<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bilge Forum - Sağlık Bilgileri]]></title>
		<link>https://bilgeforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Bilge Forum - https://bilgeforum.com]]></description>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2026 08:20:01 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Boyun tutulması nedir? Boyun tutulması nasıl geçer?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=40105</link>
			<pubDate>Fri, 29 Aug 2025 19:44:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=40105</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması nedir? Boyun tutulması nasıl geçer?</span></span><br />
<br />
Çoğu insan, bir sabah uyandığında ya da gün içerisinde ilerleyen saatlerde, ağır bir iş yaptıktan sonra, boynunda ağrı ve boyun hareketlerinde zorluk hissetmiştir. Çoğunlukla, ağrı ve sertlik kendiliğinden bir hafta içinde geçer. Bununla birlikte, boyun tutulmasında neler yapılacağını bilmek, hem iyileşme süresini hem de kişinin duyduğu ağrıyı azaltması açısından önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması nedir?</span></span><br />
<br />
Boyun tutulması, başı bir yöne doğru hareket ettirirken ağrı ve zorluk hissedilmesi olarak tarif edilebilir. Boyun tutulması bazen, baş ağrısı, omuz ağrısı ve / veya kol ağrısı ile birlikte olabilir. Boyun tutulması sonrasında birey yana ya da omzunun üzerinden arkaya bakmak için bütün vücudunu döndürmek zorunda kalır.<br />
<br />
Boyun tutulmasının en yaygın nedeni kas gerilmesi veya yumuşak doku burkulmasıdır. Özellikle, levator skapula kasları yaralanmalara karşı hassastır. Levator skapula kası, boynun servikal omurgasını boynun arkasında ve yanında bulunan omuz ile birleştirir. Bu kas üçüncü ve dördüncü servikal sinirler tarafından kontrol edilir (C3, C4). Bu sinirlerdeki sorunlardan kaynaklanan servikal omurga rahatsızlıklarından da boyun tutulmaları gerçekleşebilir.<br />
Boyun tutulması belirtileri nelerdir?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağrı</span></span><br />
<br />
Boyun tutulduğunda kişi başını belirli bir yöne doğru çevirdiğinde, hareketini kısıtlayan bir ağrı hisseder. Kişinin hissettiği bu ağrı, keskin, genel ya da yayılan bir ağrı olabilir.<br />
<br />
    Keskin ağrı: Bu ağrıda kişi tek bir noktadan bıçak batırılıyormuş gibi hisseder. Bu ağrı boyunun alt seviyelerinde daha fazla görülmektedir.<br />
    Genel ağrı: Bu ağrı tipinde, genel değil, boynun bir bölgesinde ağrı vardır.<br />
    Yayılan ağrı: Bu tip ağrıda, bir sinir boyunca boyundan omuzlara ve kollara doğru yayılan bir ağrı hissedilir. Sinir ağrısı çoğu zaman yanma şeklinde hissedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karıncalanma, Uyuşma veya Zayıflık</span></span><br />
<br />
Sadece boyunda değil omuza, kola ya da parmağa yayılan bir karıncalanma hissi ya da uyuşma, çoğunlukla tek kolda hissedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Baş Ağrısı</span></span><br />
<br />
Bazen boyundaki bir tahriş, kafaya bağlı kaslar ya da sinirler de baş ağrısını etkiler. Bu durum, boyun kaslarının gerilmesi nedeniyle gelişen gerilim tipi baş ağrısına yol açabilir. Boyun tutulması ve ağrısı belirtileri ilerlediği takdirde, uyumak da zorlaşabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması neden olur?</span></span><br />
<br />
Levator skapula kası boynun servikal omurgasını omuzla birleştiren, boynun arka tarafında ve yanında bulunan bir kastır. Bu kas diğer kaslara nazaran daha hassas bir yapıdadır ve boyun tutulmasının en sık görülen nedeni bu kasta oluşan burkulmalardır. Fazla kilolu insanlarda ya da morbiz obezite hastalarında boyunda ve başka bölgelerde tutulma ve ağrılara dha sık rastlanabilir. Obezite tedavisi, tüp mide, mide balonu fiyat bilgisi araştırması yapan kişilerde temel motivasyonlardan biri bu vücud ağrıları da olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bu kasların zarar görmesi aşağıdaki etmenler nedeniyle olabilmektedir:</span></span><br />
<br />
    Uyku sırasında boynun ters bir konumda kalması<br />
    Spor yaralanmaları gibi kafayı yana iten düşme veya ani darbeler sonrası<br />
    Yüzmek gibi başın sürekli tekrarlayarak bir tarafa döndürüldüğü aktiviteler sonrası<br />
    Uzun süre bilgisayar monitörü karşısında ya da cep telefonuna bakarken kötü bir duruşla oturmak<br />
    Kaslarda gerginliğe yol açabilecek aşırı stres veya kaygı yaşamak<br />
    Uzun süre, boyun ile omuz arasında telefon gibi bir cisim taşımak<br />
<br />
Boyun tutulmasının sebebi, spor yaralanmaları gibi kazalardan hemen sonra başlamak yerine gün içerisinde aniden de başlayabilir. Böyle durumlarda sebebin belirlenmesi daha zor olabilir.<br />
<br />
Bunun haricinde yaygın olmasa da boyun tutulmalarının farklı sebepleri olabilir. Nadir gözlenen bu tip durumlar altta yatan bir bozukluğun servikal omurgayı etkilemesi sonucunda da gelişebilmektedir. Servikal omurga rahatsızlıkları osteoartrit, romatoid artrit, boyun fıtığı, sinir sıkışması, fibromiyalji, duygusal stres nedeniyle gelişebilir. Menenjit ve bazı enfeksiyonlar da boyun ağrısına sebep olabilir. <br />
Boyun tutulması nasıl geçer?<br />
<br />
Boyun tutulması bir kas burkulması olduğu için normal bir kas yaralanmasında uygulanan tedaviler burada da geçerlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İlaçla tedaviler</span></span><br />
<br />
Enflamasyonu azaltarak çalışan, steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar (NSAID'ler) tipik olarak boyun tutulması ve ağrısı için ilk tedavi seçimidir. Yaygın NSAID tipleri arasında ibuprofen ve naproksen sayılabilir. Reçetesiz satılan ilaçların riskleri, olası yan etkileri ve ilaç-ilaç etkileşimleri vardır. Bu nedenle herhangi bir ilacı almadan önce eczacınız ya da doktorunuz ile görüşmeniz gerekir.<br />
<br />
Boyun tutulmasının şiddetine göre hekiminiz kas gevşetici ilaçlar reçeteleyebilmektedir. Boyun tutulması çok ciddiyse, sıkça tekrarlıyorsa altta yatan nedenlere bağlı olarak hekiminiz aşağıdaki tedavileri uygulayabilir:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fizik Tedavi:</span></span> FTR uzmanı tarafından belirlenen boyun güçlendirici egzersizler ağrıların hafifletmesine yardımcı olabilmektedir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Transkutanöz Elektriksel Sinir Uyarımı (TENS):</span></span> Bu yöntemde, ağrılı bölgenin yakınına yerleştirilen küçük elektrot sayesinde ağrıyı hafifleten küçük elektrik sinyalleri yollanır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Kısa Süreli İmmobilizasyon:</span></span> Boynu destekleyen yumuşak bir boyunluk ile kısa süreli (bir seferde üç saatten az olmak koşulu ile) boyun desteği sağlanabilir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Steroid Enjeksiyonları:</span></span> Kasları uyuşturan kortikosteroid ilaçlar, doktorlar tarafından enjekte edilebilmektedir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun Tutulması Ameliyatı:</span></span> Çok nadiren de olsa cerrahi yöntemler uygulanabilir. Omurilik sıkışmasının giderilmesi için bir seçenek olabilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulmasına ne iyi gelir?</span></span><br />
<br />
Boyun tutulmasında evde kendi kendinize uygulayacağınız birkaç yöntem bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dinlenmek</span></span><br />
<br />
Her doku gibi kas dokusu da yenilenmek ve iyileşmek için zamana ihtiyaç duyar. Bu nedenle hasar görmüş dokuların iyileşmesi için birkaç gün dinlenilmesi gerekmektedir. Özellikle ilk iki gün araba kullanmaktan kaçınılmalı, boynu zorlayan normal fiziksel aktiviteler ertelenmelidir. Bununla beraber bir kas fazla kullanılmadığında zayıflamaya başladığı için dinlenme süresi birkaç günü geçmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soğuk ya da sıcak kompresler uygulamak:</span></span><br />
<br />
Boyun tutulmalarında ilk 24-48 saat ağrının en şiddetli olduğu zamandır. Bu zamanda soğuk uygulamak enflamasyonun azaltılmasını sağlarken sıcak kompres ise kan akışını destekleyerek gerilen kasların gevşemesini sağlar. Her iki yöntemi de dönüşümlü olarak kullanabilir ya da her insan farklı kompresten daha fazla fayda sağladığı için deneme yanılma yöntemiyle size hangisinin daha iyi geldiğini belirleyebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafif esneme hareketleri yapmak:</span></span><br />
<br />
Hafif esneme hareketleriyle boyundaki sertlik azaltılıp boyuna daha fazla hareket kabiliyeti kazandırılabilir. Bir fizyoterapistten bu soruna karşı yapılabilecek hareketleri öğrenmek bu konudaki en doğru yaklaşım olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafif egzersizler yapmak:</span></span><br />
<br />
Yürüyüş gibi vücuda oksijen girmesini artıran hafif tempolu egzersizler kasların iyileşme sürecini artıracaktır. Bunun yanında kişi ağır tempolu egzersizlerden iyileşme sürecinde kaçınmalıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması riski nasıl azaltılır?</span></span><br />
<br />
Sağlıklı bir duruş için, dik oturuş alışkanlığı kazanmanız gerekir. İş yerinizdeki bilgisayarın ya da ekranın yüksekliğini artırarak eğilmeleri engelleyebilir, fazla aynı pozisyonda kalmayı gerektiren işlerde düzenli aralıklarla ara verebilirsiniz. Daima sağlıklı ve dik durmaya alışmak ağrıları önlemek için uzun ama sağlam bir yoldur. Bunun haricinde boynunuzu güçlü ve esnek tutmaya özen gösterin. Boynun kasları güçlü ve esnek olduğunda, sağlıklı duruşu destekler ve spazm olasılığını düşürür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması nedeniyle ne zaman doktora başvurmalı?</span></span><br />
<br />
Boyun tutulması genellikle bir hafta içerisinden kendiliğinden geçer. Eğer boyun tutulmanız bir haftadan uzun sürüyorsa, sık sık boyun tutulması yaşıyorsanız doktora başvurmanız gerekmektedir. Bunun haricinde boyun tutulmasının yanı sıra, kişide baş ağrısı, ateş, kusma, aşırı uyku hali, bulantı gibi semptomlar gözleniyorsa kişi acilen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Fizik tedavi veya nöroloji uzmanları boyun tutulması teşhis ve tedavisi konusunda başvurulacak hekimlerdir.<br />
<br />
Sağlıklı günler dileriz…<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak</span></span><br />
medicalpark</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması nedir? Boyun tutulması nasıl geçer?</span></span><br />
<br />
Çoğu insan, bir sabah uyandığında ya da gün içerisinde ilerleyen saatlerde, ağır bir iş yaptıktan sonra, boynunda ağrı ve boyun hareketlerinde zorluk hissetmiştir. Çoğunlukla, ağrı ve sertlik kendiliğinden bir hafta içinde geçer. Bununla birlikte, boyun tutulmasında neler yapılacağını bilmek, hem iyileşme süresini hem de kişinin duyduğu ağrıyı azaltması açısından önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması nedir?</span></span><br />
<br />
Boyun tutulması, başı bir yöne doğru hareket ettirirken ağrı ve zorluk hissedilmesi olarak tarif edilebilir. Boyun tutulması bazen, baş ağrısı, omuz ağrısı ve / veya kol ağrısı ile birlikte olabilir. Boyun tutulması sonrasında birey yana ya da omzunun üzerinden arkaya bakmak için bütün vücudunu döndürmek zorunda kalır.<br />
<br />
Boyun tutulmasının en yaygın nedeni kas gerilmesi veya yumuşak doku burkulmasıdır. Özellikle, levator skapula kasları yaralanmalara karşı hassastır. Levator skapula kası, boynun servikal omurgasını boynun arkasında ve yanında bulunan omuz ile birleştirir. Bu kas üçüncü ve dördüncü servikal sinirler tarafından kontrol edilir (C3, C4). Bu sinirlerdeki sorunlardan kaynaklanan servikal omurga rahatsızlıklarından da boyun tutulmaları gerçekleşebilir.<br />
Boyun tutulması belirtileri nelerdir?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağrı</span></span><br />
<br />
Boyun tutulduğunda kişi başını belirli bir yöne doğru çevirdiğinde, hareketini kısıtlayan bir ağrı hisseder. Kişinin hissettiği bu ağrı, keskin, genel ya da yayılan bir ağrı olabilir.<br />
<br />
    Keskin ağrı: Bu ağrıda kişi tek bir noktadan bıçak batırılıyormuş gibi hisseder. Bu ağrı boyunun alt seviyelerinde daha fazla görülmektedir.<br />
    Genel ağrı: Bu ağrı tipinde, genel değil, boynun bir bölgesinde ağrı vardır.<br />
    Yayılan ağrı: Bu tip ağrıda, bir sinir boyunca boyundan omuzlara ve kollara doğru yayılan bir ağrı hissedilir. Sinir ağrısı çoğu zaman yanma şeklinde hissedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karıncalanma, Uyuşma veya Zayıflık</span></span><br />
<br />
Sadece boyunda değil omuza, kola ya da parmağa yayılan bir karıncalanma hissi ya da uyuşma, çoğunlukla tek kolda hissedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Baş Ağrısı</span></span><br />
<br />
Bazen boyundaki bir tahriş, kafaya bağlı kaslar ya da sinirler de baş ağrısını etkiler. Bu durum, boyun kaslarının gerilmesi nedeniyle gelişen gerilim tipi baş ağrısına yol açabilir. Boyun tutulması ve ağrısı belirtileri ilerlediği takdirde, uyumak da zorlaşabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması neden olur?</span></span><br />
<br />
Levator skapula kası boynun servikal omurgasını omuzla birleştiren, boynun arka tarafında ve yanında bulunan bir kastır. Bu kas diğer kaslara nazaran daha hassas bir yapıdadır ve boyun tutulmasının en sık görülen nedeni bu kasta oluşan burkulmalardır. Fazla kilolu insanlarda ya da morbiz obezite hastalarında boyunda ve başka bölgelerde tutulma ve ağrılara dha sık rastlanabilir. Obezite tedavisi, tüp mide, mide balonu fiyat bilgisi araştırması yapan kişilerde temel motivasyonlardan biri bu vücud ağrıları da olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bu kasların zarar görmesi aşağıdaki etmenler nedeniyle olabilmektedir:</span></span><br />
<br />
    Uyku sırasında boynun ters bir konumda kalması<br />
    Spor yaralanmaları gibi kafayı yana iten düşme veya ani darbeler sonrası<br />
    Yüzmek gibi başın sürekli tekrarlayarak bir tarafa döndürüldüğü aktiviteler sonrası<br />
    Uzun süre bilgisayar monitörü karşısında ya da cep telefonuna bakarken kötü bir duruşla oturmak<br />
    Kaslarda gerginliğe yol açabilecek aşırı stres veya kaygı yaşamak<br />
    Uzun süre, boyun ile omuz arasında telefon gibi bir cisim taşımak<br />
<br />
Boyun tutulmasının sebebi, spor yaralanmaları gibi kazalardan hemen sonra başlamak yerine gün içerisinde aniden de başlayabilir. Böyle durumlarda sebebin belirlenmesi daha zor olabilir.<br />
<br />
Bunun haricinde yaygın olmasa da boyun tutulmalarının farklı sebepleri olabilir. Nadir gözlenen bu tip durumlar altta yatan bir bozukluğun servikal omurgayı etkilemesi sonucunda da gelişebilmektedir. Servikal omurga rahatsızlıkları osteoartrit, romatoid artrit, boyun fıtığı, sinir sıkışması, fibromiyalji, duygusal stres nedeniyle gelişebilir. Menenjit ve bazı enfeksiyonlar da boyun ağrısına sebep olabilir. <br />
Boyun tutulması nasıl geçer?<br />
<br />
Boyun tutulması bir kas burkulması olduğu için normal bir kas yaralanmasında uygulanan tedaviler burada da geçerlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İlaçla tedaviler</span></span><br />
<br />
Enflamasyonu azaltarak çalışan, steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar (NSAID'ler) tipik olarak boyun tutulması ve ağrısı için ilk tedavi seçimidir. Yaygın NSAID tipleri arasında ibuprofen ve naproksen sayılabilir. Reçetesiz satılan ilaçların riskleri, olası yan etkileri ve ilaç-ilaç etkileşimleri vardır. Bu nedenle herhangi bir ilacı almadan önce eczacınız ya da doktorunuz ile görüşmeniz gerekir.<br />
<br />
Boyun tutulmasının şiddetine göre hekiminiz kas gevşetici ilaçlar reçeteleyebilmektedir. Boyun tutulması çok ciddiyse, sıkça tekrarlıyorsa altta yatan nedenlere bağlı olarak hekiminiz aşağıdaki tedavileri uygulayabilir:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fizik Tedavi:</span></span> FTR uzmanı tarafından belirlenen boyun güçlendirici egzersizler ağrıların hafifletmesine yardımcı olabilmektedir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Transkutanöz Elektriksel Sinir Uyarımı (TENS):</span></span> Bu yöntemde, ağrılı bölgenin yakınına yerleştirilen küçük elektrot sayesinde ağrıyı hafifleten küçük elektrik sinyalleri yollanır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Kısa Süreli İmmobilizasyon:</span></span> Boynu destekleyen yumuşak bir boyunluk ile kısa süreli (bir seferde üç saatten az olmak koşulu ile) boyun desteği sağlanabilir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Steroid Enjeksiyonları:</span></span> Kasları uyuşturan kortikosteroid ilaçlar, doktorlar tarafından enjekte edilebilmektedir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun Tutulması Ameliyatı:</span></span> Çok nadiren de olsa cerrahi yöntemler uygulanabilir. Omurilik sıkışmasının giderilmesi için bir seçenek olabilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulmasına ne iyi gelir?</span></span><br />
<br />
Boyun tutulmasında evde kendi kendinize uygulayacağınız birkaç yöntem bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dinlenmek</span></span><br />
<br />
Her doku gibi kas dokusu da yenilenmek ve iyileşmek için zamana ihtiyaç duyar. Bu nedenle hasar görmüş dokuların iyileşmesi için birkaç gün dinlenilmesi gerekmektedir. Özellikle ilk iki gün araba kullanmaktan kaçınılmalı, boynu zorlayan normal fiziksel aktiviteler ertelenmelidir. Bununla beraber bir kas fazla kullanılmadığında zayıflamaya başladığı için dinlenme süresi birkaç günü geçmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soğuk ya da sıcak kompresler uygulamak:</span></span><br />
<br />
Boyun tutulmalarında ilk 24-48 saat ağrının en şiddetli olduğu zamandır. Bu zamanda soğuk uygulamak enflamasyonun azaltılmasını sağlarken sıcak kompres ise kan akışını destekleyerek gerilen kasların gevşemesini sağlar. Her iki yöntemi de dönüşümlü olarak kullanabilir ya da her insan farklı kompresten daha fazla fayda sağladığı için deneme yanılma yöntemiyle size hangisinin daha iyi geldiğini belirleyebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafif esneme hareketleri yapmak:</span></span><br />
<br />
Hafif esneme hareketleriyle boyundaki sertlik azaltılıp boyuna daha fazla hareket kabiliyeti kazandırılabilir. Bir fizyoterapistten bu soruna karşı yapılabilecek hareketleri öğrenmek bu konudaki en doğru yaklaşım olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafif egzersizler yapmak:</span></span><br />
<br />
Yürüyüş gibi vücuda oksijen girmesini artıran hafif tempolu egzersizler kasların iyileşme sürecini artıracaktır. Bunun yanında kişi ağır tempolu egzersizlerden iyileşme sürecinde kaçınmalıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması riski nasıl azaltılır?</span></span><br />
<br />
