<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bilge Forum - Makaleler]]></title>
		<link>https://bilgeforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Bilge Forum - https://bilgeforum.com]]></description>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 02:24:50 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42551</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 06:13:11 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42551</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah</span></span><br />
<br />
Hakikat Ne? Maddenin gürültüsü ve modern dünyanın sığ tanımları arasında ruhumuzu diri tutacak o kadim sıralamayı yeniden hatırlıyoruz: Kâinattan insana, ruhtan aşka ve nihayetinde Allah’a uzanan beş basamaklı bir varlık yolculuğu...<br />
<br />
Allah’ın peygamber aracılığı ile gönderdiği dinlerin sonuncusu İslam’dır ve peygamberi de Hazreti Muhammed’dir. İman, ibadet, ahlâk, hukuk, ekonomi, estetik değerler üzerine bina edilen İslam dininden başka bir din kabul edenler Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtaramaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN DİN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
İslam Allah’ın son dinidir!<br />
<br />
İnsan bir din sahibi olmak ihtiyacındadır, bu bir zorunluluktur, dinsizlik ruhu darmadağın eden bir infilaktır. Dinlerin insanlık tarihine bıraktığı değerleri yok saymak ne acı! Geçip giden zaman ve sonsuz değişmeler insanın imtihan basamakları değil mi? Yüzyıllar öncesinin bize armağan olarak getirdiği hayat tecrübelerinin ilk baştan adının İslam olmasının sırrı burada tecelli etmektedir.<br />
<br />
Allah katında dinin adı İslam’dır!<br />
<br />
Çok olmaz hayatta, bazen birkaç kelimede tecelli eden hakikatle karşılaşır, bunu anlamak, bunun içinde bir renk olmak adına belki de bir ömrü veririz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEŞ KAVRAM, TEK HAKİKAT</span></span><br />
<br />
Yıllar öncesinden şöyle bir paragraf aklımda kalmış; “Kâinatta tek hakikat varsa o insanın kendi varlığıdır. İnsanın hakikati ise ruhtur. Ruh için bir hakikat varsa o aşktır. Aşk için bir hakikat varsa o da Cenabı Hak’tır.”<br />
<br />
Aman Allah’ım aman... Kaç yıl oldu bunu böyle aklımda tutmuş, en zor zamanlarda bu hikmetten aldığım ışık ile nice zorlukların üstesinden gelmiştim.<br />
<br />
Bunlar neydi?<br />
<br />
Kâinat, insan, ruh, aşk ve Allah...<br />
<br />
Efendim sıralamaya dikkat buyurun; kâinat, insan, ruh, aşk, Allah.<br />
<br />
İnsanın arayıp da bulamadığı sır sakın bu evrelerin tamamı olmasın erenler!<br />
<br />
Kâinatın varlığının akıl ve duygu dünyasına yansımasının meydana getirdiği haşyet, insanı kulluk denilen sırra götürüp zincirliyor. İnsana gelince üzerinde oynanan oyunlara bakılırsa işinin hayli zor olduğu anlaşılıyor.<br />
<br />
İnsan sûretinde yaratılmak lütuf ama adam olmak hiç de kolay değil. Her zamanın kendi dayattığı imkansızlıklar düşünülecek olursa esaslı bir imtihanla karşılaştığımızı söylemek istiyorum.<br />
<br />
Gerçek nedir? Hakikate nasıl ulaşılır? Değer hükmü nasıl gerçekleşir? İnsan olarak kendi varlığımızda bulunan esmanın tecellisi için önce yapmamız gereken işler var.<br />
<br />
Gerçek; onu düşünenden bağımsız olarak var olandır.<br />
<br />
Hakikat; düşüncenin konusuna uygun olmasıdır, bu durum olay ve zaruret başlığı altında ikiye ayrılır; fizik, metafizik, ahlak başlıkları altında incelenir, zaruret ise zorunluluktan doğar, iki ile ikinin toplamının dört olduğudur.<br />
<br />
Değer; gerçek ile hakikatin üzerine bina edilen bir olgudur o da; din, hukuk, ahlak, ekonomi ve estetik gibi alt branşlara ayrılır. Modern dünyanın anlamak istemediği bir anlam alanının tam da içindeyiz, ama gelin görün ki günlük sığ çekişmeler ve siyasi otorite tarafından yapılan din tanımları her şeyi bir çıkmaza sürüklüyor ki içinden çıkabilene aşk olsun!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AŞK İLE YANMAK</span></span><br />
<br />
Ruh aslında o büyük lütfun en önemli ihsanı. Maddi varlığımızın can suyu olan o sır bizler tarafından geliştirilmeyi bekliyor. Maddenin üzerine abandığı o narin yapı ancak ibadet formatlarıyla diri tutulabiliyor, cihat arzularıyla da kanatlandırılabiliyor.<br />
<br />
Madde ve ruh ayrımına hiç mi hiç girmeyelim. Bütünü parçalara ayırmakla varlığın sırlarına nüfuz edilebileceği zannedilmesin.<br />
<br />
Aşk’a gelince orada beklemek o ulu Sultan’ın hikmeti için kapısından hiç mi hiç ayrılmamak gerekiyor. Yunus diliyle söyleyecek olursak: “Aşkın gönlüm yağmaladı /Ne olsam gerek şimdiden geri/Bir od bıraktın canıma /Yansam gerek şimdiden geri”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah</span></span><br />
<br />
Hakikat Ne? Maddenin gürültüsü ve modern dünyanın sığ tanımları arasında ruhumuzu diri tutacak o kadim sıralamayı yeniden hatırlıyoruz: Kâinattan insana, ruhtan aşka ve nihayetinde Allah’a uzanan beş basamaklı bir varlık yolculuğu...<br />
<br />
Allah’ın peygamber aracılığı ile gönderdiği dinlerin sonuncusu İslam’dır ve peygamberi de Hazreti Muhammed’dir. İman, ibadet, ahlâk, hukuk, ekonomi, estetik değerler üzerine bina edilen İslam dininden başka bir din kabul edenler Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtaramaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN DİN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
İslam Allah’ın son dinidir!<br />
<br />
İnsan bir din sahibi olmak ihtiyacındadır, bu bir zorunluluktur, dinsizlik ruhu darmadağın eden bir infilaktır. Dinlerin insanlık tarihine bıraktığı değerleri yok saymak ne acı! Geçip giden zaman ve sonsuz değişmeler insanın imtihan basamakları değil mi? Yüzyıllar öncesinin bize armağan olarak getirdiği hayat tecrübelerinin ilk baştan adının İslam olmasının sırrı burada tecelli etmektedir.<br />
<br />
Allah katında dinin adı İslam’dır!<br />
<br />
Çok olmaz hayatta, bazen birkaç kelimede tecelli eden hakikatle karşılaşır, bunu anlamak, bunun içinde bir renk olmak adına belki de bir ömrü veririz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEŞ KAVRAM, TEK HAKİKAT</span></span><br />
<br />
Yıllar öncesinden şöyle bir paragraf aklımda kalmış; “Kâinatta tek hakikat varsa o insanın kendi varlığıdır. İnsanın hakikati ise ruhtur. Ruh için bir hakikat varsa o aşktır. Aşk için bir hakikat varsa o da Cenabı Hak’tır.”<br />
<br />
Aman Allah’ım aman... Kaç yıl oldu bunu böyle aklımda tutmuş, en zor zamanlarda bu hikmetten aldığım ışık ile nice zorlukların üstesinden gelmiştim.<br />
<br />
Bunlar neydi?<br />
<br />
Kâinat, insan, ruh, aşk ve Allah...<br />
<br />
Efendim sıralamaya dikkat buyurun; kâinat, insan, ruh, aşk, Allah.<br />
<br />
İnsanın arayıp da bulamadığı sır sakın bu evrelerin tamamı olmasın erenler!<br />
<br />
Kâinatın varlığının akıl ve duygu dünyasına yansımasının meydana getirdiği haşyet, insanı kulluk denilen sırra götürüp zincirliyor. İnsana gelince üzerinde oynanan oyunlara bakılırsa işinin hayli zor olduğu anlaşılıyor.<br />
<br />
İnsan sûretinde yaratılmak lütuf ama adam olmak hiç de kolay değil. Her zamanın kendi dayattığı imkansızlıklar düşünülecek olursa esaslı bir imtihanla karşılaştığımızı söylemek istiyorum.<br />
<br />
Gerçek nedir? Hakikate nasıl ulaşılır? Değer hükmü nasıl gerçekleşir? İnsan olarak kendi varlığımızda bulunan esmanın tecellisi için önce yapmamız gereken işler var.<br />
<br />
Gerçek; onu düşünenden bağımsız olarak var olandır.<br />
<br />
Hakikat; düşüncenin konusuna uygun olmasıdır, bu durum olay ve zaruret başlığı altında ikiye ayrılır; fizik, metafizik, ahlak başlıkları altında incelenir, zaruret ise zorunluluktan doğar, iki ile ikinin toplamının dört olduğudur.<br />
<br />
Değer; gerçek ile hakikatin üzerine bina edilen bir olgudur o da; din, hukuk, ahlak, ekonomi ve estetik gibi alt branşlara ayrılır. Modern dünyanın anlamak istemediği bir anlam alanının tam da içindeyiz, ama gelin görün ki günlük sığ çekişmeler ve siyasi otorite tarafından yapılan din tanımları her şeyi bir çıkmaza sürüklüyor ki içinden çıkabilene aşk olsun!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AŞK İLE YANMAK</span></span><br />
<br />
Ruh aslında o büyük lütfun en önemli ihsanı. Maddi varlığımızın can suyu olan o sır bizler tarafından geliştirilmeyi bekliyor. Maddenin üzerine abandığı o narin yapı ancak ibadet formatlarıyla diri tutulabiliyor, cihat arzularıyla da kanatlandırılabiliyor.<br />
<br />
Madde ve ruh ayrımına hiç mi hiç girmeyelim. Bütünü parçalara ayırmakla varlığın sırlarına nüfuz edilebileceği zannedilmesin.<br />
<br />
Aşk’a gelince orada beklemek o ulu Sultan’ın hikmeti için kapısından hiç mi hiç ayrılmamak gerekiyor. Yunus diliyle söyleyecek olursak: “Aşkın gönlüm yağmaladı /Ne olsam gerek şimdiden geri/Bir od bıraktın canıma /Yansam gerek şimdiden geri”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şaban Ayında Yapılacak İbadetler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42315</link>
			<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 10:21:13 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42315</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban Ayında Yapılacak İbadetler</span></span><br />
<br />
Şaban ayını nasıl değerlendirmeliyiz? Üç Aylar'dan olan Şaban-ı Şerif ayında yapılacak ibadetler nelerdir ve faziletleri nelerdir? Şaban ayında tutulacak orucun önemi nedir? Şaban ayının önemi ve daha fazlası...<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz de: "Recep Allah'ın ayı, Şaban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." (Süyûtî, Câmiü's-Sağîr,Kenzü'l-Ummâl,) buyurarak üç ayların kendilerine has özelliklerini, güzelliklerini ve faziletini belirterek, bu mevsimin mü'minin yüzüne açılmış fırsat yelpazeleri olduğunu duyuruyor.<br />
<br />
Rasül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem üç aylarda:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Allahım! Receb ve Şa'ban'ı hakkımızda mübarek kıl. Bizi Ramazan'a ulaştır." </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ahmed b. Hanbel; Müsned)</span> diye dua ederek; üç aylara yetişme sevincini, rahmet ayı Ramazana ulaşma özlemini, hasretini ve bu aya kavuşabilme iştiyakını her mü'minin gönlünde devamlı diri tutmasını istiyor.<br />
Ebu Hüreyre rivayetiyle Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki: Receb şehrullahdır. Şaban benim, Ramazan da ümmetimin ayıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞABAN AYI'NIN FAZİLETİ</span></span><br />
<br />
Peygamber (sav) şöyle buyururlar:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Bu Receb ve Ramazan ayları arasında öyle faziletli bir aydır ki, insanların çoğu bundan gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Âlemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. BU nedenle Ben de oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.” </span></span>(Nesai, Savm, 70.)<br />
Peygamber (sav) Efendimiz, “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban benim ayımdır</span></span>.” Ayrıca “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban günahları temizleyendir</span></span>” buyurarak Şaban ayının kadrini yüceltirdi. (Keşfu’l-Hafa,2 / 9.)<br />
Allah Teala Hazretleri aylardan<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Receb, Şaban, Ramazan</span></span> ve<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Muharrem</span></span> aylarını ihtiyar etmiş ve bunlardan da<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Şaban</span></span> ayı Efdali Enbiya sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin şehri olduğu için Şa'ban ayını faziletli kılmıştır. Şakkı Kamer Şa'ban ayında vuku bulmuştur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Şüphesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin tam bir teslimiyette de selam verin."</span></span> (Ahzab; 56) ayeti celilesi de Şa'ban ayında nazil olmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHABE EFENDİLERİMİZ NELER YAPARDI?</span></span><br />
<br />
Enes b. Malik -radıyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">* Sahabe-i Kiram Şaban hilalini görünce, kendilerini Kur'an-ı Kerîm okumağa verirler, çokça ve devamlı salat ü selam getirirlerdi.</span></span><br />
* Ticaret erbabı borçlarını öderler, senelik hesaplarını toparlardı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">* Zenginler ise mallarının zekatını hesap eder, fakirlere dağıtırlardı ki, ihtiyaçlarını alabil-sinler. Sıkıntılarını giderebilsinler. Bu sayede toplum hep birlikte, neşe içinde heyecanlı, aşk ve vecd içinde Ramazanı yaşasın bayram yapabilsin.</span></span><br />
* Hakimler, valiler, mahkumlarla görüşür, ekseriyetini afvedip, tahliye ederlerdi.<br />
Görüldüğü gibi bu hadis-i şerif, ferdî, içtimaî yönüyle üç aylarımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini, bizlere açık bir şekilde izah etmektedir. Her meslek gurubunun kendine özgü yapacağı vazifeleri her kesimden insanların aynı heyecanı yaşayabilmesi için dikkat etmesi gerekli davranışları olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BOL BOL KUR'AN'I KERİM İLE HEMHAL OLMAK</span></span><br />
<br />
Sahabe-i kiram'ın bu mevsimde Kur'an'a yönelmeleri üzerinde hakikaten çokça durulmalıdır. Mü'minlere<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> "şifa"</span></span> olan Kur'an'la dolmak, onun öğütleriyle doymak mü'min için en büyük gıdadır. Damarlarında dolaşan kanın her zerresi, Kur'an nuruyla deveran eder mü'minde... Göz, kulak onun ışığı ile görür, işitir. Akıl, fikir, onun pırıltısıyla yolunu bulur. Mü'minin irfanı, firaseti Kur'an'la açılır. Öyleyse Kur'an'ı bilmemek, onu öğrenmemek, ondan uzak yaşamak ne büyük mahrumiyyettir.<br />
Bildiği halde okumağa, düşünmeğe vakit bulamamak, Allah'ın arzında, zaman ve mekanında yaşayıp da O'nun kitabına vakit ayıramamak ne büyük gaflettir. "Allahım! bizi gafillerden, mahrum olanlardan eyleme" diye niyaz edelim Rabbımıza. Yalvaralım, yakaralım o Yüceler Yücesine...<br />
Mü'min gafil olmamalı. Kur'an'ı hayatına yansıtma azmini, mücadele ve mücahedesini hiç bir an bırakmamalı. Çünkü o onunla vardır. Mü'minin varlığının yegane, biricik sebebidir.<br />
Kur'an. Bu mübarek gün ve gecelerin aydınlığını fırsat bilerek Kur'an'la tanışmak, onu sevgiliden gelen mektup heyecanıyla okumak Kur'an ayı Ramazanı hatimlerle mukabelelerle karşılamak ne bahtiyarlıktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZ BU AYDA ORUÇ TUTMAYA ÖZEL İTİNA GÖSTERİRDİ</span></span><br />
<br />
Bu ayda oruç tutmaya özel itina gösteren Efendimiz'in bu ve Ramazan'ın dışında peşpeşe iki ay oruç tutmadığı kaydedilmektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(1)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban'ın tamamını oruçla geçiren</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(2)</span> Peygamberimiz(s.a) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Ramazan'dan sonra en faziletli oruç hangisidir"</span></span> sorusuna <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Şaban"</span></span> diye cevap vermiş ve şu ilavede bulunmuştur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Şaban, Ramazan'ı karşılamak içindir. </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(3)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Gerektiğinde onu otuza tamamlayınız". </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(4)</span><br />
Şa'ban ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Berat gecesi"</span></span> bulunmaktadır ki, ayın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">on beşinci gecesine</span></span> rastlar.<br />
Zeyd oğlu Üsame (ra), şöyle anlatıyor: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Yâ Resulallah! Sizin Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu göremiyorum”</span></span> dediğimde, Peygamber (sav) şöyle buyururlar:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Bu Receb ve Ramazan ayları arasında öyle faziletli bir aydır ki, insanların çoğu bundan gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Âlemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. BU nedenle Ben de oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.” </span></span>(Nesai, Savm, 70.)<br />
Duhan Süresi'nin "Biz onu mübarek bir gecede indirdik" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(5)</span> ayetinde geçen Leyle-i mübarek" ifadesi İbn Abbas tarafından <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Berât gecesi"</span></span> olarak tefsir edilmesine karşılık İkrime ve çoğu müfessirlerce "Kadir gecesi" diye açıklanmıştır <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(6).</span> Bazı alimler de bu iki görüşü uzlaştırmaya çalışarak Kur'an'ın Berat gecesinde levhi mahfuzdan dünya semasına topluca indirilmesi ''inzal", Kadir gecesinde de oradan Peygamber (s.a.v)'e parça parça indirilmesi "tenzil" şeklinde iki aşamalı nüzulünden söz etmişlerdir <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(7)</span>. Hz. Peygamber bu geceye dair şöyle buyurmaktadır. "Şa'ban'ın yarısı (Berat gecesi) olunca gecesini ibadetle, gündüzünü oruçla geçiriniz <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(8).</span><br />
Bazı hadislerde de "müşrik, husumkâr, ebeveyne asi, zâlim, iffet düşmanı zani ve içki düşkünleri (tevbe edinceye kadar) hariç diğer kulların affedileceği" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(9)</span> bundan yararlananların Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca olacağı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(10)</span> zikredilmektedir. Burada kabile ve koyunlardan bahsedilmesi "affedileceklerin çokluğu"ndan kinâyedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞABAN AYINDA YAPILABİLECEK FAZİLETLİ AMELLER</span></span></span><br />
<ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu Şaban ayında Nebiyyi Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">çokça salavatı şerife</span></span> getirilir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ramazanı Şerif gelmezden önce<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> tevbe ve istiğfarla</span></span> Ramazanı Şerifi istikbal için hazırlıklı bir vaziyette bulunarak ona göre ibadet ve taatımızı artırmaya sa'y ü gayret etmekliğimiz lazımdır. Şu içinde bulunduğumuz üç aylardan Recebi şerif geçmektedir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şaban ayı Ramazan'ın müjdecisi olmakla birlikte için hayırlı bir gece olab <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Berat Gecesini</span></span> barındırmaktadır.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefis muhasebesi.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kendimiz, ailemiz ve ümmeti Muhammed için bol bol dua.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Allâhümme bârik lenâ fî Şaban ve belliğnâ Ramazan”</span></span> duâsını her gün en az bir defa okumalı.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİPNOTLAR: </span></span>(1)-Tirmizî, Savm 36;Ebu Davud Savm, 57; İbn Mâce Sıyam, 4. / (2)- Buhari Savm, 52.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> / </span></span>(3)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-</span></span>Tirmîzî, Zekât,28.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> / </span></span>(4)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-</span></span> Buhari Savm,11. / (5)-Duhan,44/3. / (6)-Elmalılı a.g.e., IV, 2523.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> /</span></span> (7)-Cerrahoğlu İsmail,Usül s. 43. / (8)-Tirmizi,Savm,38; A. Hanbel, VI. 238 et-Tac,II,93. / (9)- et- Tâc II, 93; Elmalılı a.g.e., IV, 2492. / (10)-et-Tâc,II,93.)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> M. Sâmi Ramazanoğlu, Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 25 - 49.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban Ayında Yapılacak İbadetler</span></span><br />
<br />
Şaban ayını nasıl değerlendirmeliyiz? Üç Aylar'dan olan Şaban-ı Şerif ayında yapılacak ibadetler nelerdir ve faziletleri nelerdir? Şaban ayında tutulacak orucun önemi nedir? Şaban ayının önemi ve daha fazlası...<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz de: "Recep Allah'ın ayı, Şaban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." (Süyûtî, Câmiü's-Sağîr,Kenzü'l-Ummâl,) buyurarak üç ayların kendilerine has özelliklerini, güzelliklerini ve faziletini belirterek, bu mevsimin mü'minin yüzüne açılmış fırsat yelpazeleri olduğunu duyuruyor.<br />
<br />
Rasül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem üç aylarda:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Allahım! Receb ve Şa'ban'ı hakkımızda mübarek kıl. Bizi Ramazan'a ulaştır." </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ahmed b. Hanbel; Müsned)</span> diye dua ederek; üç aylara yetişme sevincini, rahmet ayı Ramazana ulaşma özlemini, hasretini ve bu aya kavuşabilme iştiyakını her mü'minin gönlünde devamlı diri tutmasını istiyor.<br />
