 345, c. 1; Nesêi, Kitâbu’l-İmâmet, b. Mübaderetü’l-İmam, n. 830, s. 96, c. 2)</span></span><br />
<br />
*<br />
<br />
Muharib bin Disar radıyallahu anhdan:<br />
<br />
Abdullah bin Yezid’i minber üzerinde şöyle derken işittim.<br />
<br />
Bera bana şöyle haber verdi:<br />
<br />
Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile namaz kılarlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem rükûa gidince rükû ederler. “Semiallahülimen hamide” dediği zaman Rasûlullah’ın alnını yere koyduğunu görene kadar ayakta dururlar, sonra, Rasûlullah’a uyarlardı. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/622)</span></span><br />
<br />
Kaynak: İbrahim Koçaşlı, Sünen-i Ebî Davud ve Tercemesi, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cemaatin İmama Uyması Emredilen Yerler ile İlgili Hadisler</span></span><br />
<br />
Cemaatle namazda imama nasıl uyulur? Cemaatle namazda imama uyulacak durumlar veya cemaatin imama uyması emredilen yerler ile ilgili hadisler…<br />
<br />
Ebû Süfyan’ın oğlu Muâviye radıyallahu anhdan:<br />
<br />
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Rükû ve secdede beni geçmeyin, ben ne zaman rükûda sizi geçersem, siz bana kalkınca yetişirsiniz. Çünkü ben yaşlandım,” buyurdu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/619; İbn-i Mâce, Kitâbu’l-İkâmetü’s-Salât, b. 41, N, 963, s. 309, c. 1)</span></span><br />
Hadisin Açıklaması<br />
<br />
Rükû ve secdede İmâm-ı geçmemek gerekir. İmam kendisine uyumak için öne geçirildi. Biz de kendisine uymak için arkasına, durduk. Biz İmâm-ı geçersek, biz imam, imam da cemaat olmuş olur. Bu hadis Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin son günlerinde söylemiş olduğu, hadislerdendir. Çünkü ben rükuda sizden önce kalkmış olsam da kalkarken, bana yetişirsiniz. Zira ben yaşlandım, buyuruyor.<br />
<br />
*<br />
<br />
Ebû İshak radıyallahu anhdan:<br />
<br />
Hutamlı Abdullah bin Yezid’i halka hitap ederken dinledim. O dedi ki: Bize Berâ nakletti. Bera yalancı değildir. Onlar başlarını rükûdan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile kalktıkları zaman, ayak üstü dururlar (beklerler) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi secde ederken görünce secde ederlerdi. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/620; Buharî,; Müslim, Kitâbu’s-Salât, b. 39, n. 474, s. 345, c. 1; Tirmizî, Kitâbu’s-Salât, b. 208, n. 281, s. 70, c. 2; Nesêi, Kitâbu’l-İmâmet, n. 830, s. 96, c. 2)</span></span><br />
<br />
*<br />
<br />
Berâ (bin Azib) radıyallahu anh dedi ki:<br />
<br />
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber namaz kılardık. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin (alnını yere) koyduğunu görene kadar bizden kimse belini eğmezdi. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/621; Müslim, Kitâbu’s-Salât, b. 39, n. 474, s. 345, c. 1; Nesêi, Kitâbu’l-İmâmet, b. Mübaderetü’l-İmam, n. 830, s. 96, c. 2)</span></span><br />
<br />
*<br />
<br />
Muharib bin Disar radıyallahu anhdan:<br />
<br />
Abdullah bin Yezid’i minber üzerinde şöyle derken işittim.<br />
<br />
Bera bana şöyle haber verdi:<br />
<br />
Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile namaz kılarlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem rükûa gidince rükû ederler. “Semiallahülimen hamide” dediği zaman Rasûlullah’ın alnını yere koyduğunu görene kadar ayakta dururlar, sonra, Rasûlullah’a uyarlardı. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ebû Dâvûd, Salât, 75/622)</span></span><br />
<br />
Kaynak: İbrahim Koçaşlı, Sünen-i Ebî Davud ve Tercemesi, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Altın ve Gümüş Yerine Ne Biriktirelim?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35745</link>