Sağlıklı bir duruş için, dik oturuş alışkanlığı kazanmanız gerekir. İş yerinizdeki bilgisayarın ya da ekranın yüksekliğini artırarak eğilmeleri engelleyebilir, fazla aynı pozisyonda kalmayı gerektiren işlerde düzenli aralıklarla ara verebilirsiniz. Daima sağlıklı ve dik durmaya alışmak ağrıları önlemek için uzun ama sağlam bir yoldur. Bunun haricinde boynunuzu güçlü ve esnek tutmaya özen gösterin. Boynun kasları güçlü ve esnek olduğunda, sağlıklı duruşu destekler ve spazm olasılığını düşürür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun tutulması nedeniyle ne zaman doktora başvurmalı?</span></span><br />
<br />
Boyun tutulması genellikle bir hafta içerisinden kendiliğinden geçer. Eğer boyun tutulmanız bir haftadan uzun sürüyorsa, sık sık boyun tutulması yaşıyorsanız doktora başvurmanız gerekmektedir. Bunun haricinde boyun tutulmasının yanı sıra, kişide baş ağrısı, ateş, kusma, aşırı uyku hali, bulantı gibi semptomlar gözleniyorsa kişi acilen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Fizik tedavi veya nöroloji uzmanları boyun tutulması teşhis ve tedavisi konusunda başvurulacak hekimlerdir.<br />
<br />
Sağlıklı günler dileriz…<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak</span></span><br />
medicalpark</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sağlık Hizmetleri Nelerdir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38741</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:35:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38741</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlık Hizmetleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<br />
Sağlık hizmetleri nelerdir? Sağlık hizmetleri kaça ayrılır ve bunlar nelerdir? Koruyucu hekimlik ne demektir? Sağlık hizmetleri hakkında bilinmesi gerekenler...<br />
<br />
Sağlık hizmetleri, tüm dünyada genel olarak üç başlık altında ele alınır. Bunlar, Koruyucu Hekimlik, Tedavi Hizmetleri ve İyileştirici Çalışmalardır. Şimdi her birini sırayla inceleyelim:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1- Koruyucu Hekimlik</span></span><br />
<br />
Hastalığın oluşmasına ve yerleşmesine engel olmayı amaçlayan, koruyucu tedbirler almayı ve geliştirmeyi hedefleyen hekimlik dalıdır. Hem insan bünyesini dayanıklı ve dirençli hale getirmeyi, hem de çevre şartlarını, hastalık yapıcı etkilerden uzaklaştırmayı amaçlar. Dolayısıyla, kişiye ve çevreye yönelik iki çeşit koruyucu hekimlik hizmetinden bahsedeceğiz:<br />
<br />
          - Çevreye Yönelik Koruyucu Hekimlik Çalışmaları<br />
<br />
Bu çalışmalar, ekolojik dengeyi korumaya yöneliktir ve çevreyi, etkisi altına alabilecek her türlü zarardan korumayı amaçlar.  Bu hizmetler genellikle özel eğitimli mühendisler, kimyagerler, teknisyenler, veterinerler ve benzeri meslek mensupları tarafından yürütülür. Çevreyi korumaya yönelik her türlü gönüllü çalışma da bu kısma dâhildir.<br />
<br />
Kanser yapıcı maddeleri (deterjanlar, katkılı gıdalar, kozmetikler..v.b. ) kontrol altına almak,  kullanımını en aza indirgemek;radyasyon gibi olumsuz faktörlerin zararlarından korunmak için tedbirler almak; kitleleri etkisi altına alan salgın hastalıkların önüne geçmek için üzere ciddi çalışmalar yapmak, çevreye yönelik koruyucu hekimliğin kapsamındadır. Bu kapsamda sıralanabilecek diğer hizmetler de şunlardır:<br />
<br />
    Atıkların kontrolü.<br />
    Kanalizasyon sistemlerinin bütün ülkede düzenli olarak hizmet vermesi.<br />
    Çöplerin toplanması, uygun alanlarda depolanarak geri dönüşüme uygun olanların kullanılması, kalan kısmının yok edilmesi.<br />
    Endüstriyel atıklar için toplama-arıtma tesisleri kurulması, kirli suların ve besinlerin arıtılması.<br />
    Hastalık taşıyıcı haşere ile mücadele.<br />
    Güvenli ve temiz içme suyu temini.<br />
    Solunan havanın, sigara ve egzost dumanından arındırılarak kaliteli hale getirilmesi.<br />
    Sağlıksız gıdalarla mücadele.<br />
    Katkı maddeli gıdalar.<br />
<br />
          - Kişiye Yönelik Koruyucu Hekimlik Çalışmaları:<br />
<br />
Eğitim, her hususta olduğu gibi, koruyucu hekimlikte de çok önemlidir. Bu sebeple, risk altında bulunan gurup ve kitlelerin eğitimi şarttır.<br />
<br />
Kişiye yönelik koruyucu hekimlik çalışmaları, bağışıklama, yeterli beslenme, erken teşhis ve tedavi, kişisel temizlik, sağlık eğitimleri gibi alt başlıkları kapsar. Temiz bir çevre için, sektörlere ve bireylere düşen sorumluluk anlatmak, herkese kendi üzerine düşenin ne olduğunu hatırlatmak, sağlık konularında bilinçlendirmek, kişiye yönelik koruyucu hekimlik çalışmalarındandır. Bunların ötesinde, insanlara sünneti anlatmak ve sünnete uygun yaşama bilincini kazandırmak, şüphesiz en kıymetli koruyucu hekimlik uygulaması olacaktır.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> 2- Tedavi Hizmetleri:</span></span><br />
<br />
Tedbirlere rağmen, hastalık yine de belirtileriyle baş gösterdiğinde, sebep olan unsurun ve hastalığın yok edilmesi amacıyla verilen hizmetler, tedavi hizmetleridir. Bu hizmetler, üç aşamalı olarak gerçekleştirilir:<br />
<br />
          - Birinci Aşama:<br />
<br />
Birinci basamak tedavi hizmetleri, hastanın öncelikle evinde, orada mümkün olamıyorsa aile hekiminin muayenehanesinde, orada da mümkün olamıyorsa sağlık ocağı, dispanser, poliklinik gibi kurumlarda, ayakta tedavi edilmesi şeklinde gerçekleşir. Bu tedaviler genel olarak ayakta yapılır. Hasta kurumda bir günden daha az kalır. Bayılmalar, hafif yaralanmalar, alerjik şikâyetler, İkinci ve üçüncü basamak tansiyon düzensizlikleri, enfeksiyon hastalıkları, küçük travmalar gibi rahatsızlıklarda, birinci aşama tedavi hizmetleri devreye girer. Bu hizmetler çoğunlukla pratisyen hekimlerin, ebelerin ya da hemşirelerin alanıdır. Rahatsızlığın durumuna göre, evde, ilk yardım konusunda eğitim almış tecrübeli bir yetişkin de birinci aşama tedaviyi gerçekleştirebilir (Ateşlenen çocuğun alnına ve koltuk altlarına sirkeli ılık bezler koymak, bir yaralıya gerekli ilk müdahaleyi yapmak gibi).<br />
<br />
          - İkinci Aşama:<br />
<br />
Birinci aşamadaki hizmetlerin yeterli olmadığı durumlarda hastalar, tedavileri yapılmak üzere, hastaneye sevk edilirler. Buralarda, hastaların bakım ve tedavisi, çoğunlukla yatırılarak gerçekleştirilir. İkinci basamakta yığılmanın önlenebilmesi için, insanların öncelikle birinci aşamadan geçmeleri çok gereklidir. Bu hizmetler, uzman hekimler ve uzman sağlık elemanları tarafından yapılır. Uzman hekimlerin özel muayenehanelerinde ve özel polikliniklerde verdikleri hizmetlerde ikinci basamak tedavi hizmetleri kapsamında düşünülebilir.<br />
<br />
          - Üçüncü Aşama:<br />
<br />
İkinci aşamada da çözülemeyen problemlerin halli için, üçüncü aşama tedavi hizmetleri devreye girer. Bu aşama, bir dalda uzmanlaşmış sağlık personelinin ve gelişmiş teknolojik cihazların bulunduğu sağlık merkezlerinde gerçekleştirilir. Doğum evleri, kanser hastaneleri, göğüs hastalıkları hastaneleri, verem hastaneleri, ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri, çocuk hastaneleri, üniversite hastaneleri gibi kurumlar bu tip merkezlerdir. Bu kurumlar sevk zincirinin son halkasıdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3- İyileştirici Hizmetler:</span></span><br />
<br />
Bedenen ya da rûhen sakatlık yaşamak suretiyle, iş gücü kaybına uğramış kimselerin, hem tıbbi ve sosyal yönden topluma tekrar kazandırılmalarını hem de başkalarına muhtaç olmadan yaşayabilmelerini hedefleyen sağlık hizmetleridir. Tıbbî rehabilitasyon, bedensel sakatlıkların düzeltilmesiyle ilgilenir. Meslekî rehabilitasyon ise sakatlıkları sebebiyle bir iş yapamayan ya da eski işlerine devam edemeyen kimselere yeni iş öğretmek ve bulmakla ilgilenir. Her iki rehabilite hizmetinde de, hastaların yeni durumlarına uyum sağlamasına yardımcı olmak, bunun için gerekli anlayış ve sabrı göstererek olumlu telkinlerde bulunmak, personelin, en önemli vazifesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Sağlik, Temizlik ve İlk yardım, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlık Hizmetleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<br />
Sağlık hizmetleri nelerdir? Sağlık hizmetleri kaça ayrılır ve bunlar nelerdir? Koruyucu hekimlik ne demektir? Sağlık hizmetleri hakkında bilinmesi gerekenler...<br />
<br />
Sağlık hizmetleri, tüm dünyada genel olarak üç başlık altında ele alınır. Bunlar, Koruyucu Hekimlik, Tedavi Hizmetleri ve İyileştirici Çalışmalardır. Şimdi her birini sırayla inceleyelim:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1- Koruyucu Hekimlik</span></span><br />
<br />
Hastalığın oluşmasına ve yerleşmesine engel olmayı amaçlayan, koruyucu tedbirler almayı ve geliştirmeyi hedefleyen hekimlik dalıdır. Hem insan bünyesini dayanıklı ve dirençli hale getirmeyi, hem de çevre şartlarını, hastalık yapıcı etkilerden uzaklaştırmayı amaçlar. Dolayısıyla, kişiye ve çevreye yönelik iki çeşit koruyucu hekimlik hizmetinden bahsedeceğiz:<br />
<br />
          - Çevreye Yönelik Koruyucu Hekimlik Çalışmaları<br />
<br />
Bu çalışmalar, ekolojik dengeyi korumaya yöneliktir ve çevreyi, etkisi altına alabilecek her türlü zarardan korumayı amaçlar.  Bu hizmetler genellikle özel eğitimli mühendisler, kimyagerler, teknisyenler, veterinerler ve benzeri meslek mensupları tarafından yürütülür. Çevreyi korumaya yönelik her türlü gönüllü çalışma da bu kısma dâhildir.<br />
<br />
Kanser yapıcı maddeleri (deterjanlar, katkılı gıdalar, kozmetikler..v.b. ) kontrol altına almak,  kullanımını en aza indirgemek;radyasyon gibi olumsuz faktörlerin zararlarından korunmak için tedbirler almak; kitleleri etkisi altına alan salgın hastalıkların önüne geçmek için üzere ciddi çalışmalar yapmak, çevreye yönelik koruyucu hekimliğin kapsamındadır. Bu kapsamda sıralanabilecek diğer hizmetler de şunlardır:<br />
<br />
    Atıkların kontrolü.<br />
    Kanalizasyon sistemlerinin bütün ülkede düzenli olarak hizmet vermesi.<br />
    Çöplerin toplanması, uygun alanlarda depolanarak geri dönüşüme uygun olanların kullanılması, kalan kısmının yok edilmesi.<br />
    Endüstriyel atıklar için toplama-arıtma tesisleri kurulması, kirli suların ve besinlerin arıtılması.<br />
    Hastalık taşıyıcı haşere ile mücadele.<br />
    Güvenli ve temiz içme suyu temini.<br />
    Solunan havanın, sigara ve egzost dumanından arındırılarak kaliteli hale getirilmesi.<br />
    Sağlıksız gıdalarla mücadele.<br />
    Katkı maddeli gıdalar.<br />
<br />
          - Kişiye Yönelik Koruyucu Hekimlik Çalışmaları:<br />
<br />
Eğitim, her hususta olduğu gibi, koruyucu hekimlikte de çok önemlidir. Bu sebeple, risk altında bulunan gurup ve kitlelerin eğitimi şarttır.<br />
<br />
Kişiye yönelik koruyucu hekimlik çalışmaları, bağışıklama, yeterli beslenme, erken teşhis ve tedavi, kişisel temizlik, sağlık eğitimleri gibi alt başlıkları kapsar. Temiz bir çevre için, sektörlere ve bireylere düşen sorumluluk anlatmak, herkese kendi üzerine düşenin ne olduğunu hatırlatmak, sağlık konularında bilinçlendirmek, kişiye yönelik koruyucu hekimlik çalışmalarındandır. Bunların ötesinde, insanlara sünneti anlatmak ve sünnete uygun yaşama bilincini kazandırmak, şüphesiz en kıymetli koruyucu hekimlik uygulaması olacaktır.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> 2- Tedavi Hizmetleri:</span></span><br />
<br />
Tedbirlere rağmen, hastalık yine de belirtileriyle baş gösterdiğinde, sebep olan unsurun ve hastalığın yok edilmesi amacıyla verilen hizmetler, tedavi hizmetleridir. Bu hizmetler, üç aşamalı olarak gerçekleştirilir:<br />
<br />
          - Birinci Aşama:<br />
<br />
Birinci basamak tedavi hizmetleri, hastanın öncelikle evinde, orada mümkün olamıyorsa aile hekiminin muayenehanesinde, orada da mümkün olamıyorsa sağlık ocağı, dispanser, poliklinik gibi kurumlarda, ayakta tedavi edilmesi şeklinde gerçekleşir. Bu tedaviler genel olarak ayakta yapılır. Hasta kurumda bir günden daha az kalır. Bayılmalar, hafif yaralanmalar, alerjik şikâyetler, İkinci ve üçüncü basamak tansiyon düzensizlikleri, enfeksiyon hastalıkları, küçük travmalar gibi rahatsızlıklarda, birinci aşama tedavi hizmetleri devreye girer. Bu hizmetler çoğunlukla pratisyen hekimlerin, ebelerin ya da hemşirelerin alanıdır. Rahatsızlığın durumuna göre, evde, ilk yardım konusunda eğitim almış tecrübeli bir yetişkin de birinci aşama tedaviyi gerçekleştirebilir (Ateşlenen çocuğun alnına ve koltuk altlarına sirkeli ılık bezler koymak, bir yaralıya gerekli ilk müdahaleyi yapmak gibi).<br />
<br />
          - İkinci Aşama:<br />
<br />
Birinci aşamadaki hizmetlerin yeterli olmadığı durumlarda hastalar, tedavileri yapılmak üzere, hastaneye sevk edilirler. Buralarda, hastaların bakım ve tedavisi, çoğunlukla yatırılarak gerçekleştirilir. İkinci basamakta yığılmanın önlenebilmesi için, insanların öncelikle birinci aşamadan geçmeleri çok gereklidir. Bu hizmetler, uzman hekimler ve uzman sağlık elemanları tarafından yapılır. Uzman hekimlerin özel muayenehanelerinde ve özel polikliniklerde verdikleri hizmetlerde ikinci basamak tedavi hizmetleri kapsamında düşünülebilir.<br />
<br />
          - Üçüncü Aşama:<br />
<br />
İkinci aşamada da çözülemeyen problemlerin halli için, üçüncü aşama tedavi hizmetleri devreye girer. Bu aşama, bir dalda uzmanlaşmış sağlık personelinin ve gelişmiş teknolojik cihazların bulunduğu sağlık merkezlerinde gerçekleştirilir. Doğum evleri, kanser hastaneleri, göğüs hastalıkları hastaneleri, verem hastaneleri, ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri, çocuk hastaneleri, üniversite hastaneleri gibi kurumlar bu tip merkezlerdir. Bu kurumlar sevk zincirinin son halkasıdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3- İyileştirici Hizmetler:</span></span><br />
<br />
Bedenen ya da rûhen sakatlık yaşamak suretiyle, iş gücü kaybına uğramış kimselerin, hem tıbbi ve sosyal yönden topluma tekrar kazandırılmalarını hem de başkalarına muhtaç olmadan yaşayabilmelerini hedefleyen sağlık hizmetleridir. Tıbbî rehabilitasyon, bedensel sakatlıkların düzeltilmesiyle ilgilenir. Meslekî rehabilitasyon ise sakatlıkları sebebiyle bir iş yapamayan ya da eski işlerine devam edemeyen kimselere yeni iş öğretmek ve bulmakla ilgilenir. Her iki rehabilite hizmetinde de, hastaların yeni durumlarına uyum sağlamasına yardımcı olmak, bunun için gerekli anlayış ve sabrı göstererek olumlu telkinlerde bulunmak, personelin, en önemli vazifesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Sağlik, Temizlik ve İlk yardım, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sağlıklı Bir Hayat İçin Neler Yapılmalıdır?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38740</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:33:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38740</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Bir Hayat İçin Neler Yapılmalıdır?</span></span><br />
<br />
Sağlıklı bir hayat için nelere dikakt etmeliyiz? Sağlıklı beslenmenin kriterleri nelerdir? Sağlıklı bir hayat için dikkat etmemiz gereken 5 şey hakkında detaylı bilgi...<br />
<br />
Sağlıklı bir hayat için nelere dikakt etmeliyiz? Sağlıklı bir hayat için dikkat etmemiz gereken 5 şey:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1- BESLENME</span></span><br />
<br />
Vücut için gerekli besinleri almamıza ve kullanmamıza beslenme denir. Beslenme, vazgeçilmez bir iştir ve ağızda başlar, sindirim organlarında devam eder. Aldığımız gıdalar, bağırsaklardan emilerek  damarlar yoluyla kana ve hücrelere ulaşır. Vücudumuzun işine yaramayacak olan kısım ise dışkı ve idrar olarak atılır.<br />
<br />
Beslenmenin esas maksadı sağlığı korumak, sağlıklı büyüme ve gelişmeyi sağlamaktır. Bununla birlikte, gıdaların lezzetleri ve kokularıyla, bizi mutlu eden, damak tadımıza da hitap eden, çok güzel bir tarafları vardır. O halde, hem karnımızı doyurmak, hem mutlu olmak, hem de sıhhatli bir hayat sürmek için, iyi beslenmemiz gerekmektedir. Çünkü yeterli ve dengeli beslenme, sağlıklı olmanın ilk kuralıdır.<br />
<br />
Besin öğelerini yeterli miktarda ve doğru zamanda alarak, bize verilmiş olan vücut emanetini korumalı ve onun güçten düşmesine sebep olmamalıyız.<br />
<br />
Hayatımız boyunca bizim için gerekli, onlarca besin öğesi vardır. Vücut, bunlardan birini ya da birkaçını alamaz veya gereğinden fazla alırsa, büyüme ve gelişmede sıkıntılar yaşanmaya, sıhhat bozulmaya başlar. Bu duruma “dengesiz beslenme” denir.<br />
<br />
Dengesiz beslenen kişiler, hareketlerinde ağır ve isteksiz; cilt yapısı ve genel görünüm açısından sağlıksız; çok zayıf ya da çok şişman olurlar.  Sık sık çeşitli ağrılardan söz eder, hep bir yakınma hâli içinde bulunurlar. Böyle kimseler, psikolojik açıdan da sıkıntılı, fazla gergin ya da fazla rahat bir tavır içine girebilirler. Çünkü dengesiz beslenmenin, insan yapısının bütününe zararı dokunur.<br />
<br />
Buna karşın, dengeli ve yeterli beslenen kişilerin, sağlıklı bir görüntüleri, hareketli ve esnek bir bedenleri, güzel bir cilt yapıları vardır. Bu kişiler,  canlı ve parlak saçlara, sağlıklı tırnaklara ve gözlere sahiptirler. Kasları ve kemikleri sıhhatli, psikolojileri dengelidir. Sık sık hasta olmayan kuvvetli bir bünyeleri vardır. Boyları, kiloları ile uyum hâlinde,  gelişimleri ve büyümeleri normal seyrindedir.<br />
<br />
Allah bizi yaratmış ve muhtaç kılmıştır. Beslenme de bu muhtaç olduğumuz hususlardan biridir. O halde, yine Allah’ın lûtfu olan gıdaları bir ölçü ile yemek ve ardından şükretmek gerekir. Allah azze ve celle buyurur:<br />
<br />
“Ey mü’minler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız size verdiğim rızıkların temizinden ve helâlinden yiyin ve Allah’a şükredin.” (Bakara Suresi, 172. âyet)<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem de nimetlere şükrün gereğine şöylece dikkat çeker:<br />
<br />
“Allah Teâlâ kulunun, bir şey yedikten ve içtikten sonra hamd etmesinden hoşnut olur.” (Müslim, Zikir 89 ).<br />
<br />
Şimdi, Rabbimizin ikramı olan ve bir ömür boyunca hep ihtiyaç duyduğumuz besin öğelerini tek tek inceleyelim:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">a)İçme suyu:</span></span><br />
<br />
Suyun içerdiği organik bileşikler, insan vücudunun ihtiyaç duyduğu başlıca gıdalardır. <br />
<br />
Su, hidrojen ve oksijenden oluşan, sıvı durumunda bulunan, renksiz, kokusuz ve kendine has tadı olan bir maddedir. Sadece insanların değil, bütün canlıların hayatında vazgeçilmez bir yeri vardır. Besinlerin sindirilmesi ve hücrelere taşınması; hücre, organ ve dokuların düzgün çalışması,  toksik maddelerin vücuttan atılması, vücut ısısının dengelenmesi gibi birçok fonksiyon, suyun yardımıyla gerçekleşir. <br />
<br />
Yeni doğan bebekte vücuttaki su oranı %90 lara varır. Bu oran, yaş ilerledikçe azalır. Yetişkinlikte % 60’a, ihtiyarlıkta % 50 ye kadar iner. Kanın, beynin ve kasların büyük kısmı sudur. Kemiklerin içindeki su oranı bile % 22 yi bulur. Bu demek oluyor ki su, ihmal edilmemesi gereken bir gıdadır.<br />