Ebu Hüreyre rivayetiyle Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki: Receb şehrullahdır. Şaban benim, Ramazan da ümmetimin ayıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞABAN AYI'NIN FAZİLETİ</span></span><br />
<br />
Peygamber (sav) şöyle buyururlar:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Bu Receb ve Ramazan ayları arasında öyle faziletli bir aydır ki, insanların çoğu bundan gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Âlemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. BU nedenle Ben de oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.” </span></span>(Nesai, Savm, 70.)<br />
Peygamber (sav) Efendimiz, “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban benim ayımdır</span></span>.” Ayrıca “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban günahları temizleyendir</span></span>” buyurarak Şaban ayının kadrini yüceltirdi. (Keşfu’l-Hafa,2 / 9.)<br />
Allah Teala Hazretleri aylardan<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Receb, Şaban, Ramazan</span></span> ve<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Muharrem</span></span> aylarını ihtiyar etmiş ve bunlardan da<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Şaban</span></span> ayı Efdali Enbiya sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin şehri olduğu için Şa'ban ayını faziletli kılmıştır. Şakkı Kamer Şa'ban ayında vuku bulmuştur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Şüphesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin tam bir teslimiyette de selam verin."</span></span> (Ahzab; 56) ayeti celilesi de Şa'ban ayında nazil olmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHABE EFENDİLERİMİZ NELER YAPARDI?</span></span><br />
<br />
Enes b. Malik -radıyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">* Sahabe-i Kiram Şaban hilalini görünce, kendilerini Kur'an-ı Kerîm okumağa verirler, çokça ve devamlı salat ü selam getirirlerdi.</span></span><br />
* Ticaret erbabı borçlarını öderler, senelik hesaplarını toparlardı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">* Zenginler ise mallarının zekatını hesap eder, fakirlere dağıtırlardı ki, ihtiyaçlarını alabil-sinler. Sıkıntılarını giderebilsinler. Bu sayede toplum hep birlikte, neşe içinde heyecanlı, aşk ve vecd içinde Ramazanı yaşasın bayram yapabilsin.</span></span><br />
* Hakimler, valiler, mahkumlarla görüşür, ekseriyetini afvedip, tahliye ederlerdi.<br />
Görüldüğü gibi bu hadis-i şerif, ferdî, içtimaî yönüyle üç aylarımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini, bizlere açık bir şekilde izah etmektedir. Her meslek gurubunun kendine özgü yapacağı vazifeleri her kesimden insanların aynı heyecanı yaşayabilmesi için dikkat etmesi gerekli davranışları olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BOL BOL KUR'AN'I KERİM İLE HEMHAL OLMAK</span></span><br />
<br />
Sahabe-i kiram'ın bu mevsimde Kur'an'a yönelmeleri üzerinde hakikaten çokça durulmalıdır. Mü'minlere<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> "şifa"</span></span> olan Kur'an'la dolmak, onun öğütleriyle doymak mü'min için en büyük gıdadır. Damarlarında dolaşan kanın her zerresi, Kur'an nuruyla deveran eder mü'minde... Göz, kulak onun ışığı ile görür, işitir. Akıl, fikir, onun pırıltısıyla yolunu bulur. Mü'minin irfanı, firaseti Kur'an'la açılır. Öyleyse Kur'an'ı bilmemek, onu öğrenmemek, ondan uzak yaşamak ne büyük mahrumiyyettir.<br />
Bildiği halde okumağa, düşünmeğe vakit bulamamak, Allah'ın arzında, zaman ve mekanında yaşayıp da O'nun kitabına vakit ayıramamak ne büyük gaflettir. "Allahım! bizi gafillerden, mahrum olanlardan eyleme" diye niyaz edelim Rabbımıza. Yalvaralım, yakaralım o Yüceler Yücesine...<br />
Mü'min gafil olmamalı. Kur'an'ı hayatına yansıtma azmini, mücadele ve mücahedesini hiç bir an bırakmamalı. Çünkü o onunla vardır. Mü'minin varlığının yegane, biricik sebebidir.<br />
Kur'an. Bu mübarek gün ve gecelerin aydınlığını fırsat bilerek Kur'an'la tanışmak, onu sevgiliden gelen mektup heyecanıyla okumak Kur'an ayı Ramazanı hatimlerle mukabelelerle karşılamak ne bahtiyarlıktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMBERİMİZ BU AYDA ORUÇ TUTMAYA ÖZEL İTİNA GÖSTERİRDİ</span></span><br />
<br />
Bu ayda oruç tutmaya özel itina gösteren Efendimiz'in bu ve Ramazan'ın dışında peşpeşe iki ay oruç tutmadığı kaydedilmektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(1)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şaban'ın tamamını oruçla geçiren</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(2)</span> Peygamberimiz(s.a) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Ramazan'dan sonra en faziletli oruç hangisidir"</span></span> sorusuna <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Şaban"</span></span> diye cevap vermiş ve şu ilavede bulunmuştur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Şaban, Ramazan'ı karşılamak içindir. </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(3)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Gerektiğinde onu otuza tamamlayınız". </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(4)</span><br />
Şa'ban ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Berat gecesi"</span></span> bulunmaktadır ki, ayın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">on beşinci gecesine</span></span> rastlar.<br />
Zeyd oğlu Üsame (ra), şöyle anlatıyor: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Yâ Resulallah! Sizin Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu göremiyorum”</span></span> dediğimde, Peygamber (sav) şöyle buyururlar:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Bu Receb ve Ramazan ayları arasında öyle faziletli bir aydır ki, insanların çoğu bundan gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Âlemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. BU nedenle Ben de oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.” </span></span>(Nesai, Savm, 70.)<br />
Duhan Süresi'nin "Biz onu mübarek bir gecede indirdik" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(5)</span> ayetinde geçen Leyle-i mübarek" ifadesi İbn Abbas tarafından <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Berât gecesi"</span></span> olarak tefsir edilmesine karşılık İkrime ve çoğu müfessirlerce "Kadir gecesi" diye açıklanmıştır <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(6).</span> Bazı alimler de bu iki görüşü uzlaştırmaya çalışarak Kur'an'ın Berat gecesinde levhi mahfuzdan dünya semasına topluca indirilmesi ''inzal", Kadir gecesinde de oradan Peygamber (s.a.v)'e parça parça indirilmesi "tenzil" şeklinde iki aşamalı nüzulünden söz etmişlerdir <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(7)</span>. Hz. Peygamber bu geceye dair şöyle buyurmaktadır. "Şa'ban'ın yarısı (Berat gecesi) olunca gecesini ibadetle, gündüzünü oruçla geçiriniz <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(8).</span><br />
Bazı hadislerde de "müşrik, husumkâr, ebeveyne asi, zâlim, iffet düşmanı zani ve içki düşkünleri (tevbe edinceye kadar) hariç diğer kulların affedileceği" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(9)</span> bundan yararlananların Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca olacağı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(10)</span> zikredilmektedir. Burada kabile ve koyunlardan bahsedilmesi "affedileceklerin çokluğu"ndan kinâyedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞABAN AYINDA YAPILABİLECEK FAZİLETLİ AMELLER</span></span></span><br />
<ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu Şaban ayında Nebiyyi Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">çokça salavatı şerife</span></span> getirilir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ramazanı Şerif gelmezden önce<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> tevbe ve istiğfarla</span></span> Ramazanı Şerifi istikbal için hazırlıklı bir vaziyette bulunarak ona göre ibadet ve taatımızı artırmaya sa'y ü gayret etmekliğimiz lazımdır. Şu içinde bulunduğumuz üç aylardan Recebi şerif geçmektedir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Şaban ayı Ramazan'ın müjdecisi olmakla birlikte için hayırlı bir gece olab <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Berat Gecesini</span></span> barındırmaktadır.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nefis muhasebesi.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kendimiz, ailemiz ve ümmeti Muhammed için bol bol dua.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Allâhümme bârik lenâ fî Şaban ve belliğnâ Ramazan”</span></span> duâsını her gün en az bir defa okumalı.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİPNOTLAR: </span></span>(1)-Tirmizî, Savm 36;Ebu Davud Savm, 57; İbn Mâce Sıyam, 4. / (2)- Buhari Savm, 52.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> / </span></span>(3)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-</span></span>Tirmîzî, Zekât,28.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> / </span></span>(4)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-</span></span> Buhari Savm,11. / (5)-Duhan,44/3. / (6)-Elmalılı a.g.e., IV, 2523.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> /</span></span> (7)-Cerrahoğlu İsmail,Usül s. 43. / (8)-Tirmizi,Savm,38; A. Hanbel, VI. 238 et-Tac,II,93. / (9)- et- Tâc II, 93; Elmalılı a.g.e., IV, 2492. / (10)-et-Tâc,II,93.)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> M. Sâmi Ramazanoğlu, Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 25 - 49.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Telefonla Konuşma Adabı]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42313</link>
			<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 10:10:00 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42313</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Telefonla Konuşma Adabı</span></span><br />
<br />
Telefonla konuşurken nelere dikkat etmeliyiz? Müslümanın telefonla konuşma adabı nasıl olmalıdır? İşte 14 maddede Müslümanın telefonla konuşma adabı...<br />
<br />
Müslümanın telefonla konuşma adabı...<br />
TELEFONLA KONUŞMA ADABI<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- Kendini Tanıtma</span></span><br />
Arayan kişi karşıdakinin kim olduğunu sormadan önce nezaketen kendisini tanıtmalıdır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2- Müsaitlik durumunu sorma</span></span><br />
Söze başlamadan karşı taraftaki şahsa görüşme için müsait olup olmadığı sorulmalı ona göre davranılmalıdır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- Görüşmeyi çok uzatmama</span></span><br />
Telefon, bir iletişim kurma vasıtasıdır. Dolayısı ile, telefon ile çok uzun boylu sohbetler yapılmamalıdır. Selam verip kısaca hal hatır sorduktan sonra konuşmanın amacı olan mevzuya girmek, sonra da kapanış faslına geçmek en doğrusudur.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4- Söz kesmeme</span></span><br />
Yüz yüze yapılan görüşmelerde olduğu gibi, telefonda da çok gerekmedikçe karşıdakinin sözünü kesmemeli, sabırla dinleyip sırayla konuşmalıdır. Telefondaki kişi ve yanınızdakilerle aynı anda konuşmamaya da özen gösterilmelidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5- Yüksek sesle konuşmama</span></span><br />
Telefonda toplumsal alanlarda bağıra çağıra konuşmak ayıptır ve görgüsüzlüktür. Hem karşınızdaki hem de çevredeki insanlar için rahatsız edici bir davranıştır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6- Özel konuları başkalarının yanında konuşmama</span></span><br />
Özel meseleler, gerek yüz yüze gerekse telefonda olsun başkalarının duymayacağı ortamlarda konuşulur. Ayrıca karşı tarafın sesi, onun bilgisi dışında başkalarına dinletilmemelidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7- Yanınızdakinden müsade isteme</span></span><br />
Yanınızda biri olduğunda telefonunuz çalarsa ya çağrıyı geri çevirmeli, ya da görüşme yapabilmek için karşınızdakinden izin istemelisiniz. Zira yanınıza gelmiş biri, telefonla sizi arayandan üstündür. Yanınızda birisi varken ona hürmeten telefon görüşmesini kısa kesmelisiniz. Ayrıca yanınızda biri varken gereksiz yere telefonla uğraşmamalı ve internette gezinmemelisiniz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #C10300;" class="mycode_color">8- Telefonda öksürme, hapşırma, burun silme</span> </span><br />
Doğrudan telefona doğru hapşırılmaz, öksürülmez ve karşıdakini rahatsız edecek şekilde burun silinmez. Özür dilenip müsaade istenir ve baş çevrilerek rahatsız edici ses minimize edilir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9- Çağrıyı çok uzatmama</span></span><br />
Karşı tarafın telefonu 3-4 kez çaldı ve açılmadıysa aramayı sonlandırmak gerekir. Zira belli ki karşı taraf müsait değil. Yakın zamanda tekrar aramamak da gerekir. Aradığınız kişi çağrıyı görünce size dönecektir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10- Cevapsız aramaya geri dönme</span></span><br />
Cevapsız aramaya mutlaka geri dönülmelidir. Zira geri dönmemek karşıdakini ciddiye almamaktır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11- Çok erken ve çok geç saatlerde arama yapmama</span></span><br />
Eğer acil bir durum yoksa çok erken ve çok geç saatlerde yani sabah saat 09:00’dan önce ve akşam 21.30’dan sonra arama yapmamaya gayret etmek önemlidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12- Gerekli durumlarda zil sesini kısma</span></span><br />
Okul, cami, sinema, toplantı, sunum ve cenaze gibi ortamlarda telefonu sessiz konuma almak gerekir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13- Görüşmeyi sonlandırma</span></span><br />
Görüşme aniden değil, iyi dilek ve temennilerle bitirilmelidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14- Telefonu önce arayanın kapatması</span></span><br />
Telefonu kim açtıysa önce o kapatır. Ancak, büyüğünüz veya üstünüzle görüştüyseniz büyüğünüz veya üstünüz kapatmadan önce siz kapatmamalısınız. Ayrıca işyerlerinde üstlere sekreter veya santral aracılığıyla telefon edilmez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak:</span> Faruk KANGER Lokman HELVACI, ADABI MUAŞERET</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Telefonla Konuşma Adabı</span></span><br />
<br />
Telefonla konuşurken nelere dikkat etmeliyiz? Müslümanın telefonla konuşma adabı nasıl olmalıdır? İşte 14 maddede Müslümanın telefonla konuşma adabı...<br />
<br />
Müslümanın telefonla konuşma adabı...<br />
TELEFONLA KONUŞMA ADABI<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- Kendini Tanıtma</span></span><br />
Arayan kişi karşıdakinin kim olduğunu sormadan önce nezaketen kendisini tanıtmalıdır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2- Müsaitlik durumunu sorma</span></span><br />
Söze başlamadan karşı taraftaki şahsa görüşme için müsait olup olmadığı sorulmalı ona göre davranılmalıdır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- Görüşmeyi çok uzatmama</span></span><br />
Telefon, bir iletişim kurma vasıtasıdır. Dolayısı ile, telefon ile çok uzun boylu sohbetler yapılmamalıdır. Selam verip kısaca hal hatır sorduktan sonra konuşmanın amacı olan mevzuya girmek, sonra da kapanış faslına geçmek en doğrusudur.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4- Söz kesmeme</span></span><br />
Yüz yüze yapılan görüşmelerde olduğu gibi, telefonda da çok gerekmedikçe karşıdakinin sözünü kesmemeli, sabırla dinleyip sırayla konuşmalıdır. Telefondaki kişi ve yanınızdakilerle aynı anda konuşmamaya da özen gösterilmelidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5- Yüksek sesle konuşmama</span></span><br />
Telefonda toplumsal alanlarda bağıra çağıra konuşmak ayıptır ve görgüsüzlüktür. Hem karşınızdaki hem de çevredeki insanlar için rahatsız edici bir davranıştır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6- Özel konuları başkalarının yanında konuşmama</span></span><br />
Özel meseleler, gerek yüz yüze gerekse telefonda olsun başkalarının duymayacağı ortamlarda konuşulur. Ayrıca karşı tarafın sesi, onun bilgisi dışında başkalarına dinletilmemelidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7- Yanınızdakinden müsade isteme</span></span><br />
Yanınızda biri olduğunda telefonunuz çalarsa ya çağrıyı geri çevirmeli, ya da görüşme yapabilmek için karşınızdakinden izin istemelisiniz. Zira yanınıza gelmiş biri, telefonla sizi arayandan üstündür. Yanınızda birisi varken ona hürmeten telefon görüşmesini kısa kesmelisiniz. Ayrıca yanınızda biri varken gereksiz yere telefonla uğraşmamalı ve internette gezinmemelisiniz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #C10300;" class="mycode_color">8- Telefonda öksürme, hapşırma, burun silme</span> </span><br />
Doğrudan telefona doğru hapşırılmaz, öksürülmez ve karşıdakini rahatsız edecek şekilde burun silinmez. Özür dilenip müsaade istenir ve baş çevrilerek rahatsız edici ses minimize edilir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9- Çağrıyı çok uzatmama</span></span><br />
Karşı tarafın telefonu 3-4 kez çaldı ve açılmadıysa aramayı sonlandırmak gerekir. Zira belli ki karşı taraf müsait değil. Yakın zamanda tekrar aramamak da gerekir. Aradığınız kişi çağrıyı görünce size dönecektir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10- Cevapsız aramaya geri dönme</span></span><br />
Cevapsız aramaya mutlaka geri dönülmelidir. Zira geri dönmemek karşıdakini ciddiye almamaktır.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11- Çok erken ve çok geç saatlerde arama yapmama</span></span><br />
Eğer acil bir durum yoksa çok erken ve çok geç saatlerde yani sabah saat 09:00’dan önce ve akşam 21.30’dan sonra arama yapmamaya gayret etmek önemlidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12- Gerekli durumlarda zil sesini kısma</span></span><br />
Okul, cami, sinema, toplantı, sunum ve cenaze gibi ortamlarda telefonu sessiz konuma almak gerekir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13- Görüşmeyi sonlandırma</span></span><br />
Görüşme aniden değil, iyi dilek ve temennilerle bitirilmelidir.<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14- Telefonu önce arayanın kapatması</span></span><br />
Telefonu kim açtıysa önce o kapatır. Ancak, büyüğünüz veya üstünüzle görüştüyseniz büyüğünüz veya üstünüz kapatmadan önce siz kapatmamalısınız. Ayrıca işyerlerinde üstlere sekreter veya santral aracılığıyla telefon edilmez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak:</span> Faruk KANGER Lokman HELVACI, ADABI MUAŞERET</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’an’da Geçen İsimler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42312</link>
			<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 10:07:52 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42312</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Kur’an’da Geçen İsimler</span></span><br />
<br />
Kur’an’daki kız-erkek isimleri ve isim verme adabı! Allah’ın isimleri konur mu? Hangi isimler haram veya mekruh? Kur’an’da geçen isimler ve anlamları...<br />
<br />
Yeni doğan çocuğuna güzel bir isim vermek, her Müslüman anne ve babanın evladına karşı en mühim vazifelerinden biridir. Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; "Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyleyse çocuklarınıza güzel isimler veriniz." (Ebû Dâvûd, Edeb, 61) Bu sebeple isim seçerken sadece kulağa hoş gelmesine değil, taşıdığı manaya ve İslamî ölçülere uygunluğuna dikkat edilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İSLAM’A GÖRE İSİM NASIL KONULUR?</span></span><br />
<br />
İslâmî gelenekte isim koyma hakkı öncelikle babaya aittir; ancak babanın bu hakkı kullanırken anne ile istişare etmesi ve ortak bir karara varması sünnete en uygun olanıdır. İsim koyulurken genellikle şu adımlar takip edilir:<br />
<br />
    Çocuğun kulağına ezan ve kamet okunarak ismi telaffuz edilir.<br />