			<pubDate>Sat, 22 Feb 2025 14:44:16 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35745</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Altın ve Gümüş Yerine Ne Biriktirelim?</span></span><br />
<br />
Tevbe suresi nazil olunca “Neyi biriktirelim yâ Rasûlâllah?” sorusuna muhattap olan Efendimiz (s.a.v), sahabe ne cevap veriyor?<br />
<br />
“…Altın ve gümüşü biriktirip infak etmeyenleri acıklı bir azâb ile müjdele.” (et-Tevbe, 34) âyet-i kerîmesi nâzil olduğunda sahâbe:<br />
<br />
“−Neyi biriktirelim yâ Rasûlâllah?” diye sordular.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Sahip olunan şeylerin en fazîletlisi;<br />
<br />
    (Hayatın hiçbir safhasında Allâh’ı unutmayıp dâimâ) zikreden bir dil,<br />
<br />
(Kul, hayatın hiçbir safhasında Allâh’ı unutmayacak. Her gördüğü şeyde O’nu hatırlayacak. Zira bu cihan, ilâhî azamet ve kudret akışları ile müzeyyen. Abes yok.)<br />
<br />
    (Bütün nîmetleri Hakk’ın lûtfettiğinin idrâki içinde) şükreden bir kalp,<br />
<br />
(Rabbimiz; Nimetlerimi saymaya kalksanız sayamazsınız buyuruyor. Her uzuv ayrı bir nimet. Şu dünya, insan için hazırlandı. İlâhî bir laboratuvar.<br />
<br />
Zerreden küreye her şey insana tahsis edilmiş. İnsan da bunun tefekkürüyle dâimâ şükür içinde yaşayacak.)<br />
<br />
    Kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.” (Tirmizî, Tefsîr, 9/9)<br />
<br />
Sâliha bir hanım, beyi için sâlih amel desteğidir. Âilenin; takvâ yuvası olabilmesi için, hanımın dindar olması çok mühim.<br />
<br />
Sâliha bir hanım, kocasının îmânına ve ömrünü sâlih amellerle tezyîn etmesine yardımcı olur. Böyle bir hanım, bir erkek için en kıymetli nîmetlerdendir.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:<br />
<br />
“Bana dünyanızdan, (sâliha) kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nûru kılındı.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)<br />
<br />
Sevdiren, Cenâb-ı Hak’tır. Bu nebevî beyan, sâliha kadının Hak katındaki ulvî mevkiini göstermektedir. Yani sâliha kadını Cenâb-ı Hak sevmiş, Rasûl’üne de sevdirmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Altın ve Gümüş Yerine Ne Biriktirelim?</span></span><br />
<br />
Tevbe suresi nazil olunca “Neyi biriktirelim yâ Rasûlâllah?” sorusuna muhattap olan Efendimiz (s.a.v), sahabe ne cevap veriyor?<br />
<br />
“…Altın ve gümüşü biriktirip infak etmeyenleri acıklı bir azâb ile müjdele.” (et-Tevbe, 34) âyet-i kerîmesi nâzil olduğunda sahâbe:<br />
<br />
“−Neyi biriktirelim yâ Rasûlâllah?” diye sordular.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Sahip olunan şeylerin en fazîletlisi;<br />
<br />
    (Hayatın hiçbir safhasında Allâh’ı unutmayıp dâimâ) zikreden bir dil,<br />
<br />
(Kul, hayatın hiçbir safhasında Allâh’ı unutmayacak. Her gördüğü şeyde O’nu hatırlayacak. Zira bu cihan, ilâhî azamet ve kudret akışları ile müzeyyen. Abes yok.)<br />
<br />
    (Bütün nîmetleri Hakk’ın lûtfettiğinin idrâki içinde) şükreden bir kalp,<br />
<br />
(Rabbimiz; Nimetlerimi saymaya kalksanız sayamazsınız buyuruyor. Her uzuv ayrı bir nimet. Şu dünya, insan için hazırlandı. İlâhî bir laboratuvar.<br />
<br />
Zerreden küreye her şey insana tahsis edilmiş. İnsan da bunun tefekkürüyle dâimâ şükür içinde yaşayacak.)<br />
<br />
    Kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.” (Tirmizî, Tefsîr, 9/9)<br />
<br />
Sâliha bir hanım, beyi için sâlih amel desteğidir. Âilenin; takvâ yuvası olabilmesi için, hanımın dindar olması çok mühim.<br />
<br />
Sâliha bir hanım, kocasının îmânına ve ömrünü sâlih amellerle tezyîn etmesine yardımcı olur. Böyle bir hanım, bir erkek için en kıymetli nîmetlerdendir.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:<br />
<br />
“Bana dünyanızdan, (sâliha) kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nûru kılındı.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)<br />