<br />
Vücudun su oranındaki azalmalar, derecesine göre farklı problemlerin oluşmasına yol açar. Vücudun, su eksikliğine verdiği ilk tepki, susamadır. Eksiklik arttıkça, tepkiler de çeşitlenir. Kan hacminde azalma meydana gelir. Fiziksel aktivitelerde azalma görülür. Daha ötesinde, konsantrasyon bozuklukları baş gösterir. Baş dönmesi, solumada güçlük ve aşırı yorgunluk gibi durumlar meydana gelir. Vücut, toplam su oranının % 10’unundan fazlasını kaybettiğinde, kas spazmı, aşırı yorgunluk, böbrek yetmezliği ve dolaşım bozukluğu gibi ciddi sıkıntılar oluşmaya başlar.<br />
<br />
    İdrar, ter, dışkı ve solunum yoluyla, vücuttan her gün, yaklaşık 2,5 litre su atılmaktadır. Eksilen bu miktarın telafisi ve gün içinde yeterince su tüketilmesi önemlidir. Çünkü vücudun su dengesinin korunması, sağlık açısından gereklidir. Yeterli miktarda su tüketenlerde, cilt dolgun ve pürüzsüzdür. Bedenin su ihtiyacı karşılanınca kalp ve damarların yükü azalır. Kan akışkan, bünye kuvvetli olur.<br />
<br />
    Yaş, cinsiyet, fiziksel faaliyet, boy uzunluğu, metabolizma hızı gibi sebeplerle, kişiden kişiye fark ediyor olsa da, genel olarak günlük su ihtiyacı, 2litre olarak bildirilir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin su içmekle ilgili tavsiyelerde bulunmuş ve öncelikle kendisi bu tavsiyelerin uygulayıcısı olmuştur. O halde hemen, konuyla ilgili hadisleri sıralayalım:<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem:<br />
<br />
“Gümüş ve altın kaplarla yiyip içen kimse, karnına cehennem ateşi doldurmuş olur.” (Müslim, Libâs, 1) buyurmuşlardır. Demek oluyor ki, su, altın ve gümüş dışındaki kaplardan içilebilir.<br />
<br />
Eğer bardak bulunamaz da, mecbur kalınırsa, suyun bir kaynaktan ya da çeşmeden içilebileceğini (Buhârî, Eşribe 14, 20), su tulumu ya da kırbaya ağzını dayayarak su içmenin doğru olmadığını (Buhârî, Eşribe, 24), ayakta su içilebileceğini ( Buhârî, Hac, 76); fakat oturarak su içmenin daha sağlıklı ve iyi olduğunu (Müslim, Eşribe, 116), su içilen kabın içine solumamak gerektiğini (Müslim, Tahâret, 65 ) yine Sevgili Peygamberimizden öğreniyoruz.<br />
<br />
Su içmeye besmeleyle başlanması, suyun iki- üç nefeste içilmesi, sonrasında “elhamdülillah” denilmesi gerekir. (Tirmizî, Eşribe, 13)<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz, sadece su içmekle değil, su dağıtmakla ilgili edebi de bildirmiş ve şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Halka su dağıtan kimse, suyu en son içer.” (Tirmizî, Eşribe, 20).<br />
<br />
Allah azze ve celle, Nahl sûresinde şöyle buyurur:<br />
<br />
“Gökten suyu indiren O’dur. Size ondan hem içecek vardır hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler. Allah su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve nice başka meyveler  bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için, büyük bir ibret vardır.” (Nahl, 10 – 11).  <br />
<br />
Demek oluyor ki, su bir hayat kaynağıdır. O kadar ki insan, vücudundaki yağların ve karbonhidratların tümünü yitirse, hayatı tehlikeye girer; fakat suyun sadece  % 20 sini yitirse, bu onun ölümle burun buruna gelmesine sebep olur. Bu sebeple suyu ve su kaynaklarını korumak, israf etmeden kullanmak, insanlık ve kulluk mesuliyetimizdir.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">b) Vitaminler:</span></span><br />
<br />
Rabbimiz, sıhhat ve afiyet üzere yaşayabilmemiz için gerekli her türlü gıdayı yaratmıştır. Bu gıdalar içine sadece lezzeti değil, şifayı da saklamıştır. Vitaminler, eksiklikleri önemli bir hastalık sebebi olabileceğinden işte bu şifa kaynaklarından biridir.<br />
<br />
Vitaminler yağda ve suda eriyenler olmak üzere, iki ayrı gurupta ele alınırlar.Şimdi, tek tek her birini sayalım ve hangi gıdalarda mevcut olduklarına bakalım ki, aradığımızda bulması kolay olsun:<br />
    *Yağda eriyenler:<br />
<br />
    Bu guruptaki vitaminler, ancak yağ içinde eriyip faydalı hale geçebilirler. Bu sebeple, A, D, E ve K vitaminlerinin sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için, yağa ihtiyaç vardır. En sağlıklı yağ, halis zeytinyağıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
A Vitamini:</span></span><br />
<br />
Vücudun enfeksiyonlara karşı direncini artıran, sağlıklı büyüme ve üremesine destek olan, özellikle kemik, diş/ diş etleri, cilt, tırnaklar, saçlar ve gözler için çok gerekli vitamindir. Fazlası idrarla atılmayıp depo edilir. Aşırı yüklenmesi halinde, ciltte renk değişimine sebep olabilir. Kayısı, portakal, erik gibi meyvelerde ve kuşkonmaz, maydanoz, ıspanak, havuç, kereviz, marul, domates gibi sebzelerde yoğun olarak bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">D Vitamini:</span></span><br />
<br />
Kalsiyumun kemik ve dişlerde tutunmasına, ince bağırsaklarda sağlıklı bir şekilde emilmesine, böylece, vücudun kalsiyum ihtiyacını dengeli bir şekilde karşılamasına yardımcı olur. Özellikle balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et ve yulaf, D vitamini kaynağı olarak sayılabilir. Bu vitaminin vücutta etkili olabilmesi için, Güneş ışığına ihtiyaç vardır. Bir insan, ne kadar çok D vitamini alırsa alsın, eğer Güneş ışığından istifade etmiyorsa, Kalsiyum eksikliği problemiyle karşı karşıyadır. Çünkü Güneş ışığı D vitaminini harekete geçirir, D vitamini de kalsiyumun emilimini sağlayarak kemiklere ve dişlere kuvvet kazandırır. Bir zincir şeklinde birbirine yardımcı olan, birbirini anlamlı ve yararlı kılan bu üç unsur ( Güneş, D vitamini, Kalsiyum ) insan sağlığı için son derece önemlidir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">K Vitamini:</span></span><br />
<br />
K vitamini, K1 ve K2 olmak üzere iki çeşittir. K1vitamininin en önemli görevi, kanın pıhtılaşmasını sağlamaktır. Tahıllar, sebzelerin yeşil bölümü, ıspanak, kabak, marul, yeşil domates, çam iğnesi, yeşilbiber, lahana, Brüksel lahanası, karnabahar, marul, yeşil domates, fasulye, bezelye, yoğurt, yumurta sarısı, kivi, yaban mersini ve yeşil çayda bulunur. K2 ise kemik yapımında, kemik sağlığını devam ettirmedeve damarlarda sertliğe sebep olan kalsiyum birikmesini önlemede, önemli bir göreve sahiptir. Kalın bağırsaktaki yararlı bakteriler tarafından üretilir. <br />
    *Suda Eriyenler:<br />
<br />
    Su içinde kolayca çözünebilen B ve C vitaminleridir. Fazlası vücutta depolanmaz ve idrar yoluyla dışarı atılır. Bu sebeple çok alınmaları tehlike oluşturmaz. Çok çabuk değer kaybetmelerinden ötürü, besinlerin hazırlama, pişirme, saklama ve ısıtma aşamalarında, bu vitaminlerin büyük ölçüde kaybedilmesi mümkündür. Bu nedenle B ve C gurubu vitaminlerini içeren gıdaların, çok dikkatli hazırlanması ve hemen tüketilmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B1 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Sindirime yardımcıdır ve enfeksiyonlara karşı koruyucudur. Sinir dokularının normal çalışması için gerekli bir vitamindir. Kan şekerini enerjiye dönüştürür. Kalp sağlığı için önemlidir. Hazımsızlığa iyi geldiği gibi, zihni açık tutan,  nörolojik açıdan da sağlıklı kılan bir etkisi vardır. Vücudun karbonhidratlardan yararlanabilmesi için, B1 vitaminine ihtiyacı vardır. Oysa tütün, alkol ve şeker bu vitamini yok eder. B1 vitamini, soya fasulyesi, kuşkonmaz, lahana, havuç, kereviz, hindistancevizi, greyfurt, limon, maydanoz, nar, turp, yulaf, mısır, muz, pirinç, kepekli ekmek, bezelye, yer fıstığı (kavrulmuş), patates, tavuk, biftek, karaciğer, süt, buğday, kuru üzüm, karnıbahar ve nohutta bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B2 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Besinlerin enerjiye dönüştürülmesine yardımcı olur. Bazı kanser türlerine karşı koruyucudur. Gözlerin, cildin ve saçların sağlıklı olması için gereklidir. Soya fasulyesi ve unu, buğdaylı maddeler, fındık, yer fıstığı, elma, lahana, havuç, ıspanak, greyfurt, kayısı, badem, yulaf, arpa, domates, hurma, şeftali, erik, pirinç, mısır, karnıbahar, et, karaciğer, tavuk, yağsız süt, yoğurt, yumurta sarısı ve brokoli, bilinen B2 kaynaklarıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B3 Vitamini:</span></span><br />
<br />
 Kolesterolün dengelenmesine yardımcı, kalp damar hastalıklarına ve yüksek tansiyona karşı da koruyucudur. Vücudu temizleyici, kandaki yağ oranını düşürmede etkilidir. Sağlıklı kan dolaşımı, karaciğerin sağlıklı çalışması ve baş ağrılarının azalması hususunda yardımcıdır. Depresyondan, gereksiz ve yersiz endişelerden korunmak isteyen herkesin, yeterli miktarda B3 vitamini tüketmesi gereklidir. Çimlendirilmiş buğday, buğday kepeği, patates, domates, havuç, fındık, ceviz, erik, mercimek, tavuk, biftek, yumurta, peynir, balık, fasulye, bezelye ve yapraklı yeşilliklerde bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B5 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Böbreküstü bezlerinin sağlıklı çalışması ve antikor yapımı açısından önemlidir. Kas güçsüzlüğü, baş ağrısı ve baş dönmesi yaşamamak için, B5 vitaminin yeterli miktarda almak gerekir. Tavuk, fındık, buğday ve yumurta, bilinen kaynaklardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B6 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Protein ve yağın vücutta kullanılabilmesi, enerji üretilebilmesi, merkezi sinir sisteminin sağlıklı çalışabilmesinde ve hemoglobin üretiminde görevlidir. Yeterince B6 vitamini alınamaz ve tüketilen besin de proteince yüksek, karbonhidratça düşük olursa, böbrek taşı oluşma ihtimali yüksek olur. Bu nedenle yüksek miktarda protein,  yüksek miktarda B6 vitamini gerektirir. Kişide, nedensiz huysuzluk, huzursuzluk, uykusuzluk, unutkanlık ve ellerde titreme varsa, B6 vitamini eksikliği var demektir. Buğday, kepekli un, sebze, marul, arpa, soya fasulyesi, yulaf, muz, hindi, tavuk, balık, biftek, patates, portakal, süt, ıspanak, bezelye, ceviz ve avokado, B6 Vitamini kaynaklarıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B12 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Sinir sisteminin düzenli çalışması ve kan hücrelerinin oluşmasında etkilidir. Özellikle kırmızı kan hücrelerinin üretimi için son derece gereklidir. Yağ asitlerinin vücutta kullanılabilmesine de yardımcı olur. B12 vitamininin eksikliği, öldürücü anemi gibi ciddi hastalıklara ya da geri dönülmesi zor hasarlara yol açabilir. Kuzu eti ve ciğeri, balık, biftek, yumurta, tavuk, yağsız süt, yağsız yoğurt ve yapraklı yeşilliklerde bulunur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C Vitamini:</span></span><br />
<br />
En hassas vitamindir. Çok çabuk yıpranır ve değer kaybeder. Bu sebeple, C vitamini içeren gıdaların metal ile temas etmemesi, bıçak, rende ya da blender ile fazla işlem görmemesi, fazla bekletilmeden tüketilmesi gerekir. Dilimlenmiş elmanın kısa süre içinde kararması, sıkılmış greyfurtun tadının kısa süre içinde bozulması, C vitamininin hassaslığına birer örnek olarak verilebilir.  Kan damarlarının kuvvetlendirici, enfeksiyon ve toksinlerinden koruyucu etkisi vardır. Bazı vitaminlerin vücutta kullanılabilmesi için, yeterli C vitamini almış olmak gerekir. Bu sebeple, her gün bir miktar C vitamini almak gerekir. C vitamini ayrıca, kandaki kalsiyumun vücuda yayılabilmesi için de lazımdır. Kemiklerin ve damarların sağlığında, eklemlerin ve sırtın ağrısız olmasında, diş etlerinin sıhhatinde, kuvvet ve direnç kazanabilmede etkilidir. Elma, portakal, greyfurt, mandalina, limon, lahana, çilek, kivi, ıspanak, kavun, domates, pancar yaprağı, yeşil fasulye, ıspanak, bezelye, yeşilbiber, maydanoz, asma yaprağı gibi sebze ve meyveler, iyi birer C vitamini kaynağıdır.<br />
<br />
Genel olarak ifade etmek gerekirse, her vitaminin çok bulunduğu bir gıda vardır; fakat bu gıda, sadece o vitamine has değildir. Her bir gıda birçok vitamini içinde barındırır ve %10, % 50, % 90 gibi farklı oranlarda olmak üzere, ona kaynaklık eder.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">c.Proteinler:</span></span><br />
<br />
Özellikle büyüme ve gelişme çağındaki çocukların, sporcuların, emziren annelerin, ameliyat sonrası iyileşme devresinde bulunanların, protein alımına daha büyük bir özen göstermesi lazım gelir. İhtiyaçtan az protein alımı, sıhhatin bozulmasına sebep olurken, ihtiyaç fazlası protein, vücutta yağa dönüşerek fazla kilo problemine yol açar.<br />
<br />
Yüksek protein içeren gıdalar, günlük olarak düzenli tüketilmelidir. O halde, hangi besinlerle protein alabileceğimize bir bakalım:<br />
<br />
Kırmızı et, balık, süt, yumurta, peynir, yoğurt, kuru fasulye, nohut, barbunya, mercimek ve ceviz, iyi birer protein kaynağı olarak sayılmaktadır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karbonhidratlar:</span></span><br />
<br />
Karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından meydana gelen organik bileşiklerdir. Hareket edebilmek, düşünebilmek, hastalıklarla mücadele edebilmek için gerekli enerjinin büyük çoğunluğunu, karbonhidratlar ile kazanırız.<br />
<br />
Karbonhidratların en önemli görevi enerjiyi oluşturmaktır. Vücutta depolanırlar ve fazla alındığı takdirde, yağa dönüşürler. Yeterince karbonhidrat alan kişilerde vücut, proteini enerji için kullanmaktan kurtulur. Karbonhidrat ayrıca, su ve elektrolitlerin vücutta yeterince bulunmasını sağlar. Kandaki asit-baz dengesini korumasına yardım eder.<br />
<br />
Yapıları gereği, monosakkarit, disakkarit ve polisakkarit olmak üzere üç guruba ayrılırlar.<br />
<br />
Monosakkaritler, basit şekerler diye de bilinir. Glikoz, fruktoz ( meyve şekeri ) ve galaktoz, bu guruptadır. Glikoz insan vücudunda serbest halde kanda bulunur. Özellikle beyin ve alyuvarlar, enerji kaynağı olarak glikozu kullanırlar. Üzüm ve ürünleri iyi bir glikoz kaynağıdır. Früktoz ise üzüm, incir ve dut gibi meyvelerle, pekmezde ve balda bulunur.<br />
<br />
Disakkaritlersakkaroz ( çay şekeri), laktoz ( süt şekeri ) ve maltoz ( malt şekeri) olmak üzere üç çeşittir. Sakkaroz, şeker kamışı ve şeker pancarından elde edilir. Laktoz, doğal olarak sütün içinde yer alır. Hayvansal kaynaklı bir şeker olmakla beraber, insan sütünde de mevcuttur.<br />
<br />
Polisakkaritler, nişasta, glikojen ve selüloz olmak üzere üç guruptur. Nişasta, birçok glikoz molekülünün birleşmesiyle oluşur. Bitkilerin tanelerinde, tohumlarında ve yumrularında bulunur. Buğday patates pirinç, yer fıstığı havuç ve mısır, nişastanın yoğun olarak bulunduğu gıdalardır. Nişasta, ağızda ve ince bağırsaklarda sindirilir. Bağırsaklarda glikoza çevrildikten sonra kullanılır. Glikojen, vücutta depolanan ve kullanıma hazır durumda bulunan yedek enerjidir. En çok karaciğerde ve kaslarda bulunur. Selüloz ise bitkilerin yapısında mevcuttur. Yiyeceklerin sindirilemeyen kısımlarıdır. Hareketlerini artırarak, bağırsakların rahat çalışmasına yardımcı olur. Kabızlığın ilacı, doygunluk hissinin sebebidir. Kepekli tahıl ürünler ile çiğ ve kabuklu tüketilen meyve sebzeler, özellikle çilek ve muz, iyi birer selüloz kaynağıdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağlar:</span></span><br />
<br />
Hücreleri sarıp koruyan hücre zarı için son derece önemlidir. Vücut için, karbonhidratlardan sonra ikinci vazgeçilmez enerji kaynağıdır. Ayrıca yağlar, A,D,E ve K vitaminlerinin vücutta faydalı olabilmesini sağlar. Bu vitaminlerin ancak yağda eriyebildiklerini, yağ tüketiminin bu sebeple de çok önemli olduğunu, vitaminler bahsinde de dile getirmiştik. Tüm bunların yanı sıra yağ, gıdalara lezzet katan bir unsur olduğu için de önemlidir. Cildin, saçların, iç ve dış organların sıhhati, büyük oranda yağ dengesine bağlıdır.  Hayatî önemi olan bazı hormonlar, yağdan sentezlenir.<br />
<br />
Yağları iki kısımda ele alabiliriz:<br />
<br />
1-Doymuş yağlar<br />
<br />
2-Doymamış yağlar<br />
<br />
Doymuş yağlar, hayvansal kaynaklıdır ve fazla alınması halinde, kolesterol seviyesinin yükselmesine ve kalp hastalıklarına yol açar. Tereyağı, iç yağı, süt ve -henüz tartışılmakta olan bir görüşe göre de- yumurta içinde mevcuttur.<br />
<br />
Doymamış yağlar ise bitkisel kaynaklıdır. Kolesterol seviyesinin düşük olmasına, beynin sağlıklı gelişmesine ve hücrelerin yapılanmasına sebep olur. Zeytinyağı ve yerfıstığı içinde bulunan doymamış yağlar, özellikle şifalıdır. Bunun yanı sıra, ceviz, fındık, lahana, ıspanak, brokoli, marul, balık ve balıkyağında bulunan Omega 3 ile tahıllarda ve ayçiçeği yağında bulunan Omega 6 yağları da, vücudumuz için son derece gereklidir. Omega 3 kanın akışkanlığını sağlarken, Omega 6 kanın gerektiğinde pıhtılaşmasına yardımcı olur. Özellikle sağlıklı kan dolaşımı için, bu iki yağın düzenli olarak tüketilmesi gereklidir.<br />
<br />
Çeşitli bitkilerden elde edilen yağlarla kendimizi zinde ve huzurlu hissetmemiz mümkün olur.  Badem yağı, kekik yağı, lavanta yağı gibi nice yağlar, içerdikleri şifalar ve yaydıkları güzel kokularla, hem bedenimiz hem ruhumuz için iyi bir dinlenme ve huzur vesilesidirler.<br />
<br />
Şunu da ifade etmek gerekir: Margarin ve rafine yağlar, vücudun hazmetmekte zorlandığı zararlılardır. Damar tıkanıklıkları, özellikle bu iki gurup yağ sebebiyle gerçekleşir. Vücut ancak, doğal olanı tanıyıp kullanır. O halde, başta halis zeytinyağı olmak üzere, doğal olan her yağ bir ölçü dâhilinde tüketilebilir.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mineraller:</span></span><br />
<br />
Vücudun kendi kendine oluşturamadığı inorganik maddelerdir. Vücutta, vitaminlerle beraber çalışarak faydalı olurlar. Bu sebeple, yeterli vitamin almamız, minerallerden de yeterince faydalanmamız anlamına gelir ki, özellikle büyüme ve gelişme çağında olan çocuklar için mineraller, son derece önemlidir.<br />
<br />
    Sinir ve üreme sisteminin gelişiminde, kas fonksiyonlarında ve kanın oluşumunda, kalp ritminin ve kan basıncının düzeninde, vücut sıvı dengesinin korunmasında minerallerin katkısı büyüktür.<br />
<br />
    Özellikle çinko, demir, iyot, kalsiyum, magnezyum, kükürt, fosfor, sodyum, potasyum gibi mineraller, insan vücudu için gereklidir. Tamamı ince bağırsaktan emilen minerallerin bazıları gerekli hücrelerde depolanır, bazıları da idrarla atılır. Eksikliği, vücudu olumsuz etkileyerek, birçok sağlık sorunlarının doğmasına sebep olur.<br />
<br />
Şimdi bazı minerallere daha yakından bakalım ve vücudumuza ne şekilde yardımcı olduklarını daha iyi anlayalım:<br />
<br />
Çinko: Bu mineral kan, alyuvarlar, prostat, pankreas, karaciğer, bazı kaslar ve kemikler için son derece önemlidir. Üreme organlarının sağlıklı gelişimi, yaraların iyileşmesi, tat ve koku algılarının sağlıklı devam edebilmesi için, çinkonun yeterli miktarda alınması gerekir. Çinko eksikliği, hastalıklara karşı dirençsizlik, tırnaklarda incelme ve beyaz lekelerin oluşması, büyüme ve gelişim geriliği gibi sonuçlara yol açar. Yağlı tohumlar, kakao, istiridye, yumurta sarısı, karaciğer, et ve baklagiller, iyi birer çinko kaynağıdır.<br />