    Anlamı çirkin, Allah’tan başkasına kulluğu ifade eden veya inançsızlığı çağrıştıran isimlerden kaçınılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">KUR'AN-I KERİM'DE GEÇEN ERKEK İSİMLERİ VE ANLAMLARI</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerîm’de zikredilen bu erkek isimleri; yalnızca birer sesleniş değil, anlamı ayetlerle mühürlenmiş birer şahsiyet, vakar ve fazilet mirasıdır:<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Adem</span></span>: İbrânîce kökenli olup "toprak" veya "insan" demektir. Yokluk anlamına gelmez. Kur'an'da ilk insan ve ilk peygamber olarak zikredilir; Allah'ın ona bütün isimleri öğrettiği belirtilir. (Bakara, 31)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Ahmed:</span></span> Arapça kökenli olup "en çok övülen, methedilen" veya "Allah’ı en çok hamd ile anan" anlamına gelir. Hz. İsa’nın kendisinden sonra geleceğini müjdelediği peygamberin ismidir. (Saf, 6)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Cebrail:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Allah’ın kulu" veya "Allah’ın gücü/elçisi" anlamına gelir. Kur'an'da vahiy getirmekle görevli, "Rûhu’l-Kudüs" ve "Rûhu’l-Emîn" olarak da anılan büyük melektir. (Bakara, 97)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dâvûd</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "en sevilen kişi, dost, aziz" anlamlarına gelir. Kur'an'da kendisine Zebur verilen, demiri hamur gibi şekillendiren ve sesiyle dağları, kuşları tesbihe katan peygamber-hükümdardır. (Sâd, 17)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Elyasa</span>:</span> İbrânîce asıllı Elişa isminin Arapçalaşmış halidir; "Allah kurtuluştur" veya "Allah benim yardımcımdır" demektir. Hz. İlyas'ın halefi olarak İsrailoğulları'na gönderilen bir peygamberdir. (En'âm, 86; Sâd, 48)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eyüp (Eyyûb)</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "tövbe eden, Allah’a dönen, pişman olan" demektir. Kur'an'da ağır hastalıklara ve kayıplara karşı gösterdiği büyük metanetle "sabır timsali" olarak anılır. (Enbiyâ, 83)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Harun</span>:</span> İbrânîce veya Eski Mısır kökenli olduğu düşünülür; "parlayan, ışık saçan, dağ adamı" gibi anlamlara gelir. Hz. Musa'nın kardeşi, yardımcısı ve güzel konuşma yeteneğiyle bilinen peygamberdir. (Tâhâ, 30)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hud</span>:</span> Arapça kökenli olup "hidayete eren, tövbe eden" veya "yahudi" (etimolojik akrabalık) anlamlarına gelebilir. Ad kavmine gönderilen ve onları tek ilaha davet eden peygamberdir. (Hûd Sûresi)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "halkların babası" veya "inananların babası" (Ab-raham) anlamına gelir. Kur'an'da "Hanîf" (tek tanrıya inanan) ve "Halîlullah" (Allah'ın dostu) olarak nitelenir. (Bakara, 124)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İdris</span>:</span> Arapça "ders" kökünden türetildiği kabul edilir; "çok kitap okuyan, ilim sahibi" demektir. İlk yazı yazan, dikiş diken ve astronomiyle uğraşan peygamber olarak rivayet edilir. (Meryem, 56)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlyas</span>: </span>İbrânîce aslı Eliyahu olan isim "Benim Rabbim Yahve’dir" anlamına gelir. Kavminin taptığı Ba'l putuna karşı tevhid mücadelesi veren peygamberdir. (En'âm, 85)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsa</span>: </span>İbrânîce kökenli olup "Allah kurtarır/kurtuluştur" anlamına gelir. Kur'an'da (Nisa, 171) "Allah'ın bir kelimesi" ve "Allah'tan bir ruh" vasıflarıyla anılan, mucizevi bir şekilde babasız dünyaya gelen peygamberdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İshak:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Gülen, yüzü gülen" anlamına gelir. Hz. İbrâhim'in Hz. Sâre'den doğan mübarek ve bilge peygamber oğlu. (Sâffât, 37/112))<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsmail</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "Allah duamı işitti." anlamındadır. Hz. İbrâhim'in Hz. Hacer'den doğan mübarek ve bilge peygamber oğlu. (Bakara 2/127)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Lokman:</span></span> "Kendisine ilâhî hikmet verilmiş bilge şahsiyet; tıbbın ve hikmetli sözlerin sembolü olan Kur'anî isim" olarak bilinir. (Lokmân 31/12-19)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lut:</span> </span>Lut Peygamber, "Hz. İbrahim'in yeğeni; Sodom halkına gönderilen, sabrı ve misafirperverliğiyle bilinen elçi" olarak bilinir. (A'raf, 80)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mahmud</span>:</span> Arapça kökenli olup "Övülmüş, medhedilmiş, övgüye değer" anlamındadır. (İsrâ 17/79)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Muhammed:</span></span> Arapça kökenli olup "Pek çok kez övülen, hamd ü senâya lâyık; seçilmiş ve güvenilir" anlamına gelir. (Âl-i İmrân, 144)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Musa</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "Sudan kurtarılmış; çekip çıkaran; Allah ile konuşan mübarek lider ve peygamber" anlamına gelir. (Kasas, 7)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nuh</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "Rahatlık, huzur ve sükûnet; uzun ömürlü; Allah'ın kurtardığı dürüst ve şükreden kul" anlamına gelir. (Halk arasındaki "inatçı" anlamı sözlük kökenli değildir.) (Hûd 11/48)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Salih:</span></span> Arapça kökenli olup "iyi, yararlı, yetenekli, dürüst" ve "dinin emirlerine uygun hareket eden" anlamına gelir. (A'raf, 73)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Süleyman:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Barışçı, huzurlu; selâmet ve sağlık içinde olan; hükümdar-peygamber" anlamına gelir. (Neml, 15)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şuayb</span>:</span> Arapça kökenli olup "Küçük topluluk; peygamberlerin hatibi; halkını ve yolunu doğruya yönelten" anlamına gelir. (A'raf, 85)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Üzeyir:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Yardım eden, yardım edici" anlamına gelir. (Tevbe, 30)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yahya</span>:</span> Arapça kökenli olup "Diri, yaşayan; Allah'ın canlandırdığı ve yaşattığı kişi" anlamına gelir. (Meryem, 7)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Yakub:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Topuk tutan, peşi sıra gelen" anlamına gelir. İsrâiloğulları'nın atası olan peygamberdir. (Meryem, 49)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Yusuf:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Artacaktır, (Allah) ilave eder" veya "Allah artırsın" anlamına gelir. (Enam, 84))<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Yunus:</span> </span>İbrânîce kökenli olup "güvercin" anlamına gelir. (Saffat, 139)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Zekeriyya:</span> </span>İbrânîce kökenli olup "Allah’ın hatırladığı kişi" veya "Rab hatırlar" anlamına gelir. (Meryem, 2)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Zülkarneyn:</span></span> Arapça bir tamlama olan Zülkarneyn "İki boynuz sahibi; dünyanın doğusuna ve batısına hükmeden güçlü ve salih hükümdar" anlamına gelir. (Kehf, 83)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Zülkifl:</span></span> Arapça kökenli olup "Nasip ve kısmet sahibi; üstlendiği hayırlı işleri başarıyla yerine getiren" anlamına gelir. (Enbiya, 85)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">KUR'ÂN'DA GEÇEN KIZ İSİMLERİ VE ANLAMLARI</span></span><br />
<br />
Yüce Kitabımızda yer alan bu kız isimleri; sadece birer ad değil, kökleri ayetlere uzanan birer zarafet, iffet ve ilahi rahmet nişanesidir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Cennet:</span></span> Arapça kökenli olup sözlükte "bitki ve ağaçlarla örtülü bahçe" anlamına gelir. Kur'an'da 147 yerde geçer ve ahirette müminlerin ebedî saadet içinde yaşayacakları mükâfat yurdunu ifade eder. (Bakara, 25)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Fecir (Fecr):</span></span> Arapça kökenli olup "tan yerinin ağarması, gün doğumu, sabah aydınlığı" demektir. Kur'an'ın 89. suresinin adıdır. Sabaha karşı karanlığın yarılıp aydınlığın çıkmasını ifade ettiği için umut ve dirilişi temsil eder. (Fecr, 1)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Firdevs:</span></span> Farsça veya Grekçe kökenli olduğu tartışılmakla birlikte Arapçalaşmıştır; "etrafı hendekle çevrili bahçe, bostan" anlamına gelir. Kur'an'da "Cennetü’l-Firdevs" şeklinde, cennetin en yüksek ve orta tabakası olarak zikredilir. (Mü’minûn, 11)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Kevser:</span></span> Arapça kökenli olup "çokluk, bolluk, bereket" anlamına gelir. Kur'an'ın 108. suresinin adıdır. Hadislerde ve tefsirlerde cennette Hz. Peygamber’e lütfedilen, suyu sütten beyaz, baldan tatlı olan özel bir nehir veya havuz olarak tanımlanır. (Kevser, 1)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Meryem:</span></span> İbrânîce kökenli (Miryam) olup "ibadet eden, Rabbin hizmetçisi" veya "yüce, üstün" anlamlarına gelir. Kur'an'da adı bizzat zikredilen tek kadındır ve 19. surenin adıdır. İffetin, sadakatin ve Allah'a teslimiyetin en büyük timsalidir. (Meryem, 16)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nur:</span> </span>Arapça kökenli olup "aydınlık, parıltı, ışık" demektir. Kur'an'ın 24. suresinin adıdır. İslâmî ıstılahta hem Allah'ın isimlerinden biridir (en-Nûr) hem de doğru yolu gösteren ilahi rehberliği ve Kur'an'ın kalpleri aydınlatan mahiyetini ifade eder. (Nûr, 35)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İSLAM’DA ÇOCUĞA İSİM VERME ADABI</span></span><br />
<br />
İslam’da çocuğa güzel bir isim vermek, babanın evladı üzerindeki ilk görevlerinden biridir. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Siz kıyamet gününde hem kendi adınızla, hem de babalarınızın adıyla çağırılacaksınız; bu sebeple kendinize güzel adlar koyun” (Ebû Dâvûd, Edeb, 61) buyurarak bu konunun önemini vurgulamıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İsim Ne Zaman Verilir?</span></span><br />
<br />
İslami literatürde çocuğa isim verme zamanı için iki temel uygulama öne çıkar:<br />
<br />
Doğduğu Gün: Hz. Peygamber (s.a.v.), oğlu İbrahim için “Bu gece bir oğlum doğdu, ona atam İbrahim’in adını verdim” (Müslim, Fedâil, 62) diyerek ilk gün isim vermenin sahih olduğunu göstermiştir.<br />
<br />
Yedinci Gün: Âlimlerin büyük çoğunluğu, isim vermeyi akîka kurbanı ile birleştirerek yedinci güne bırakmayı daha faziletli (müstehap) görmüştür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İsim Verme Merasimi (Ezan ve Kamet)</span></span><br />
<br />
Çocuğun kulağına ilk defa İslâm’ın şiarı olan kelime-i tevhidi ve ismini duyurmak sünnettir.<br />
<br />
Çocuk, ismi koyacak kişinin kucağına alınır.<br />
<br />
Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur.<br />
<br />
Ardından ismini üç kez tekrarlayarak: “Yavrum, senin ismini (...) koyduk. Allah sana bereket versin” denilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İsim Koyma Hakkı Kime Aittir?</span></span><br />
<br />
İslâm hukukuna göre çocuğa isim seçme ve koyma hakkı babaya aittir. Baba hayatta değilse veya hukuki olarak yetkili değilse bu hak anneye geçer. Ebeveynlerin bu konuda istişare ederek ortak bir karara varması ise İslami edebe en uygun olanıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">ÇOCUĞA AD KOYMANIN HÜKÜMLERİ</span></span><br />
<br />
İsimler, anlamlarına ve taşıdıkları niteliklere göre şu gruplara ayrılır:<br />
Müstehap (Beğenilen) İsimler<br />
<br />
Allah’a Kulluk İfade Edenler: Hz. Peygamber (s.a.v.), Allah katında en sevimli isimlerin Abdullah (Allah’ın kulu) ve Abdurrahman (Rahman’ın kulu) olduğunu belirtmiştir.<br />
<br />
Peygamber İsimleri: Peygamberlerin isimlerini çocuklara vermek bizzat tavsiye edilmiştir.<br />
<br />
Sâlihlerin İsimleri: Allah dostlarını ve İslam büyüklerini hatırlatan isimler tercih edilmelidir.<br />
Haram İsimler<br />
<br />
Allah’tan Başkasına Kulluk: Abdünnebi (Peygamberin kulu) veya put isimlerine izafe edilen isimlerin kullanılması haramdır.<br />
<br />
Allah’a Mahsus İsimler: Hâlık (Yaratıcı), Rızk (Rızık veren) gibi sadece Allah’a ait olan isimlerin başında "Abd" (kul) takısı olmadan insana isim olarak verilmesi yasaktır.<br />
Mekruh (Hoş Karşılanmayan) İsimler<br />
<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötü Anlamlılar:</span></span> İsyan, acı, savaş, keder veya uğursuzluk çağrıştıran isimler (Örn: Asiye -isyankâr, Mürre -acı, Harb -savaş).<br />
<br />
Kendini Yüceltme: Kişinin dindarlığını veya temizliğini aşırı derecede öven, kibir uyandırabilecek isimler (Hz. Peygamber, "iyi ve dürüst" anlamına gelen Berre ismini bu sebeple Zeynep ile değiştirmiştir).<br />
<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zalimlerin İsimleri:</span></span> Firavun, Karun, Ebu Cehil gibi İslam tarihine kötülüğüyle geçmiş kişilerin isimleri konulmamalıdır.<br />
Mubah (Serbest) İsimler<br />
<br />
İslam inanç ve ahlakına aykırı olmayan, kötü bir anlam taşımayan her türlü isim mubahtır.<br />
<br />
Melek isimlerinin (Cebrail, Mikail vb.) verilmesi genel görüşe göre mubahtır.<br />
<br />
Müslüman toplumların kültürlerinde yerleşmiş olan ve İslam ruhuna ters düşmeyen isimler (Alparslan, Selçuk vb.) kullanılabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İslam’da İsim Değiştirme</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.v.), anlamı çirkin olan veya İslam inancıyla bağdaşmayan isimleri güzel olanlarla değiştirmiştir. Bu sebeple, taşıdığı ismin anlamı kötü olan yetişkinlerin veya ihtida edenlerin isimlerini güzelleştirmesi sünnete uygun bir davranıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Not: </span></span>Bu çalışma, TDV İslâm Ansiklopedisi "Ad" ve "İlyas" maddelerinden derlenmiştir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Kur’an’da Geçen İsimler</span></span><br />
<br />
Kur’an’daki kız-erkek isimleri ve isim verme adabı! Allah’ın isimleri konur mu? Hangi isimler haram veya mekruh? Kur’an’da geçen isimler ve anlamları...<br />
<br />
Yeni doğan çocuğuna güzel bir isim vermek, her Müslüman anne ve babanın evladına karşı en mühim vazifelerinden biridir. Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; "Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyleyse çocuklarınıza güzel isimler veriniz." (Ebû Dâvûd, Edeb, 61) Bu sebeple isim seçerken sadece kulağa hoş gelmesine değil, taşıdığı manaya ve İslamî ölçülere uygunluğuna dikkat edilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İSLAM’A GÖRE İSİM NASIL KONULUR?</span></span><br />
<br />
İslâmî gelenekte isim koyma hakkı öncelikle babaya aittir; ancak babanın bu hakkı kullanırken anne ile istişare etmesi ve ortak bir karara varması sünnete en uygun olanıdır. İsim koyulurken genellikle şu adımlar takip edilir:<br />
<br />
    Çocuğun kulağına ezan ve kamet okunarak ismi telaffuz edilir.<br />
    Anlamı çirkin, Allah’tan başkasına kulluğu ifade eden veya inançsızlığı çağrıştıran isimlerden kaçınılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">KUR'AN-I KERİM'DE GEÇEN ERKEK İSİMLERİ VE ANLAMLARI</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerîm’de zikredilen bu erkek isimleri; yalnızca birer sesleniş değil, anlamı ayetlerle mühürlenmiş birer şahsiyet, vakar ve fazilet mirasıdır:<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Adem</span></span>: İbrânîce kökenli olup "toprak" veya "insan" demektir. Yokluk anlamına gelmez. Kur'an'da ilk insan ve ilk peygamber olarak zikredilir; Allah'ın ona bütün isimleri öğrettiği belirtilir. (Bakara, 31)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Ahmed:</span></span> Arapça kökenli olup "en çok övülen, methedilen" veya "Allah’ı en çok hamd ile anan" anlamına gelir. Hz. İsa’nın kendisinden sonra geleceğini müjdelediği peygamberin ismidir. (Saf, 6)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Cebrail:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Allah’ın kulu" veya "Allah’ın gücü/elçisi" anlamına gelir. Kur'an'da vahiy getirmekle görevli, "Rûhu’l-Kudüs" ve "Rûhu’l-Emîn" olarak da anılan büyük melektir. (Bakara, 97)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dâvûd</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "en sevilen kişi, dost, aziz" anlamlarına gelir. Kur'an'da kendisine Zebur verilen, demiri hamur gibi şekillendiren ve sesiyle dağları, kuşları tesbihe katan peygamber-hükümdardır. (Sâd, 17)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Elyasa</span>:</span> İbrânîce asıllı Elişa isminin Arapçalaşmış halidir; "Allah kurtuluştur" veya "Allah benim yardımcımdır" demektir. Hz. İlyas'ın halefi olarak İsrailoğulları'na gönderilen bir peygamberdir. (En'âm, 86; Sâd, 48)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eyüp (Eyyûb)</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "tövbe eden, Allah’a dönen, pişman olan" demektir. Kur'an'da ağır hastalıklara ve kayıplara karşı gösterdiği büyük metanetle "sabır timsali" olarak anılır. (Enbiyâ, 83)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Harun</span>:</span> İbrânîce veya Eski Mısır kökenli olduğu düşünülür; "parlayan, ışık saçan, dağ adamı" gibi anlamlara gelir. Hz. Musa'nın kardeşi, yardımcısı ve güzel konuşma yeteneğiyle bilinen peygamberdir. (Tâhâ, 30)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hud</span>:</span> Arapça kökenli olup "hidayete eren, tövbe eden" veya "yahudi" (etimolojik akrabalık) anlamlarına gelebilir. Ad kavmine gönderilen ve onları tek ilaha davet eden peygamberdir. (Hûd Sûresi)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "halkların babası" veya "inananların babası" (Ab-raham) anlamına gelir. Kur'an'da "Hanîf" (tek tanrıya inanan) ve "Halîlullah" (Allah'ın dostu) olarak nitelenir. (Bakara, 124)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İdris</span>:</span> Arapça "ders" kökünden türetildiği kabul edilir; "çok kitap okuyan, ilim sahibi" demektir. İlk yazı yazan, dikiş diken ve astronomiyle uğraşan peygamber olarak rivayet edilir. (Meryem, 56)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlyas</span>: </span>İbrânîce aslı Eliyahu olan isim "Benim Rabbim Yahve’dir" anlamına gelir. Kavminin taptığı Ba'l putuna karşı tevhid mücadelesi veren peygamberdir. (En'âm, 85)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsa</span>: </span>İbrânîce kökenli olup "Allah kurtarır/kurtuluştur" anlamına gelir. Kur'an'da (Nisa, 171) "Allah'ın bir kelimesi" ve "Allah'tan bir ruh" vasıflarıyla anılan, mucizevi bir şekilde babasız dünyaya gelen peygamberdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İshak:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Gülen, yüzü gülen" anlamına gelir. Hz. İbrâhim'in Hz. Sâre'den doğan mübarek ve bilge peygamber oğlu. (Sâffât, 37/112))<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsmail</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "Allah duamı işitti." anlamındadır. Hz. İbrâhim'in Hz. Hacer'den doğan mübarek ve bilge peygamber oğlu. (Bakara 2/127)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Lokman:</span></span> "Kendisine ilâhî hikmet verilmiş bilge şahsiyet; tıbbın ve hikmetli sözlerin sembolü olan Kur'anî isim" olarak bilinir. (Lokmân 31/12-19)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lut:</span> </span>Lut Peygamber, "Hz. İbrahim'in yeğeni; Sodom halkına gönderilen, sabrı ve misafirperverliğiyle bilinen elçi" olarak bilinir. (A'raf, 80)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mahmud</span>:</span> Arapça kökenli olup "Övülmüş, medhedilmiş, övgüye değer" anlamındadır. (İsrâ 17/79)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Muhammed:</span></span> Arapça kökenli olup "Pek çok kez övülen, hamd ü senâya lâyık; seçilmiş ve güvenilir" anlamına gelir. (Âl-i İmrân, 144)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Musa</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "Sudan kurtarılmış; çekip çıkaran; Allah ile konuşan mübarek lider ve peygamber" anlamına gelir. (Kasas, 7)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nuh</span>:</span> İbrânîce kökenli olup "Rahatlık, huzur ve sükûnet; uzun ömürlü; Allah'ın kurtardığı dürüst ve şükreden kul" anlamına gelir. (Halk arasındaki "inatçı" anlamı sözlük kökenli değildir.) (Hûd 11/48)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Salih:</span></span> Arapça kökenli olup "iyi, yararlı, yetenekli, dürüst" ve "dinin emirlerine uygun hareket eden" anlamına gelir. (A'raf, 73)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Süleyman:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Barışçı, huzurlu; selâmet ve sağlık içinde olan; hükümdar-peygamber" anlamına gelir. (Neml, 15)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şuayb</span>:</span> Arapça kökenli olup "Küçük topluluk; peygamberlerin hatibi; halkını ve yolunu doğruya yönelten" anlamına gelir. (A'raf, 85)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Üzeyir:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Yardım eden, yardım edici" anlamına gelir. (Tevbe, 30)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yahya</span>:</span> Arapça kökenli olup "Diri, yaşayan; Allah'ın canlandırdığı ve yaşattığı kişi" anlamına gelir. (Meryem, 7)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Yakub:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Topuk tutan, peşi sıra gelen" anlamına gelir. İsrâiloğulları'nın atası olan peygamberdir. (Meryem, 49)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Yusuf:</span></span> İbrânîce kökenli olup "Artacaktır, (Allah) ilave eder" veya "Allah artırsın" anlamına gelir. (Enam, 84))<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Yunus:</span> </span>İbrânîce kökenli olup "güvercin" anlamına gelir. (Saffat, 139)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Zekeriyya:</span> </span>İbrânîce kökenli olup "Allah’ın hatırladığı kişi" veya "Rab hatırlar" anlamına gelir. (Meryem, 2)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Zülkarneyn:</span></span> Arapça bir tamlama olan Zülkarneyn "İki boynuz sahibi; dünyanın doğusuna ve batısına hükmeden güçlü ve salih hükümdar" anlamına gelir. (Kehf, 83)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Zülkifl:</span></span> Arapça kökenli olup "Nasip ve kısmet sahibi; üstlendiği hayırlı işleri başarıyla yerine getiren" anlamına gelir. (Enbiya, 85)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">KUR'ÂN'DA GEÇEN KIZ İSİMLERİ VE ANLAMLARI</span></span><br />