<br />
Sevdiren, Cenâb-ı Hak’tır. Bu nebevî beyan, sâliha kadının Hak katındaki ulvî mevkiini göstermektedir. Yani sâliha kadını Cenâb-ı Hak sevmiş, Rasûl’üne de sevdirmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nafaka Ne Demektir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35744</link>
			<pubDate>Sat, 22 Feb 2025 14:42:37 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=35744</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nafaka Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Nafaka ne demektir? Kısaca anlamı nedir?<br />
<br />
Sözlükte "infak edilen şey, harç, yaşamak için gerekli azık, mal, aile reisinin ev halkı için bulundurması gereken yiyecek, giyecek ve benzeri şeyleri" ifade eden nafaka, bir fıkıh kavramı olarak, kişinin bakmakla yükümlü olduğu şahısların, sosyal seviyesine göre normal bir hayat sürdürebilmeleri için ihtiyaç duyduğu ve mükellefin de temin ile yükümlü bulunduğu şeylerin tümüne denir.<br />
<br />
Nafaka denilince, mükellefin bakmakla yükümlü olduğu kişinin yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi masrafları, ayrıca gerektiğinde hizmetçisi anlaşılmalıdır. Nafaka alacaklısının baba veya oğul olması ve bunların da evlenmeye ihtiyaçlarının bulunması hâlinde evlendirme de nafakaya dahil olabilir. Kur'ân-ı Kerim'de nafaka borcunun, yükümlünün ekonomik gücüne göre tespit edileceği belirtilmektedir; Yüce Allah, "Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın kendisine verdiğinden versin; Allah kimseye, verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir." buyurmaktadır (Talâk, 65/7).<br />
<br />
İslâm dini, kocaya vermiş olduğu hak ve yetkilerin yanında, bir takım görev ve sorumluluklar da yüklemiştir. Bunlardan birisi de kocanın, eşinin temel ihtiyaçlarını mâkul ve normal ölçülerde karşılama ve giderme görevidir. Bu evlilik akdinden doğan bir sorumluluk olup, kadının zengin veya fakir olması, müslim veya gayrimüslim olması etkili olmaz.<br />
<br />
Eşlerin dışında çocuğun nafakası da babaya aittir. Kur'ân'da çocukların ve annelerinin nafakalarının temel ihtiyaçlarının normal ölçülerde karşılanmasının, babaya ait bir görev olduğuna işaret edilmektedir (Bakara, 2/233). Kız çocuğu büyük de olsa, evleninceye kadar nafakası babaya aittir; evlendikten sonra koca karşılar. Erkek çocuklar ise, çalışıp kazanır hâle gelinceye kadar baba nafakalarını temin eder; çalışıp kazanabilecek hâle gelince nafaka sorumluluğu sona erer. Ancak çocuğun muhtaç olması hâlinde, nafakası babaya aittir. Torunların nafakaları da çocuklar gibidir. Babaları veya çocukları yoksa veya bunlar nafakayı temin edemiyorlarsa, dede nafakayı temin eder. Anne, baba veya dede ve ninelerin nafakaları çocukların üzerinedir. Zira Kur'ân'da, anne-babaya iyilik edilmesi (İsra, 17/23); kâfir bile olsalar onlara iyi davranılması emredilmektedir (Lokman, 31/15). Bu sebeple, bütün âlimler, anne-babanın nafakasının çocuklara ait olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında, amca, hala, dayı, teyze gibi, kan hısımı olup da, aralarında evlenme caiz olmayan akrabalar, şartlar gerçekleştiğinde karşılıklı olarak nafaka alacaklısı ve borçlusu olurlar.<br />
<br />
Bir kimsenin nafakaya hak sahibi olabilmesi için, eşler ve küçük çocuklar dışında, muhtaç olmaları, nafaka borçlusu ile aralarında akrabalık ilişkisi bulunması gerekir. Nafakayı ödeyecek kimsenin de, başkasına muhtaç olmaması gerekir. Eşler ile çocukların nafakaları zorunlu olduğundan, ödeyememesi hâlinde, onun adına borç alınarak yapılır; daha sonra imkânı doğduğunda öder.<br />
<br />