<br />
Demir: Kanın dokulara oksijen taşımasını sağlayan hemoglobinin sentezi için gereklidir. Ayrıca, oksijenin dokulara taşınması, karbondioksitin solunum yoluyla atılması, bağışıklık sisteminin güçlü kalması, enerji tüketimi ve büyüme için de lazımdır. Eksikliği çok yaygındır çünkü annelerin birçoğunda demir depoları yetersizdir. Vücutta demir eksikliği halsizlik, kansızlık, saç dökülmesi, tırnak şeklinde bozulmalar, zihinsel yeteneklerde zayıflamalar gibi sonuçlar doğurur. Kırmızı ette, tavuk ve balıkta, kuru baklagillerde, yumurtada, kurutulmuş meyvelerde, pekmezde ve ıspanak, bezelye, semizotu gibi sebzelerde bulunur. <br />
<br />
İyot: Büyüme ve gelişme ile üreme sisteminin olgunlaşmasında görevli hormonların üretiminde, önemli bir rolü vardır. Saç, cilt, tırnak ve kemiklerin sağlığı açısından elzemdir. Tiroit hormonlarının yapımında da görevlidir. Eksikliği, zihinsel aktivitelerde gerilemeye, ciltte kuruma ve pullanmaya, kabızlığa, kalp atışlarının zayıflamasına, doğurganlığın gerilemesine sebep olur. Şalgam, tuz, deniz yosunu ve deniz ürünleri, sarımsak ve kuşkonmaz, iyi birer iyot kaynağıdır.<br />
<br />
Kalsiyum: Kemiklerin sağlıklı gelişimi, kan basıncının düzenliliği, kanın pıhtılaşması, sinirsel mesajların sağlıklı iletimi ve kasların düzgün çalışabilmesi için de kalsiyuma ihtiyaç vardır. Eksikliği halinde eklem ağrıları, tırnak kırılmaları, kemiklerde zayıflama, diş çürümelerinde artma, kalpte çarpıntı gibi durumlar sık görülür. Uzun süreli kalsiyum eksikliği, boy kısalığına sebep olur. Kanda kalsiyumun eksikliği durumunda, kas kasılmaları, kramp ve titremeler oluşabilir. Süt ve süt ürünleri başta olmak üzere, susam, kuru incir, pekmez, şalgam, yeşil yapraklı sebzeler ve yağlı tohumlar, kalsiyum kaynaklarıdır.<br />
<br />
Magnezyum: Metabolizmanın sağlıklı çalışmasında, enerjinin etkili kullanımında, protein yapımı ve hücre çoğalmasında etkilidir. Vücutta kalsiyum ve potasyumun kullanılabilmesi için, magnezyuma ihtiyaç vardır. Eksikliği halinde yersiz gerginlikler, depresyon, iştahsızlık, kalp ritminde düzensizlikler, kramplar, kulak uğuldaması, uykusuzluk gibi problemler yaşanabilir. Ceviz, fındık, badem, hurma, kuru incir, kuru baklagiller, tahıllar, muz, roka, ıspanak, marul ve maydanoz, iyi birer magnezyum kaynağı olarak bilinir.<br />
<br />
Kükürt: Enerji üretimi, kemik ve dişlerin oluşumu, hücre büyümesi ve onarımı, böbreklerin ve kalp kaslarının sağlıklı çalışması için gereklidir. Eksikliği halinde genel güçsüzlük, yorgunluk, böbrek hastalıkları, bağırsak sorunları, dişlerin geç çıkması gibi problemler muhtemeldir. Et, süt, tavuk, balık, yumurta, tahıllar ve kuru baklagiller, kükürt kaynaklarıdır. Yoğun kükürt içeren doğal kaplıca suları da, vücut sağlığı için son derece şifalıdır.  <br />
<br />
Sodyum: Vücudun, kendisi için gerekli suyu tutması, kasların sağlıklı kasılması, hücrelerde su ve elektrolit alışverişinin sağlanması yoluyla tansiyonun düzenlenmesi, sodyum yardımıyla olur. Bu sebeple, vücudun yeterli sodyumla desteklenmesi şarttır. Özellikle terlemeler neticesinde vücutta, su ile beraber sodyum kaybı da yaşanır. Bu nedenle, terlemiş kimselerin sadece su ile değil, tuzla da vücutlarını takviye etmeleri önemlidir. Sodyum fazlalığı da azlığı da organizmada sıkıntı oluşturur. Eksikliği halinde kaslarda zayıflık ve ağrı, bilinçte bulanıklık, solunum yetmezliği gibi durumlar söz konusu olur. Tuz, salamura zeytin, peynir, tereyağı, ekmek, beyin, böbrek, kahve, kuru baklagiller, patates, ıspanak, marul, havuç, portakal, patlıcan ve elma gibi birçok gıda, iyi birer sodyum kaynağıdır.<br />
<br />
 Potasyum: Vücut sıvı dengesinin korunması, hücre ve dokuların sağlığı, sinir sisteminin sağlıklı çalışması ve kalp sıhhati için önemlidir. Eksikliği, halsizlik, kas yorgunluğu, düşük tansiyon, ödem, cilt kuruluğu ve akne sebebidir. Süt ve süt ürünlerinde, muz, incir, şeftali, kayısı, hurma, kuru üzüm, kiraz gibi meyvelerde ve patateste bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2-DOĞRU BESLENME</span></span><br />
<br />
Allah azze ve celle, bizim için yarattığı tüm nimetler karşılığında bizden, sadece güzel bir kulluk istemiştir. Kulluk ise Allah’ın yaptıklarından râzı olmakla mümkündür. Rabbimiz yol haritamızı çizmiş, bize, Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhualayhi ve sellemi en güzel örnek olarak sunmuş ve O’nun sünnetine uygun yaşamamızı emretmiştir.<br />
<br />
Rabbimiz Ahzab sûresi 21. âyette şöyle buyurur:<br />
<br />
“Andolsun ki Rasûlullah’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, en mükemmel bir örnek vardır.”<br />
<br />
Mademki gerçek budur, o halde, her Müslümanın da güzel bir kul olabilmek yolunda, Sevgili peygamberini taklit etmesi, O’nun gibi yaşamaya ve davranmaya azmetmesi gerekir. Bu gayret, hayatın her alanında ve her hususta gerekli olup, beslenmede de böyledir.<br />
<br />
Doğru beslenmenin nasıl olacağını, nimetlerin en doğru şekilde nasıl tüketilmesi gerektiğini, sünnete bakarak görebilir ve böylece hem maddi hem de manevi sıhhatimizi korumak adına, iyi ve doğru bir adım atmış oluruz.<br />
<br />
Şimdi, aklın ve bilimin kendisini sürekli doğrulamakta olan Kur’an’a ve en mükemmel örnek olan Rasûlullahaleyhisselâm’a tekrar tekrar dönelim ve nasıl beslenmemiz gerektiğini, bu iki şaşmaz kaynaktan öğrenelim:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Az Yemek:</span></span><br />
<br />
Her Müslüman’ın hayatına yerleştirmesi gereken belki de en önemli yeme alışkanlığı, az ile yetinmesini, az yiyerek doymasını bilmektir. Rasûlullah aleyhisselâm, şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet, mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefese ayırmalıdır.” (Tirmizî, Zühd, 47)<br />
<br />
Bunun nasıl olacağını merak edenler için, hemen açıklayalım: Acıkmadan sofraya oturmayacak ve doymadan sofradan kalkacağız. Sofra başından, daha canı yemek isterken kaçabilmek, nefsine hâkim olarak, kendini çok yemekten alıkoyabilmek, kolay olmasa da, her Müslüman’ın hayat tarzı haline getirmesi gereken çok mühim bir alışkanlıktır.<br />
<br />
Çok yemenin, hem fazla kilolara hem fazla uykuya hem de rehavete ve sıhhatsizliğe kapı araladığını herkes bilir. Mademki durum budur, Allah’ın bize emanet etmiş olduğu vücudu korumak adına, az yemeye alışmamız gerekir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz, aza kanaat etmekle ilgili bir başka hadislerinde,  beraber yiyenlerin sayısı arttıkça, yemeğin bereketinin de artacağını haber vererek, şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“İki kişinin yiyeceği üç kişiye yeter. Üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter.” (Buhâri, Et’ıme, 11)<br />
<br />
Demek ki, bana kalmaz, korkusuyla cimrilik etmek, sadece kendine ayırıp bencilce tüketmek de bir Müslüman’a yakışmaz. Zira Müslüman, bölüştükçe çoğalacağına inanır. Zaten, cennete nasıl girileceğine dâir hadis-i şeriflerinden birinde, Rasûlullah aleyhisselâm, şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz. İnsanlar uyurken siz namaz kılınız. Bu sâyede selâmetle cennete girersiniz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 42 )<br />
<br />
Demek ki, az yemeye ve yemek yedirmeye riayet edersek, hem dünyada, hem ahirette cennet bizi bekliyor.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Çok Çiğnemek:</span></span><br />
<br />
Az yemeye alışmak isteyenlerin, öncelikle yapması gereken, çok çiğnemeyi öğrenmektir. Çünkü bir lokma ne kadar çok çiğnenirse, tadı ve şifâsı o kadar iyi alınır, o kadar iyi parçalanır ve midedeki hazmı da o derece kolay olur. Güzelce hazmedilen gıdalar, vücudun faydalanacağı hale gelir. Vücut, ihtiyacı giderildiği için az bir yemeklede olsa doygunluk hisseder. Oysa löp löp yutulan, doğru düzgün çiğnenmeden mideye indirilen lokmalar, ne yazık ki aynı hissi veremez. Zira yeterince çiğnenmeden yutulan lokmaları vücut, yenmiş lokma olarak algılayamaz. Bu durumda kişi, çok yediği halde doymaz. Doymadığı için yemeye devam eder. Çok yediği için de kilo alır.<br />
<br />
Ayrıca yeterince çiğnenmemiş lokmaların, midedeki sindirimi zorlaşacağı göz önüne alınırsa, ikinci bir zarar söz konusu olur. Mide, hazmetmesi için yutulmuş o iri parçalarla uğraşırken yorulur. Parçalayamadığı lokmalar çürüyerek, toksine dönüşür. Bu toksinler, ilkin karaciğerle bölüşülür. Karaciğer de taşıyamaz olunca, safra ile yük paylaşır. Böylece, sadece az çiğneme alışkanlığı dolayısıyla, nice sağlık problemi ortaya çıkar.<br />
<br />
Bir lokmayı, en az püre kıvamına gelene kadar çiğnemek ve ondan sonra mideye göndermek, en doğrusudur. <br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taze Yemek:</span></span><br />
<br />
Yemeklerin, bir öğünlük pişirilmesi ve taze taze tüketilmesi esastır. Zira bekleyen yemek, bakterilerin oluşumuna müsaittir. Bekleyen besin, besleyici değerini yitirir ve içinde zararlı olabilecek nitrit gibi toksinler oluşabilir. Özellikle patates ve ıspanak yemeklerinin bekletilmesi uygun değildir. Yiyeceği kadar pişirmek ve pişen yemeyi o öğünde tüketmek, hem sünnete hem de sıhhate en uygun tavırdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tek çeşit yemek:</span></span><br />
<br />
Tek çeşitten kasıt, aynı besin öğlelerini bir arada tüketmektir. Çeşit sayısı ne kadar artarsa, hazım da o kadar geç ve güç gerçekleşir. Nefsin her istediğini yapmak yerine, azla ve tek çeşitle yetinmek, sıhhate en uygun olanıdır.<br />
<br />
Meselâ: Peynir, protein içerir. Yanında yine protein içermekte olan tereyağı ve yumurta gibi gıdaları da yemek, midenin yükünü artırmaktır. Yine de, bu üç gıda aynı neviden olduğu için, midenin bunları aynı öğünde hazmetmesi mümkündür. Yanında ceviz yemek, peynirin hazmını kolaylaştıran bir sebeptir. İşte böyle, birbirine yardımcı olan yiyecekleri bilmek ve ona uygun bir beslenme programı yapmak en güzelidir.<br />
<br />
Sebze ile yoğurdun, et ile salatanın bir arada tüketilmesinde bir sakınca yoktur; fakat ekmek ile et aynı öğünde tüketildiğinde, hazmı zor, ağır bir yemek yenmiş olur.<br />
<br />
Bir de, çeşit çeşit yemeklerle donatılmış sofraları düşünün ki, durum ne kadar vahim. Allah da bizim, yaratılışımıza uygun beslenmemizi ve sıhhatli olmamızı murat eder.<br />
<br />
Sünnete baktığımızda, hep en az ile ve tek çeşitle yetinildiğini görmekteyiz. Süt ikramı tek, et ikramı tek, ekmek ikramı tek yapılagelmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3- İDEAL ÖLÇÜLER</span></span><br />
<br />
Her insan kendine has bir yaratılışla dünyaya gelir. Tıpatıp birbirine benzeyen insanlar, sadece tek yumurta ikizleridir. Bunun dışında herkes, kendi özel yapısını devam ettirir. O halde, tek bir ideal ölçü ortaya koyarak, herkesin bu ölçü içine girmesini istemek, hiç de akıllıca ve gerçeğe uygun değildir.<br />
<br />
Çok zayıf yapılı birinden, kilolu olmasını beklemek ne kadar gereksizse, yapılı birinden de incecik bir vücuda kavuşmasını istemek, o kadar yersiz olur. Bu anlamda, herkesin kendi bünyesini iyi tanıması ve ona uygun bir beslenme programıyla kendi idealine ulaşması, en güzelidir.<br />
<br />
Her insanın kas yapısı yağ dokusu, kemik ağırlığı başkadır. Bu nedenle, aynı kiloda olmasına rağmen, kimi insan daha ince, kimi insan daha kilolu görünebilir.<br />
<br />
Her insanın vücut tipi de başka başkadır. Genel olarak üç vücut tipinden bahsedilir:<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Ektomorf Tip:</span></span><br />
<br />
Bu tip, genetik olarak zayıf ya da çok zayıftır. Kırılgan ve narin bir yapısı vardır. Ektomorf tiplerde kemikler ince, eklemler küçüktür. Kas dokuları oldukça azdır. Omuzlar düşüktür. Boy uzun ya da kısa olmakla beraber, uzuvların uzunluğu ve kasların yetersizliği nedeniyle, genel olarak uzun gösterirler. Doğuştan güçsüz bir yapıları vardır. Bu nedenle, kaslarını kuvvetlendirebilmek için, sürekli olarak kendilerini takviye etmeleri ve çalışmaları gerekir.<br />
<br />
Ektomorf tipte parmaklar ve boyun uzundur. Üçgene benzer bir yüz şekli vardır. Keskin yüz hatları dikkat çeker. Fazla sıcak genel olarak bu tiplere iyi gelmez. Yağ oranları düşük olduğu için, soğuktan da çabuk etkilenirler. Saçları sağlıklıdır ve çabuk uzar. Zor kilo alırlar ya da alamazlar. Dar omuzlu ve düz / düze yakın göğüslü olurlar.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mezomorf Tip:</span></span><br />
<br />
Bu tip, genetik olarak belirgin bir kas dokusuna sahiptir. Kemikleri kalındır. Bele doğru incelen bir gövdeleri vardır. Yüz kemikli, uzun ve geniştir. Kollar ve bacaklar gelişkindir ve el parmakları bile kaslıdır. Bu tiplerde deri genellikle esmer ve kalındır.<br />
<br />
Atletik ve sağlam vücutlarıyla dikkat çekerler. Kadınlarda kum saatini, erkeklerde dikdörtgeni andıran bir vücut şekilleri vardır. Vücut duruşları mükemmeldir. Ektomorflara göre, kolaylıkla kas geliştirebilecek ve çabuk yağ toplayabilecek bir yapıdadırlar. Derileri de daha kalındır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Endomorf Tip:</span></span><br />
<br />
Bu tip, genetik olarak yuvarlak vücutludur. Kol ve bacaklar kısadır. Bele doğru kalınlaşma görülür. Kalın bir vücutları vardır. Kalça geniş ve yüksekçe,  üst kol, kolun diğer bölümlerine oranla daha gelişkindir.  Bu tiplerin tenleri yumuşak ve pürüzsüz, saçları sağlıklıdır. Yüz hatları ve baş yuvarlak yapılı ve büyükçedir. Endomorf tipte kaslar kuvvetli ve gelişkin değildir. Kilo vermeleri çok zor, almaları çok kolaydır. Diğer yandan, mezomorflarda olduğu gibi, kas geliştirmeleri kolaydır ve biraz çalışmayla, bu konuda ilerleme kaydedebilirler.<br />
<br />
Buradan da anlaşılıyor ki, bir insanın genetik olarak getirdiği bir vücut yapısı vardır ve bu yapı değişmez. Fakat kişi, düzgün beslenmek, spor yapmak, doğru yaşamak suretiyle, vücudunu aşırılıklardan koruyarak, sağlıklı ve zinde kalabilir.<br />
<br />
Aynaya baktığında kendini güzel ve mutlu hissediyor, aşırı kiloları sebebiyle hareket zaafı yaşamıyor ve görüntü bozukluğuna uğramıyor, kendini zinde ve sağlıklı hissediyorsa, o kişi kendi ideal ölçüleri içinde, demektir. Bunun dışında bir durum için zorlamanın ve gereksiz takıntılar yapmanın anlamı yoktur.<br />
<br />
Yapısını tanıdıktan sonra, insana düşen en büyük vazife, aşağıdaki ayetleri düşünmek ve yaratıcısına karşı tam bir rıza ve şükür hali içinde olmaya çalışmaktır:<br />
<br />
Allah azze ve celle buyurur:<br />
<br />
“Andolsun ki biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam ve emin bir karargâhta (rahimde)nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı (embriyo) hâline soktuk. Derken, o kan pıhtısını bir lokmacık et yaptık. Bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik. O kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir.” (Mü’minûn, 12 – 14)<br />
<br />
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” (Âl-i İmrân, 6)<br />
<br />
“Ey insan! Engin lûtuf ve kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatıp isyana sürükleyen nedir? O Rabbin ki seni yarattı. Sana şu sıhhatli organları verdi. Seni ölçülü bir biçime koydu. Seni dilediği sûrette terkip eden de O’dur.”(İnfitâr, 6 – 8)<br />
<br />
“Şimdi insan, neden yaratıldığına ibretle baksın. O atılıp dökülen bir sudan yaratılmıştır. O su, omurga kemikleri ile göğüs arasından çıkar. İşte, başlangıçta bu şekilde yaratılan insanı Allah, tekrar yaratıp diriltmeye kâdirdir.” (Târık, 5 – 8)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4- SPOR VE BEDEN EĞİTİMİ</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spor Nedir?</span></span><br />
<br />
Kişisel veya toplu yarışlar biçiminde yapılan, bazı kurallara göre uygulanan beden hareketlerinin tümüne spor denir. Spor, vücut direncinin artmasına, sistemlerin fizyolojik kapasite­sinin gelişmesine yardımcı olur. Bilinçli ve düzenli olarak spor yapan kişiler, sağlıklı ve zinde olmakla kalmayıp, moral açısından da kuvvetli olurlar. <br />
<br />
Yürümek, koşmak, tırmanmak, bireysel spor­lardır. Bu sporlar her yerde yapılabilir. Açık havada hareketler yapmak, yüzmek ve oyun oynamak da spor sayılabilecek uğraşlardır. Her sabah 10-15 dakika vücut hareketleri yapmak ve bu sırada düzenli ve derin nefes alıp vermek de, vücutta yağların yakılmasını destekleyen, faydalı bir sportif aktivitedir. <br />
<br />
Spor yaparken, vücudun farklı bölgelerini çalıştıran hareketler seçilebilir. Yapacağı sportif aktiviteyi tespit ederken kişi, yaşına, sağlık durumuna ve diğer özel hallere göre düşünmelidir. <br />
<br />
Fertlerin dayanıklı, disiplinli, dinç ve diri olmasında, sporun yeri son derece önemlidir. <br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sporun Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Spor yapan kişilerde, tembellik ve isteksizlik kaybolur. Yeni konulara ilgi uyanır, daha sosyal ve stresten uzak bir yapı gelişir. Vücut sporla sürekli çalıştığından, yaşlanma ve mevcut yeteneklerin körelmesi gibi durumlar gecikir.  Spor yapanlar, fazla enerjilerini bu yolla atmakta olduklarından, negatif enerji birikmesi dolayısıyla yaşanabilecek her türlü olumsuzluktan korunurlar. Boş zamanların bedensel aktivitelerle değerlendirilmesi, vücudun kapasitesinin artmasına sebep olur. Vücut sistemleri ve organlar sıhhatle çalışır, refleksler hızlanır, hareket ve sinir sisteminin aktivitesi çoğalır ve kuvvetlenir. Bu kişilerde kaslar daha sağlıklı, özgüven daha yüksek, yaşama sevinci daha yoğun olur.<br />
Spor, ileri yaş hastalıklarının önüne geçmede, kas, eklem ve sinir sistemi hastalıklarını rehabilite etmede birebir faydalıdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beden Eğitimi Nedir?</span></span><br />
<br />
Vücudu güçlendirmek ve sağlığı korumak amacıyla, araçlı veya araçsız hareketler yapmak, bedeni, belli bir disiplinle çalıştırmaktır. Oyun, jimnastik ve spor gibi faaliyetler, beden eğitiminin kapsamındadır. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal açıdan, yaşımızın gerektirdiği verime en üstü düzeyde ulaşabilmede, beden eğitiminin çok önemli bir yeri vardır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5- UYKU VE DİNLENME</span></span><br />
<br />
Uyku, Allah’ın büyük bir lûtfudur. İnsan, beden ve zihin yorgunluğunu uyku ile atar ve dinlenir. Uyumak gibi kıymetli bir dinlenme sâyesinde, hayatımız boyunca çalışacak gücü elde ederiz. Allah azze ve celle buyurur:<br />
<br />
“Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de yayılıp çalışma zamanı yapan O’dur.” (Furkan, 47)<br />
<br />
Buradan anlaşılıyor ki, uyku ile dinlenme zamanı, öncelikle gecedir. Yatsı namazı ile imsak vakti arasındaki 4- 5 saatlik bir uyku, insan hayatının sıhhatle devamında son derece önemlidir. Hücrelerin yenilenmesi, iç ve dış organların sükûn bulup dinlenmesi, uykuyla mümkündür. Gecenin bir kısmında kalkıp ibadet etmek, çok faziletlidir. Bunu kolaylaştırmak için, kaylûle denilen öğle uykusu, sünnettir. Kaylûle, tüm sünnetler gibi, bilim adamlarının araştırma konusu olmuş ve faydaları tespit edilmiştir.<br />