<br />
Yüce Kitabımızda yer alan bu kız isimleri; sadece birer ad değil, kökleri ayetlere uzanan birer zarafet, iffet ve ilahi rahmet nişanesidir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Cennet:</span></span> Arapça kökenli olup sözlükte "bitki ve ağaçlarla örtülü bahçe" anlamına gelir. Kur'an'da 147 yerde geçer ve ahirette müminlerin ebedî saadet içinde yaşayacakları mükâfat yurdunu ifade eder. (Bakara, 25)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Fecir (Fecr):</span></span> Arapça kökenli olup "tan yerinin ağarması, gün doğumu, sabah aydınlığı" demektir. Kur'an'ın 89. suresinin adıdır. Sabaha karşı karanlığın yarılıp aydınlığın çıkmasını ifade ettiği için umut ve dirilişi temsil eder. (Fecr, 1)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Firdevs:</span></span> Farsça veya Grekçe kökenli olduğu tartışılmakla birlikte Arapçalaşmıştır; "etrafı hendekle çevrili bahçe, bostan" anlamına gelir. Kur'an'da "Cennetü’l-Firdevs" şeklinde, cennetin en yüksek ve orta tabakası olarak zikredilir. (Mü’minûn, 11)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Kevser:</span></span> Arapça kökenli olup "çokluk, bolluk, bereket" anlamına gelir. Kur'an'ın 108. suresinin adıdır. Hadislerde ve tefsirlerde cennette Hz. Peygamber’e lütfedilen, suyu sütten beyaz, baldan tatlı olan özel bir nehir veya havuz olarak tanımlanır. (Kevser, 1)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Meryem:</span></span> İbrânîce kökenli (Miryam) olup "ibadet eden, Rabbin hizmetçisi" veya "yüce, üstün" anlamlarına gelir. Kur'an'da adı bizzat zikredilen tek kadındır ve 19. surenin adıdır. İffetin, sadakatin ve Allah'a teslimiyetin en büyük timsalidir. (Meryem, 16)<br />
<span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nur:</span> </span>Arapça kökenli olup "aydınlık, parıltı, ışık" demektir. Kur'an'ın 24. suresinin adıdır. İslâmî ıstılahta hem Allah'ın isimlerinden biridir (en-Nûr) hem de doğru yolu gösteren ilahi rehberliği ve Kur'an'ın kalpleri aydınlatan mahiyetini ifade eder. (Nûr, 35)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İSLAM’DA ÇOCUĞA İSİM VERME ADABI</span></span><br />
<br />
İslam’da çocuğa güzel bir isim vermek, babanın evladı üzerindeki ilk görevlerinden biridir. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Siz kıyamet gününde hem kendi adınızla, hem de babalarınızın adıyla çağırılacaksınız; bu sebeple kendinize güzel adlar koyun” (Ebû Dâvûd, Edeb, 61) buyurarak bu konunun önemini vurgulamıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İsim Ne Zaman Verilir?</span></span><br />
<br />
İslami literatürde çocuğa isim verme zamanı için iki temel uygulama öne çıkar:<br />
<br />
Doğduğu Gün: Hz. Peygamber (s.a.v.), oğlu İbrahim için “Bu gece bir oğlum doğdu, ona atam İbrahim’in adını verdim” (Müslim, Fedâil, 62) diyerek ilk gün isim vermenin sahih olduğunu göstermiştir.<br />
<br />
Yedinci Gün: Âlimlerin büyük çoğunluğu, isim vermeyi akîka kurbanı ile birleştirerek yedinci güne bırakmayı daha faziletli (müstehap) görmüştür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İsim Verme Merasimi (Ezan ve Kamet)</span></span><br />
<br />
Çocuğun kulağına ilk defa İslâm’ın şiarı olan kelime-i tevhidi ve ismini duyurmak sünnettir.<br />
<br />
Çocuk, ismi koyacak kişinin kucağına alınır.<br />
<br />
Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur.<br />
<br />
Ardından ismini üç kez tekrarlayarak: “Yavrum, senin ismini (...) koyduk. Allah sana bereket versin” denilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İsim Koyma Hakkı Kime Aittir?</span></span><br />
<br />
İslâm hukukuna göre çocuğa isim seçme ve koyma hakkı babaya aittir. Baba hayatta değilse veya hukuki olarak yetkili değilse bu hak anneye geçer. Ebeveynlerin bu konuda istişare ederek ortak bir karara varması ise İslami edebe en uygun olanıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">ÇOCUĞA AD KOYMANIN HÜKÜMLERİ</span></span><br />
<br />
İsimler, anlamlarına ve taşıdıkları niteliklere göre şu gruplara ayrılır:<br />
Müstehap (Beğenilen) İsimler<br />
<br />
Allah’a Kulluk İfade Edenler: Hz. Peygamber (s.a.v.), Allah katında en sevimli isimlerin Abdullah (Allah’ın kulu) ve Abdurrahman (Rahman’ın kulu) olduğunu belirtmiştir.<br />
<br />
Peygamber İsimleri: Peygamberlerin isimlerini çocuklara vermek bizzat tavsiye edilmiştir.<br />
<br />
Sâlihlerin İsimleri: Allah dostlarını ve İslam büyüklerini hatırlatan isimler tercih edilmelidir.<br />
Haram İsimler<br />
<br />
Allah’tan Başkasına Kulluk: Abdünnebi (Peygamberin kulu) veya put isimlerine izafe edilen isimlerin kullanılması haramdır.<br />
<br />
Allah’a Mahsus İsimler: Hâlık (Yaratıcı), Rızk (Rızık veren) gibi sadece Allah’a ait olan isimlerin başında "Abd" (kul) takısı olmadan insana isim olarak verilmesi yasaktır.<br />
Mekruh (Hoş Karşılanmayan) İsimler<br />
<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kötü Anlamlılar:</span></span> İsyan, acı, savaş, keder veya uğursuzluk çağrıştıran isimler (Örn: Asiye -isyankâr, Mürre -acı, Harb -savaş).<br />
<br />
Kendini Yüceltme: Kişinin dindarlığını veya temizliğini aşırı derecede öven, kibir uyandırabilecek isimler (Hz. Peygamber, "iyi ve dürüst" anlamına gelen Berre ismini bu sebeple Zeynep ile değiştirmiştir).<br />
<br />
<span style="color: #C10300;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zalimlerin İsimleri:</span></span> Firavun, Karun, Ebu Cehil gibi İslam tarihine kötülüğüyle geçmiş kişilerin isimleri konulmamalıdır.<br />
Mubah (Serbest) İsimler<br />
<br />
İslam inanç ve ahlakına aykırı olmayan, kötü bir anlam taşımayan her türlü isim mubahtır.<br />
<br />
Melek isimlerinin (Cebrail, Mikail vb.) verilmesi genel görüşe göre mubahtır.<br />
<br />
Müslüman toplumların kültürlerinde yerleşmiş olan ve İslam ruhuna ters düşmeyen isimler (Alparslan, Selçuk vb.) kullanılabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">İslam’da İsim Değiştirme</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.v.), anlamı çirkin olan veya İslam inancıyla bağdaşmayan isimleri güzel olanlarla değiştirmiştir. Bu sebeple, taşıdığı ismin anlamı kötü olan yetişkinlerin veya ihtida edenlerin isimlerini güzelleştirmesi sünnete uygun bir davranıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Not: </span></span>Bu çalışma, TDV İslâm Ansiklopedisi "Ad" ve "İlyas" maddelerinden derlenmiştir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tasavvufun Asıl Gâyesi Nedir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42311</link>
			<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 09:56:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42311</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufun Asıl Gâyesi Nedir?</span></span><br />
<br />
Tasavvufun gâyesi nedir? Nefsi terbiye ederek ahlâk-ı hamîdeye ulaşmanın ve Hakk’ın rızâsını kazanmanın mânevî yollarını bu yazıda idrak edin.<br />
<br />
Tasavvufun insanoğlu için pek mühim ve yüce bir gâyeyi düstûr edindiği görülür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUFUN YÜCE GÂYESİ VE HEDEFİ</span></span><br />
<br />
Bu gâye, tâ ilk peygamberden itibâren bütün enbiyâ ve evliyânın gönül semâlarında bir güneş gibi mevcut olan; “Allâh’a en güzel ve feyizli bir şekilde kulluk”tur. Bu yönüyle gâyelerin gâyesidir. Yani Hakk’ın rızâsını kâmil mânâda kazanabilmek için mânevî hastalıklardan kurtularak Allah ve Rasûl’ünün ahlâkından nasîb almaktır. Nefsi dînin hükmüne râm etmek, ibadetleri otomat hâllerden kurtarıp ihsan duygusuna kavuşmak, kalbi mânevî yücelikler istikâmetine yönlendirip netîcede selîm bir kalp ile rızâ-yı ilâhîye nâil olmaktır.<br />
<br />
Beşer tarihinin defalarca sergilediği bir hakîkattir ki insan, aslî cevheri itibârıyla “ahsen-i takvîm” (varlıkların en şereflisi) yüceliğinde iken, yaratılış gâyesine yabancılaşıp istikâmetten ayrıldığında “بَلْ هُمْ اَضَلُّ” yani “hayvandan daha aşağı” sıfatına bile mâruz kalabilecek bir varlıktır. Ondaki şeref ve kıymeti tâyin eden yegâne müessir, îmandır. Îmandan sonra ise ahlâk gelir. Peygamberlerin tezkiye vazifesi de insanları bu meziyetlerle tezyîn edebilmektir.<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vârislerinden olan evliyâullah ve onların o feyizli nebevî menbâdan telâkkî ettikleri bâtın (kalb) ilmi de, Rasûlullâh’ın bu vazifesine verâset ve vekâlet mevkiindedir.<br />
<br />
Tasavvuf yolunda yürüyenler, her hâl ve hareketlerinde zâhirî ve bâtınî fazîletlerin merkezi olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tam bir bağlılık gayreti içinde bulunurlar. Onları bu yola yönlendiren “ricâl-i mâneviyye” (Hak dostları) da böylece Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu âlemde îfâ etmiş olduğu bir hizmeti deruhte etmiş olurlar ve:<br />
<br />
“(Gerçek) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1) hükmü içerisinde yer alırlar.<br />
<br />
Dolayısıyla tasavvufun maksadı olan mânevî olgunluğun, bir bakıma Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in insanlarda gerçekleştirmek istediği gâyenin tezâhürü olduğu söylenebilir. Mâlum olduğu üzere bu gâye de, insanları îman zemininde nefsânî ve kötü huylardan kurtarıp, ahlâk-ı hamîdeye yani mânevî olgunluğa ve güzel huylara yükseltebilmektir.<br />
<br />
Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“Bu, Ben’im zâtım için râzı olduğum bir dîndir. Bu dîne yakışan da ancak cömertlik ve güzel ahlâktır. Bu dîne tâbî olma nîmeti size lûtfedildiği müddetçe, onu bu iki hasletle yüceltiniz.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 20)<br />
<br />
Bu itibarla da tasavvuf, güzel ahlâkı; yani merhamet, şefkat, cömertlik, affedebilme, şükür gibi ulvî hasletleri mü’minde bir lezzet hâline getirebilmektir.<br />
<br />
Yine tasavvufta gâye, istîdâdı olanları zühd ve takvâ yolunda istîdatları nisbetinde tekâmül ettirerek insan-ı kâmil, mükerrem insan, kendini ve Rabbini hakkıyla bilen, Hakk’a yakınlık neşvesini tadan, nefsin düşmanlıklarına mukâvemetle Rabb’e dost olan insan olma yolunda merhaleler katetmeye teşvik etmektir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de:<br />
<br />
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72) âyetinde buyrulduğu üzere fısk içinde bocalayan insanı “zulm” ve “cehâlet” sıfatından kurtarıp kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır.<br />
<br />
“Zulm”ün zıddı “adl”dir. Yani kulun amelinin sâlih olmasıdır. “Cehl”in zıddı ise “ilim”dir. Gerçek âlim olabilmek için zâhirî ilme olduğu kadar, bâtınî ilme de sahip olmak gerekir.<br />
<br />
İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh-:<br />
<br />
“Veresetü’l-enbiyâ, zâhir ve bâtın (kalbî) ilme sahip olanlardır.” buyurmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">KALBİN NAZARGÂH-I İLÂHÎ OLMA YOLU</span></span><br />
<br />
İnsanın kurtuluşa ermesi, nefsindeki kötü sıfatlardan arınmasına, böylece amellerinin “amel-i sâlih”e, ilminin de şahsiyet kazanmasına, yani “irfan”a dönüşmesine bağlıdır. İşte tasavvuf, bunu temin edebilecek âdap ve erkânın kavranıp yaşanmasını gâye edinir.<br />
<br />
Bu gâyeyi gerçekleştiren evliyâ, yani Cenâb-ı Hakk’ın kendisine dost edindiği velîler, îman ve takvâda kemâli yaşayan müstesnâ insanlardır. Cenâb-ı Hak onlardan şöyle bahseder:<br />
<br />
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklardır. Onlar îman edip de takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 62-63)<br />
<br />
Kalpte tezâhür eden îman, kulu bütün bâtıl inançlardan kurtarıp Hakk’a yaklaştırırken, takvâ da kalbi mâsivâdan, yani kulu Rabbinden gâfil bırakan her şeyden arındırır. Böyle bir kulun kalbi artık bir nazargâh-ı ilâhî vasfını kazanır. İlâhî hikmet ve esrârın tecellî mekânı olur.[1]<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Îmandan İhsâna Tasavvuf kitabının 48-50. sayfalarından iktibas edilmiştir.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufun Asıl Gâyesi Nedir?</span></span><br />
<br />
Tasavvufun gâyesi nedir? Nefsi terbiye ederek ahlâk-ı hamîdeye ulaşmanın ve Hakk’ın rızâsını kazanmanın mânevî yollarını bu yazıda idrak edin.<br />
<br />
Tasavvufun insanoğlu için pek mühim ve yüce bir gâyeyi düstûr edindiği görülür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUFUN YÜCE GÂYESİ VE HEDEFİ</span></span><br />
<br />
Bu gâye, tâ ilk peygamberden itibâren bütün enbiyâ ve evliyânın gönül semâlarında bir güneş gibi mevcut olan; “Allâh’a en güzel ve feyizli bir şekilde kulluk”tur. Bu yönüyle gâyelerin gâyesidir. Yani Hakk’ın rızâsını kâmil mânâda kazanabilmek için mânevî hastalıklardan kurtularak Allah ve Rasûl’ünün ahlâkından nasîb almaktır. Nefsi dînin hükmüne râm etmek, ibadetleri otomat hâllerden kurtarıp ihsan duygusuna kavuşmak, kalbi mânevî yücelikler istikâmetine yönlendirip netîcede selîm bir kalp ile rızâ-yı ilâhîye nâil olmaktır.<br />
<br />
Beşer tarihinin defalarca sergilediği bir hakîkattir ki insan, aslî cevheri itibârıyla “ahsen-i takvîm” (varlıkların en şereflisi) yüceliğinde iken, yaratılış gâyesine yabancılaşıp istikâmetten ayrıldığında “بَلْ هُمْ اَضَلُّ” yani “hayvandan daha aşağı” sıfatına bile mâruz kalabilecek bir varlıktır. Ondaki şeref ve kıymeti tâyin eden yegâne müessir, îmandır. Îmandan sonra ise ahlâk gelir. Peygamberlerin tezkiye vazifesi de insanları bu meziyetlerle tezyîn edebilmektir.<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vârislerinden olan evliyâullah ve onların o feyizli nebevî menbâdan telâkkî ettikleri bâtın (kalb) ilmi de, Rasûlullâh’ın bu vazifesine verâset ve vekâlet mevkiindedir.<br />
<br />
Tasavvuf yolunda yürüyenler, her hâl ve hareketlerinde zâhirî ve bâtınî fazîletlerin merkezi olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tam bir bağlılık gayreti içinde bulunurlar. Onları bu yola yönlendiren “ricâl-i mâneviyye” (Hak dostları) da böylece Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu âlemde îfâ etmiş olduğu bir hizmeti deruhte etmiş olurlar ve:<br />
<br />
“(Gerçek) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1) hükmü içerisinde yer alırlar.<br />
<br />
Dolayısıyla tasavvufun maksadı olan mânevî olgunluğun, bir bakıma Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in insanlarda gerçekleştirmek istediği gâyenin tezâhürü olduğu söylenebilir. Mâlum olduğu üzere bu gâye de, insanları îman zemininde nefsânî ve kötü huylardan kurtarıp, ahlâk-ı hamîdeye yani mânevî olgunluğa ve güzel huylara yükseltebilmektir.<br />
<br />
Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“Bu, Ben’im zâtım için râzı olduğum bir dîndir. Bu dîne yakışan da ancak cömertlik ve güzel ahlâktır. Bu dîne tâbî olma nîmeti size lûtfedildiği müddetçe, onu bu iki hasletle yüceltiniz.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 20)<br />
<br />
Bu itibarla da tasavvuf, güzel ahlâkı; yani merhamet, şefkat, cömertlik, affedebilme, şükür gibi ulvî hasletleri mü’minde bir lezzet hâline getirebilmektir.<br />
<br />
Yine tasavvufta gâye, istîdâdı olanları zühd ve takvâ yolunda istîdatları nisbetinde tekâmül ettirerek insan-ı kâmil, mükerrem insan, kendini ve Rabbini hakkıyla bilen, Hakk’a yakınlık neşvesini tadan, nefsin düşmanlıklarına mukâvemetle Rabb’e dost olan insan olma yolunda merhaleler katetmeye teşvik etmektir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de:<br />
<br />
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72) âyetinde buyrulduğu üzere fısk içinde bocalayan insanı “zulm” ve “cehâlet” sıfatından kurtarıp kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır.<br />
<br />
“Zulm”ün zıddı “adl”dir. Yani kulun amelinin sâlih olmasıdır. “Cehl”in zıddı ise “ilim”dir. Gerçek âlim olabilmek için zâhirî ilme olduğu kadar, bâtınî ilme de sahip olmak gerekir.<br />
<br />
İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh-:<br />
<br />
“Veresetü’l-enbiyâ, zâhir ve bâtın (kalbî) ilme sahip olanlardır.” buyurmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">KALBİN NAZARGÂH-I İLÂHÎ OLMA YOLU</span></span><br />
<br />
İnsanın kurtuluşa ermesi, nefsindeki kötü sıfatlardan arınmasına, böylece amellerinin “amel-i sâlih”e, ilminin de şahsiyet kazanmasına, yani “irfan”a dönüşmesine bağlıdır. İşte tasavvuf, bunu temin edebilecek âdap ve erkânın kavranıp yaşanmasını gâye edinir.<br />
<br />
Bu gâyeyi gerçekleştiren evliyâ, yani Cenâb-ı Hakk’ın kendisine dost edindiği velîler, îman ve takvâda kemâli yaşayan müstesnâ insanlardır. Cenâb-ı Hak onlardan şöyle bahseder:<br />
<br />
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklardır. Onlar îman edip de takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 62-63)<br />
<br />
Kalpte tezâhür eden îman, kulu bütün bâtıl inançlardan kurtarıp Hakk’a yaklaştırırken, takvâ da kalbi mâsivâdan, yani kulu Rabbinden gâfil bırakan her şeyden arındırır. Böyle bir kulun kalbi artık bir nazargâh-ı ilâhî vasfını kazanır. İlâhî hikmet ve esrârın tecellî mekânı olur.[1]<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Îmandan İhsâna Tasavvuf kitabının 48-50. sayfalarından iktibas edilmiştir.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İstanbul’u Sevmeye Nereden Başlamalı?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41899</link>
			<pubDate>Sat, 10 Jan 2026 08:29:25 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41899</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İstanbul’u Sevmeye Nereden Başlamalı?</span></span><br />
<br />
İstanbul’u sevdirmek için önce nereden başlanmalı? İstanbul’un ruhuna açılan kapı Eyüp Sultan’dan geçmez mi?<br />
<br />
Gençlere İstanbul’u sevdirmek isteyenler İstanbul’u gezmeye değil, İstanbul’u sevmeye nereden başlamak gerekir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi açıklıyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL’U SEVMEYE EYÜP SULTAN’DAN BAŞLAMAK</span></span><br />
<br />
–Efendim, şairin güzel bir beyti var:<br />
<br />
Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nîmet-i Bârî,<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem’in yâri Ebâ Eyyûb el-Ensârî!..<br />
<br />
Yine oradan başlamak bir teberrük makamıdır. Osmanlı’da sultanlar da tahta cülûs merasiminin bir parçası olarak Eyüp Sultan’da kılıç kuşanırlardı.<br />
<br />
Bunun için yine oradan başlanarak, sonra medeniyetimizin şâheserleri; Süleymaniye, Sultanahmet vs. emsalleriyle devam edilebilir.<br />
<br />
Evvelki sene bir mimarlar toplantısı oldu. Dünyadan da bir hayli mimarlar geldi. Bir arkadaşımız da orada bulundu. Orada şunu ifade ettiler:<br />
<br />
“Mimar Sinan’ın yaptığı eserleri taklit edebilmek, büyük bir sanattır bugün. Yani taklit eden mimar,  büyük mimardır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkatlar, Yüzakı Yayıncılık<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İstanbul’u Sevmeye Nereden Başlamalı?</span></span><br />
<br />
İstanbul’u sevdirmek için önce nereden başlanmalı? İstanbul’un ruhuna açılan kapı Eyüp Sultan’dan geçmez mi?<br />
<br />
Gençlere İstanbul’u sevdirmek isteyenler İstanbul’u gezmeye değil, İstanbul’u sevmeye nereden başlamak gerekir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi açıklıyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL’U SEVMEYE EYÜP SULTAN’DAN BAŞLAMAK</span></span><br />
<br />
–Efendim, şairin güzel bir beyti var:<br />
<br />
Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nîmet-i Bârî,<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem’in yâri Ebâ Eyyûb el-Ensârî!..<br />
<br />
Yine oradan başlamak bir teberrük makamıdır. Osmanlı’da sultanlar da tahta cülûs merasiminin bir parçası olarak Eyüp Sultan’da kılıç kuşanırlardı.<br />
<br />
Bunun için yine oradan başlanarak, sonra medeniyetimizin şâheserleri; Süleymaniye, Sultanahmet vs. emsalleriyle devam edilebilir.<br />
<br />
Evvelki sene bir mimarlar toplantısı oldu. Dünyadan da bir hayli mimarlar geldi. Bir arkadaşımız da orada bulundu. Orada şunu ifade ettiler:<br />
<br />
“Mimar Sinan’ın yaptığı eserleri taklit edebilmek, büyük bir sanattır bugün. Yani taklit eden mimar,  büyük mimardır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkatlar, Yüzakı Yayıncılık<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Biz Hangi Kokuyla Kokuyoruz?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41898</link>
			<pubDate>Sat, 10 Jan 2026 08:27:02 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41898</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Biz Hangi Kokuyla Kokuyoruz?</span></span><br />
<br />
Biz insanlara ferahlık ve huzur mu yayıyoruz, yoksa gerginlik ve telaş mı? Kalbimizin kokusunu fark ediyor muyuz?<br />
<br />