İslâm dini, nafaka borcu ve alacağını sadece aile çevresinde ele almayarak daha geniş bir çevreye yaymış, böylece toplumda sosyal dengenin ve barışın temininde önemli bir adım atmıştır. Hatta, bir bölgede aç ve muhtaç bir kimsenin bulunması hâlinde, o mahallin halkı dinen sorumlu tutulmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: Diyanet<br />
<br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nafaka Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Nafaka ne demektir? Kısaca anlamı nedir?<br />
<br />
Sözlükte "infak edilen şey, harç, yaşamak için gerekli azık, mal, aile reisinin ev halkı için bulundurması gereken yiyecek, giyecek ve benzeri şeyleri" ifade eden nafaka, bir fıkıh kavramı olarak, kişinin bakmakla yükümlü olduğu şahısların, sosyal seviyesine göre normal bir hayat sürdürebilmeleri için ihtiyaç duyduğu ve mükellefin de temin ile yükümlü bulunduğu şeylerin tümüne denir.<br />
<br />
Nafaka denilince, mükellefin bakmakla yükümlü olduğu kişinin yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi masrafları, ayrıca gerektiğinde hizmetçisi anlaşılmalıdır. Nafaka alacaklısının baba veya oğul olması ve bunların da evlenmeye ihtiyaçlarının bulunması hâlinde evlendirme de nafakaya dahil olabilir. Kur'ân-ı Kerim'de nafaka borcunun, yükümlünün ekonomik gücüne göre tespit edileceği belirtilmektedir; Yüce Allah, "Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın kendisine verdiğinden versin; Allah kimseye, verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir." buyurmaktadır (Talâk, 65/7).<br />
<br />
İslâm dini, kocaya vermiş olduğu hak ve yetkilerin yanında, bir takım görev ve sorumluluklar da yüklemiştir. Bunlardan birisi de kocanın, eşinin temel ihtiyaçlarını mâkul ve normal ölçülerde karşılama ve giderme görevidir. Bu evlilik akdinden doğan bir sorumluluk olup, kadının zengin veya fakir olması, müslim veya gayrimüslim olması etkili olmaz.<br />
<br />
Eşlerin dışında çocuğun nafakası da babaya aittir. Kur'ân'da çocukların ve annelerinin nafakalarının temel ihtiyaçlarının normal ölçülerde karşılanmasının, babaya ait bir görev olduğuna işaret edilmektedir (Bakara, 2/233). Kız çocuğu büyük de olsa, evleninceye kadar nafakası babaya aittir; evlendikten sonra koca karşılar. Erkek çocuklar ise, çalışıp kazanır hâle gelinceye kadar baba nafakalarını temin eder; çalışıp kazanabilecek hâle gelince nafaka sorumluluğu sona erer. Ancak çocuğun muhtaç olması hâlinde, nafakası babaya aittir. Torunların nafakaları da çocuklar gibidir. Babaları veya çocukları yoksa veya bunlar nafakayı temin edemiyorlarsa, dede nafakayı temin eder. Anne, baba veya dede ve ninelerin nafakaları çocukların üzerinedir. Zira Kur'ân'da, anne-babaya iyilik edilmesi (İsra, 17/23); kâfir bile olsalar onlara iyi davranılması emredilmektedir (Lokman, 31/15). Bu sebeple, bütün âlimler, anne-babanın nafakasının çocuklara ait olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında, amca, hala, dayı, teyze gibi, kan hısımı olup da, aralarında evlenme caiz olmayan akrabalar, şartlar gerçekleştiğinde karşılıklı olarak nafaka alacaklısı ve borçlusu olurlar.<br />
<br />
Bir kimsenin nafakaya hak sahibi olabilmesi için, eşler ve küçük çocuklar dışında, muhtaç olmaları, nafaka borçlusu ile aralarında akrabalık ilişkisi bulunması gerekir. Nafakayı ödeyecek kimsenin de, başkasına muhtaç olmaması gerekir. Eşler ile çocukların nafakaları zorunlu olduğundan, ödeyememesi hâlinde, onun adına borç alınarak yapılır; daha sonra imkânı doğduğunda öder.<br />
<br />
İslâm dini, nafaka borcu ve alacağını sadece aile çevresinde ele almayarak daha geniş bir çevreye yaymış, böylece toplumda sosyal dengenin ve barışın temininde önemli bir adım atmıştır. Hatta, bir bölgede aç ve muhtaç bir kimsenin bulunması hâlinde, o mahallin halkı dinen sorumlu tutulmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: Diyanet<br />
<br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>