<br />
Araştırmalarının sonuçlarını Amerikan Bilimsel İlerleme Topluluğu’nun San Diego’daki yıllık toplantılarında sunan bilim adamları, günde 1,5 saat kestiren gönüllülerin kendilerini zorlayan anlama testlerinde daha iyi sonuç aldıklarını belirtti.<br />
<br />
California Üniversitesi’nde yapılan bu araştırmada, beynin, yeni bilgiler için kısa süreli hafıza oluşturmak için, uykuya ihtiyacı olabileceği kaydedildi. Deneyde, sağlıklı yetişkin deneklere sabah zor bir anlama testi uygulandı ve genellikle tümü benzer notlar aldı. Deneklerden yarısı siestaya gönderildi. Yarısı ise uyanık bırakıldı. Ardından yapılan testte, uyuyanların, uyumayanlardan daha iyi sonuçlar aldıkları görüldü (Siesta, genel olarak İtalya ve İspanya’da yaygın olan öğle uykusuna verilen addır. Kaylule uykusunun, Avrupa’ya giden Müslümanlardan öğrenilmesiyle doğmuştur. Kaylule uykusundan farkı, siestanın daha uzun (2-3 saat) sürmesidir.<br />
<br />
Uyku süresi, kişiden kişiye değişmekle beraber, genel olarak 6 – 7 saat uykunun, yetişkin bir insan için yeterli olduğu bildirilir. Bazı insanlar, 3 – 4 saatlik uyku ile yetinebilirken, bazılarına 10 – 11 saat uyku gerekebilir. Genetik faktörler ve çevre şartları sebebiyle, bünyeden bünyeye değişen bu ihtiyaç evrenseldir ve insanlar hep uykuya muhtaçtırlar.<br />
<br />
Yeterince uyumayan kimselerde, dalgınlık, gerginlik, dikkat eksikliği gibi durumlar söz konusu olmaktadır. Uykusuzluk insan üzerinde acayip tesirlere yol açabilmektedir. Sevgili Peygamberimiz, bir hadis-i şerifinde, bunu şöylece dile getirmiştir:<br />
<br />
“Biriniz namaz kılarken uyuklayacak olursa, uykusu dağılana kadar yatsın. Çünkü uyuklayarak namaz kılarsa, Allah’tan bağışlanma dileyeyim, derken, belki de kendine bedduâ eder.”<br />
<br />
(Buhârî, Vudû, 53)<br />
<br />
Uykusuzluğun menfî etkileri sebebiyle, bu hususta hep bir merhametli yaklaşım sergilenmiş ve uykusuzluk hisseden kişiye, uyuması tavsiye edilmiştir. Bir başka hadis-i şerifte, Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) buyurur:<br />
<br />
“Biriniz, geceleyin namaz kılmak üzere kalkıp da Kur’an’dan ne okuyacağını bilemeyecek kadar dili dolaşırsa, yatıp uyusun.” (Müslim, Müsâfirîn, 223)<br />
<br />
Her hususta olduğu gibi, uyku ve dinlenme hususunda da en güzel misal, Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellemdir. O’nun yatağı, insanın kabrine konduğu şekildeydi, mescit de baş tarafındaydı. (Ebu Davud, Edeb, 106)<br />
<br />
Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm karnı üzerine yatmış bir adam görmüştü; hemen müdahale edip: “Bu Allah Teâlâ Hazretlerinin sevmediği bir yatıştır!” buyurdular (Tirmizî, Edeb 21). Korkuluğu olmayan damda uyunmasını uygun görmediler. ( Tirmizî, Edeb 82)<br />
<br />
Şimdi, yatmadan önce neler yapılması gerektiğini, nasıl yatıp uyumamız gerektiğini ve daha birçok inceliği, yine O’nun hadisleriyle öğrenelim:<br />
<br />
“Yatağına gideceğin zaman namaz abdesti gibi abdest al. Sonra sağ yanın üzerine yat ve şu duâyı oku. Bu duânın sözlerini, yatmadan önceki son sözün yap:<br />
<br />
Allah’ım! (Sağ yanı üzere yatarak) Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Rızânı isteyerek ve azâbından korkarak, sırtımı Sana dayadım, Sana sığındım. Sana karşı, yine Senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.” (Buhârî, Vudû, 75)<br />
<br />
“Biriniz sırtüstü uzanıp, sonra da ayak ayak üstüne atmasın.” (Ebu Dâvud, Edeb, 36)<br />
<br />
“Biriniz uyuduğu zaman, şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere, “Gecen uzun olsun, yat, uyu!” diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah’ı zikrederse, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece o kişi, neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Allah’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa, uyuşuk ve tembel bir halde sabahlar.” (Buhârî, Teheccüd, 12)<br />
<br />
    Demek ki, uyku ile dinlenmenin şartı, ibadet vaktini aksatmadan uyumaktır. Bedenin hakkıyla dinlenebilmesi için, rûhun gıdası olan ibâdetleri ihmal etmemek ve vakitlice ifâ etmek şarttır.<br />
<br />
    Dinlenmek ile ilgili olarak, şunu da dile getirmek lazım: Müslüman, âtıl ve tembel olmamalıdır. Dinlenmek, bir işten bir başka işe geçmekledir. Rabbimiz:<br />
<br />
    “Boş kaldığın vakit, hemen (başka) bir işe koyul ve yalnız Rabbine yönel!” (İnşirah, 7 – 8 ) buyurarak, insan fıtratına en uygun dinlenmeyi tarif etmiştir.<br />
<br />
    Gerçekten de insan, en çok boş kaldığında yorulur. Zira meşgul edilmeyen nefis, meşgul eder. Bu da vesveseler, vehimler ve gereksiz kaygılarla dolmamıza, rûhumuzun yorgun düşmesine yol açar. O halde, uyku ve dinlenme programımızı tekrar gözden geçirmemizde faydalar var.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Sağlik, Temizlik ve İlk yardım, Erkam Yayınları<br />
 <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Bir Hayat İçin Neler Yapılmalıdır?</span></span><br />
<br />
Sağlıklı bir hayat için nelere dikakt etmeliyiz? Sağlıklı beslenmenin kriterleri nelerdir? Sağlıklı bir hayat için dikkat etmemiz gereken 5 şey hakkında detaylı bilgi...<br />
<br />
Sağlıklı bir hayat için nelere dikakt etmeliyiz? Sağlıklı bir hayat için dikkat etmemiz gereken 5 şey:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1- BESLENME</span></span><br />
<br />
Vücut için gerekli besinleri almamıza ve kullanmamıza beslenme denir. Beslenme, vazgeçilmez bir iştir ve ağızda başlar, sindirim organlarında devam eder. Aldığımız gıdalar, bağırsaklardan emilerek  damarlar yoluyla kana ve hücrelere ulaşır. Vücudumuzun işine yaramayacak olan kısım ise dışkı ve idrar olarak atılır.<br />
<br />
Beslenmenin esas maksadı sağlığı korumak, sağlıklı büyüme ve gelişmeyi sağlamaktır. Bununla birlikte, gıdaların lezzetleri ve kokularıyla, bizi mutlu eden, damak tadımıza da hitap eden, çok güzel bir tarafları vardır. O halde, hem karnımızı doyurmak, hem mutlu olmak, hem de sıhhatli bir hayat sürmek için, iyi beslenmemiz gerekmektedir. Çünkü yeterli ve dengeli beslenme, sağlıklı olmanın ilk kuralıdır.<br />
<br />
Besin öğelerini yeterli miktarda ve doğru zamanda alarak, bize verilmiş olan vücut emanetini korumalı ve onun güçten düşmesine sebep olmamalıyız.<br />
<br />
Hayatımız boyunca bizim için gerekli, onlarca besin öğesi vardır. Vücut, bunlardan birini ya da birkaçını alamaz veya gereğinden fazla alırsa, büyüme ve gelişmede sıkıntılar yaşanmaya, sıhhat bozulmaya başlar. Bu duruma “dengesiz beslenme” denir.<br />
<br />
Dengesiz beslenen kişiler, hareketlerinde ağır ve isteksiz; cilt yapısı ve genel görünüm açısından sağlıksız; çok zayıf ya da çok şişman olurlar.  Sık sık çeşitli ağrılardan söz eder, hep bir yakınma hâli içinde bulunurlar. Böyle kimseler, psikolojik açıdan da sıkıntılı, fazla gergin ya da fazla rahat bir tavır içine girebilirler. Çünkü dengesiz beslenmenin, insan yapısının bütününe zararı dokunur.<br />
<br />
Buna karşın, dengeli ve yeterli beslenen kişilerin, sağlıklı bir görüntüleri, hareketli ve esnek bir bedenleri, güzel bir cilt yapıları vardır. Bu kişiler,  canlı ve parlak saçlara, sağlıklı tırnaklara ve gözlere sahiptirler. Kasları ve kemikleri sıhhatli, psikolojileri dengelidir. Sık sık hasta olmayan kuvvetli bir bünyeleri vardır. Boyları, kiloları ile uyum hâlinde,  gelişimleri ve büyümeleri normal seyrindedir.<br />
<br />
Allah bizi yaratmış ve muhtaç kılmıştır. Beslenme de bu muhtaç olduğumuz hususlardan biridir. O halde, yine Allah’ın lûtfu olan gıdaları bir ölçü ile yemek ve ardından şükretmek gerekir. Allah azze ve celle buyurur:<br />
<br />
“Ey mü’minler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız size verdiğim rızıkların temizinden ve helâlinden yiyin ve Allah’a şükredin.” (Bakara Suresi, 172. âyet)<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem de nimetlere şükrün gereğine şöylece dikkat çeker:<br />
<br />
“Allah Teâlâ kulunun, bir şey yedikten ve içtikten sonra hamd etmesinden hoşnut olur.” (Müslim, Zikir 89 ).<br />
<br />
Şimdi, Rabbimizin ikramı olan ve bir ömür boyunca hep ihtiyaç duyduğumuz besin öğelerini tek tek inceleyelim:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">a)İçme suyu:</span></span><br />
<br />
Suyun içerdiği organik bileşikler, insan vücudunun ihtiyaç duyduğu başlıca gıdalardır. <br />
<br />
Su, hidrojen ve oksijenden oluşan, sıvı durumunda bulunan, renksiz, kokusuz ve kendine has tadı olan bir maddedir. Sadece insanların değil, bütün canlıların hayatında vazgeçilmez bir yeri vardır. Besinlerin sindirilmesi ve hücrelere taşınması; hücre, organ ve dokuların düzgün çalışması,  toksik maddelerin vücuttan atılması, vücut ısısının dengelenmesi gibi birçok fonksiyon, suyun yardımıyla gerçekleşir. <br />
<br />
Yeni doğan bebekte vücuttaki su oranı %90 lara varır. Bu oran, yaş ilerledikçe azalır. Yetişkinlikte % 60’a, ihtiyarlıkta % 50 ye kadar iner. Kanın, beynin ve kasların büyük kısmı sudur. Kemiklerin içindeki su oranı bile % 22 yi bulur. Bu demek oluyor ki su, ihmal edilmemesi gereken bir gıdadır.<br />
<br />
Vücudun su oranındaki azalmalar, derecesine göre farklı problemlerin oluşmasına yol açar. Vücudun, su eksikliğine verdiği ilk tepki, susamadır. Eksiklik arttıkça, tepkiler de çeşitlenir. Kan hacminde azalma meydana gelir. Fiziksel aktivitelerde azalma görülür. Daha ötesinde, konsantrasyon bozuklukları baş gösterir. Baş dönmesi, solumada güçlük ve aşırı yorgunluk gibi durumlar meydana gelir. Vücut, toplam su oranının % 10’unundan fazlasını kaybettiğinde, kas spazmı, aşırı yorgunluk, böbrek yetmezliği ve dolaşım bozukluğu gibi ciddi sıkıntılar oluşmaya başlar.<br />
<br />
    İdrar, ter, dışkı ve solunum yoluyla, vücuttan her gün, yaklaşık 2,5 litre su atılmaktadır. Eksilen bu miktarın telafisi ve gün içinde yeterince su tüketilmesi önemlidir. Çünkü vücudun su dengesinin korunması, sağlık açısından gereklidir. Yeterli miktarda su tüketenlerde, cilt dolgun ve pürüzsüzdür. Bedenin su ihtiyacı karşılanınca kalp ve damarların yükü azalır. Kan akışkan, bünye kuvvetli olur.<br />
<br />
    Yaş, cinsiyet, fiziksel faaliyet, boy uzunluğu, metabolizma hızı gibi sebeplerle, kişiden kişiye fark ediyor olsa da, genel olarak günlük su ihtiyacı, 2litre olarak bildirilir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin su içmekle ilgili tavsiyelerde bulunmuş ve öncelikle kendisi bu tavsiyelerin uygulayıcısı olmuştur. O halde hemen, konuyla ilgili hadisleri sıralayalım:<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem:<br />
<br />
“Gümüş ve altın kaplarla yiyip içen kimse, karnına cehennem ateşi doldurmuş olur.” (Müslim, Libâs, 1) buyurmuşlardır. Demek oluyor ki, su, altın ve gümüş dışındaki kaplardan içilebilir.<br />
<br />
Eğer bardak bulunamaz da, mecbur kalınırsa, suyun bir kaynaktan ya da çeşmeden içilebileceğini (Buhârî, Eşribe 14, 20), su tulumu ya da kırbaya ağzını dayayarak su içmenin doğru olmadığını (Buhârî, Eşribe, 24), ayakta su içilebileceğini ( Buhârî, Hac, 76); fakat oturarak su içmenin daha sağlıklı ve iyi olduğunu (Müslim, Eşribe, 116), su içilen kabın içine solumamak gerektiğini (Müslim, Tahâret, 65 ) yine Sevgili Peygamberimizden öğreniyoruz.<br />
<br />
Su içmeye besmeleyle başlanması, suyun iki- üç nefeste içilmesi, sonrasında “elhamdülillah” denilmesi gerekir. (Tirmizî, Eşribe, 13)<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz, sadece su içmekle değil, su dağıtmakla ilgili edebi de bildirmiş ve şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Halka su dağıtan kimse, suyu en son içer.” (Tirmizî, Eşribe, 20).<br />
<br />
Allah azze ve celle, Nahl sûresinde şöyle buyurur:<br />
<br />
“Gökten suyu indiren O’dur. Size ondan hem içecek vardır hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler. Allah su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve nice başka meyveler  bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için, büyük bir ibret vardır.” (Nahl, 10 – 11).  <br />
<br />
Demek oluyor ki, su bir hayat kaynağıdır. O kadar ki insan, vücudundaki yağların ve karbonhidratların tümünü yitirse, hayatı tehlikeye girer; fakat suyun sadece  % 20 sini yitirse, bu onun ölümle burun buruna gelmesine sebep olur. Bu sebeple suyu ve su kaynaklarını korumak, israf etmeden kullanmak, insanlık ve kulluk mesuliyetimizdir.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">b) Vitaminler:</span></span><br />
<br />
Rabbimiz, sıhhat ve afiyet üzere yaşayabilmemiz için gerekli her türlü gıdayı yaratmıştır. Bu gıdalar içine sadece lezzeti değil, şifayı da saklamıştır. Vitaminler, eksiklikleri önemli bir hastalık sebebi olabileceğinden işte bu şifa kaynaklarından biridir.<br />
<br />
Vitaminler yağda ve suda eriyenler olmak üzere, iki ayrı gurupta ele alınırlar.Şimdi, tek tek her birini sayalım ve hangi gıdalarda mevcut olduklarına bakalım ki, aradığımızda bulması kolay olsun:<br />
    *Yağda eriyenler:<br />
<br />
    Bu guruptaki vitaminler, ancak yağ içinde eriyip faydalı hale geçebilirler. Bu sebeple, A, D, E ve K vitaminlerinin sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için, yağa ihtiyaç vardır. En sağlıklı yağ, halis zeytinyağıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
A Vitamini:</span></span><br />
<br />
Vücudun enfeksiyonlara karşı direncini artıran, sağlıklı büyüme ve üremesine destek olan, özellikle kemik, diş/ diş etleri, cilt, tırnaklar, saçlar ve gözler için çok gerekli vitamindir. Fazlası idrarla atılmayıp depo edilir. Aşırı yüklenmesi halinde, ciltte renk değişimine sebep olabilir. Kayısı, portakal, erik gibi meyvelerde ve kuşkonmaz, maydanoz, ıspanak, havuç, kereviz, marul, domates gibi sebzelerde yoğun olarak bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">D Vitamini:</span></span><br />
<br />
Kalsiyumun kemik ve dişlerde tutunmasına, ince bağırsaklarda sağlıklı bir şekilde emilmesine, böylece, vücudun kalsiyum ihtiyacını dengeli bir şekilde karşılamasına yardımcı olur. Özellikle balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et ve yulaf, D vitamini kaynağı olarak sayılabilir. Bu vitaminin vücutta etkili olabilmesi için, Güneş ışığına ihtiyaç vardır. Bir insan, ne kadar çok D vitamini alırsa alsın, eğer Güneş ışığından istifade etmiyorsa, Kalsiyum eksikliği problemiyle karşı karşıyadır. Çünkü Güneş ışığı D vitaminini harekete geçirir, D vitamini de kalsiyumun emilimini sağlayarak kemiklere ve dişlere kuvvet kazandırır. Bir zincir şeklinde birbirine yardımcı olan, birbirini anlamlı ve yararlı kılan bu üç unsur ( Güneş, D vitamini, Kalsiyum ) insan sağlığı için son derece önemlidir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">K Vitamini:</span></span><br />
<br />
K vitamini, K1 ve K2 olmak üzere iki çeşittir. K1vitamininin en önemli görevi, kanın pıhtılaşmasını sağlamaktır. Tahıllar, sebzelerin yeşil bölümü, ıspanak, kabak, marul, yeşil domates, çam iğnesi, yeşilbiber, lahana, Brüksel lahanası, karnabahar, marul, yeşil domates, fasulye, bezelye, yoğurt, yumurta sarısı, kivi, yaban mersini ve yeşil çayda bulunur. K2 ise kemik yapımında, kemik sağlığını devam ettirmedeve damarlarda sertliğe sebep olan kalsiyum birikmesini önlemede, önemli bir göreve sahiptir. Kalın bağırsaktaki yararlı bakteriler tarafından üretilir. <br />
    *Suda Eriyenler:<br />
<br />
    Su içinde kolayca çözünebilen B ve C vitaminleridir. Fazlası vücutta depolanmaz ve idrar yoluyla dışarı atılır. Bu sebeple çok alınmaları tehlike oluşturmaz. Çok çabuk değer kaybetmelerinden ötürü, besinlerin hazırlama, pişirme, saklama ve ısıtma aşamalarında, bu vitaminlerin büyük ölçüde kaybedilmesi mümkündür. Bu nedenle B ve C gurubu vitaminlerini içeren gıdaların, çok dikkatli hazırlanması ve hemen tüketilmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B1 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Sindirime yardımcıdır ve enfeksiyonlara karşı koruyucudur. Sinir dokularının normal çalışması için gerekli bir vitamindir. Kan şekerini enerjiye dönüştürür. Kalp sağlığı için önemlidir. Hazımsızlığa iyi geldiği gibi, zihni açık tutan,  nörolojik açıdan da sağlıklı kılan bir etkisi vardır. Vücudun karbonhidratlardan yararlanabilmesi için, B1 vitaminine ihtiyacı vardır. Oysa tütün, alkol ve şeker bu vitamini yok eder. B1 vitamini, soya fasulyesi, kuşkonmaz, lahana, havuç, kereviz, hindistancevizi, greyfurt, limon, maydanoz, nar, turp, yulaf, mısır, muz, pirinç, kepekli ekmek, bezelye, yer fıstığı (kavrulmuş), patates, tavuk, biftek, karaciğer, süt, buğday, kuru üzüm, karnıbahar ve nohutta bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B2 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Besinlerin enerjiye dönüştürülmesine yardımcı olur. Bazı kanser türlerine karşı koruyucudur. Gözlerin, cildin ve saçların sağlıklı olması için gereklidir. Soya fasulyesi ve unu, buğdaylı maddeler, fındık, yer fıstığı, elma, lahana, havuç, ıspanak, greyfurt, kayısı, badem, yulaf, arpa, domates, hurma, şeftali, erik, pirinç, mısır, karnıbahar, et, karaciğer, tavuk, yağsız süt, yoğurt, yumurta sarısı ve brokoli, bilinen B2 kaynaklarıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B3 Vitamini:</span></span><br />
<br />
 Kolesterolün dengelenmesine yardımcı, kalp damar hastalıklarına ve yüksek tansiyona karşı da koruyucudur. Vücudu temizleyici, kandaki yağ oranını düşürmede etkilidir. Sağlıklı kan dolaşımı, karaciğerin sağlıklı çalışması ve baş ağrılarının azalması hususunda yardımcıdır. Depresyondan, gereksiz ve yersiz endişelerden korunmak isteyen herkesin, yeterli miktarda B3 vitamini tüketmesi gereklidir. Çimlendirilmiş buğday, buğday kepeği, patates, domates, havuç, fındık, ceviz, erik, mercimek, tavuk, biftek, yumurta, peynir, balık, fasulye, bezelye ve yapraklı yeşilliklerde bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B5 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Böbreküstü bezlerinin sağlıklı çalışması ve antikor yapımı açısından önemlidir. Kas güçsüzlüğü, baş ağrısı ve baş dönmesi yaşamamak için, B5 vitaminin yeterli miktarda almak gerekir. Tavuk, fındık, buğday ve yumurta, bilinen kaynaklardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B6 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Protein ve yağın vücutta kullanılabilmesi, enerji üretilebilmesi, merkezi sinir sisteminin sağlıklı çalışabilmesinde ve hemoglobin üretiminde görevlidir. Yeterince B6 vitamini alınamaz ve tüketilen besin de proteince yüksek, karbonhidratça düşük olursa, böbrek taşı oluşma ihtimali yüksek olur. Bu nedenle yüksek miktarda protein,  yüksek miktarda B6 vitamini gerektirir. Kişide, nedensiz huysuzluk, huzursuzluk, uykusuzluk, unutkanlık ve ellerde titreme varsa, B6 vitamini eksikliği var demektir. Buğday, kepekli un, sebze, marul, arpa, soya fasulyesi, yulaf, muz, hindi, tavuk, balık, biftek, patates, portakal, süt, ıspanak, bezelye, ceviz ve avokado, B6 Vitamini kaynaklarıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B12 Vitamini:</span></span><br />