Bir sohbet sonrası Uğur abimiz başından geçen bir hatırasını anlattı. Bu abimiz, kendi işinin yanında çiftçilikle uğraşır. Hayvanlarla iç içe bir hayatı vardır. Ne zaman ineklerinin yanına gitse onların nasıl mutlu olduklarını, etrafında dolanıp huzur bulduklarını görüyormuş. Fakat iş eve dönmeye gelince işin rengi değişiyormuş. Uğur abi, hayvanların bahçede, tarlada kalmasını ve yemlerine yönelmelerini istiyormuş. Ama kendisi eve doğru yürüdüğünde inekler de onunla beraber kapıya kadar geliyor, ne ahırlarına dönüyorlar ne de otlamaya gidiyorlarmış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBİN KOKUSU: İNSAN VE ETKİSİ</span></span><br />
<br />
Bir gün bu duruma bir çare bulmak isteyen Uğur abi, bir çobana danışmış. Çoban da ona: “Onlar sana değil, senin kokuna geliyorlar. Yarın ceketini çıkar, bir dala as. Sonra eve git. Bak bakalım ne olacak.” demiş. Uğur abi de söyleneni yapmış. Ceketini çıkarıp bir dala asmış ve eve dönmüş. Bir bakmış ki ineklerin hepsi onun kokusunun olduğu ceket etrafında dönüp duruyor. Çünkü aradıkları, sevdikleri, kendilerini çeken şey kokuydu.<br />
<br />
İşte burada durup düşünmek gerekir. Bizden hangi koku geliyor acaba? İnsanlar bize yaklaşırken ne hissediyorlar? Bize baktıklarında, yanımızda iki dakika durduklarında kalbimizden hangi koku yükseliyor?<br />
<br />
Bakara Sûresi’nin 138. âyet-i kerîmesinde Rabbimizin, “Sıbgatullah” diye ifade ettiği o ilahî boyadan ne kadar izler taşıyoruz? Kokumuzu alanlara hoş bir rayiha mı veriyoruz, yoksa dünyanın, hırsın, öfkenin, aceleciliğin, kırıcı sözlerin kokusunu mu?<br />
<br />
Hikmet ehli ne güzel demiş: “İnsanın kokusu, ahlakının kokusudur. Sözünden önce hâli duyulur.” Bazı insanlar vardır ki yanında durduğunda içini bir ferahlık kaplar. Sesi, sözü, vakarı, merhameti sana iyi gelir. Bazıları da vardır ki daha kelime kurmadan bile insanı yorar. Kişi farkında olsun ya da olmasın, herkesin kalbinden bir koku yayılır. Kalbin kokusu saklanamaz.<br />
<br />
“Neyi bastırdıysan göğsüne, göğsünü soludukça büyüyen odur.” diyor İsmet Özel. Bu yaydığımız koku göğsümüze bastırdığımızın izidir. Muhatabı, kokunun kendisinden zuhur ettiğini sanmasın sakın. Çünkü ceketin içinde sen olmadığında da koku hala var. Bize düşen kokumuzun ne cinsten olduğunun farkına varabilmektir.<br />
<br />
Bizim kokumuz kimleri çekiyor, kimleri uzaklaştırıyor? Evde çocuğumuz bizden sabır mı kokluyor yoksa gerginlik mi? Eşimiz bizden güven mi kokluyor yoksa telaş mı? Arkadaşlarımız, komşularımız bizden hangi kokuyu alıyor? Üzerimizde Allah’ın izi, Allah’ın boyası, Allah’ın kokusu var mı? Yoksa başka şeylerin kokusunu mu taşıyoruz?<br />
<br />
Belki bir tebessüm kokusu, belki bir merhamet kokusu, belki bir vakar ve edep kokusu yayıyoruz. Ama muhakkak bir koku yayıyoruz. Şu soruyu kendimize açıkça sormamız lazım: “Biz hangi kokuyla kokuyoruz ve hangi kokuyla kokmak istiyoruz?”<br />
<br />
Allah’ım, üzerimize kendi boyanı sür. Kalplerimize güzel ahlak kokusunu yerleştir. Bizi insanların kalbine ferahlık veren, huzur veren, güven veren kullarından eyle. Kötü kokulardan, kötü hâllerden, kötü izlerden bizi uzaklaştır. Her adımımıza, her sözümüze, her niyetimize rahmet kokusu sindir. Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span>Kadir Bekar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Biz Hangi Kokuyla Kokuyoruz?</span></span><br />
<br />
Biz insanlara ferahlık ve huzur mu yayıyoruz, yoksa gerginlik ve telaş mı? Kalbimizin kokusunu fark ediyor muyuz?<br />
<br />
Bir sohbet sonrası Uğur abimiz başından geçen bir hatırasını anlattı. Bu abimiz, kendi işinin yanında çiftçilikle uğraşır. Hayvanlarla iç içe bir hayatı vardır. Ne zaman ineklerinin yanına gitse onların nasıl mutlu olduklarını, etrafında dolanıp huzur bulduklarını görüyormuş. Fakat iş eve dönmeye gelince işin rengi değişiyormuş. Uğur abi, hayvanların bahçede, tarlada kalmasını ve yemlerine yönelmelerini istiyormuş. Ama kendisi eve doğru yürüdüğünde inekler de onunla beraber kapıya kadar geliyor, ne ahırlarına dönüyorlar ne de otlamaya gidiyorlarmış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBİN KOKUSU: İNSAN VE ETKİSİ</span></span><br />
<br />
Bir gün bu duruma bir çare bulmak isteyen Uğur abi, bir çobana danışmış. Çoban da ona: “Onlar sana değil, senin kokuna geliyorlar. Yarın ceketini çıkar, bir dala as. Sonra eve git. Bak bakalım ne olacak.” demiş. Uğur abi de söyleneni yapmış. Ceketini çıkarıp bir dala asmış ve eve dönmüş. Bir bakmış ki ineklerin hepsi onun kokusunun olduğu ceket etrafında dönüp duruyor. Çünkü aradıkları, sevdikleri, kendilerini çeken şey kokuydu.<br />
<br />
İşte burada durup düşünmek gerekir. Bizden hangi koku geliyor acaba? İnsanlar bize yaklaşırken ne hissediyorlar? Bize baktıklarında, yanımızda iki dakika durduklarında kalbimizden hangi koku yükseliyor?<br />
<br />
Bakara Sûresi’nin 138. âyet-i kerîmesinde Rabbimizin, “Sıbgatullah” diye ifade ettiği o ilahî boyadan ne kadar izler taşıyoruz? Kokumuzu alanlara hoş bir rayiha mı veriyoruz, yoksa dünyanın, hırsın, öfkenin, aceleciliğin, kırıcı sözlerin kokusunu mu?<br />
<br />
Hikmet ehli ne güzel demiş: “İnsanın kokusu, ahlakının kokusudur. Sözünden önce hâli duyulur.” Bazı insanlar vardır ki yanında durduğunda içini bir ferahlık kaplar. Sesi, sözü, vakarı, merhameti sana iyi gelir. Bazıları da vardır ki daha kelime kurmadan bile insanı yorar. Kişi farkında olsun ya da olmasın, herkesin kalbinden bir koku yayılır. Kalbin kokusu saklanamaz.<br />
<br />
“Neyi bastırdıysan göğsüne, göğsünü soludukça büyüyen odur.” diyor İsmet Özel. Bu yaydığımız koku göğsümüze bastırdığımızın izidir. Muhatabı, kokunun kendisinden zuhur ettiğini sanmasın sakın. Çünkü ceketin içinde sen olmadığında da koku hala var. Bize düşen kokumuzun ne cinsten olduğunun farkına varabilmektir.<br />
<br />
Bizim kokumuz kimleri çekiyor, kimleri uzaklaştırıyor? Evde çocuğumuz bizden sabır mı kokluyor yoksa gerginlik mi? Eşimiz bizden güven mi kokluyor yoksa telaş mı? Arkadaşlarımız, komşularımız bizden hangi kokuyu alıyor? Üzerimizde Allah’ın izi, Allah’ın boyası, Allah’ın kokusu var mı? Yoksa başka şeylerin kokusunu mu taşıyoruz?<br />
<br />
Belki bir tebessüm kokusu, belki bir merhamet kokusu, belki bir vakar ve edep kokusu yayıyoruz. Ama muhakkak bir koku yayıyoruz. Şu soruyu kendimize açıkça sormamız lazım: “Biz hangi kokuyla kokuyoruz ve hangi kokuyla kokmak istiyoruz?”<br />
<br />
Allah’ım, üzerimize kendi boyanı sür. Kalplerimize güzel ahlak kokusunu yerleştir. Bizi insanların kalbine ferahlık veren, huzur veren, güven veren kullarından eyle. Kötü kokulardan, kötü hâllerden, kötü izlerden bizi uzaklaştır. Her adımımıza, her sözümüze, her niyetimize rahmet kokusu sindir. Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span>Kadir Bekar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ferdi Mesuliyet Neden Önceliklidir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41286</link>
			<pubDate>Thu, 13 Nov 2025 04:28:07 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41286</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferdi Mesuliyet Neden Önceliklidir?</span></span><br />
<br />
Her birey kendi nefsinden başlayarak sorumluluklarını yerine getiriyor mu? Hz. Peygamber’in (s.a.v.) örnek hayatı, ferdi mesuliyetin toplumsal ve ahiretteki önemini nasıl gösteriyor?<br />
<br />
Allah Teâlâ, kıymetli ve şerefli olarak yarattığı[1], akıl, irade ve muhakeme gibi özelliklerle güçlendirdiği insanı, boş yere yaratmamış ve başıboş bırakmamıştır.[2][3] Hz. Muhammed (s.a.s) de bu çerçevede son peygamber olarak, Allah Teâlâ’dan aldığı vahyi, bir başka deyişle vahyin içeriğini; Yüce Yaratıcının kullarına duyurmayı murat ettiği hususları, emirleri ve yasakları insanlara ferdi mesuliyet çerçevesinde tebliğ etmekle/ulaştırmakla yükümlü kılınmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferdi Mesuliyetin Temeli: Kendini Tanımak ve Sorumluluğu Kabullenmek</span></span><br />
<br />
Kur’an, tebliğ konusunda Hz. Peygamber’in (s.a.s), bu sorumluluğu nasıl icra edeceğine, hangi aşamalarla gerçekleştireceğine, merkezden çembere doğru nasıl bir yöntem izleyeceğine dair ona bir yol haritası çizmiştir. Peygamber (s.a.s)’e ilk inen âyetler[4], aslında Hz. Peygamber’in (s.a.s) öncelikli olarak tebliğ ve tebyin açısından ferdi mesuliyetini öne çıkarmaktadır. “Oku” emrinden maksat, Hz. Peygamber’in (s.a.s), kendisine vahyedilen âyetleri okumasıdır. Âyetler, kıraatin, kitabetin, ilmin ve bu nimetlerle karşı karşıya gelen insanı yüceltmektedir. İlk dinî çağrı ilme, kıraate, kitabete yapılmıştır ki, bu çağrıda ilk muhatap kadın olsun erkek olsun insandır. Bu davet, bütün insan cinsini kapsamaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s) ve onun zatında ümmetinin her biri, ferdi mesuliyetini önce kavrayarak kendine has ve uygun çabayı sarf ederek tebliğ ve tebyin görevini yapacaktır. Görüldüğü gibi, âyetin muhatabı bütün insan cinsini kapsasa da, ferdi yükümlüğü öne çıkarmaktadır.<br />
<br />
Ferdi mesuliyet, kişinin öncelikle kendine yönelmesi, kendini tanıması, ilâhî yükümlülüğün ve kulluk bilincinin kendisinden başladığını fark etme yeteneğinin içselleşmesidir. Aslında ferdi mesuliyetin mahiyeti, “ben”, kavramı ile başlayan ve bu çerçevede, insan olduğunun ve yaradılış serüvenin kökenini ve gayesini teşkil ettiğinin bilinci anlaşılır. Ben kavramı, Türkçe’de, teklik, birinci kişiyi gösteren söz, kişiyi, öbür varlıklardan ayıran bilinç, bir kimsenin kişiliğini oluşturan temel öğe, ego şeklinde tarif edilmiştir.[5] Bu, kelimenin Arapça karşılığı, “nefs” kelimesi ile ifade edilir. Çok çeşitli anlamları içeren “nefs” kelimesinin, “bir nesnenin aynı/zatı ve cevheri”[6] anlamını içerir. Biz burada sadece, kişi, birey, şahıs, zat anlamlarındaki ben’in ferdi mesuliyet veçhesini kısaca ele alıyoruz<br />
<br />
Hz. Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilen vahye ve onun düsturlarına iman etmekle yükümlü kılınmıştır.[7] Aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a.s), kedisine vahyedilenlere tabi olmakla emrolunmuştur.[8] Tebliğle görevlendirilen Hz. Peygamber (s.a.s), kendisine indirilene tabi olacak ve onun prensipleriyle hayatını tanzim edecek ki, diğer insanlardan vahyin getirdiği ilkelere uymalarını istesin. Bu gerçek, vahyin tebliğinde ve başarıya ulaşmasında büyük önem taşımaktadır.[9] Görüldüğü gibi, diğer bütün sorumlulukların ifası, ferdi mesuliyetin anlaşılması ve icrası ile mümkündür.<br />
<br />
Hz. Peygamber, öncelikle ferdi mesuliyet çerçevesinde kendisine indirilen vahyin birinci muhatabı olarak kendini görüyor, onun gereklerine göre hareket ediyor ve onun ilkelerini uygulamaya bizzat nefsinden başlıyordu.<br />
<br />
Ferdi mesuliyet, kişinin yapıp ettiklerinde öncelikle kendisini muhatap olarak görmesini gerekli kılar. Kişinin, fiil ve hareketlerinde, tebliğ ve tebyin ettikleri hususlarda kendisini birinci derecede sorumlu görmemesi, Kur’an ölçeğinde tutarsızlıktır ve çirkin bir davranıştır.”[10]<br />
<br />
Ferdi mesuliyetin, nereden başlanacağına dair şu âyet oldukça önem arz etmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…”[11]<br />
<br />
Âyette zikredilen “enfüs” kelimesi ile her ne kadar hitap, çoğul olarak gelmiş olsa bile, her bireyi ve şahsı tek başına muhatap kabul edilmektedir. Ferdi mesuliyet, elbette hem birey hem de İslam cemaati ile birlikte yapılması ile tamamlanır. Ancak âyette, ferdi mesuliyetin önce kendilerinden başlamalarının lüzûmuna işaret edilmiştir.<br />
<br />
Ferdi mesuliyetten kaçarak insanlara iyiliği emredip, tebliğ ve irşatta bulunup kendisini unutanları Kur’an’an şu soruyla tenkit eder: “(Ey Yahudi bilginleri) siz, insanlara iyiliği (gerçeği ve peygambere îman etmeyi) emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? Hâlbuki Kitab (Tevrat) da okursunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”[12]<br />
<br />
Muhammet Hamdi Yazır’ın ifadesiyle Kötülük emretmektense, iyilik emretmek elbette iyidir. Ancak, aklı olan, başkasının iyiliğini isterken kendini unutur mu? Başkasını irşat edip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşattan mahrum bırakmak, eli selamete çıkarıp, kendisini ateşe atmak demektir ki, amelî akıl açısından bir çelişki teşkil eder...[13]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Aile ve Toplumda Ferdi Mesuliyetin Rolü</span></span><br />
<br />
Toplumun nüvesi ve en küçük ünitesi olarak bilinen ailenin bireylerden oluşması gibi, toplum da, ailelerden oluşur. Ferdi mesuliyet önce aileden başlar. Anne-baba ailenin asli üyeleridir. Her birinin Kur’an ve sünnetin ortaya koydukları ilkelere, yürürlükte olan kanunlara ve öteden beri meşruluk zeminine oturan bilfiil yaşanan geleneklere göre sorumlulukları vardır. Ancak öncelikle ailede, annenin ve babanın ferdi mesuliyeti temel teşkil eder. Anne ve baba kendine düşen ferdi mesuliyetleri yerine getirerek, aile fertlerine karşı müşterek yükümlülüklerini ifa ederler. Aile fertlerinin sağlıklı bir şekilde hayata hazırlanması da ancak bu yöntemle gerçekleşir. Hiçbir şekilde ferdi mesuliyeti öteleyerek, eşlerin birbirlerine sorumluluk yüklemesi eğitim-öğretim açısından doğru değildir.<br />
<br />
Ferdi mesuliyetin önemini ortaya koyan aşağıdaki âyeti bu hususta örnek verebiliriz. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’e şu talimatı vermiştir. “Aile efradına namazı emret ve buna sabırla, ısrarla devam et.”[14]<br />
<br />
Bu âyette Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz'den (s.a.s), aile halkına namaz kılmayı emretmesini, onlarla beraber ona sarılmasını, sabır ve azimle ona devam etmesini istemiştir. Âyetteki hitap, Hz. Peygamber'in (s.a.s) şahsınadır. Ancak bu hitabın içine umumi olarak bütün ümmeti, hususî olarak ta Hz. Peygamber'in (s.a.s) aile halkı girmektedir.[15] Bu âyetin hükmü gereği peygamberimiz, altı ay müddetle Mescid-i Nebevî'ye sabah namazına gitmeden önce, Hz. Fatıma ve Hz. Ali'nin (r.a.) evlerine uğrar ve kapılarının önünde durur ve: “Ey Ehl-i Beyt (Muhammed'in ev halkı) namaza kalkınız” buyururdu. … âyette “buna sabırla, ısrarla devam et[16] pasajında Hz. peygambere, tebliğ görevinin gereği namazı aile ve topluma emretmesinin yanı sıra, ferdi mesuliyet çerçevesinde kendisinin de sabırla namaza devam etmesi istenmiştir.<br />
<br />
Peygamber (s.a.s), ferdi mesuliyetini, her daim canlı tutmuştur. Peygamberimiz (s.a.s), ev halkına karşı taşıdığı ağır mesuliyetleri hissederek sık sık endişelendiği görülmüştür. Daima onları, bu dünyadakilere kıyasla öteki dünyanın mükâfat ve güzelliklerine teşvik etmiştir.[17]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferdi Mesuliyetin Ahiret ve Tebliğ Açısından Önemi</span></span><br />
<br />
Âhiretteki muhasebenin başlangıç noktasının da ferdi mesuliyetin yerine getirilip getirilmemesi ile başlayacağını şu âyet ne güzel ifade etmiştir: “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter”[18] Herkes, amel defterini kendisi okuyacak. Sorumlu olduğu ve inanmakla yükümlü kılındığı Kur’ân’ın/Kitabın, bir başkasının okuyup okumadığı kişiye sorulmayacaktır. Ferdi mesuliyet çerçevesinde sorgu suale tabi olacaktır. “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenemez…”[19] ilâhî ilkesi, ferdi mesuliyetin önde geldiğini, diğer sorumlulukların ferdi mesuliyetle tamamlanacağını göstermektedir.                                                                          <br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] el-İsrâ 17/70.<br />
<br />
[2] el-Kıyâme 75/36.<br />
<br />
[3] el-Mü’min 25/114.<br />
<br />
[4] el-Alak 96/1-5<br />
<br />
[5] Şükrü Halûk Akalın ve Diğerleri, Türkçe Sözlük (Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2009), 241.<br />
<br />
[6] Asım Efendi, Kamus Tercümesi (İstanubl: Asitane Yayınları tıpkı basım, ts), 2: 299-300.<br />
<br />
[7] el-Bakara 2/285.<br />
<br />
[8] el-En’âm 6/50, 106; el-A’raf 7/203; el-Ahzâb 33/2.<br />
<br />
[9] Kerim Buladı, Kur’an’da Hz. Peygamber’in Vasıfları (İstanbul: Kayıhan Yayınları, 2018), 24.<br />
<br />
[10] es-Saff 61/2-3.<br />
<br />
[11] et-Tahrîm 66/6.<br />
<br />
[12] el-Bakara 2/44.<br />
<br />
[13] Bkz. Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili (İstanbul: Eser Kitapevi, 1971), 1: 338-339.<br />
<br />
[14] Tâhâ, 19/132.<br />
<br />
[15] Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmu'l-Kurân (Beyrut: Dâru’l-Fikir, 1993), C. 4: Cz. 11: 174.<br />
<br />
[16] Tirmizî, “Tefsir”, 34.<br />
<br />
[17] Bkz. Afzalur Rahman, Hz. Muhammed (s.a.v) Sîret Ansiklopedisi, tercüme, Yusuf Balcı ve diğerleri (İstanbul: İnkılâb Yayınevi, 1996), C. 1: 264-265.<br />
<br />
[18] el-İsrâ 17/14.<br />
<br />
[19] el-İsrâ 17/15; 33/38; el-Fâtır 35/18; en-Necm, 53/38.<br />
<br />
Kaynak: Kerim Buladı, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferdi Mesuliyet Neden Önceliklidir?</span></span><br />
<br />
Her birey kendi nefsinden başlayarak sorumluluklarını yerine getiriyor mu? Hz. Peygamber’in (s.a.v.) örnek hayatı, ferdi mesuliyetin toplumsal ve ahiretteki önemini nasıl gösteriyor?<br />
<br />
Allah Teâlâ, kıymetli ve şerefli olarak yarattığı[1], akıl, irade ve muhakeme gibi özelliklerle güçlendirdiği insanı, boş yere yaratmamış ve başıboş bırakmamıştır.[2][3] Hz. Muhammed (s.a.s) de bu çerçevede son peygamber olarak, Allah Teâlâ’dan aldığı vahyi, bir başka deyişle vahyin içeriğini; Yüce Yaratıcının kullarına duyurmayı murat ettiği hususları, emirleri ve yasakları insanlara ferdi mesuliyet çerçevesinde tebliğ etmekle/ulaştırmakla yükümlü kılınmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferdi Mesuliyetin Temeli: Kendini Tanımak ve Sorumluluğu Kabullenmek</span></span><br />
<br />
Kur’an, tebliğ konusunda Hz. Peygamber’in (s.a.s), bu sorumluluğu nasıl icra edeceğine, hangi aşamalarla gerçekleştireceğine, merkezden çembere doğru nasıl bir yöntem izleyeceğine dair ona bir yol haritası çizmiştir. Peygamber (s.a.s)’e ilk inen âyetler[4], aslında Hz. Peygamber’in (s.a.s) öncelikli olarak tebliğ ve tebyin açısından ferdi mesuliyetini öne çıkarmaktadır. “Oku” emrinden maksat, Hz. Peygamber’in (s.a.s), kendisine vahyedilen âyetleri okumasıdır. Âyetler, kıraatin, kitabetin, ilmin ve bu nimetlerle karşı karşıya gelen insanı yüceltmektedir. İlk dinî çağrı ilme, kıraate, kitabete yapılmıştır ki, bu çağrıda ilk muhatap kadın olsun erkek olsun insandır. Bu davet, bütün insan cinsini kapsamaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s) ve onun zatında ümmetinin her biri, ferdi mesuliyetini önce kavrayarak kendine has ve uygun çabayı sarf ederek tebliğ ve tebyin görevini yapacaktır. Görüldüğü gibi, âyetin muhatabı bütün insan cinsini kapsasa da, ferdi yükümlüğü öne çıkarmaktadır.<br />
<br />
Ferdi mesuliyet, kişinin öncelikle kendine yönelmesi, kendini tanıması, ilâhî yükümlülüğün ve kulluk bilincinin kendisinden başladığını fark etme yeteneğinin içselleşmesidir. Aslında ferdi mesuliyetin mahiyeti, “ben”, kavramı ile başlayan ve bu çerçevede, insan olduğunun ve yaradılış serüvenin kökenini ve gayesini teşkil ettiğinin bilinci anlaşılır. Ben kavramı, Türkçe’de, teklik, birinci kişiyi gösteren söz, kişiyi, öbür varlıklardan ayıran bilinç, bir kimsenin kişiliğini oluşturan temel öğe, ego şeklinde tarif edilmiştir.[5] Bu, kelimenin Arapça karşılığı, “nefs” kelimesi ile ifade edilir. Çok çeşitli anlamları içeren “nefs” kelimesinin, “bir nesnenin aynı/zatı ve cevheri”[6] anlamını içerir. Biz burada sadece, kişi, birey, şahıs, zat anlamlarındaki ben’in ferdi mesuliyet veçhesini kısaca ele alıyoruz<br />
<br />
Hz. Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilen vahye ve onun düsturlarına iman etmekle yükümlü kılınmıştır.[7] Aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a.s), kedisine vahyedilenlere tabi olmakla emrolunmuştur.[8] Tebliğle görevlendirilen Hz. Peygamber (s.a.s), kendisine indirilene tabi olacak ve onun prensipleriyle hayatını tanzim edecek ki, diğer insanlardan vahyin getirdiği ilkelere uymalarını istesin. Bu gerçek, vahyin tebliğinde ve başarıya ulaşmasında büyük önem taşımaktadır.[9] Görüldüğü gibi, diğer bütün sorumlulukların ifası, ferdi mesuliyetin anlaşılması ve icrası ile mümkündür.<br />
<br />
Hz. Peygamber, öncelikle ferdi mesuliyet çerçevesinde kendisine indirilen vahyin birinci muhatabı olarak kendini görüyor, onun gereklerine göre hareket ediyor ve onun ilkelerini uygulamaya bizzat nefsinden başlıyordu.<br />
<br />
Ferdi mesuliyet, kişinin yapıp ettiklerinde öncelikle kendisini muhatap olarak görmesini gerekli kılar. Kişinin, fiil ve hareketlerinde, tebliğ ve tebyin ettikleri hususlarda kendisini birinci derecede sorumlu görmemesi, Kur’an ölçeğinde tutarsızlıktır ve çirkin bir davranıştır.”[10]<br />
<br />
Ferdi mesuliyetin, nereden başlanacağına dair şu âyet oldukça önem arz etmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…”[11]<br />
<br />
Âyette zikredilen “enfüs” kelimesi ile her ne kadar hitap, çoğul olarak gelmiş olsa bile, her bireyi ve şahsı tek başına muhatap kabul edilmektedir. Ferdi mesuliyet, elbette hem birey hem de İslam cemaati ile birlikte yapılması ile tamamlanır. Ancak âyette, ferdi mesuliyetin önce kendilerinden başlamalarının lüzûmuna işaret edilmiştir.<br />