<br />
Sinir sisteminin düzenli çalışması ve kan hücrelerinin oluşmasında etkilidir. Özellikle kırmızı kan hücrelerinin üretimi için son derece gereklidir. Yağ asitlerinin vücutta kullanılabilmesine de yardımcı olur. B12 vitamininin eksikliği, öldürücü anemi gibi ciddi hastalıklara ya da geri dönülmesi zor hasarlara yol açabilir. Kuzu eti ve ciğeri, balık, biftek, yumurta, tavuk, yağsız süt, yağsız yoğurt ve yapraklı yeşilliklerde bulunur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C Vitamini:</span></span><br />
<br />
En hassas vitamindir. Çok çabuk yıpranır ve değer kaybeder. Bu sebeple, C vitamini içeren gıdaların metal ile temas etmemesi, bıçak, rende ya da blender ile fazla işlem görmemesi, fazla bekletilmeden tüketilmesi gerekir. Dilimlenmiş elmanın kısa süre içinde kararması, sıkılmış greyfurtun tadının kısa süre içinde bozulması, C vitamininin hassaslığına birer örnek olarak verilebilir.  Kan damarlarının kuvvetlendirici, enfeksiyon ve toksinlerinden koruyucu etkisi vardır. Bazı vitaminlerin vücutta kullanılabilmesi için, yeterli C vitamini almış olmak gerekir. Bu sebeple, her gün bir miktar C vitamini almak gerekir. C vitamini ayrıca, kandaki kalsiyumun vücuda yayılabilmesi için de lazımdır. Kemiklerin ve damarların sağlığında, eklemlerin ve sırtın ağrısız olmasında, diş etlerinin sıhhatinde, kuvvet ve direnç kazanabilmede etkilidir. Elma, portakal, greyfurt, mandalina, limon, lahana, çilek, kivi, ıspanak, kavun, domates, pancar yaprağı, yeşil fasulye, ıspanak, bezelye, yeşilbiber, maydanoz, asma yaprağı gibi sebze ve meyveler, iyi birer C vitamini kaynağıdır.<br />
<br />
Genel olarak ifade etmek gerekirse, her vitaminin çok bulunduğu bir gıda vardır; fakat bu gıda, sadece o vitamine has değildir. Her bir gıda birçok vitamini içinde barındırır ve %10, % 50, % 90 gibi farklı oranlarda olmak üzere, ona kaynaklık eder.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">c.Proteinler:</span></span><br />
<br />
Özellikle büyüme ve gelişme çağındaki çocukların, sporcuların, emziren annelerin, ameliyat sonrası iyileşme devresinde bulunanların, protein alımına daha büyük bir özen göstermesi lazım gelir. İhtiyaçtan az protein alımı, sıhhatin bozulmasına sebep olurken, ihtiyaç fazlası protein, vücutta yağa dönüşerek fazla kilo problemine yol açar.<br />
<br />
Yüksek protein içeren gıdalar, günlük olarak düzenli tüketilmelidir. O halde, hangi besinlerle protein alabileceğimize bir bakalım:<br />
<br />
Kırmızı et, balık, süt, yumurta, peynir, yoğurt, kuru fasulye, nohut, barbunya, mercimek ve ceviz, iyi birer protein kaynağı olarak sayılmaktadır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karbonhidratlar:</span></span><br />
<br />
Karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından meydana gelen organik bileşiklerdir. Hareket edebilmek, düşünebilmek, hastalıklarla mücadele edebilmek için gerekli enerjinin büyük çoğunluğunu, karbonhidratlar ile kazanırız.<br />
<br />
Karbonhidratların en önemli görevi enerjiyi oluşturmaktır. Vücutta depolanırlar ve fazla alındığı takdirde, yağa dönüşürler. Yeterince karbonhidrat alan kişilerde vücut, proteini enerji için kullanmaktan kurtulur. Karbonhidrat ayrıca, su ve elektrolitlerin vücutta yeterince bulunmasını sağlar. Kandaki asit-baz dengesini korumasına yardım eder.<br />
<br />
Yapıları gereği, monosakkarit, disakkarit ve polisakkarit olmak üzere üç guruba ayrılırlar.<br />
<br />
Monosakkaritler, basit şekerler diye de bilinir. Glikoz, fruktoz ( meyve şekeri ) ve galaktoz, bu guruptadır. Glikoz insan vücudunda serbest halde kanda bulunur. Özellikle beyin ve alyuvarlar, enerji kaynağı olarak glikozu kullanırlar. Üzüm ve ürünleri iyi bir glikoz kaynağıdır. Früktoz ise üzüm, incir ve dut gibi meyvelerle, pekmezde ve balda bulunur.<br />
<br />
Disakkaritlersakkaroz ( çay şekeri), laktoz ( süt şekeri ) ve maltoz ( malt şekeri) olmak üzere üç çeşittir. Sakkaroz, şeker kamışı ve şeker pancarından elde edilir. Laktoz, doğal olarak sütün içinde yer alır. Hayvansal kaynaklı bir şeker olmakla beraber, insan sütünde de mevcuttur.<br />
<br />
Polisakkaritler, nişasta, glikojen ve selüloz olmak üzere üç guruptur. Nişasta, birçok glikoz molekülünün birleşmesiyle oluşur. Bitkilerin tanelerinde, tohumlarında ve yumrularında bulunur. Buğday patates pirinç, yer fıstığı havuç ve mısır, nişastanın yoğun olarak bulunduğu gıdalardır. Nişasta, ağızda ve ince bağırsaklarda sindirilir. Bağırsaklarda glikoza çevrildikten sonra kullanılır. Glikojen, vücutta depolanan ve kullanıma hazır durumda bulunan yedek enerjidir. En çok karaciğerde ve kaslarda bulunur. Selüloz ise bitkilerin yapısında mevcuttur. Yiyeceklerin sindirilemeyen kısımlarıdır. Hareketlerini artırarak, bağırsakların rahat çalışmasına yardımcı olur. Kabızlığın ilacı, doygunluk hissinin sebebidir. Kepekli tahıl ürünler ile çiğ ve kabuklu tüketilen meyve sebzeler, özellikle çilek ve muz, iyi birer selüloz kaynağıdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağlar:</span></span><br />
<br />
Hücreleri sarıp koruyan hücre zarı için son derece önemlidir. Vücut için, karbonhidratlardan sonra ikinci vazgeçilmez enerji kaynağıdır. Ayrıca yağlar, A,D,E ve K vitaminlerinin vücutta faydalı olabilmesini sağlar. Bu vitaminlerin ancak yağda eriyebildiklerini, yağ tüketiminin bu sebeple de çok önemli olduğunu, vitaminler bahsinde de dile getirmiştik. Tüm bunların yanı sıra yağ, gıdalara lezzet katan bir unsur olduğu için de önemlidir. Cildin, saçların, iç ve dış organların sıhhati, büyük oranda yağ dengesine bağlıdır.  Hayatî önemi olan bazı hormonlar, yağdan sentezlenir.<br />
<br />
Yağları iki kısımda ele alabiliriz:<br />
<br />
1-Doymuş yağlar<br />
<br />
2-Doymamış yağlar<br />
<br />
Doymuş yağlar, hayvansal kaynaklıdır ve fazla alınması halinde, kolesterol seviyesinin yükselmesine ve kalp hastalıklarına yol açar. Tereyağı, iç yağı, süt ve -henüz tartışılmakta olan bir görüşe göre de- yumurta içinde mevcuttur.<br />
<br />
Doymamış yağlar ise bitkisel kaynaklıdır. Kolesterol seviyesinin düşük olmasına, beynin sağlıklı gelişmesine ve hücrelerin yapılanmasına sebep olur. Zeytinyağı ve yerfıstığı içinde bulunan doymamış yağlar, özellikle şifalıdır. Bunun yanı sıra, ceviz, fındık, lahana, ıspanak, brokoli, marul, balık ve balıkyağında bulunan Omega 3 ile tahıllarda ve ayçiçeği yağında bulunan Omega 6 yağları da, vücudumuz için son derece gereklidir. Omega 3 kanın akışkanlığını sağlarken, Omega 6 kanın gerektiğinde pıhtılaşmasına yardımcı olur. Özellikle sağlıklı kan dolaşımı için, bu iki yağın düzenli olarak tüketilmesi gereklidir.<br />
<br />
Çeşitli bitkilerden elde edilen yağlarla kendimizi zinde ve huzurlu hissetmemiz mümkün olur.  Badem yağı, kekik yağı, lavanta yağı gibi nice yağlar, içerdikleri şifalar ve yaydıkları güzel kokularla, hem bedenimiz hem ruhumuz için iyi bir dinlenme ve huzur vesilesidirler.<br />
<br />
Şunu da ifade etmek gerekir: Margarin ve rafine yağlar, vücudun hazmetmekte zorlandığı zararlılardır. Damar tıkanıklıkları, özellikle bu iki gurup yağ sebebiyle gerçekleşir. Vücut ancak, doğal olanı tanıyıp kullanır. O halde, başta halis zeytinyağı olmak üzere, doğal olan her yağ bir ölçü dâhilinde tüketilebilir.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mineraller:</span></span><br />
<br />
Vücudun kendi kendine oluşturamadığı inorganik maddelerdir. Vücutta, vitaminlerle beraber çalışarak faydalı olurlar. Bu sebeple, yeterli vitamin almamız, minerallerden de yeterince faydalanmamız anlamına gelir ki, özellikle büyüme ve gelişme çağında olan çocuklar için mineraller, son derece önemlidir.<br />
<br />
    Sinir ve üreme sisteminin gelişiminde, kas fonksiyonlarında ve kanın oluşumunda, kalp ritminin ve kan basıncının düzeninde, vücut sıvı dengesinin korunmasında minerallerin katkısı büyüktür.<br />
<br />
    Özellikle çinko, demir, iyot, kalsiyum, magnezyum, kükürt, fosfor, sodyum, potasyum gibi mineraller, insan vücudu için gereklidir. Tamamı ince bağırsaktan emilen minerallerin bazıları gerekli hücrelerde depolanır, bazıları da idrarla atılır. Eksikliği, vücudu olumsuz etkileyerek, birçok sağlık sorunlarının doğmasına sebep olur.<br />
<br />
Şimdi bazı minerallere daha yakından bakalım ve vücudumuza ne şekilde yardımcı olduklarını daha iyi anlayalım:<br />
<br />
Çinko: Bu mineral kan, alyuvarlar, prostat, pankreas, karaciğer, bazı kaslar ve kemikler için son derece önemlidir. Üreme organlarının sağlıklı gelişimi, yaraların iyileşmesi, tat ve koku algılarının sağlıklı devam edebilmesi için, çinkonun yeterli miktarda alınması gerekir. Çinko eksikliği, hastalıklara karşı dirençsizlik, tırnaklarda incelme ve beyaz lekelerin oluşması, büyüme ve gelişim geriliği gibi sonuçlara yol açar. Yağlı tohumlar, kakao, istiridye, yumurta sarısı, karaciğer, et ve baklagiller, iyi birer çinko kaynağıdır.<br />
<br />
Demir: Kanın dokulara oksijen taşımasını sağlayan hemoglobinin sentezi için gereklidir. Ayrıca, oksijenin dokulara taşınması, karbondioksitin solunum yoluyla atılması, bağışıklık sisteminin güçlü kalması, enerji tüketimi ve büyüme için de lazımdır. Eksikliği çok yaygındır çünkü annelerin birçoğunda demir depoları yetersizdir. Vücutta demir eksikliği halsizlik, kansızlık, saç dökülmesi, tırnak şeklinde bozulmalar, zihinsel yeteneklerde zayıflamalar gibi sonuçlar doğurur. Kırmızı ette, tavuk ve balıkta, kuru baklagillerde, yumurtada, kurutulmuş meyvelerde, pekmezde ve ıspanak, bezelye, semizotu gibi sebzelerde bulunur. <br />
<br />
İyot: Büyüme ve gelişme ile üreme sisteminin olgunlaşmasında görevli hormonların üretiminde, önemli bir rolü vardır. Saç, cilt, tırnak ve kemiklerin sağlığı açısından elzemdir. Tiroit hormonlarının yapımında da görevlidir. Eksikliği, zihinsel aktivitelerde gerilemeye, ciltte kuruma ve pullanmaya, kabızlığa, kalp atışlarının zayıflamasına, doğurganlığın gerilemesine sebep olur. Şalgam, tuz, deniz yosunu ve deniz ürünleri, sarımsak ve kuşkonmaz, iyi birer iyot kaynağıdır.<br />
<br />
Kalsiyum: Kemiklerin sağlıklı gelişimi, kan basıncının düzenliliği, kanın pıhtılaşması, sinirsel mesajların sağlıklı iletimi ve kasların düzgün çalışabilmesi için de kalsiyuma ihtiyaç vardır. Eksikliği halinde eklem ağrıları, tırnak kırılmaları, kemiklerde zayıflama, diş çürümelerinde artma, kalpte çarpıntı gibi durumlar sık görülür. Uzun süreli kalsiyum eksikliği, boy kısalığına sebep olur. Kanda kalsiyumun eksikliği durumunda, kas kasılmaları, kramp ve titremeler oluşabilir. Süt ve süt ürünleri başta olmak üzere, susam, kuru incir, pekmez, şalgam, yeşil yapraklı sebzeler ve yağlı tohumlar, kalsiyum kaynaklarıdır.<br />
<br />
Magnezyum: Metabolizmanın sağlıklı çalışmasında, enerjinin etkili kullanımında, protein yapımı ve hücre çoğalmasında etkilidir. Vücutta kalsiyum ve potasyumun kullanılabilmesi için, magnezyuma ihtiyaç vardır. Eksikliği halinde yersiz gerginlikler, depresyon, iştahsızlık, kalp ritminde düzensizlikler, kramplar, kulak uğuldaması, uykusuzluk gibi problemler yaşanabilir. Ceviz, fındık, badem, hurma, kuru incir, kuru baklagiller, tahıllar, muz, roka, ıspanak, marul ve maydanoz, iyi birer magnezyum kaynağı olarak bilinir.<br />
<br />
Kükürt: Enerji üretimi, kemik ve dişlerin oluşumu, hücre büyümesi ve onarımı, böbreklerin ve kalp kaslarının sağlıklı çalışması için gereklidir. Eksikliği halinde genel güçsüzlük, yorgunluk, böbrek hastalıkları, bağırsak sorunları, dişlerin geç çıkması gibi problemler muhtemeldir. Et, süt, tavuk, balık, yumurta, tahıllar ve kuru baklagiller, kükürt kaynaklarıdır. Yoğun kükürt içeren doğal kaplıca suları da, vücut sağlığı için son derece şifalıdır.  <br />
<br />
Sodyum: Vücudun, kendisi için gerekli suyu tutması, kasların sağlıklı kasılması, hücrelerde su ve elektrolit alışverişinin sağlanması yoluyla tansiyonun düzenlenmesi, sodyum yardımıyla olur. Bu sebeple, vücudun yeterli sodyumla desteklenmesi şarttır. Özellikle terlemeler neticesinde vücutta, su ile beraber sodyum kaybı da yaşanır. Bu nedenle, terlemiş kimselerin sadece su ile değil, tuzla da vücutlarını takviye etmeleri önemlidir. Sodyum fazlalığı da azlığı da organizmada sıkıntı oluşturur. Eksikliği halinde kaslarda zayıflık ve ağrı, bilinçte bulanıklık, solunum yetmezliği gibi durumlar söz konusu olur. Tuz, salamura zeytin, peynir, tereyağı, ekmek, beyin, böbrek, kahve, kuru baklagiller, patates, ıspanak, marul, havuç, portakal, patlıcan ve elma gibi birçok gıda, iyi birer sodyum kaynağıdır.<br />
<br />
 Potasyum: Vücut sıvı dengesinin korunması, hücre ve dokuların sağlığı, sinir sisteminin sağlıklı çalışması ve kalp sıhhati için önemlidir. Eksikliği, halsizlik, kas yorgunluğu, düşük tansiyon, ödem, cilt kuruluğu ve akne sebebidir. Süt ve süt ürünlerinde, muz, incir, şeftali, kayısı, hurma, kuru üzüm, kiraz gibi meyvelerde ve patateste bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2-DOĞRU BESLENME</span></span><br />
<br />
Allah azze ve celle, bizim için yarattığı tüm nimetler karşılığında bizden, sadece güzel bir kulluk istemiştir. Kulluk ise Allah’ın yaptıklarından râzı olmakla mümkündür. Rabbimiz yol haritamızı çizmiş, bize, Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhualayhi ve sellemi en güzel örnek olarak sunmuş ve O’nun sünnetine uygun yaşamamızı emretmiştir.<br />
<br />
Rabbimiz Ahzab sûresi 21. âyette şöyle buyurur:<br />
<br />
“Andolsun ki Rasûlullah’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, en mükemmel bir örnek vardır.”<br />
<br />
Mademki gerçek budur, o halde, her Müslümanın da güzel bir kul olabilmek yolunda, Sevgili peygamberini taklit etmesi, O’nun gibi yaşamaya ve davranmaya azmetmesi gerekir. Bu gayret, hayatın her alanında ve her hususta gerekli olup, beslenmede de böyledir.<br />
<br />
Doğru beslenmenin nasıl olacağını, nimetlerin en doğru şekilde nasıl tüketilmesi gerektiğini, sünnete bakarak görebilir ve böylece hem maddi hem de manevi sıhhatimizi korumak adına, iyi ve doğru bir adım atmış oluruz.<br />
<br />
Şimdi, aklın ve bilimin kendisini sürekli doğrulamakta olan Kur’an’a ve en mükemmel örnek olan Rasûlullahaleyhisselâm’a tekrar tekrar dönelim ve nasıl beslenmemiz gerektiğini, bu iki şaşmaz kaynaktan öğrenelim:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Az Yemek:</span></span><br />
<br />
Her Müslüman’ın hayatına yerleştirmesi gereken belki de en önemli yeme alışkanlığı, az ile yetinmesini, az yiyerek doymasını bilmektir. Rasûlullah aleyhisselâm, şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet, mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefese ayırmalıdır.” (Tirmizî, Zühd, 47)<br />
<br />
Bunun nasıl olacağını merak edenler için, hemen açıklayalım: Acıkmadan sofraya oturmayacak ve doymadan sofradan kalkacağız. Sofra başından, daha canı yemek isterken kaçabilmek, nefsine hâkim olarak, kendini çok yemekten alıkoyabilmek, kolay olmasa da, her Müslüman’ın hayat tarzı haline getirmesi gereken çok mühim bir alışkanlıktır.<br />
<br />
Çok yemenin, hem fazla kilolara hem fazla uykuya hem de rehavete ve sıhhatsizliğe kapı araladığını herkes bilir. Mademki durum budur, Allah’ın bize emanet etmiş olduğu vücudu korumak adına, az yemeye alışmamız gerekir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz, aza kanaat etmekle ilgili bir başka hadislerinde,  beraber yiyenlerin sayısı arttıkça, yemeğin bereketinin de artacağını haber vererek, şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“İki kişinin yiyeceği üç kişiye yeter. Üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter.” (Buhâri, Et’ıme, 11)<br />
<br />
Demek ki, bana kalmaz, korkusuyla cimrilik etmek, sadece kendine ayırıp bencilce tüketmek de bir Müslüman’a yakışmaz. Zira Müslüman, bölüştükçe çoğalacağına inanır. Zaten, cennete nasıl girileceğine dâir hadis-i şeriflerinden birinde, Rasûlullah aleyhisselâm, şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz. İnsanlar uyurken siz namaz kılınız. Bu sâyede selâmetle cennete girersiniz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 42 )<br />
<br />
Demek ki, az yemeye ve yemek yedirmeye riayet edersek, hem dünyada, hem ahirette cennet bizi bekliyor.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Çok Çiğnemek:</span></span><br />
<br />
Az yemeye alışmak isteyenlerin, öncelikle yapması gereken, çok çiğnemeyi öğrenmektir. Çünkü bir lokma ne kadar çok çiğnenirse, tadı ve şifâsı o kadar iyi alınır, o kadar iyi parçalanır ve midedeki hazmı da o derece kolay olur. Güzelce hazmedilen gıdalar, vücudun faydalanacağı hale gelir. Vücut, ihtiyacı giderildiği için az bir yemeklede olsa doygunluk hisseder. Oysa löp löp yutulan, doğru düzgün çiğnenmeden mideye indirilen lokmalar, ne yazık ki aynı hissi veremez. Zira yeterince çiğnenmeden yutulan lokmaları vücut, yenmiş lokma olarak algılayamaz. Bu durumda kişi, çok yediği halde doymaz. Doymadığı için yemeye devam eder. Çok yediği için de kilo alır.<br />
<br />
Ayrıca yeterince çiğnenmemiş lokmaların, midedeki sindirimi zorlaşacağı göz önüne alınırsa, ikinci bir zarar söz konusu olur. Mide, hazmetmesi için yutulmuş o iri parçalarla uğraşırken yorulur. Parçalayamadığı lokmalar çürüyerek, toksine dönüşür. Bu toksinler, ilkin karaciğerle bölüşülür. Karaciğer de taşıyamaz olunca, safra ile yük paylaşır. Böylece, sadece az çiğneme alışkanlığı dolayısıyla, nice sağlık problemi ortaya çıkar.<br />
<br />
Bir lokmayı, en az püre kıvamına gelene kadar çiğnemek ve ondan sonra mideye göndermek, en doğrusudur. <br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taze Yemek:</span></span><br />
<br />
Yemeklerin, bir öğünlük pişirilmesi ve taze taze tüketilmesi esastır. Zira bekleyen yemek, bakterilerin oluşumuna müsaittir. Bekleyen besin, besleyici değerini yitirir ve içinde zararlı olabilecek nitrit gibi toksinler oluşabilir. Özellikle patates ve ıspanak yemeklerinin bekletilmesi uygun değildir. Yiyeceği kadar pişirmek ve pişen yemeyi o öğünde tüketmek, hem sünnete hem de sıhhate en uygun tavırdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tek çeşit yemek:</span></span><br />
<br />
Tek çeşitten kasıt, aynı besin öğlelerini bir arada tüketmektir. Çeşit sayısı ne kadar artarsa, hazım da o kadar geç ve güç gerçekleşir. Nefsin her istediğini yapmak yerine, azla ve tek çeşitle yetinmek, sıhhate en uygun olanıdır.<br />
<br />
Meselâ: Peynir, protein içerir. Yanında yine protein içermekte olan tereyağı ve yumurta gibi gıdaları da yemek, midenin yükünü artırmaktır. Yine de, bu üç gıda aynı neviden olduğu için, midenin bunları aynı öğünde hazmetmesi mümkündür. Yanında ceviz yemek, peynirin hazmını kolaylaştıran bir sebeptir. İşte böyle, birbirine yardımcı olan yiyecekleri bilmek ve ona uygun bir beslenme programı yapmak en güzelidir.<br />
<br />
Sebze ile yoğurdun, et ile salatanın bir arada tüketilmesinde bir sakınca yoktur; fakat ekmek ile et aynı öğünde tüketildiğinde, hazmı zor, ağır bir yemek yenmiş olur.<br />
<br />
Bir de, çeşit çeşit yemeklerle donatılmış sofraları düşünün ki, durum ne kadar vahim. Allah da bizim, yaratılışımıza uygun beslenmemizi ve sıhhatli olmamızı murat eder.<br />
<br />
Sünnete baktığımızda, hep en az ile ve tek çeşitle yetinildiğini görmekteyiz. Süt ikramı tek, et ikramı tek, ekmek ikramı tek yapılagelmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3- İDEAL ÖLÇÜLER</span></span><br />
<br />
Her insan kendine has bir yaratılışla dünyaya gelir. Tıpatıp birbirine benzeyen insanlar, sadece tek yumurta ikizleridir. Bunun dışında herkes, kendi özel yapısını devam ettirir. O halde, tek bir ideal ölçü ortaya koyarak, herkesin bu ölçü içine girmesini istemek, hiç de akıllıca ve gerçeğe uygun değildir.<br />
<br />
Çok zayıf yapılı birinden, kilolu olmasını beklemek ne kadar gereksizse, yapılı birinden de incecik bir vücuda kavuşmasını istemek, o kadar yersiz olur. Bu anlamda, herkesin kendi bünyesini iyi tanıması ve ona uygun bir beslenme programıyla kendi idealine ulaşması, en güzelidir.<br />
<br />
Her insanın kas yapısı yağ dokusu, kemik ağırlığı başkadır. Bu nedenle, aynı kiloda olmasına rağmen, kimi insan daha ince, kimi insan daha kilolu görünebilir.<br />
<br />
Her insanın vücut tipi de başka başkadır. Genel olarak üç vücut tipinden bahsedilir:<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Ektomorf Tip:</span></span><br />
<br />
Bu tip, genetik olarak zayıf ya da çok zayıftır. Kırılgan ve narin bir yapısı vardır. Ektomorf tiplerde kemikler ince, eklemler küçüktür. Kas dokuları oldukça azdır. Omuzlar düşüktür. Boy uzun ya da kısa olmakla beraber, uzuvların uzunluğu ve kasların yetersizliği nedeniyle, genel olarak uzun gösterirler. Doğuştan güçsüz bir yapıları vardır. Bu nedenle, kaslarını kuvvetlendirebilmek için, sürekli olarak kendilerini takviye etmeleri ve çalışmaları gerekir.<br />
<br />
Ektomorf tipte parmaklar ve boyun uzundur. Üçgene benzer bir yüz şekli vardır. Keskin yüz hatları dikkat çeker. Fazla sıcak genel olarak bu tiplere iyi gelmez. Yağ oranları düşük olduğu için, soğuktan da çabuk etkilenirler. Saçları sağlıklıdır ve çabuk uzar. Zor kilo alırlar ya da alamazlar. Dar omuzlu ve düz / düze yakın göğüslü olurlar.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mezomorf Tip:</span></span><br />
<br />
Bu tip, genetik olarak belirgin bir kas dokusuna sahiptir. Kemikleri kalındır. Bele doğru incelen bir gövdeleri vardır. Yüz kemikli, uzun ve geniştir. Kollar ve bacaklar gelişkindir ve el parmakları bile kaslıdır. Bu tiplerde deri genellikle esmer ve kalındır.<br />
<br />
Atletik ve sağlam vücutlarıyla dikkat çekerler. Kadınlarda kum saatini, erkeklerde dikdörtgeni andıran bir vücut şekilleri vardır. Vücut duruşları mükemmeldir. Ektomorflara göre, kolaylıkla kas geliştirebilecek ve çabuk yağ toplayabilecek bir yapıdadırlar. Derileri de daha kalındır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Endomorf Tip:</span></span><br />
<br />
Bu tip, genetik olarak yuvarlak vücutludur. Kol ve bacaklar kısadır. Bele doğru kalınlaşma görülür. Kalın bir vücutları vardır. Kalça geniş ve yüksekçe,  üst kol, kolun diğer bölümlerine oranla daha gelişkindir.  Bu tiplerin tenleri yumuşak ve pürüzsüz, saçları sağlıklıdır. Yüz hatları ve baş yuvarlak yapılı ve büyükçedir. Endomorf tipte kaslar kuvvetli ve gelişkin değildir. Kilo vermeleri çok zor, almaları çok kolaydır. Diğer yandan, mezomorflarda olduğu gibi, kas geliştirmeleri kolaydır ve biraz çalışmayla, bu konuda ilerleme kaydedebilirler.<br />
<br />
Buradan da anlaşılıyor ki, bir insanın genetik olarak getirdiği bir vücut yapısı vardır ve bu yapı değişmez. Fakat kişi, düzgün beslenmek, spor yapmak, doğru yaşamak suretiyle, vücudunu aşırılıklardan koruyarak, sağlıklı ve zinde kalabilir.<br />
<br />
Aynaya baktığında kendini güzel ve mutlu hissediyor, aşırı kiloları sebebiyle hareket zaafı yaşamıyor ve görüntü bozukluğuna uğramıyor, kendini zinde ve sağlıklı hissediyorsa, o kişi kendi ideal ölçüleri içinde, demektir. Bunun dışında bir durum için zorlamanın ve gereksiz takıntılar yapmanın anlamı yoktur.<br />
<br />
Yapısını tanıdıktan sonra, insana düşen en büyük vazife, aşağıdaki ayetleri düşünmek ve yaratıcısına karşı tam bir rıza ve şükür hali içinde olmaya çalışmaktır:<br />
<br />
Allah azze ve celle buyurur:<br />
<br />
“Andolsun ki biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam ve emin bir karargâhta (rahimde)nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı (embriyo) hâline soktuk. Derken, o kan pıhtısını bir lokmacık et yaptık. Bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik. O kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir.” (Mü’minûn, 12 – 14)<br />
<br />
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” (Âl-i İmrân, 6)<br />
<br />
“Ey insan! Engin lûtuf ve kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatıp isyana sürükleyen nedir? O Rabbin ki seni yarattı. Sana şu sıhhatli organları verdi. Seni ölçülü bir biçime koydu. Seni dilediği sûrette terkip eden de O’dur.”(İnfitâr, 6 – 8)<br />
<br />
“Şimdi insan, neden yaratıldığına ibretle baksın. O atılıp dökülen bir sudan yaratılmıştır. O su, omurga kemikleri ile göğüs arasından çıkar. İşte, başlangıçta bu şekilde yaratılan insanı Allah, tekrar yaratıp diriltmeye kâdirdir.” (Târık, 5 – 8)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4- SPOR VE BEDEN EĞİTİMİ</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spor Nedir?</span></span><br />
<br />
Kişisel veya toplu yarışlar biçiminde yapılan, bazı kurallara göre uygulanan beden hareketlerinin tümüne spor denir. Spor, vücut direncinin artmasına, sistemlerin fizyolojik kapasite­sinin gelişmesine yardımcı olur. Bilinçli ve düzenli olarak spor yapan kişiler, sağlıklı ve zinde olmakla kalmayıp, moral açısından da kuvvetli olurlar. <br />
<br />
Yürümek, koşmak, tırmanmak, bireysel spor­lardır. Bu sporlar her yerde yapılabilir. Açık havada hareketler yapmak, yüzmek ve oyun oynamak da spor sayılabilecek uğraşlardır. Her sabah 10-15 dakika vücut hareketleri yapmak ve bu sırada düzenli ve derin nefes alıp vermek de, vücutta yağların yakılmasını destekleyen, faydalı bir sportif aktivitedir. <br />
<br />
Spor yaparken, vücudun farklı bölgelerini çalıştıran hareketler seçilebilir. Yapacağı sportif aktiviteyi tespit ederken kişi, yaşına, sağlık durumuna ve diğer özel hallere göre düşünmelidir. <br />
<br />
Fertlerin dayanıklı, disiplinli, dinç ve diri olmasında, sporun yeri son derece önemlidir. <br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sporun Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Spor yapan kişilerde, tembellik ve isteksizlik kaybolur. Yeni konulara ilgi uyanır, daha sosyal ve stresten uzak bir yapı gelişir. Vücut sporla sürekli çalıştığından, yaşlanma ve mevcut yeteneklerin körelmesi gibi durumlar gecikir.  Spor yapanlar, fazla enerjilerini bu yolla atmakta olduklarından, negatif enerji birikmesi dolayısıyla yaşanabilecek her türlü olumsuzluktan korunurlar. Boş zamanların bedensel aktivitelerle değerlendirilmesi, vücudun kapasitesinin artmasına sebep olur. Vücut sistemleri ve organlar sıhhatle çalışır, refleksler hızlanır, hareket ve sinir sisteminin aktivitesi çoğalır ve kuvvetlenir. Bu kişilerde kaslar daha sağlıklı, özgüven daha yüksek, yaşama sevinci daha yoğun olur.<br />
Spor, ileri yaş hastalıklarının önüne geçmede, kas, eklem ve sinir sistemi hastalıklarını rehabilite etmede birebir faydalıdır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beden Eğitimi Nedir?</span></span><br />
<br />
Vücudu güçlendirmek ve sağlığı korumak amacıyla, araçlı veya araçsız hareketler yapmak, bedeni, belli bir disiplinle çalıştırmaktır. Oyun, jimnastik ve spor gibi faaliyetler, beden eğitiminin kapsamındadır. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal açıdan, yaşımızın gerektirdiği verime en üstü düzeyde ulaşabilmede, beden eğitiminin çok önemli bir yeri vardır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5- UYKU VE DİNLENME</span></span><br />
<br />
Uyku, Allah’ın büyük bir lûtfudur. İnsan, beden ve zihin yorgunluğunu uyku ile atar ve dinlenir. Uyumak gibi kıymetli bir dinlenme sâyesinde, hayatımız boyunca çalışacak gücü elde ederiz. Allah azze ve celle buyurur:<br />
<br />
“Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de yayılıp çalışma zamanı yapan O’dur.” (Furkan, 47)<br />
<br />
Buradan anlaşılıyor ki, uyku ile dinlenme zamanı, öncelikle gecedir. Yatsı namazı ile imsak vakti arasındaki 4- 5 saatlik bir uyku, insan hayatının sıhhatle devamında son derece önemlidir. Hücrelerin yenilenmesi, iç ve dış organların sükûn bulup dinlenmesi, uykuyla mümkündür. Gecenin bir kısmında kalkıp ibadet etmek, çok faziletlidir. Bunu kolaylaştırmak için, kaylûle denilen öğle uykusu, sünnettir. Kaylûle, tüm sünnetler gibi, bilim adamlarının araştırma konusu olmuş ve faydaları tespit edilmiştir.<br />
<br />
Araştırmalarının sonuçlarını Amerikan Bilimsel İlerleme Topluluğu’nun San Diego’daki yıllık toplantılarında sunan bilim adamları, günde 1,5 saat kestiren gönüllülerin kendilerini zorlayan anlama testlerinde daha iyi sonuç aldıklarını belirtti.<br />
<br />
California Üniversitesi’nde yapılan bu araştırmada, beynin, yeni bilgiler için kısa süreli hafıza oluşturmak için, uykuya ihtiyacı olabileceği kaydedildi. Deneyde, sağlıklı yetişkin deneklere sabah zor bir anlama testi uygulandı ve genellikle tümü benzer notlar aldı. Deneklerden yarısı siestaya gönderildi. Yarısı ise uyanık bırakıldı. Ardından yapılan testte, uyuyanların, uyumayanlardan daha iyi sonuçlar aldıkları görüldü (Siesta, genel olarak İtalya ve İspanya’da yaygın olan öğle uykusuna verilen addır. Kaylule uykusunun, Avrupa’ya giden Müslümanlardan öğrenilmesiyle doğmuştur. Kaylule uykusundan farkı, siestanın daha uzun (2-3 saat) sürmesidir.<br />
<br />
Uyku süresi, kişiden kişiye değişmekle beraber, genel olarak 6 – 7 saat uykunun, yetişkin bir insan için yeterli olduğu bildirilir. Bazı insanlar, 3 – 4 saatlik uyku ile yetinebilirken, bazılarına 10 – 11 saat uyku gerekebilir. Genetik faktörler ve çevre şartları sebebiyle, bünyeden bünyeye değişen bu ihtiyaç evrenseldir ve insanlar hep uykuya muhtaçtırlar.<br />
<br />
Yeterince uyumayan kimselerde, dalgınlık, gerginlik, dikkat eksikliği gibi durumlar söz konusu olmaktadır. Uykusuzluk insan üzerinde acayip tesirlere yol açabilmektedir. Sevgili Peygamberimiz, bir hadis-i şerifinde, bunu şöylece dile getirmiştir:<br />
<br />
“Biriniz namaz kılarken uyuklayacak olursa, uykusu dağılana kadar yatsın. Çünkü uyuklayarak namaz kılarsa, Allah’tan bağışlanma dileyeyim, derken, belki de kendine bedduâ eder.”<br />
<br />
(Buhârî, Vudû, 53)<br />
<br />
Uykusuzluğun menfî etkileri sebebiyle, bu hususta hep bir merhametli yaklaşım sergilenmiş ve uykusuzluk hisseden kişiye, uyuması tavsiye edilmiştir. Bir başka hadis-i şerifte, Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) buyurur:<br />
<br />
“Biriniz, geceleyin namaz kılmak üzere kalkıp da Kur’an’dan ne okuyacağını bilemeyecek kadar dili dolaşırsa, yatıp uyusun.” (Müslim, Müsâfirîn, 223)<br />
<br />
Her hususta olduğu gibi, uyku ve dinlenme hususunda da en güzel misal, Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellemdir. O’nun yatağı, insanın kabrine konduğu şekildeydi, mescit de baş tarafındaydı. (Ebu Davud, Edeb, 106)<br />
<br />
Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm karnı üzerine yatmış bir adam görmüştü; hemen müdahale edip: “Bu Allah Teâlâ Hazretlerinin sevmediği bir yatıştır!” buyurdular (Tirmizî, Edeb 21). Korkuluğu olmayan damda uyunmasını uygun görmediler. ( Tirmizî, Edeb 82)<br />
<br />
Şimdi, yatmadan önce neler yapılması gerektiğini, nasıl yatıp uyumamız gerektiğini ve daha birçok inceliği, yine O’nun hadisleriyle öğrenelim:<br />
<br />
“Yatağına gideceğin zaman namaz abdesti gibi abdest al. Sonra sağ yanın üzerine yat ve şu duâyı oku. Bu duânın sözlerini, yatmadan önceki son sözün yap:<br />
<br />
Allah’ım! (Sağ yanı üzere yatarak) Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Rızânı isteyerek ve azâbından korkarak, sırtımı Sana dayadım, Sana sığındım. Sana karşı, yine Senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.” (Buhârî, Vudû, 75)<br />
<br />
“Biriniz sırtüstü uzanıp, sonra da ayak ayak üstüne atmasın.” (Ebu Dâvud, Edeb, 36)<br />
<br />
“Biriniz uyuduğu zaman, şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere, “Gecen uzun olsun, yat, uyu!” diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah’ı zikrederse, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece o kişi, neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Allah’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa, uyuşuk ve tembel bir halde sabahlar.” (Buhârî, Teheccüd, 12)<br />
<br />
    Demek ki, uyku ile dinlenmenin şartı, ibadet vaktini aksatmadan uyumaktır. Bedenin hakkıyla dinlenebilmesi için, rûhun gıdası olan ibâdetleri ihmal etmemek ve vakitlice ifâ etmek şarttır.<br />
<br />
    Dinlenmek ile ilgili olarak, şunu da dile getirmek lazım: Müslüman, âtıl ve tembel olmamalıdır. Dinlenmek, bir işten bir başka işe geçmekledir. Rabbimiz:<br />
<br />
    “Boş kaldığın vakit, hemen (başka) bir işe koyul ve yalnız Rabbine yönel!” (İnşirah, 7 – 8 ) buyurarak, insan fıtratına en uygun dinlenmeyi tarif etmiştir.<br />
<br />
    Gerçekten de insan, en çok boş kaldığında yorulur. Zira meşgul edilmeyen nefis, meşgul eder. Bu da vesveseler, vehimler ve gereksiz kaygılarla dolmamıza, rûhumuzun yorgun düşmesine yol açar. O halde, uyku ve dinlenme programımızı tekrar gözden geçirmemizde faydalar var.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Sağlik, Temizlik ve İlk yardım, Erkam Yayınları<br />
 <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ağrının Nedenini Bilmek Neden Önemlidir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38739</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:26:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38739</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağrının Nedenini Bilmek Neden Önemlidir?</span></span><br />
<br />
<br />
Ağrı nasıl oluşur ya da nasıl hissedilir? Ağrının nedenini bilmek neden önemlidir? Prof. Dr. Fırat Erdoğan yazdı.<br />
<br />
Uluslararası Ağrı Araştırmaları Birliği (IASP)’nin resmi tanımına göre; var olan ya da olması muhtemel doku hasarına eşlik eden veya bu hasarla tanımlanabilen; hoş olmayan, duyusal ve duygusal deneyime ağrı deniyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AĞRI NASIL HİSSEDİLİR?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ağrı nasıl oluşur? Ya da nasıl hissedilir?</span><br />
<br />
Vücudumuzun neredeyse tamamına yayılmış ciddi bir ağrı ağımız var. En uç noktada ise reseptör (almaç) adlı yapılar var. Olayı başlatan nokta burası. Bu sensörler uyarıldıklarında… diye başlayan bir cümle hemen şu soruyu akla getiriyor: Nasıl uyarılır bunlar?<br />
<br />
Bir nevi hırsız alarmı gibi düşünün, kapalı dükkân içinde kamera açısı dâhilinde hareket eden nesne hırsız alarmını uyarır. Yangın alarmlarının ısı artışı ya da duman miktarının artışı ile uyarılması gibi, bu reseptörlerde kendi bölgelerinde, hassas oldukları, olmaması gereken şeyler tespit ettiklerinde olaydan merkezi haberdar ediyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Olmaması gereken şeyler neler?</span></span><br />
<br />
    Isı artışı ya da azalması; malum soğukta çok kalındığında da ağrı hissediliyor, yanıkta da.<br />
    Travma; top oynarken bacağa gelmiş darbe.<br />
    Oksijensizlik; küçükken sert bir iple parmağınızı sarıp, sıkmışsınızdır illaki.<br />
<br />
Örnekleri çoğaltmak mümkün.<br />
<br />
Ağrıyı tetikleyen olay bradikinin, seratonin, histamin gibi maddelerin salınımına neden oluyor. Bu kimyasal maddeler tarafından harekete geçirilen reseptör uyarıyı aldığında, alarm durumuna geçer. Bu bilgiyi çoğu sadece bu görev için bulunan sinir lifleriyle merkeze doğru iletir.<br />
<br />
Bu iletim bile üzerine kitap yazılacak bir konu. İleten lifler miyelin kılıfla kaplı olması ya da olmaması, miyelinlilerin iletim hızı saniyede şu kadar metredir denecek kadar mevzu incelenmiş.<br />
<br />
Karıncalanma tarzı ağrı varsa görev yapan lifler saniyede yaklaşık bir metre hıza ulaşırken, ani, batıcı ağrıları ileten lifler saniyede 30 metre yol alabilecek sürate ulaşabiliyor.<br />
<br />
Sonraki istasyon: Medulla Spinalis (omurilik).<br />
<br />
Yaklaşık üç tabakalı bir iletimle beyinde talamus denen merkez uyarılıyor ve bu sayede siz problem hissedilen bölgenizi lokalize ediyor ve doğru tarif edebilirseniz direkt tanı koyacak şekilde doktorunuza anlatabiliyorsunuz.<br />
<br />
Bazı insanların ağrı eşiğinin yüksek olması (canı pek, ağrıya dayanıklı) ya da bazı insanların canı tatlıdır, “en ufak bir problemde ortalığı yıkar” olarak tanınmasının küçük bir açıklaması bu reseptörler ve liflerin yapısı, sayısı ve dağılımı ile ilgilidir. Büyük açıklamayı ise psikiyatristlere havale ediyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AĞRININ NEDENİNİ BİLMEK NEDEN ÖNEMLİDİR?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Olarak İki Tip Ağrı Var</span></span><br />
<br />
Akut, anlık hissedilir. Acı duymak dense belki daha kolay anlaşılır. Çivinin batması, yanık gibi ağrılar. Olayın vuku bulması ile hissedilmesi arasındaki süre 0,1 saniye (saniyenin onda biri) hemen alarm çalar. Sadece o bölge ile kalmaz, bir anda bütün vücutta ısı artar, kalp çarpıntısı olur, tansiyon yükselir. Sonra çekinme hareketi ile uyarandan uzaklaşılır.  <br />
<br />
Kronik ağrı daha çok organları ilgilendirir. Nispeten yavaş iletilir ama süreklilik söz konusudur. Sızı tarzında ve uzun sürer. Ağrı bir hastalığın alarmı olmaktan çok kendi başına hastalık anlamına gelebilir. Tanısı ve tedavisi zordur.<br />
<br />
Yansıyan ağrı, kısa vadede kafa karıştırmasıyla bilinir. Belli organlardan çıkan lifler bir müddet birlikte hareket ettikleri için komşuluk yoluyla bir bölgenin ağrısı başka bir yerde algılanabilir. Diş çürüğü olan biri kulak iltihabı zannedilip antibiyotik kullanabilir, bu kötü bir durumdur. Fakat asıl kâbus, sol çenede, boynumda ağrım var diyen hastaya ağrı kesici verip altta yatan asıl sebep olan Miyokard enfarktüsü (kalp krizi) tanısını atlamak olur.<br />