<br />
Ferdi mesuliyetten kaçarak insanlara iyiliği emredip, tebliğ ve irşatta bulunup kendisini unutanları Kur’an’an şu soruyla tenkit eder: “(Ey Yahudi bilginleri) siz, insanlara iyiliği (gerçeği ve peygambere îman etmeyi) emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? Hâlbuki Kitab (Tevrat) da okursunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”[12]<br />
<br />
Muhammet Hamdi Yazır’ın ifadesiyle Kötülük emretmektense, iyilik emretmek elbette iyidir. Ancak, aklı olan, başkasının iyiliğini isterken kendini unutur mu? Başkasını irşat edip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşattan mahrum bırakmak, eli selamete çıkarıp, kendisini ateşe atmak demektir ki, amelî akıl açısından bir çelişki teşkil eder...[13]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Aile ve Toplumda Ferdi Mesuliyetin Rolü</span></span><br />
<br />
Toplumun nüvesi ve en küçük ünitesi olarak bilinen ailenin bireylerden oluşması gibi, toplum da, ailelerden oluşur. Ferdi mesuliyet önce aileden başlar. Anne-baba ailenin asli üyeleridir. Her birinin Kur’an ve sünnetin ortaya koydukları ilkelere, yürürlükte olan kanunlara ve öteden beri meşruluk zeminine oturan bilfiil yaşanan geleneklere göre sorumlulukları vardır. Ancak öncelikle ailede, annenin ve babanın ferdi mesuliyeti temel teşkil eder. Anne ve baba kendine düşen ferdi mesuliyetleri yerine getirerek, aile fertlerine karşı müşterek yükümlülüklerini ifa ederler. Aile fertlerinin sağlıklı bir şekilde hayata hazırlanması da ancak bu yöntemle gerçekleşir. Hiçbir şekilde ferdi mesuliyeti öteleyerek, eşlerin birbirlerine sorumluluk yüklemesi eğitim-öğretim açısından doğru değildir.<br />
<br />
Ferdi mesuliyetin önemini ortaya koyan aşağıdaki âyeti bu hususta örnek verebiliriz. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’e şu talimatı vermiştir. “Aile efradına namazı emret ve buna sabırla, ısrarla devam et.”[14]<br />
<br />
Bu âyette Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz'den (s.a.s), aile halkına namaz kılmayı emretmesini, onlarla beraber ona sarılmasını, sabır ve azimle ona devam etmesini istemiştir. Âyetteki hitap, Hz. Peygamber'in (s.a.s) şahsınadır. Ancak bu hitabın içine umumi olarak bütün ümmeti, hususî olarak ta Hz. Peygamber'in (s.a.s) aile halkı girmektedir.[15] Bu âyetin hükmü gereği peygamberimiz, altı ay müddetle Mescid-i Nebevî'ye sabah namazına gitmeden önce, Hz. Fatıma ve Hz. Ali'nin (r.a.) evlerine uğrar ve kapılarının önünde durur ve: “Ey Ehl-i Beyt (Muhammed'in ev halkı) namaza kalkınız” buyururdu. … âyette “buna sabırla, ısrarla devam et[16] pasajında Hz. peygambere, tebliğ görevinin gereği namazı aile ve topluma emretmesinin yanı sıra, ferdi mesuliyet çerçevesinde kendisinin de sabırla namaza devam etmesi istenmiştir.<br />
<br />
Peygamber (s.a.s), ferdi mesuliyetini, her daim canlı tutmuştur. Peygamberimiz (s.a.s), ev halkına karşı taşıdığı ağır mesuliyetleri hissederek sık sık endişelendiği görülmüştür. Daima onları, bu dünyadakilere kıyasla öteki dünyanın mükâfat ve güzelliklerine teşvik etmiştir.[17]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferdi Mesuliyetin Ahiret ve Tebliğ Açısından Önemi</span></span><br />
<br />
Âhiretteki muhasebenin başlangıç noktasının da ferdi mesuliyetin yerine getirilip getirilmemesi ile başlayacağını şu âyet ne güzel ifade etmiştir: “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter”[18] Herkes, amel defterini kendisi okuyacak. Sorumlu olduğu ve inanmakla yükümlü kılındığı Kur’ân’ın/Kitabın, bir başkasının okuyup okumadığı kişiye sorulmayacaktır. Ferdi mesuliyet çerçevesinde sorgu suale tabi olacaktır. “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenemez…”[19] ilâhî ilkesi, ferdi mesuliyetin önde geldiğini, diğer sorumlulukların ferdi mesuliyetle tamamlanacağını göstermektedir.                                                                          <br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] el-İsrâ 17/70.<br />
<br />
[2] el-Kıyâme 75/36.<br />
<br />
[3] el-Mü’min 25/114.<br />
<br />
[4] el-Alak 96/1-5<br />
<br />
[5] Şükrü Halûk Akalın ve Diğerleri, Türkçe Sözlük (Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2009), 241.<br />
<br />
[6] Asım Efendi, Kamus Tercümesi (İstanubl: Asitane Yayınları tıpkı basım, ts), 2: 299-300.<br />
<br />
[7] el-Bakara 2/285.<br />
<br />
[8] el-En’âm 6/50, 106; el-A’raf 7/203; el-Ahzâb 33/2.<br />
<br />
[9] Kerim Buladı, Kur’an’da Hz. Peygamber’in Vasıfları (İstanbul: Kayıhan Yayınları, 2018), 24.<br />
<br />
[10] es-Saff 61/2-3.<br />
<br />
[11] et-Tahrîm 66/6.<br />
<br />
[12] el-Bakara 2/44.<br />
<br />
[13] Bkz. Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili (İstanbul: Eser Kitapevi, 1971), 1: 338-339.<br />
<br />
[14] Tâhâ, 19/132.<br />
<br />
[15] Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmu'l-Kurân (Beyrut: Dâru’l-Fikir, 1993), C. 4: Cz. 11: 174.<br />
<br />
[16] Tirmizî, “Tefsir”, 34.<br />
<br />
[17] Bkz. Afzalur Rahman, Hz. Muhammed (s.a.v) Sîret Ansiklopedisi, tercüme, Yusuf Balcı ve diğerleri (İstanbul: İnkılâb Yayınevi, 1996), C. 1: 264-265.<br />
<br />
[18] el-İsrâ 17/14.<br />
<br />
[19] el-İsrâ 17/15; 33/38; el-Fâtır 35/18; en-Necm, 53/38.<br />
<br />
Kaynak: Kerim Buladı, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sevdiklerinden İnfak Etmek]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41103</link>
			<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 22:50:18 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41103</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sevdiklerinden İnfak Etmek<br />
</span></span><br />
Enes b. Malik (ra) anlatıyor: Ebu Talha (ra), Ensar içinde en çok hurmalığa sahip olan kişiydi.<br />
<br />
En sevdiği hurmalığı da Mescid-i Nebevi’nin karşısındaki “Beyraha” denilen hurma bahçesi idi. Resulullah (sas) zaman zaman o bahçeye girer ve içindeki tatlı sudan içerdi. Enes (ra) diyor ki: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz.” (Ali İmran, 3/92) ayeti nazil olunca, Ebu Talha, Resulullah’ın huzuruna çıkarak: “Ya Resulallah, Allah, “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz.” buyuruyor. Benim en sevdiğim malım ise Beyraha bahçesidir. Onu, Allah rızası için sadaka olarak vermek istiyorum. Allah katında onun benim için hayır olmasını ve ahiret azığı olmasını diliyorum. Onu Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan dedi.” Bunun üzerine Resulullah : “Dur bakalım. Bu çok kıymetli ve çok kar getirici bir maldır. Ben senin dediklerini işittim; fakat senin onu yakınlarına tahsis etmeni daha uygun görürüm” dedi. Ebu Talha da: “Peki, öyle yapayım ya Resulallah” dedi ve hurmalığını akrabaları ve amca çocukları arasında taksim etti. (Buhari, Zekat, 44; Müslim, Zekat, 42)<br />
<br />
Biraz uzun olmakla birlikte çok güzel mesajları içinde barındıran bir hadisi bugün sizlerle incelemeye çalışacağız. Sevdiğimiz şeylerden infak etmek, sahip olduklarımızdan ihtiyaç fazlası olanları Allah yolunda harcamak ve bunu yaparken bize en çok sevimli gelenden yana tercihte bulunmak, bu hadisin önemli vurgularındandır.<br />
<br />
İkinci mesaj da bu infakı gerçekleştirirken, en yakınlarını mağdur etmeden, onları başkalarına muhtaç etmeden belirli bir ölçü ve sistem içerisinde bunu gerçekleştirmektir. Malın tamamını değil bir kısmını, infak için ayrılan kısmının tamamını başkalarına değil önce yakınlarından başlamayı vurgulaması açısından bu hadis dikkat çekicidir.<br />
<br />
Üçüncü mesaj ise, iyilik yaparken de ölçüye dikkat etmektir. En yakınlarını ihmal edip dışarıya iyilikte bulunmak da bu kapsamda sınırlandırılmış bir davranıştır.<br />
<br />
İnfak ederken en çok sevdiğimiz şeylerden başlamak, önceliği yakın akrabalara vermek ve bütün bunları yaparken kimseleri zorda bırakmayacak bir terazi ile bu hassas süreci yönetmeye çalışmak gibi önemli üç konu birlikte zikredilmiştir.<br />
<br />
İnfak deyince genellikle herkesin aklına sahip olduğumuz dünyalık mal gelebilir. Fakat bu kavramın kapsamının biraz daha geniş olduğunu düşünüyorum. İlmin infakı, düşüncenin infakı, kabiliyetin infakı, sevginin infakı ve anladıklarının infakı.<br />
<br />
Sahip olduğu ilmin en güzel çıkarımlarını gizli tutmayıp, insanlığın istifadesine sunmak. Yılların tecrübesi ile elde ettiği düşüncelerini en yakınında bulunanlarla paylaşarak ondan da infak etmek. Ustanın çırağına mesleğin sırlarını ve güzelliklerini anlatması da bir infaktır. Sevgisiz kalplere sevgimizden infakta bulunmak, kararmış kalplerin yeşermesine yardımcı olacaktır. Tecrübe paylaşımı, arkamızdan gelen neslin zaman kaybetmemesi için en güzel infaklardan biri olacaktır.<br />
<br />
İnfak, sahip olduklarımızın hiçbirinin sahibinin bizler olmadığını bizlere hatırlatan çok güzel bir kavramdır. Günü gelip elimizden kayıp gitmeden, biz vazgeçmeyi ve o olmadan yaşayabilmeyi öğrenmeliyiz. Bağlılığımız arttıkça herhangi bir şeye, ayrılmamız da o kadar zorlaşıyor. İnfak, bize ayrılırken az zorlanmayı veya zorlanmamayı öğretir.<br />
<br />
Kendimizden de infak etmeliyiz bazen. Bize bağlananları, bizi sevenleri bir gün terk edeceğimizi onlara hatırlatmak veya onları hazırlamak lazım. Çünkü biz de kendimizin sahibi değiliz. Her şeyin asıl sahibi Allah’tır. Her şeyin asıl sahibine kendinizi emanet edin ve infakta zaman kaybetmeyin.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
İdris Kalay<br />
<br />
Şanlıurfa İbrahim Halilullah Eğitim Merkezi Müdürü</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sevdiklerinden İnfak Etmek<br />
</span></span><br />
Enes b. Malik (ra) anlatıyor: Ebu Talha (ra), Ensar içinde en çok hurmalığa sahip olan kişiydi.<br />
<br />
En sevdiği hurmalığı da Mescid-i Nebevi’nin karşısındaki “Beyraha” denilen hurma bahçesi idi. Resulullah (sas) zaman zaman o bahçeye girer ve içindeki tatlı sudan içerdi. Enes (ra) diyor ki: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz.” (Ali İmran, 3/92) ayeti nazil olunca, Ebu Talha, Resulullah’ın huzuruna çıkarak: “Ya Resulallah, Allah, “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz.” buyuruyor. Benim en sevdiğim malım ise Beyraha bahçesidir. Onu, Allah rızası için sadaka olarak vermek istiyorum. Allah katında onun benim için hayır olmasını ve ahiret azığı olmasını diliyorum. Onu Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan dedi.” Bunun üzerine Resulullah : “Dur bakalım. Bu çok kıymetli ve çok kar getirici bir maldır. Ben senin dediklerini işittim; fakat senin onu yakınlarına tahsis etmeni daha uygun görürüm” dedi. Ebu Talha da: “Peki, öyle yapayım ya Resulallah” dedi ve hurmalığını akrabaları ve amca çocukları arasında taksim etti. (Buhari, Zekat, 44; Müslim, Zekat, 42)<br />
<br />
Biraz uzun olmakla birlikte çok güzel mesajları içinde barındıran bir hadisi bugün sizlerle incelemeye çalışacağız. Sevdiğimiz şeylerden infak etmek, sahip olduklarımızdan ihtiyaç fazlası olanları Allah yolunda harcamak ve bunu yaparken bize en çok sevimli gelenden yana tercihte bulunmak, bu hadisin önemli vurgularındandır.<br />
<br />
İkinci mesaj da bu infakı gerçekleştirirken, en yakınlarını mağdur etmeden, onları başkalarına muhtaç etmeden belirli bir ölçü ve sistem içerisinde bunu gerçekleştirmektir. Malın tamamını değil bir kısmını, infak için ayrılan kısmının tamamını başkalarına değil önce yakınlarından başlamayı vurgulaması açısından bu hadis dikkat çekicidir.<br />
<br />
Üçüncü mesaj ise, iyilik yaparken de ölçüye dikkat etmektir. En yakınlarını ihmal edip dışarıya iyilikte bulunmak da bu kapsamda sınırlandırılmış bir davranıştır.<br />
<br />
İnfak ederken en çok sevdiğimiz şeylerden başlamak, önceliği yakın akrabalara vermek ve bütün bunları yaparken kimseleri zorda bırakmayacak bir terazi ile bu hassas süreci yönetmeye çalışmak gibi önemli üç konu birlikte zikredilmiştir.<br />
<br />
İnfak deyince genellikle herkesin aklına sahip olduğumuz dünyalık mal gelebilir. Fakat bu kavramın kapsamının biraz daha geniş olduğunu düşünüyorum. İlmin infakı, düşüncenin infakı, kabiliyetin infakı, sevginin infakı ve anladıklarının infakı.<br />
<br />
Sahip olduğu ilmin en güzel çıkarımlarını gizli tutmayıp, insanlığın istifadesine sunmak. Yılların tecrübesi ile elde ettiği düşüncelerini en yakınında bulunanlarla paylaşarak ondan da infak etmek. Ustanın çırağına mesleğin sırlarını ve güzelliklerini anlatması da bir infaktır. Sevgisiz kalplere sevgimizden infakta bulunmak, kararmış kalplerin yeşermesine yardımcı olacaktır. Tecrübe paylaşımı, arkamızdan gelen neslin zaman kaybetmemesi için en güzel infaklardan biri olacaktır.<br />
<br />
İnfak, sahip olduklarımızın hiçbirinin sahibinin bizler olmadığını bizlere hatırlatan çok güzel bir kavramdır. Günü gelip elimizden kayıp gitmeden, biz vazgeçmeyi ve o olmadan yaşayabilmeyi öğrenmeliyiz. Bağlılığımız arttıkça herhangi bir şeye, ayrılmamız da o kadar zorlaşıyor. İnfak, bize ayrılırken az zorlanmayı veya zorlanmamayı öğretir.<br />
<br />
Kendimizden de infak etmeliyiz bazen. Bize bağlananları, bizi sevenleri bir gün terk edeceğimizi onlara hatırlatmak veya onları hazırlamak lazım. Çünkü biz de kendimizin sahibi değiliz. Her şeyin asıl sahibi Allah’tır. Her şeyin asıl sahibine kendinizi emanet edin ve infakta zaman kaybetmeyin.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
İdris Kalay<br />
<br />
Şanlıurfa İbrahim Halilullah Eğitim Merkezi Müdürü</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hayata Dair - Huzura Durup Gerçek Huzuru Bulmak]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41102</link>
			<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 22:48:14 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41102</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayata Dair - Huzura Durup Gerçek Huzuru Bulmak </span></span><br />
<br />
Gözümüzü açtığımız her yeni güne sevinçler, hüzünler, beklentiler, ümitler, ümitsizlikler sığdırıyoruz.<br />
<br />
Kimimiz işe, kimimiz okula yetişme telaşında kimimiz de haneyi çekip çevirmenin… Evden çıktığımız ve eve geri geldiğimiz saatler değişmese de duygularımız inişli çıkışlı merdivenler gibi farklı yerlere götürebiliyor bizleri.<br />
<br />
Yolculuktayız. Bir hayat yolculuğunda. Yol ilerledikçe bazen beden yorgun düşüyor bazen de ruhumuz. Dünya meşgalesi içinde kendimizi kaybedebiliyoruz. Her yere, herkese yetişelim derken kendimizi unutabiliyoruz. Sonra bir ses yükseliyor minarelerden; “Gel biraz dinlen, Allah’la buluş ve kendini bul!” diyor adeta. Bir kapı açılıyor sanki önümüze günde beş vakit. O kapıdan girip bir sığınağa ulaşıyoruz sanki. Ruhumuz sükûnet buluyor. O anda yeniden kendimize geliyor, özümüzü buluyoruz.<br />
<br />
Namaz…Yaratılış gayesini hatırlayıştır. Bir boşlukta olmayıştır. Rükuya varış secdeyle yakarıştır. Hayatın her anına bu ruhu taşımak için gayretli bir duruştur. “Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut 29/45) ayetinin gereğince davranıştır. Alemin özü olduğunu unutmayıştır. Özünden ayrılmayıp rızayı ilahiye talip olduğunda yoluna iyiliklerin çıkacağının bilinciyle yaşayıştır.<br />
<br />
Ailemiz… Yoldaki yoldaşlarımız. Yüreğimiz daraldığında, kalabalıklar içinde yalnız kaldığımızda yanına koştuklarımızdır onlar. Birlikte anlam bulduklarımız. Ne olursa olsun sığındıklarımız. İhtiyaç duyduğumuz her an yanımızda bulduklarımız. İhtiyaçlarını karşılamak için emek harcadıklarımızdır ailemiz. Rızkımızdır; bize verilen en büyük nimetlerdendir.<br />
<br />
Kaybettiklerimiz, kazandıklarımız, bulduklarımız ya da aradıklarımız. Ya olmazsa diye telaşlandıklarımız… Her şey hayatı paylaştığımız ailemizle, sevdiklerimizle daha anlamlıdır aslında. Bizi Rabbimize yaklaştıran ibadetlerimizi ailemizle birlikte yapmak ne kadar da değerlidir.<br />
<br />
“Aile fertlerine namazı emret, kendin de bunda kararlı ol. Senden rızık istemiyoruz, asıl biz seni rızıklandırıyoruz. Mutlu gelecek, günahlardan sakınanların olacaktır.” (Taha, 20/132) buyuruyor Rabbimiz.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’ın, Sevgili Peygamberimize hem ailesine hem de ümmetine namaz kılmalarını, kendisinin de sabır ve sebatla namaza devam etmesini emretmesindeki hikmetleri düşünmelidir öyleyse! Rızık endişemizin ibadetlerimize engel olmaması gerektiğini bilmelidir.<br />
<br />
Asıl rızkın ailece secdede buluşabilmek olduğunu fark etmelidir. Aynı kıbleye yönelen kalpler, hep birlikte semaya açılan eller Allah’ın sonsuz rahmetine talip değil midir? Sabah ezanıyla uyanılan bir evde ailece durulan namaz en güzel şükür sofrasıdır.<br />
<br />
Günün sonunda, gecenin sessizliğinde tekbir alıp Allah’a yönelen bir aile, zihnini de kalbini de dışarının karmaşasından arındırmıştır. Mazlum coğrafyalardan yankılanan seslere ise kulaklarını kapatmamıştır. Azim, gayret ve tevekkülü kuşanmıştır. Zira onlar dün için hayıflanmadan yarın için sürekli kaygılanmadan bugünün hakkını vermenin bir formülünün huzura durup gerçek huzuru bulmak olduğunu unutmamıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Sevdegül Çekiç<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı Uzman Vaiz</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayata Dair - Huzura Durup Gerçek Huzuru Bulmak </span></span><br />
<br />
Gözümüzü açtığımız her yeni güne sevinçler, hüzünler, beklentiler, ümitler, ümitsizlikler sığdırıyoruz.<br />
<br />
Kimimiz işe, kimimiz okula yetişme telaşında kimimiz de haneyi çekip çevirmenin… Evden çıktığımız ve eve geri geldiğimiz saatler değişmese de duygularımız inişli çıkışlı merdivenler gibi farklı yerlere götürebiliyor bizleri.<br />
<br />
Yolculuktayız. Bir hayat yolculuğunda. Yol ilerledikçe bazen beden yorgun düşüyor bazen de ruhumuz. Dünya meşgalesi içinde kendimizi kaybedebiliyoruz. Her yere, herkese yetişelim derken kendimizi unutabiliyoruz. Sonra bir ses yükseliyor minarelerden; “Gel biraz dinlen, Allah’la buluş ve kendini bul!” diyor adeta. Bir kapı açılıyor sanki önümüze günde beş vakit. O kapıdan girip bir sığınağa ulaşıyoruz sanki. Ruhumuz sükûnet buluyor. O anda yeniden kendimize geliyor, özümüzü buluyoruz.<br />
<br />
Namaz…Yaratılış gayesini hatırlayıştır. Bir boşlukta olmayıştır. Rükuya varış secdeyle yakarıştır. Hayatın her anına bu ruhu taşımak için gayretli bir duruştur. “Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut 29/45) ayetinin gereğince davranıştır. Alemin özü olduğunu unutmayıştır. Özünden ayrılmayıp rızayı ilahiye talip olduğunda yoluna iyiliklerin çıkacağının bilinciyle yaşayıştır.<br />
<br />
Ailemiz… Yoldaki yoldaşlarımız. Yüreğimiz daraldığında, kalabalıklar içinde yalnız kaldığımızda yanına koştuklarımızdır onlar. Birlikte anlam bulduklarımız. Ne olursa olsun sığındıklarımız. İhtiyaç duyduğumuz her an yanımızda bulduklarımız. İhtiyaçlarını karşılamak için emek harcadıklarımızdır ailemiz. Rızkımızdır; bize verilen en büyük nimetlerdendir.<br />
<br />
Kaybettiklerimiz, kazandıklarımız, bulduklarımız ya da aradıklarımız. Ya olmazsa diye telaşlandıklarımız… Her şey hayatı paylaştığımız ailemizle, sevdiklerimizle daha anlamlıdır aslında. Bizi Rabbimize yaklaştıran ibadetlerimizi ailemizle birlikte yapmak ne kadar da değerlidir.<br />
<br />
“Aile fertlerine namazı emret, kendin de bunda kararlı ol. Senden rızık istemiyoruz, asıl biz seni rızıklandırıyoruz. Mutlu gelecek, günahlardan sakınanların olacaktır.” (Taha, 20/132) buyuruyor Rabbimiz.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’ın, Sevgili Peygamberimize hem ailesine hem de ümmetine namaz kılmalarını, kendisinin de sabır ve sebatla namaza devam etmesini emretmesindeki hikmetleri düşünmelidir öyleyse! Rızık endişemizin ibadetlerimize engel olmaması gerektiğini bilmelidir.<br />
<br />
Asıl rızkın ailece secdede buluşabilmek olduğunu fark etmelidir. Aynı kıbleye yönelen kalpler, hep birlikte semaya açılan eller Allah’ın sonsuz rahmetine talip değil midir? Sabah ezanıyla uyanılan bir evde ailece durulan namaz en güzel şükür sofrasıdır.<br />
<br />
Günün sonunda, gecenin sessizliğinde tekbir alıp Allah’a yönelen bir aile, zihnini de kalbini de dışarının karmaşasından arındırmıştır. Mazlum coğrafyalardan yankılanan seslere ise kulaklarını kapatmamıştır. Azim, gayret ve tevekkülü kuşanmıştır. Zira onlar dün için hayıflanmadan yarın için sürekli kaygılanmadan bugünün hakkını vermenin bir formülünün huzura durup gerçek huzuru bulmak olduğunu unutmamıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Sevdegül Çekiç<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı Uzman Vaiz</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’an’ın Kalbi Muhkem Ayetlerdir]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41101</link>
			<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 22:46:53 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41101</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an’ın Kalbi Muhkem Ayetlerdir </span></span><br />
<br />
Hz. Muhammed’e (sas) gelen ilk vahiy, “Oku!” emriyle başlar, hemen ardından “Kalem”den söz edilir. Okumaktan maksat ise, sadece bir metni okumak değil; insanın hem kendini hem de kainatı okuyup, bir yaratıcının olduğu sonucuna ulaşmasıdır. Dolayısıyla bu iki kelime, okumak ve yazmak bize çok şey anlatır.<br />
<br />
Kur’an, okundukça anlaşılır; anlaşıldıkça da hayatı aydınlatır. Çünkü anlaşılmayan bir sözün gönülde karşılığı yoktur. Kur’an’ın çoğu ayetleri, okuyan herkes tarafından anlaşılabilir. Bazı bölümler vardır ki sadece belli birikimi olanlar anlayabilir. Bu durum sadece Kur’an’la ilgili değil, her kitap için geçerlidir. İşte bu nedenle Yüce Allah, kullarını ortak bir anlamda buluşturmak ister.<br />
<br />
Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:<br />
<br />
“Sana kitabı indiren O’dur. Onun (Kur’an) bir kısım ayetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) tevil etmek için ondaki müteşabihlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek payeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Al-i İmran, 3/7)<br />
<br />
Kur’an ayetleri muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayrılır. Muhkem ayetler, anlamı açık, yoruma kapalı ve herkesin aynı şekilde anlayabileceği ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise, anlamı itibariyle yoruma açık olanlardır.<br />
<br />
Burada dikkat çeken ifade, “Ummü’l-Kitâb” yani “Kitab’ın Anası” ifadesidir. Allah, Kur’an’ın özünü muhkem ayetlere dayandırmıştır. Bu ayetler, dinin temelini oluşturur; yoruma kapalı, anlamı net ve herkesçe kabul edilen hükümlerdir.<br />
<br />
Müslüman’ın hayatı da bu sağlam temeller üzerine kurulmalıdır.<br />
<br />
• Allah’ın tek ilah, Hz. Muhammed’in (sas) son peygamber ve Kur’an’ın hayat rehberi olduğuna gönülden inanmalıdır.<br />
<br />
• Namazını dosdoğru kılmalı, fakirlere zekat borcunu zamanında ödemelidir.<br />
<br />
• Kamu malına el uzatmamalı, kul hakkından uzak durmalıdır.<br />
<br />
• Düşmanına karşı dahi adaleti elden bırakmamalıdır.<br />
<br />
• Bir cana kıymanın bütün insanlığı öldürmekle eşdeğer olduğunu unutmamalıdır.<br />
<br />
• Ölçü ve tartıda hile yapanın cehennemdeki “veyl” kuyusunu boylayacağını bilmelidir.<br />
<br />
• Yalanla imanın bir arada bulunamayacağını hatırında tutmalıdır.<br />
<br />
• Allah’a kullukla anne-babaya iyilik yapmanın ayrılmaz olduğunu bilmelidir. Namaz kıldığı halde anne-babasını ihmal edenin ibadeti eksiktir.<br />
<br />
• Ailesine sahip çıkmalı; çocuklarının hem dünya hem ahiret mutluluğu için ahlaklı, merhametli ve imanlı yetişmesi için çaba göstermelidir.<br />
<br />
• Hem dünya hem de ahiret için çalışmalı ve dünyada insanın ancak çabasının karşılığını elde edeceğini beynine kazımalıdır.<br />
<br />
İşte bu muhkem ayetleri hayatına hakim kılanlar, Kur’an’ın özünü yakalamış insanlardır. Eline, diline, beline sahip olmak şeklinde özetlenen Müslümanlık, mutluluk ve güvendir.<br />
<br />
Ancak Kur’an’ın da belirttiği gibi, kalbinde fitne taşıyan bazı kimseler, çıkar peşinde koşarak müteşabih ayetlerin arkasına sığınır ve yorumlarla kargaşa çıkarır. Bu kişiler, Kur’an’ın özünden uzaklaşıp toplumun birliğini bozar. Günümüzde sosyal medyada din adına konuşanlardan bazıları da, aykırı şeyler söyleyerek tanınmak ve fenomen olma adına müteşabih ayetlere sığınıyor, muhkem ayetlerin önüne çıkarıyorlar. Tekfir, tefrika, nefret ve kin oluşturan, insanları dinden soğutan din üslubunun ve yaşam tarzının, Peygamber’in öğrettiği Kur’an’da yeri yoktur.<br />
<br />
Bu nedenle din öğreticileri, Kur’an’ın Anası olan muhkem ayetleri öne çıkararak toplumu dinin özüne, barışa, adalete ve huzura yönlendirmelidirler. Çünkü Kur’an’ın temeli bu ayetlerde gizlidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Mahmut Göl<br />
<br />
T.C. Tiflis Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an’ın Kalbi Muhkem Ayetlerdir </span></span><br />
<br />
Hz. Muhammed’e (sas) gelen ilk vahiy, “Oku!” emriyle başlar, hemen ardından “Kalem”den söz edilir. Okumaktan maksat ise, sadece bir metni okumak değil; insanın hem kendini hem de kainatı okuyup, bir yaratıcının olduğu sonucuna ulaşmasıdır. Dolayısıyla bu iki kelime, okumak ve yazmak bize çok şey anlatır.<br />
<br />
Kur’an, okundukça anlaşılır; anlaşıldıkça da hayatı aydınlatır. Çünkü anlaşılmayan bir sözün gönülde karşılığı yoktur. Kur’an’ın çoğu ayetleri, okuyan herkes tarafından anlaşılabilir. Bazı bölümler vardır ki sadece belli birikimi olanlar anlayabilir. Bu durum sadece Kur’an’la ilgili değil, her kitap için geçerlidir. İşte bu nedenle Yüce Allah, kullarını ortak bir anlamda buluşturmak ister.<br />
<br />
Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:<br />
<br />
“Sana kitabı indiren O’dur. Onun (Kur’an) bir kısım ayetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) tevil etmek için ondaki müteşabihlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek payeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Al-i İmran, 3/7)<br />
<br />
Kur’an ayetleri muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayrılır. Muhkem ayetler, anlamı açık, yoruma kapalı ve herkesin aynı şekilde anlayabileceği ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise, anlamı itibariyle yoruma açık olanlardır.<br />
<br />
Burada dikkat çeken ifade, “Ummü’l-Kitâb” yani “Kitab’ın Anası” ifadesidir. Allah, Kur’an’ın özünü muhkem ayetlere dayandırmıştır. Bu ayetler, dinin temelini oluşturur; yoruma kapalı, anlamı net ve herkesçe kabul edilen hükümlerdir.<br />
<br />
Müslüman’ın hayatı da bu sağlam temeller üzerine kurulmalıdır.<br />
<br />
• Allah’ın tek ilah, Hz. Muhammed’in (sas) son peygamber ve Kur’an’ın hayat rehberi olduğuna gönülden inanmalıdır.<br />
<br />
• Namazını dosdoğru kılmalı, fakirlere zekat borcunu zamanında ödemelidir.<br />
<br />
• Kamu malına el uzatmamalı, kul hakkından uzak durmalıdır.<br />
<br />
• Düşmanına karşı dahi adaleti elden bırakmamalıdır.<br />
<br />
• Bir cana kıymanın bütün insanlığı öldürmekle eşdeğer olduğunu unutmamalıdır.<br />
<br />
• Ölçü ve tartıda hile yapanın cehennemdeki “veyl” kuyusunu boylayacağını bilmelidir.<br />
<br />
• Yalanla imanın bir arada bulunamayacağını hatırında tutmalıdır.<br />
<br />
• Allah’a kullukla anne-babaya iyilik yapmanın ayrılmaz olduğunu bilmelidir. Namaz kıldığı halde anne-babasını ihmal edenin ibadeti eksiktir.<br />
<br />
• Ailesine sahip çıkmalı; çocuklarının hem dünya hem ahiret mutluluğu için ahlaklı, merhametli ve imanlı yetişmesi için çaba göstermelidir.<br />
<br />
• Hem dünya hem de ahiret için çalışmalı ve dünyada insanın ancak çabasının karşılığını elde edeceğini beynine kazımalıdır.<br />
<br />
İşte bu muhkem ayetleri hayatına hakim kılanlar, Kur’an’ın özünü yakalamış insanlardır. Eline, diline, beline sahip olmak şeklinde özetlenen Müslümanlık, mutluluk ve güvendir.<br />
<br />
Ancak Kur’an’ın da belirttiği gibi, kalbinde fitne taşıyan bazı kimseler, çıkar peşinde koşarak müteşabih ayetlerin arkasına sığınır ve yorumlarla kargaşa çıkarır. Bu kişiler, Kur’an’ın özünden uzaklaşıp toplumun birliğini bozar. Günümüzde sosyal medyada din adına konuşanlardan bazıları da, aykırı şeyler söyleyerek tanınmak ve fenomen olma adına müteşabih ayetlere sığınıyor, muhkem ayetlerin önüne çıkarıyorlar. Tekfir, tefrika, nefret ve kin oluşturan, insanları dinden soğutan din üslubunun ve yaşam tarzının, Peygamber’in öğrettiği Kur’an’da yeri yoktur.<br />
<br />
Bu nedenle din öğreticileri, Kur’an’ın Anası olan muhkem ayetleri öne çıkararak toplumu dinin özüne, barışa, adalete ve huzura yönlendirmelidirler. Çünkü Kur’an’ın temeli bu ayetlerde gizlidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Mahmut Göl<br />
<br />
T.C. Tiflis Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zikir: Kalbin Sessiz Duası]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41100</link>
			<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 22:45:24 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41100</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zikir: Kalbin Sessiz Duası</span></span> <br />
<br />
Gecenin en sessiz yerinde, yıldızlar suskun, gökyüzü sükuta bürünmüş, rüzgar narin bir el gibi hafifçe camlara doğru dokunurken bir kalp, sahibini arar.<br />
<br />
Dillerin sustuğu, sözlerin anlamını yitirdiği o derin boşlukta, sadece zikir kalır geriye. Kelimelerin ötesinde, insanın Rabbiyle konuştuğu o ince çizgide, her “Allah” deyişi, ruhun karanlıklarına düşen bir kandil mesabesindedir.<br />
<br />
Zikir... Bir hatırlayış, bir kavuşma, bir iç çekiştir. Kimi zaman bir fısıltı, kimi zaman içe doğru haykırış… Sanki kalbin içinde çırpınan kuşun, göğe doğru kanatlanma çabasıdır. Her nefeste tekrar eden o kudretli isim, gönlün en ıssız köşesini an be an aydınlatır. Çünkü insan unutur; sevdiklerini, yaşadıklarını, sözlerini, hatta kendini...<br />
<br />
Kalabalıklar içinde yalnız hisseder bazen insan kendini. Günler geçer, telaşlar artar, gönül yorulur. Ne konuşmalar çare olur ne de suskunluk… İçte bir boşluk büyür, adı konmayan bir eksiklik. İşte tam da böyle anlarda, insanın ruhu bir ses arar. Ve o ses, zikirle gelir, huzurla dolar kalbin derinliklerinde.<br />
<br />
Zikir, ruhun susuz topraklarına yağan rahmettir. Dil, kalp ve bedenle olur.<br />
<br />
Dil ile zikir, Allah’ı anmak, O’na yalvarıp yakarmak, hak ve hakikati söylemektir.<br />
<br />
Kalp ile zikir, Rabbimizin muhabbetiyle hemhal olabilmektir. O’nun sevgisinde kaybolmaktır.<br />
<br />
Beden ile zikir ise tüm benliğimizle Allah’ın rızasını aramaktır, varlığımızı ve imkanlarımızı O’nun yoluna adamaktır.<br />
<br />
Zikir, bazen yolda yürürken, bazen bir pencere kenarında sessizce otururken, bazen de gece yarısı herkes uyurken… İçten gelen bir fısıltıyla başlar. Önce sessizdir, sonra büyür, sonra sarar tüm benliği. Ve insan fark eder ki; en büyük huzur, sadece O’nu anmakla gelir.<br />
<br />
Bir damla gözyaşıyla birlikte edilen zikrin içinde nice sükut gizlidir. Çünkü bazen konuşmaz insan; sadece “Ya Rahman” der ve susar. O sükunetin içinde binlerce dua, binlerce yakarış vardır. Kelimelere sığmayan bir teslimiyet, bir özlem, bir umut saklıdır.<br />
<br />
Zikir, sadece belli kelimeleri tekrar etmek değildir, diriliştir, duruştur. Dünya gürültüsünün ortasında, her şeyin ötesine geçip "Ben buradayım, aciz bir kul olarak işte karşındayım ya Rabbi diyebilmektir. Zikir, bazen bir tesbih tanesinde, bazen yürekte sessizce yankılanan bir ‘La ilahe illallah’ta’ saklıdır.<br />
<br />
Ve insan Rabbi’ni zikrettikçe, Rab de kulunu anar. Sonsuzluğun sahibi, faninin adını zikreder. İşte o an, zaman durur, dünya susar, gökyüzü eğilir… Ve kul, kulluğunun farkına ve şuuruna varır. Çünkü zikir, kalbin sessiz duasıdır.<br />
<br />
Gönlün bir yerinde ince bir sızı vardır, fark edemediğin bir boşluk… Onu ne insanla doldurabilirsin, ne malda ne mevkide bulabilirsin. Çünkü o boşluk, yalnızca Rabbin adını andığında dolan bir yerdir. Zikirle bulur yerini her şey. Kalp, kendine gelir; ruh, sahibini hatırlar. Zira Allah Resulü (sas)’in bu konudaki benzetmesi ne kadar manidardır. “Rabbini zikreden ile zikretmeyenin durumu, diri ile ölünün durumuna benzer.” (Buhari, Deavat, 66)<br />
<br />
Yüreğin secdesidir zikir. Bedenin teslimiyetidir. Kul, her “Sübhanallah” deyişte, dünya biraz daha hafifler omuzlarından. Arınır kalp tüm kötülüklerden ve çirkinliklerden. Her “Elhamdülillah”ta, insan bir adım daha yaklaşır iç huzura, sarar kalbin kırıklarını incitilmişliklerini. Her “Allahu Ekber”de, kalbin duvarları yıkılır, yerini sonsuz bir teslimiyet ve muhabbet alır. Yüceler yücesinin kudretini hisseder iliklerinde…<br />
<br />
Kalbin gıdasıdır zikir. Nasıl ki beden aç kaldığında güçsüz düşerse, kalp de zikirsiz kaldığında yorgunlaşır, bitap düşer. Çünkü kalp, onu yaratandan habersiz yaşayamaz uzun süre. Maddi hiçbir şey bu eksikliği tamamlayamaz. İnsan, içten içe bilir ki huzur, yalnızca Rabbini anmakla gelir. Nitekim Kur’an’da da şöyle buyrulur: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)<br />
<br />
Sığınaktır, dayanaktır zikir.<br />
Dünyanın yükü ağırlaştığında, insanların sesleri yorucu geldiğinde, ne geçmiş kalır ne gelecek... Sadece O’nun adıyla hafifler yürek.<br />
Bir tesbih tanesinin ardına saklanır bazen gözyaşı, bazen en büyük dua sessizce akar içten içe. Rabbimiz El- Müheymin’dir; her şeyi görüp gözetendir. Dünyanın türlü sıkıntıları karşısında el açıp yalvaracağımız dayanağımız O’dur.<br />
<br />
Bazen gece yarısı uykudan uyanırsın, anlam veremediğin bir huzursuzlukla… Herkes uyurken sen uyanıksındır. Çünkü Rabbin seni uyandırmıştır; onunla konuşasın diye. Bir “Ya Latif” fısıldarsın, içindeki fırtınalar diner. Bir “Ya Vedud” söylersin, kalbin sevgiyle dolar. Ve o an anlarsın: Zikir, sadece bir dua değil; bir kavuşmadır, özlemle beklenen andır.<br />
<br />
Ne kadar savrulmuş olursan ol, ne kadar uzaklaşmış hissedersen hisset… Zikir seni hep geri çağırır. Çünkü Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Kalbin kırık bile olsa, dilin titreyerek bile söylese… O duyar. Çünkü o, kalplerin en gizli sesini bile işiten Es-Semî’dir.<br />
<br />
Görünmeyeni görmektir zikir. Kalbin karanlığına bir kandil ateşini tutuşturmaktır. Her an, her nefeste O’nu hatırlamaktır. Zaman zaman dillerimiz zikrin tadını, kalplerimiz zikretmenin huzurunu, vicdanlarımız zikirle geçen zamanların bereketini, güzelliğini unutuyor. Zikirden mahrum hayatlarımız adeta kurak çöle dönüşüyor. Oysa Yüce Rabbimiz, kendisini bir an olsun unutmamak için bizleri şu ayet-i kerime ile uyarıyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münafikun, 63/9)<br />
<br />
Ve anladım ki,<br />
Ne zaman ki dara düşsem, ne zaman yüreğim ağırlaşsa…<br />
<br />
Ne zaman sesler anlamsız, sessizlik bile dar gelmeye başlasa...<br />
O’nu anarak yeniden kendimi bulurum. Bir isim yeter bana. Allah.<br />
<br />
Ve artık bilirim ki, bir tek Rabbimi andığımda, aslında yeniden hatırlarım her şeyi. Kim olduğumu, nereden geldiğimi, nereye döneceğimi…<br />
<br />
Ve yine bilirim ki, zikir sadece hatırlamak değildir. Bu dünyada sürgün olan kalbin, unutulmuş cennetin izini sürmesidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Aliye Doruk<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı Vaiz</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zikir: Kalbin Sessiz Duası</span></span> <br />
<br />
Gecenin en sessiz yerinde, yıldızlar suskun, gökyüzü sükuta bürünmüş, rüzgar narin bir el gibi hafifçe camlara doğru dokunurken bir kalp, sahibini arar.<br />
<br />
Dillerin sustuğu, sözlerin anlamını yitirdiği o derin boşlukta, sadece zikir kalır geriye. Kelimelerin ötesinde, insanın Rabbiyle konuştuğu o ince çizgide, her “Allah” deyişi, ruhun karanlıklarına düşen bir kandil mesabesindedir.<br />
<br />
Zikir... Bir hatırlayış, bir kavuşma, bir iç çekiştir. Kimi zaman bir fısıltı, kimi zaman içe doğru haykırış… Sanki kalbin içinde çırpınan kuşun, göğe doğru kanatlanma çabasıdır. Her nefeste tekrar eden o kudretli isim, gönlün en ıssız köşesini an be an aydınlatır. Çünkü insan unutur; sevdiklerini, yaşadıklarını, sözlerini, hatta kendini...<br />
<br />
Kalabalıklar içinde yalnız hisseder bazen insan kendini. Günler geçer, telaşlar artar, gönül yorulur. Ne konuşmalar çare olur ne de suskunluk… İçte bir boşluk büyür, adı konmayan bir eksiklik. İşte tam da böyle anlarda, insanın ruhu bir ses arar. Ve o ses, zikirle gelir, huzurla dolar kalbin derinliklerinde.<br />
<br />
Zikir, ruhun susuz topraklarına yağan rahmettir. Dil, kalp ve bedenle olur.<br />
<br />
Dil ile zikir, Allah’ı anmak, O’na yalvarıp yakarmak, hak ve hakikati söylemektir.<br />
<br />
Kalp ile zikir, Rabbimizin muhabbetiyle hemhal olabilmektir. O’nun sevgisinde kaybolmaktır.<br />
<br />
Beden ile zikir ise tüm benliğimizle Allah’ın rızasını aramaktır, varlığımızı ve imkanlarımızı O’nun yoluna adamaktır.<br />
<br />
Zikir, bazen yolda yürürken, bazen bir pencere kenarında sessizce otururken, bazen de gece yarısı herkes uyurken… İçten gelen bir fısıltıyla başlar. Önce sessizdir, sonra büyür, sonra sarar tüm benliği. Ve insan fark eder ki; en büyük huzur, sadece O’nu anmakla gelir.<br />
<br />
Bir damla gözyaşıyla birlikte edilen zikrin içinde nice sükut gizlidir. Çünkü bazen konuşmaz insan; sadece “Ya Rahman” der ve susar. O sükunetin içinde binlerce dua, binlerce yakarış vardır. Kelimelere sığmayan bir teslimiyet, bir özlem, bir umut saklıdır.<br />
<br />
Zikir, sadece belli kelimeleri tekrar etmek değildir, diriliştir, duruştur. Dünya gürültüsünün ortasında, her şeyin ötesine geçip "Ben buradayım, aciz bir kul olarak işte karşındayım ya Rabbi diyebilmektir. Zikir, bazen bir tesbih tanesinde, bazen yürekte sessizce yankılanan bir ‘La ilahe illallah’ta’ saklıdır.<br />
<br />
Ve insan Rabbi’ni zikrettikçe, Rab de kulunu anar. Sonsuzluğun sahibi, faninin adını zikreder. İşte o an, zaman durur, dünya susar, gökyüzü eğilir… Ve kul, kulluğunun farkına ve şuuruna varır. Çünkü zikir, kalbin sessiz duasıdır.<br />
<br />
Gönlün bir yerinde ince bir sızı vardır, fark edemediğin bir boşluk… Onu ne insanla doldurabilirsin, ne malda ne mevkide bulabilirsin. Çünkü o boşluk, yalnızca Rabbin adını andığında dolan bir yerdir. Zikirle bulur yerini her şey. Kalp, kendine gelir; ruh, sahibini hatırlar. Zira Allah Resulü (sas)’in bu konudaki benzetmesi ne kadar manidardır. “Rabbini zikreden ile zikretmeyenin durumu, diri ile ölünün durumuna benzer.” (Buhari, Deavat, 66)<br />
<br />
Yüreğin secdesidir zikir. Bedenin teslimiyetidir. Kul, her “Sübhanallah” deyişte, dünya biraz daha hafifler omuzlarından. Arınır kalp tüm kötülüklerden ve çirkinliklerden. Her “Elhamdülillah”ta, insan bir adım daha yaklaşır iç huzura, sarar kalbin kırıklarını incitilmişliklerini. Her “Allahu Ekber”de, kalbin duvarları yıkılır, yerini sonsuz bir teslimiyet ve muhabbet alır. Yüceler yücesinin kudretini hisseder iliklerinde…<br />
<br />
Kalbin gıdasıdır zikir. Nasıl ki beden aç kaldığında güçsüz düşerse, kalp de zikirsiz kaldığında yorgunlaşır, bitap düşer. Çünkü kalp, onu yaratandan habersiz yaşayamaz uzun süre. Maddi hiçbir şey bu eksikliği tamamlayamaz. İnsan, içten içe bilir ki huzur, yalnızca Rabbini anmakla gelir. Nitekim Kur’an’da da şöyle buyrulur: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)<br />
<br />
Sığınaktır, dayanaktır zikir.<br />
Dünyanın yükü ağırlaştığında, insanların sesleri yorucu geldiğinde, ne geçmiş kalır ne gelecek... Sadece O’nun adıyla hafifler yürek.<br />
Bir tesbih tanesinin ardına saklanır bazen gözyaşı, bazen en büyük dua sessizce akar içten içe. Rabbimiz El- Müheymin’dir; her şeyi görüp gözetendir. Dünyanın türlü sıkıntıları karşısında el açıp yalvaracağımız dayanağımız O’dur.<br />
<br />
Bazen gece yarısı uykudan uyanırsın, anlam veremediğin bir huzursuzlukla… Herkes uyurken sen uyanıksındır. Çünkü Rabbin seni uyandırmıştır; onunla konuşasın diye. Bir “Ya Latif” fısıldarsın, içindeki fırtınalar diner. Bir “Ya Vedud” söylersin, kalbin sevgiyle dolar. Ve o an anlarsın: Zikir, sadece bir dua değil; bir kavuşmadır, özlemle beklenen andır.<br />
<br />
Ne kadar savrulmuş olursan ol, ne kadar uzaklaşmış hissedersen hisset… Zikir seni hep geri çağırır. Çünkü Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Kalbin kırık bile olsa, dilin titreyerek bile söylese… O duyar. Çünkü o, kalplerin en gizli sesini bile işiten Es-Semî’dir.<br />
<br />
Görünmeyeni görmektir zikir. Kalbin karanlığına bir kandil ateşini tutuşturmaktır. Her an, her nefeste O’nu hatırlamaktır. Zaman zaman dillerimiz zikrin tadını, kalplerimiz zikretmenin huzurunu, vicdanlarımız zikirle geçen zamanların bereketini, güzelliğini unutuyor. Zikirden mahrum hayatlarımız adeta kurak çöle dönüşüyor. Oysa Yüce Rabbimiz, kendisini bir an olsun unutmamak için bizleri şu ayet-i kerime ile uyarıyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münafikun, 63/9)<br />
<br />
Ve anladım ki,<br />
Ne zaman ki dara düşsem, ne zaman yüreğim ağırlaşsa…<br />
<br />
Ne zaman sesler anlamsız, sessizlik bile dar gelmeye başlasa...<br />
O’nu anarak yeniden kendimi bulurum. Bir isim yeter bana. Allah.<br />
<br />
Ve artık bilirim ki, bir tek Rabbimi andığımda, aslında yeniden hatırlarım her şeyi. Kim olduğumu, nereden geldiğimi, nereye döneceğimi…<br />
<br />
Ve yine bilirim ki, zikir sadece hatırlamak değildir. Bu dünyada sürgün olan kalbin, unutulmuş cennetin izini sürmesidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Aliye Doruk<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı Vaiz</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Üç Mürşit: Hz. Peygamber, Cami ve Namaz]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41099</link>
			<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 22:43:04 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=41099</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üç Mürşit: Hz. Peygamber, Cami ve Namaz </span></span><br />
<br />
Bilindiği üzere her yıl 1-7 Ekim tarihleri arası “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlanmakta, hafta münasebetiyle düzenlenen etkinlikler, Başkanlığımızca belirlenen bir tema etrafında işlenmektedir. 2025 yılı için de “Peygamberimiz Cami ve Namaz” teması belirlenmiş olup bu tema etrafında yurt içi ve yurt dışında çeşitli etkinlikler icra edilmektedir.<br />
<br />
Bireylerin yetişmesi ve manevi bakımdan tekamüle ulaşması, dolayısıyla da bireylerin oluşturduğu toplumların huzura ermesi noktasında, üç rehberin hayati derecede önem arz ettiği hususu, İslam tarihinden tevarüs eden hakikatlerden anlaşılmaktadır. Bu noktada; kimsenin kimseye zulmetmemesi gerektiğini salık veren, haset, kin, öfke, dedikodu, yalan gibi davranışlardan uzak durulmasını bireyin ve toplumun huzuru için son derece hayati gören, ayrıca iyilik yapmayı, insanların yararının gözetilmesini, diğerkâmlığı, güvenilir olmayı, saygı duymayı, sevgi göstermeyi, tebessüm etmeyi bireysel ve toplumsal tekâmül için vazgeçilmez gören, bu davranış biçimlerinin topluma hâkim olması için de ömrü boyunca mücadele eden “Hz. Muhammed” (sas), bu noktada en hakiki mürşit, en önemli rehberdir.<br />
<br />
İslam hüviyeti taşıyan birey ve toplumların hayatının merkezinde bulunması gereken “namaz” da Müslümanların tekamülünde önemli bir unsurdur. Kerim Kitabımız, namazın insanı her türlü kötü işlerden uzak tutacak bir kalkan olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla da toplumun huzur ve selametini temin için namaz gibi bir aydınlatıcıya ihtiyaç bulunduğunu bildiriyor. Nitekim namaz, huzura çıkma sorumluluğuyla hareket etmeyi, kulluğu, doğruluğu, öteler ötesini, hesabı ve mizanı unutmaması gerektiğini hatırlatıyor insana. Toplumsal yaşantının, unutulmaması gereken bu duygular dikkate alınarak inşa edildiği bir an için düşünüldüğünde, namazın ne denli hayati bir mürşit olduğu neticesine rahatlıkla ulaşılmaktadır.<br />
<br />
Bireyin ve toplumun sağlıklı bir çizgide inşasını sağlayan bir diğer rehber de “cami”dir. Bir Müslümanın yaşadığı bölgede, köy ya da mahallede veya gün içinde maişetini temin amacıyla esnaflık yaptığı muhitte, birlikte yaşadığı insanlar ile günün beş vaktinde camide bir araya gelmesi, sosyallik adına son derece ileri seviye olarak kabul edilmesi gereken bir realitedir. Nitekim bu gerçeklik, ancak namaz ve cami üzerinden temin edilebilecek bir netice olup başka unsurlar aracılığıyla ulaşılması imkansız bir sosyallik düzeyidir.<br />
<br />
Günün beş vaktinde, yaratıcısının huzuruna çıkma duygusu taşı(Zeker) camiye giden bir Müslümanın, aynı şehri ve/veya yaşam alanını paylaştığı diğer Müslüman kardeşleriyle selamlaşarak musafaha yapması ve omuz omuza verip birlikte saf tutması, hem o Müslümanların hem de onların teşkil ettiği toplumun tekamülünde önemli bir rol oynayacaktır. Böylesi bir süreğen tutumun, toplumun kenetlenmesinde son derece hayati bir fonksiyon icra edeceği açıktır.<br />
<br />
Sözü edilen hakikatlerden hareketle; Hz. Peygamber’in (sas) sunduğu örneklik ile cami ve namazın sağladığı maslahattan yararlanabilmeyi başarmış bir toplumun, ne denli sürur ve saadete nail olacağı hususu izahtan varestedir.<br />
<br />
Netice itibarıyla gerek birey gerekse de topluma birlik ve beraberlik içinde istikbal vadeden, huzurlu ve mutlu bir sosyal yaşam sunacak olan üç mürşit; Hz. Peygamber, cami ve namazdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Şükrü Şahin Dügencili</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üç Mürşit: Hz. Peygamber, Cami ve Namaz </span></span><br />
<br />
Bilindiği üzere her yıl 1-7 Ekim tarihleri arası “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlanmakta, hafta münasebetiyle düzenlenen etkinlikler, Başkanlığımızca belirlenen bir tema etrafında işlenmektedir. 2025 yılı için de “Peygamberimiz Cami ve Namaz” teması belirlenmiş olup bu tema etrafında yurt içi ve yurt dışında çeşitli etkinlikler icra edilmektedir.<br />
<br />
Bireylerin yetişmesi ve manevi bakımdan tekamüle ulaşması, dolayısıyla da bireylerin oluşturduğu toplumların huzura ermesi noktasında, üç rehberin hayati derecede önem arz ettiği hususu, İslam tarihinden tevarüs eden hakikatlerden anlaşılmaktadır. Bu noktada; kimsenin kimseye zulmetmemesi gerektiğini salık veren, haset, kin, öfke, dedikodu, yalan gibi davranışlardan uzak durulmasını bireyin ve toplumun huzuru için son derece hayati gören, ayrıca iyilik yapmayı, insanların yararının gözetilmesini, diğerkâmlığı, güvenilir olmayı, saygı duymayı, sevgi göstermeyi, tebessüm etmeyi bireysel ve toplumsal tekâmül için vazgeçilmez gören, bu davranış biçimlerinin topluma hâkim olması için de ömrü boyunca mücadele eden “Hz. Muhammed” (sas), bu noktada en hakiki mürşit, en önemli rehberdir.<br />
<br />
İslam hüviyeti taşıyan birey ve toplumların hayatının merkezinde bulunması gereken “namaz” da Müslümanların tekamülünde önemli bir unsurdur. Kerim Kitabımız, namazın insanı her türlü kötü işlerden uzak tutacak bir kalkan olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla da toplumun huzur ve selametini temin için namaz gibi bir aydınlatıcıya ihtiyaç bulunduğunu bildiriyor. Nitekim namaz, huzura çıkma sorumluluğuyla hareket etmeyi, kulluğu, doğruluğu, öteler ötesini, hesabı ve mizanı unutmaması gerektiğini hatırlatıyor insana. Toplumsal yaşantının, unutulmaması gereken bu duygular dikkate alınarak inşa edildiği bir an için düşünüldüğünde, namazın ne denli hayati bir mürşit olduğu neticesine rahatlıkla ulaşılmaktadır.<br />
<br />
Bireyin ve toplumun sağlıklı bir çizgide inşasını sağlayan bir diğer rehber de “cami”dir. Bir Müslümanın yaşadığı bölgede, köy ya da mahallede veya gün içinde maişetini temin amacıyla esnaflık yaptığı muhitte, birlikte yaşadığı insanlar ile günün beş vaktinde camide bir araya gelmesi, sosyallik adına son derece ileri seviye olarak kabul edilmesi gereken bir realitedir. Nitekim bu gerçeklik, ancak namaz ve cami üzerinden temin edilebilecek bir netice olup başka unsurlar aracılığıyla ulaşılması imkansız bir sosyallik düzeyidir.<br />
<br />
Günün beş vaktinde, yaratıcısının huzuruna çıkma duygusu taşı(Zeker) camiye giden bir Müslümanın, aynı şehri ve/veya yaşam alanını paylaştığı diğer Müslüman kardeşleriyle selamlaşarak musafaha yapması ve omuz omuza verip birlikte saf tutması, hem o Müslümanların hem de onların teşkil ettiği toplumun tekamülünde önemli bir rol oynayacaktır. Böylesi bir süreğen tutumun, toplumun kenetlenmesinde son derece hayati bir fonksiyon icra edeceği açıktır.<br />
<br />
Sözü edilen hakikatlerden hareketle; Hz. Peygamber’in (sas) sunduğu örneklik ile cami ve namazın sağladığı maslahattan yararlanabilmeyi başarmış bir toplumun, ne denli sürur ve saadete nail olacağı hususu izahtan varestedir.<br />
<br />
Netice itibarıyla gerek birey gerekse de topluma birlik ve beraberlik içinde istikbal vadeden, huzurlu ve mutlu bir sosyal yaşam sunacak olan üç mürşit; Hz. Peygamber, cami ve namazdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Şükrü Şahin Dügencili</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İhsan Bilinci/İnsan Bilici]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=40378</link>
			<pubDate>Thu, 18 Sep 2025 04:20:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=40378</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İhsan Bilinci/İnsan Bilici </span></span><br />
<br />
İnsan toplum içinde, toplumla iç içe yaşayan sosyal bir varlıktır. Alışverişten ticarete, arkadaşlıktan dostluğa, komşuluktan akrabalığa kadar uzanan her çeşit iş ve ilişkide; mahalleden beldeye, köyden şehire, gündüzden geceye her türlü zaman ve zeminde birbiriyle etkileşim halindedir. İletişim kurduğu kişilerle ya temeli sağlam ve samimi ilişkiler içerisindedir, ya da o ilişkiler temelsiz ve yüzeysel bir bağdan ibarettir.<br />
<br />
Yapmış olduğu işler de aynı kurduğu ilişkilerle doğru orantılıdır. Ya ihsan bilinciyle hareket eder ki Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Zira, “Her ne kadar, O’nu görmese de Allah onu görmektedir.” (Buhârî, “Tefsîr”, 31/2) Ya da insanlar bilsin diye iş tutar ki topluma gösterdiği yüzle takdir toplar. Zira ona göre, başkalarının onayından geçmek ve göze girmek, ancak filtrelenmiş işlerle gerçekleşir.<br />
<br />
Kimileri “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” (Buhârî, Mağâzî, 35.) ilkesinden yola çıkarak konumuna ve sorumluluklarına dört elle sarılır. Zira o, aldıklarıyla değil verdikleriyle hayatına anlam katar. Kimileri de kendisine faydası olan ne var, hangisi menfaatine uygun, bunun derdiyle oradan oraya savrulur. Zira, çıkar odaklı her davranış kendi içinde dinmez fırtınalara dönüşür.<br />
<br />
Kimileri, her ne işle mes'ul ise, elinden gelen gayreti gösterme şevkindedir. Zira, “...İşlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanlar sever.” (Bakara, 2/195.) ilahi düsturuyla hareket eder. Kimileri de meşgul ettiği vazifesinin her anında görünme peşindedir. Zira emek vererek iş ortaya çıkarmak yerine, daha fazla nasıl görünürüme çaba sarfeder.<br />
<br />
Kimileri, sahne arkasında bütün işi üstlenir, ekibi harekete geçirir, müsbet sonuca erdirir. Zira, bilir ki, “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) Kimileri de sahne önünü boş bırakmaz, rol yapma kabiliyetiyle kocaman alkış toplar. Zira, ona göre önemli olan harcanan efor değil, göz önünde olma ve gözde kalma ödülünün gerçekleşmesidir.<br />
<br />
Kimileri, amel, eylem ve ibadetlerinde usule, gayeye, fıtrata uygun hal ve davranış sergiler. Zira, “Allah her konuda ihsanı emretmiştir...” (Müslim, Sayd, 57) ve yüce Allah, yapılan işin, sağlam ve iyi yapılmasından hoşnut olur. (Beyhâki, Şu'abu'limân,) Kimileri de günü kurtaran cüce gösterilerde bulunur ama bunu dev erdemlermiş gibi reklam eder. Zira o, küçücük işi marifet, azıcık aşı ziyafetmiş gibi gösterme eğilimindedir.<br />
<br />
Kimileri, gündelik basit işleri iyi niyet, samimiyet ve güzel düşünceleriyle salih amele dönüştürebilir. Zira, onun nazarında “İnsanlar işlerini ihsanla yapmalarına göre değer kazanır.” (Hz. Ali) Kimileri de değerli olan her şeyi kötü niyetiyle, sahte maskesiyle, nahoş tavrıyla şekilciliğe çevirir. Zira, yapılan işin nitelik ve niceliğinden ziyade imaj ve sunumu onun için geçerlidir.<br />
<br />
Ama unutmayalım ki, “Sonunda, gizliyi de açığı da bilenin huzuruna çıkarılacaksınız ve O size yapmış olduklarınızı haber verecektir.” (Tevbe, 9/105.) ayetinde geçen o hesap günü gelecek ve nihayetinde de “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim...” (Al-i İmran, 3/195.) ilahi fermanınca ihsan üzere iş kuran ile görünmekle var olanların farkı gün yüzüne çıkacaktır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Yıldız Mumyakmaz<br />
Afyonkarahisar Adrb Koordinatörü</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İhsan Bilinci/İnsan Bilici </span></span><br />
<br />
İnsan toplum içinde, toplumla iç içe yaşayan sosyal bir varlıktır. Alışverişten ticarete, arkadaşlıktan dostluğa, komşuluktan akrabalığa kadar uzanan her çeşit iş ve ilişkide; mahalleden beldeye, köyden şehire, gündüzden geceye her türlü zaman ve zeminde birbiriyle etkileşim halindedir. İletişim kurduğu kişilerle ya temeli sağlam ve samimi ilişkiler içerisindedir, ya da o ilişkiler temelsiz ve yüzeysel bir bağdan ibarettir.<br />
<br />
Yapmış olduğu işler de aynı kurduğu ilişkilerle doğru orantılıdır. Ya ihsan bilinciyle hareket eder ki Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Zira, “Her ne kadar, O’nu görmese de Allah onu görmektedir.” (Buhârî, “Tefsîr”, 31/2) Ya da insanlar bilsin diye iş tutar ki topluma gösterdiği yüzle takdir toplar. Zira ona göre, başkalarının onayından geçmek ve göze girmek, ancak filtrelenmiş işlerle gerçekleşir.<br />
<br />
Kimileri “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” (Buhârî, Mağâzî, 35.) ilkesinden yola çıkarak konumuna ve sorumluluklarına dört elle sarılır. Zira o, aldıklarıyla değil verdikleriyle hayatına anlam katar. Kimileri de kendisine faydası olan ne var, hangisi menfaatine uygun, bunun derdiyle oradan oraya savrulur. Zira, çıkar odaklı her davranış kendi içinde dinmez fırtınalara dönüşür.<br />
<br />
Kimileri, her ne işle mes'ul ise, elinden gelen gayreti gösterme şevkindedir. Zira, “...İşlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanlar sever.” (Bakara, 2/195.) ilahi düsturuyla hareket eder. Kimileri de meşgul ettiği vazifesinin her anında görünme peşindedir. Zira emek vererek iş ortaya çıkarmak yerine, daha fazla nasıl görünürüme çaba sarfeder.<br />
<br />
Kimileri, sahne arkasında bütün işi üstlenir, ekibi harekete geçirir, müsbet sonuca erdirir. Zira, bilir ki, “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) Kimileri de sahne önünü boş bırakmaz, rol yapma kabiliyetiyle kocaman alkış toplar. Zira, ona göre önemli olan harcanan efor değil, göz önünde olma ve gözde kalma ödülünün gerçekleşmesidir.<br />
<br />
Kimileri, amel, eylem ve ibadetlerinde usule, gayeye, fıtrata uygun hal ve davranış sergiler. Zira, “Allah her konuda ihsanı emretmiştir...” (Müslim, Sayd, 57) ve yüce Allah, yapılan işin, sağlam ve iyi yapılmasından hoşnut olur. (Beyhâki, Şu'abu'limân,) Kimileri de günü kurtaran cüce gösterilerde bulunur ama bunu dev erdemlermiş gibi reklam eder. Zira o, küçücük işi marifet, azıcık aşı ziyafetmiş gibi gösterme eğilimindedir.<br />
<br />
Kimileri, gündelik basit işleri iyi niyet, samimiyet ve güzel düşünceleriyle salih amele dönüştürebilir. Zira, onun nazarında “İnsanlar işlerini ihsanla yapmalarına göre değer kazanır.” (Hz. Ali) Kimileri de değerli olan her şeyi kötü niyetiyle, sahte maskesiyle, nahoş tavrıyla şekilciliğe çevirir. Zira, yapılan işin nitelik ve niceliğinden ziyade imaj ve sunumu onun için geçerlidir.<br />
<br />
Ama unutmayalım ki, “Sonunda, gizliyi de açığı da bilenin huzuruna çıkarılacaksınız ve O size yapmış olduklarınızı haber verecektir.” (Tevbe, 9/105.) ayetinde geçen o hesap günü gelecek ve nihayetinde de “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim...” (Al-i İmran, 3/195.) ilahi fermanınca ihsan üzere iş kuran ile görünmekle var olanların farkı gün yüzüne çıkacaktır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
<br />
Yıldız Mumyakmaz<br />
Afyonkarahisar Adrb Koordinatörü</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allah’a Muhtaç, Allah’tan Uzak]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=40377</link>
			<pubDate>Thu, 18 Sep 2025 04:18:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=40377</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Allah’a Muhtaç, Allah’tan Uzak </span></span><br />
<br />
Allah muhtaç değildir; fakat bütün varlık O’na muhtaçtır. Bu sebeple Allah kulunun peşinden gitmez, aksine kulunu kendi davetine çağırır. Kulun bu davete vereceği cevap, Allah’ın ona olan muamelesini belirler.<br />
<br />
Peygamberimizin (sas) buyurduğu gibi;<br />
<br />
“Yüce Allah buyuruyor ki: Kulum beni anarken ben onunla beraberim. O beni kendi başına anarsa, ben de onu kendim anarım. O beni bir topluluk içinde anarsa, ben onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.”<br />
<br />
(Müslim, Zikir, 2)<br />
<br />
Allah, kullarıyla doğrudan bağ kurmak ister; ne randevuya ihtiyaç duyar ne de aracıya. Zaman ve mekanla sınırlı değildir; her yerde ve her zamanda kullarını bekler. İşte bu sebeple, mülkünde hiçbir ortakçı bulunmadığını Kur’an’da defalarca vurgular ve ortak koşmayı en büyük günah olarak ilan eder.<br />
<br />
“Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler.” (Bakara,2/186)<br />
<br />
Anne rahminden itibaren insanı aşama aşama yaratan, onu sağlıkla dünyaya getiren ve her safhada yaşamı için gerekli bütün ihtiyaçlarını bedelsiz karşılayan Yüce Allah; zengin, cömert, vermekle tükenmeyen hazinelerin sahibi, güçlü ve her şeyi en iyi bilendir.<br />
<br />
Kullarına emrettiği namazdan da, mal ile verilen zekattan da Allah’a ulaşan bir menfaat yoktur. Namaz, kulun Rabbiyle bağ kurmasıdır. Allah ile gönül bağı kuran kimseye O da gönül huzuru verir. Böylece kazanan yine kul olur.<br />
<br />
Bir fakire zekat yoluyla yapılan maddi destek, muhtaç kimsenin yararınadır; aynı zamanda kalpler arasında muhabbet ve sevgi köprüsü kurar. Bu ibadetten de Allah adına bir menfaat söz konusu değildir.<br />
<br />
Kur’an’daki bütün emir ve yasakların arka planında, Allah’la bağ kurmak, insanı yüceltmek, toplumda sevgi ve barışı hakim kılmak vardır.<br />
<br />
İnsanlık, sevgi, muhabbet ve muhtaçlara iyilik gibi topluma huzur katan değerlerin zayıflamasının temelinde, Allah’tan uzaklaşmış bir yaşam anlayışı yatmaktadır. Bugün üniversite okumuş, devletin ve ordunun başına geçmiş nice kimseler; bırakın mağdur ve muhtaçlara el uzatmayı, masum bebekleri enkazların altına gömmekten ve insanları açlığa mahkum etmekten çekinmeyen, dışarıdan bakıldığında adam sanılan fakat gerçekte yontulmamış kalaslardan farksızdır.<br />
<br />
“Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir” (Münafikun,63/4)<br />
<br />
Merhamet, sevgi ve şefkatin kaynağı Allah’tır. Bunlar hiçbir yerde satılmaz, borç olarak da kimseden alınmaz. Nasıl ki toprağın içine tohumu koyup üstünü örten çiftçiye, Allah ekinini verirse; aynı şekilde kalbine iman tohumunu ekip O’na yönelen kullarının gönlünde de sevgi ve merhameti yeşertir.<br />
<br />
Yağmurun ölçülü indirilmesi, hayvanların süt vermesi, çiçeklerden balın oluşması gibi sayısız nimetler, hepsi Allah’ın kudretini ve insanlara olan rahmetini anlatan kanıtlardır. Sayısız iyiliklerine karşı kullarından O’nu tanımalarını ve O’na itaat etmelerini ister, başka bir menfaat beklemez.<br />
<br />
Şöyle buyurur;<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim.<br />
<br />
Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.” (Zariyat,56-58)<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
Mahmut Göl</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Allah’a Muhtaç, Allah’tan Uzak </span></span><br />
<br />
Allah muhtaç değildir; fakat bütün varlık O’na muhtaçtır. Bu sebeple Allah kulunun peşinden gitmez, aksine kulunu kendi davetine çağırır. Kulun bu davete vereceği cevap, Allah’ın ona olan muamelesini belirler.<br />
<br />
Peygamberimizin (sas) buyurduğu gibi;<br />
<br />
“Yüce Allah buyuruyor ki: Kulum beni anarken ben onunla beraberim. O beni kendi başına anarsa, ben de onu kendim anarım. O beni bir topluluk içinde anarsa, ben onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.”<br />
<br />
(Müslim, Zikir, 2)<br />
<br />
Allah, kullarıyla doğrudan bağ kurmak ister; ne randevuya ihtiyaç duyar ne de aracıya. Zaman ve mekanla sınırlı değildir; her yerde ve her zamanda kullarını bekler. İşte bu sebeple, mülkünde hiçbir ortakçı bulunmadığını Kur’an’da defalarca vurgular ve ortak koşmayı en büyük günah olarak ilan eder.<br />
<br />
“Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler.” (Bakara,2/186)<br />
<br />
Anne rahminden itibaren insanı aşama aşama yaratan, onu sağlıkla dünyaya getiren ve her safhada yaşamı için gerekli bütün ihtiyaçlarını bedelsiz karşılayan Yüce Allah; zengin, cömert, vermekle tükenmeyen hazinelerin sahibi, güçlü ve her şeyi en iyi bilendir.<br />
<br />
Kullarına emrettiği namazdan da, mal ile verilen zekattan da Allah’a ulaşan bir menfaat yoktur. Namaz, kulun Rabbiyle bağ kurmasıdır. Allah ile gönül bağı kuran kimseye O da gönül huzuru verir. Böylece kazanan yine kul olur.<br />
<br />
Bir fakire zekat yoluyla yapılan maddi destek, muhtaç kimsenin yararınadır; aynı zamanda kalpler arasında muhabbet ve sevgi köprüsü kurar. Bu ibadetten de Allah adına bir menfaat söz konusu değildir.<br />
<br />
Kur’an’daki bütün emir ve yasakların arka planında, Allah’la bağ kurmak, insanı yüceltmek, toplumda sevgi ve barışı hakim kılmak vardır.<br />
<br />
İnsanlık, sevgi, muhabbet ve muhtaçlara iyilik gibi topluma huzur katan değerlerin zayıflamasının temelinde, Allah’tan uzaklaşmış bir yaşam anlayışı yatmaktadır. Bugün üniversite okumuş, devletin ve ordunun başına geçmiş nice kimseler; bırakın mağdur ve muhtaçlara el uzatmayı, masum bebekleri enkazların altına gömmekten ve insanları açlığa mahkum etmekten çekinmeyen, dışarıdan bakıldığında adam sanılan fakat gerçekte yontulmamış kalaslardan farksızdır.<br />
<br />
“Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir” (Münafikun,63/4)<br />
<br />
Merhamet, sevgi ve şefkatin kaynağı Allah’tır. Bunlar hiçbir yerde satılmaz, borç olarak da kimseden alınmaz. Nasıl ki toprağın içine tohumu koyup üstünü örten çiftçiye, Allah ekinini verirse; aynı şekilde kalbine iman tohumunu ekip O’na yönelen kullarının gönlünde de sevgi ve merhameti yeşertir.<br />
<br />
Yağmurun ölçülü indirilmesi, hayvanların süt vermesi, çiçeklerden balın oluşması gibi sayısız nimetler, hepsi Allah’ın kudretini ve insanlara olan rahmetini anlatan kanıtlardır. Sayısız iyiliklerine karşı kullarından O’nu tanımalarını ve O’na itaat etmelerini ister, başka bir menfaat beklemez.<br />
<br />
Şöyle buyurur;<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim.<br />
<br />
Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.” (Zariyat,56-58)<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Haber<br />
Mahmut Göl</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>