<br />
Sağlıkçı olmayan birinin anlamakta en çok zorlanacağı tip ise “Fantom ağrısı”dır. Hasta senelerce ayağındaki yaralar nedeniyle ağrı çeker, sonunda yaralar kangrene döner. İlaç tedavisi yetersiz kalır, ayak kesilir. Aylar sonra hasta hala ayağının ağrıdığını söyler. Olmayan organın ağrısı olur mu?<br />
<br />
Senelerce hafızaya kaydedilmiş ağrının yadigârıdır bu olumsuz his. Neticede ağrı sübjektif (nesnel) bir duyudur. Ağrım var diyene “yok senin ağrın” demek mümkün değil. Vücut ısınız ölçtük 38 derece demek kadar kolay değil burada işler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peki, ağrıyı keselim mi?</span></span><br />
<br />
Bazen dünyadaki en sevimsiz tecrübeniz olan ağrı görüldüğü gibi sizin yararınız için çalışan bir uyarı sistemidir. Apandisit oldunuz, şiddetli, kıvrandıran bir ağrı olmazsa hastaneye gitmezsiniz tabii olarak. Sonuç; appendix denen organınız patlar, vaktinde gidilse ilaçla ya da basit bir ameliyat ile düzelecek hastalığınız belki de mevtinize sebep olur.<br />
<br />
Diş ya da kulak ağrısı gibi tahammülü güç durumlar erken dönemde sizi hastaneye götürmese beyin apsesi ya öldürecek ya ölümü istetecek dertlere neden olacaktı.<br />
<br />
Bu sebeple ağrıyı kesmek değil, nedeninin tedavi etmek esastır. Bunun önce bir adını koymak, istirahat, serum, medikal ya da cerrahi tedavi ilh. sonra da neyse gereğini yapmak icap eder.<br />
<br />
Ama aşina olduğumuz; 12 saat araba kullandıktan sonra olan bel ağrısı, gürültülü soğuk ortamda geçirilmiş saatler sonrası hissedilen baş ağrısı için, ağrı kesici hap kullanmak bir seçenek olabilir.<br />
<br />
Bu ilaçlar genel olarak organda meydana gelmiş inflamasyonu (iltihabı) baskılayarak ağrı duyusunun, oluşum yerinde kalmasını sağlıyor. Daha nitelikli ve heyet raporu ya da uzman hekim tarafından reçete edilenler ise yukarıda anlattığımız mekanizmanın daha üst aşamalarını bloke ediyor.<br />
<br />
Ameliyat öncesi yapılan anestezi ise çok daha teknik bir şekilde iletim yollarını ve beyinde ağrıyı algılayan merkezleri uyuşturuyor. Ama hepsinin bir süresi var, geçirilen ciddi bir ortopedi ameliyatından uyandıktan 2 saat sonra neredeyse ağrı olmazken, o günün gecesi hasta için “şeb i yelda” olabilir.<br />
<br />
Mesajımız? Ağrı hissini önemseyelim, süre uzuyor, ağrı tekrarlıyorsa ya da ilave şikâyetler varsa ağrıyı geçirmek değil, sebebini bulup tedavi etme gayretinde olalım. Bu kadar faydasına rağmen yine de ağrısız günler dileriz…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Fırat Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 466<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağrının Nedenini Bilmek Neden Önemlidir?</span></span><br />
<br />
<br />
Ağrı nasıl oluşur ya da nasıl hissedilir? Ağrının nedenini bilmek neden önemlidir? Prof. Dr. Fırat Erdoğan yazdı.<br />
<br />
Uluslararası Ağrı Araştırmaları Birliği (IASP)’nin resmi tanımına göre; var olan ya da olması muhtemel doku hasarına eşlik eden veya bu hasarla tanımlanabilen; hoş olmayan, duyusal ve duygusal deneyime ağrı deniyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AĞRI NASIL HİSSEDİLİR?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ağrı nasıl oluşur? Ya da nasıl hissedilir?</span><br />
<br />
Vücudumuzun neredeyse tamamına yayılmış ciddi bir ağrı ağımız var. En uç noktada ise reseptör (almaç) adlı yapılar var. Olayı başlatan nokta burası. Bu sensörler uyarıldıklarında… diye başlayan bir cümle hemen şu soruyu akla getiriyor: Nasıl uyarılır bunlar?<br />
<br />
Bir nevi hırsız alarmı gibi düşünün, kapalı dükkân içinde kamera açısı dâhilinde hareket eden nesne hırsız alarmını uyarır. Yangın alarmlarının ısı artışı ya da duman miktarının artışı ile uyarılması gibi, bu reseptörlerde kendi bölgelerinde, hassas oldukları, olmaması gereken şeyler tespit ettiklerinde olaydan merkezi haberdar ediyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Olmaması gereken şeyler neler?</span></span><br />
<br />
    Isı artışı ya da azalması; malum soğukta çok kalındığında da ağrı hissediliyor, yanıkta da.<br />
    Travma; top oynarken bacağa gelmiş darbe.<br />
    Oksijensizlik; küçükken sert bir iple parmağınızı sarıp, sıkmışsınızdır illaki.<br />
<br />
Örnekleri çoğaltmak mümkün.<br />
<br />
Ağrıyı tetikleyen olay bradikinin, seratonin, histamin gibi maddelerin salınımına neden oluyor. Bu kimyasal maddeler tarafından harekete geçirilen reseptör uyarıyı aldığında, alarm durumuna geçer. Bu bilgiyi çoğu sadece bu görev için bulunan sinir lifleriyle merkeze doğru iletir.<br />
<br />
Bu iletim bile üzerine kitap yazılacak bir konu. İleten lifler miyelin kılıfla kaplı olması ya da olmaması, miyelinlilerin iletim hızı saniyede şu kadar metredir denecek kadar mevzu incelenmiş.<br />
<br />
Karıncalanma tarzı ağrı varsa görev yapan lifler saniyede yaklaşık bir metre hıza ulaşırken, ani, batıcı ağrıları ileten lifler saniyede 30 metre yol alabilecek sürate ulaşabiliyor.<br />
<br />
Sonraki istasyon: Medulla Spinalis (omurilik).<br />
<br />
Yaklaşık üç tabakalı bir iletimle beyinde talamus denen merkez uyarılıyor ve bu sayede siz problem hissedilen bölgenizi lokalize ediyor ve doğru tarif edebilirseniz direkt tanı koyacak şekilde doktorunuza anlatabiliyorsunuz.<br />
<br />
Bazı insanların ağrı eşiğinin yüksek olması (canı pek, ağrıya dayanıklı) ya da bazı insanların canı tatlıdır, “en ufak bir problemde ortalığı yıkar” olarak tanınmasının küçük bir açıklaması bu reseptörler ve liflerin yapısı, sayısı ve dağılımı ile ilgilidir. Büyük açıklamayı ise psikiyatristlere havale ediyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AĞRININ NEDENİNİ BİLMEK NEDEN ÖNEMLİDİR?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Olarak İki Tip Ağrı Var</span></span><br />
<br />
Akut, anlık hissedilir. Acı duymak dense belki daha kolay anlaşılır. Çivinin batması, yanık gibi ağrılar. Olayın vuku bulması ile hissedilmesi arasındaki süre 0,1 saniye (saniyenin onda biri) hemen alarm çalar. Sadece o bölge ile kalmaz, bir anda bütün vücutta ısı artar, kalp çarpıntısı olur, tansiyon yükselir. Sonra çekinme hareketi ile uyarandan uzaklaşılır.  <br />
<br />
Kronik ağrı daha çok organları ilgilendirir. Nispeten yavaş iletilir ama süreklilik söz konusudur. Sızı tarzında ve uzun sürer. Ağrı bir hastalığın alarmı olmaktan çok kendi başına hastalık anlamına gelebilir. Tanısı ve tedavisi zordur.<br />
<br />
Yansıyan ağrı, kısa vadede kafa karıştırmasıyla bilinir. Belli organlardan çıkan lifler bir müddet birlikte hareket ettikleri için komşuluk yoluyla bir bölgenin ağrısı başka bir yerde algılanabilir. Diş çürüğü olan biri kulak iltihabı zannedilip antibiyotik kullanabilir, bu kötü bir durumdur. Fakat asıl kâbus, sol çenede, boynumda ağrım var diyen hastaya ağrı kesici verip altta yatan asıl sebep olan Miyokard enfarktüsü (kalp krizi) tanısını atlamak olur.<br />
<br />
Sağlıkçı olmayan birinin anlamakta en çok zorlanacağı tip ise “Fantom ağrısı”dır. Hasta senelerce ayağındaki yaralar nedeniyle ağrı çeker, sonunda yaralar kangrene döner. İlaç tedavisi yetersiz kalır, ayak kesilir. Aylar sonra hasta hala ayağının ağrıdığını söyler. Olmayan organın ağrısı olur mu?<br />
<br />
Senelerce hafızaya kaydedilmiş ağrının yadigârıdır bu olumsuz his. Neticede ağrı sübjektif (nesnel) bir duyudur. Ağrım var diyene “yok senin ağrın” demek mümkün değil. Vücut ısınız ölçtük 38 derece demek kadar kolay değil burada işler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peki, ağrıyı keselim mi?</span></span><br />
<br />
Bazen dünyadaki en sevimsiz tecrübeniz olan ağrı görüldüğü gibi sizin yararınız için çalışan bir uyarı sistemidir. Apandisit oldunuz, şiddetli, kıvrandıran bir ağrı olmazsa hastaneye gitmezsiniz tabii olarak. Sonuç; appendix denen organınız patlar, vaktinde gidilse ilaçla ya da basit bir ameliyat ile düzelecek hastalığınız belki de mevtinize sebep olur.<br />
<br />
Diş ya da kulak ağrısı gibi tahammülü güç durumlar erken dönemde sizi hastaneye götürmese beyin apsesi ya öldürecek ya ölümü istetecek dertlere neden olacaktı.<br />
<br />
Bu sebeple ağrıyı kesmek değil, nedeninin tedavi etmek esastır. Bunun önce bir adını koymak, istirahat, serum, medikal ya da cerrahi tedavi ilh. sonra da neyse gereğini yapmak icap eder.<br />
<br />
Ama aşina olduğumuz; 12 saat araba kullandıktan sonra olan bel ağrısı, gürültülü soğuk ortamda geçirilmiş saatler sonrası hissedilen baş ağrısı için, ağrı kesici hap kullanmak bir seçenek olabilir.<br />
<br />
Bu ilaçlar genel olarak organda meydana gelmiş inflamasyonu (iltihabı) baskılayarak ağrı duyusunun, oluşum yerinde kalmasını sağlıyor. Daha nitelikli ve heyet raporu ya da uzman hekim tarafından reçete edilenler ise yukarıda anlattığımız mekanizmanın daha üst aşamalarını bloke ediyor.<br />
<br />
Ameliyat öncesi yapılan anestezi ise çok daha teknik bir şekilde iletim yollarını ve beyinde ağrıyı algılayan merkezleri uyuşturuyor. Ama hepsinin bir süresi var, geçirilen ciddi bir ortopedi ameliyatından uyandıktan 2 saat sonra neredeyse ağrı olmazken, o günün gecesi hasta için “şeb i yelda” olabilir.<br />
<br />
Mesajımız? Ağrı hissini önemseyelim, süre uzuyor, ağrı tekrarlıyorsa ya da ilave şikâyetler varsa ağrıyı geçirmek değil, sebebini bulup tedavi etme gayretinde olalım. Bu kadar faydasına rağmen yine de ağrısız günler dileriz…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Fırat Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 466<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ayırıcı Tanı Nedir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38738</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:24:41 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=38738</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayırıcı Tanı Nedir?</span></span><br />
<br />
Her şikâyeti taklit edebilen, her hastalığı andırabilen gizemli bir enfeksiyon: Ayırıcı tanının tam merkezinde Enfeksiyöz Mononükleoz…<br />
<br />
Klasik tıp kitaplarında herhangi bir hastalık nasıl anlatılır?<br />
<br />
Kısaca tarifi,<br />
<br />
    Etyoloji: altta yatan sebep, mesela enfeksiyon hastalıklarında mikrobun adı,<br />
    Patogenez: hastalığın gelişme şekli,<br />
    Klinik: Oluşan şikâyetler,<br />
    Tanı: Kullanılacak tetkik, görüntüleme metotları,<br />
    Tedavi: İlaç ya da cerrahi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
AYIRICI TANI</span></span><br />
<br />
Bunlar tamam, herkes biliyor. Bir de hekimleri ilgilendiren bir başlık daha var; ayırıcı tanı...<br />
<br />
Ne işe yarar?<br />
<br />
Bu hastalığın neden olduğu bulguları, tetkik sonuçlarını yorumlarken akla gelmesi gereken hastalıklar.<br />
<br />
Mesela baş ağrısı şikâyetinde; migren de akla gelmeli, beyin kanaması ya da tümör de...<br />
<br />
Ayırıcı tanı kavramını anlatabileceğimiz güzel bir enfeksiyon hastalığımız var. Daha önce farklı sebeplerle kenarından köşesinden bahsettiğimiz Enfeksiyöz Mononükleoz (EMN). Meşhur namıyla analım; öpücük hastalığı.<br />
<br />
Hikâye sıradan bir nezle gibi başlıyor. Mikrop ağız boğaz yoluyla alınıyor. Hatta özellikle tükürükle bulaşıyor. Bu yüzden öpücük hastalığı da deniyor. Bizim gibi çocukları seven, çocukları yakın temasla seven milletlerde bu sebeple çok yaygın.<br />
<br />
Hastalığa neden olabilen birçok mikrop var ama biri nerdeyse hastalıkla özdeşleşecek kadar meşhur; Ebstein Barr virüs (EBV).  Bildiğiniz uçuk mikroplarıyla aynı aileden. İki yaşındaki bireyler üzerinde yapılan araştırmanın sonucu: her yüz kişiden doksanı, bu kısacık ömürlerinde EBV ile karşılaşmışlar.<br />
<br />
Nedir EMN’yi özellikle yapan?<br />
<br />
Şöyle anlatalım:<br />
<br />
Hastalıklarda görülebilecek şikâyetlerin listesini oluştursanız, ateş, öksürük, solukluk… Aklınıza gelen her şeyi yazın. Mesele 40 tane şikâyet başlığı çıkarsanız.<br />
<br />
Menenjit ya da zatürre deseniz 3-5 şikâyet yazılır. Filanca organın kanseri de o kadar sayıda derdin müsebbibi olabilir. EMN’de ise görülmeyecek şikâyetler üç, beş tanede kalır.<br />
<br />
Her şey görülür yani, hem de şiddetli şekilde.<br />
<br />
En başta ateş olur. 39’lara varır ve sıklıkla 6-7 günü bulur. Özellikle bir çocuk hekimi için beş gün sürmüş ve sebebi bulunmamış ateş kâbuslardan bir kâbustur. Öncelikle lösemi benzeri kanserler, sonra kalp damarlarına zarar vererek öldürücü olabilen Kawasaki hastalığı…<br />
<br />
Viral enfeksiyon olduğu için tabii ki ve kesinlikle antibiyotik verilmez. Maalesef aile- hekim iş birliğiyle en çok işlediğimiz günah şudur: “Biz antibiyotik verelim, bakteriyel ise düzelir, değilse de ‘noolcak ki?’”<br />
<br />
(Mahalle ağzı için özür dileriz.)<br />
<br />
EMN bu hatayı affetmez anında cezasını verir. Zaten her çeşit döküntü yapabilme potansiyeli varken üzerine bir de “ampisilin raşı” eklenir.  En çok kullanılan antibiyotik gruplarına karşı özel bir döküntü ile karşılar sizi.<br />
<br />
Yeri gelmişken söyleyelim, cilt üzerinde ve mukozalarda pek çok döküntü modelini gösterebiliyor. Bunlar uzamış ateşe eşlik edince “ayırıcı tanıya” giren hastalık sayısı bir anda yüze çıkıyor.<br />
<br />
Kızamığa da benzer, kızamıkçığa da, beşinci hastalığı andırır, suçiçeğinin başlangıç günlerini de.<br />
<br />
Ateşle birlikte en sık belirti; lenfadenopatidir.  Boyunda görülen şişlikler en bilinen örneğidir. 1920’lerde aynı zamanda bir grup üniversite öğrencisinin boyunlarında şişlik oluşmasının sebebi araştırılırken keşfedilmiş zaten EBV denen mikrop.<br />
<br />
Boynunda kitle olan, ateşi düşmeyen, genel durumu bozuk hastada en önce ne düşünürsün sorusunu tıp fakültesinde kantin personeli bile bilir; tabii ki kötü huylu hastalık.<br />
<br />
Bir de spesifik tutulumu var: epitroklear lenf nodu. Bu bezelerin dirsek iç yüzünde yerleşenleri yani. Şişmişse eğer aksi ispatlanana kadar illaki kanserden korkulacak.<br />
<br />
En sık tutulan iç organlar karaciğer ve dalaktır. Özellikle dalak etkilenmişse çok ciddi büyür, adeta başrole çıkacak kadar gürültülü tabloya neden olabilir. Nadiren görülen ölümün belki en sık sebebi çok büyüyen dalağın kendiliğinden kanamasıdır.<br />
<br />
Yüksek ateş, dalak ve karaciğer büyümesi kelimelerini arama motoruna ya da yapay zekâya yazıp “listele” butonuna basın, ya da basmayın içiniz kararmasın.<br />
<br />
Tam hekimcilik oynamaya başlamışken, bu liste, oyunu içinden çıkılmaz bir hale getirir. Yani muayene bulguları tanıya yaklaşmayı bırakın bilakis işleri arapsaçına dönüştürür.<br />
<br />
O zaman biraz tetkik isteyelim.<br />
<br />
Önce genel tetkikler;<br />
<br />
    Akut faz reaktanları: genel enfeksiyon tetkikleri, bazıları sınırda yüksek bazıları zirvelerde ama hepsi bozulur.<br />
    Genel biyokimya parametreleri: karaciğer çok, böbrek nispeten az, kalp etkilenirse öldürecek düzeyde bozulur.<br />
    Kan sayımı: İnanın kaç parametre varsa hepsi etkilenir. Daha da enteresanı herhangi bir hücre bazı hastalarda çok çıkarken bazılarında aşağı doğru seyreder<br />
<br />
Sonra özel bir tetkik, periferik yayma. Kan hücrelerini boyayıp mikroskopta doğrudan gözümüzle görelim. Birçok bilgi verir ama en önemlisi kanser mi, değil mi sorusuna yüksek doğrulukla verdiği cevaptır.<br />
<br />
Yine aynı çıkmaz sokak: EMN’de görülen bulgular lösemi benzeri kanserleri de çok iyi taklit eder, ciddi gidişli iltihabi hastalıkları da.<br />
<br />
İçinizden “Zor bu doktorların işi” dediğinize eminiz…<br />
<br />
Neyse ki eskilerin koyduğu bazı kurallar hiç eskimiyor.<br />
<br />
Komplikasyonla giden, küçük sayılabilecek grup hariç tutulursa “ilaç alınırsa yedi gün alınmazsa bir haftada” hastalık düzeliyor.<br />
<br />
Günün sonunda bir sabah vizitinde asistan arkadaş: “- Anti VCA Ig M ve Anti VCA Ig G pozitif çıktı” diyor, herkes bir derin nefes alıyor.<br />
<br />
Kıssadan hisse, kişiler için sağlıkta, hekimler için meslekte iki kere iki bazen dört eder bazen başka bir şey…<br />
<br />
Önemli olan “O’nun ne dediği…”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Fırat Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 472<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayırıcı Tanı Nedir?</span></span><br />
<br />
Her şikâyeti taklit edebilen, her hastalığı andırabilen gizemli bir enfeksiyon: Ayırıcı tanının tam merkezinde Enfeksiyöz Mononükleoz…<br />
<br />
Klasik tıp kitaplarında herhangi bir hastalık nasıl anlatılır?<br />
<br />
Kısaca tarifi,<br />
<br />
    Etyoloji: altta yatan sebep, mesela enfeksiyon hastalıklarında mikrobun adı,<br />
    Patogenez: hastalığın gelişme şekli,<br />
    Klinik: Oluşan şikâyetler,<br />
    Tanı: Kullanılacak tetkik, görüntüleme metotları,<br />
    Tedavi: İlaç ya da cerrahi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
AYIRICI TANI</span></span><br />
<br />
Bunlar tamam, herkes biliyor. Bir de hekimleri ilgilendiren bir başlık daha var; ayırıcı tanı...<br />
<br />
Ne işe yarar?<br />
<br />
Bu hastalığın neden olduğu bulguları, tetkik sonuçlarını yorumlarken akla gelmesi gereken hastalıklar.<br />
<br />
Mesela baş ağrısı şikâyetinde; migren de akla gelmeli, beyin kanaması ya da tümör de...<br />
<br />
Ayırıcı tanı kavramını anlatabileceğimiz güzel bir enfeksiyon hastalığımız var. Daha önce farklı sebeplerle kenarından köşesinden bahsettiğimiz Enfeksiyöz Mononükleoz (EMN). Meşhur namıyla analım; öpücük hastalığı.<br />
<br />
Hikâye sıradan bir nezle gibi başlıyor. Mikrop ağız boğaz yoluyla alınıyor. Hatta özellikle tükürükle bulaşıyor. Bu yüzden öpücük hastalığı da deniyor. Bizim gibi çocukları seven, çocukları yakın temasla seven milletlerde bu sebeple çok yaygın.<br />
<br />
Hastalığa neden olabilen birçok mikrop var ama biri nerdeyse hastalıkla özdeşleşecek kadar meşhur; Ebstein Barr virüs (EBV).  Bildiğiniz uçuk mikroplarıyla aynı aileden. İki yaşındaki bireyler üzerinde yapılan araştırmanın sonucu: her yüz kişiden doksanı, bu kısacık ömürlerinde EBV ile karşılaşmışlar.<br />
<br />
Nedir EMN’yi özellikle yapan?<br />
<br />
Şöyle anlatalım:<br />
<br />
Hastalıklarda görülebilecek şikâyetlerin listesini oluştursanız, ateş, öksürük, solukluk… Aklınıza gelen her şeyi yazın. Mesele 40 tane şikâyet başlığı çıkarsanız.<br />
<br />
Menenjit ya da zatürre deseniz 3-5 şikâyet yazılır. Filanca organın kanseri de o kadar sayıda derdin müsebbibi olabilir. EMN’de ise görülmeyecek şikâyetler üç, beş tanede kalır.<br />
<br />
Her şey görülür yani, hem de şiddetli şekilde.<br />
<br />
En başta ateş olur. 39’lara varır ve sıklıkla 6-7 günü bulur. Özellikle bir çocuk hekimi için beş gün sürmüş ve sebebi bulunmamış ateş kâbuslardan bir kâbustur. Öncelikle lösemi benzeri kanserler, sonra kalp damarlarına zarar vererek öldürücü olabilen Kawasaki hastalığı…<br />
<br />
Viral enfeksiyon olduğu için tabii ki ve kesinlikle antibiyotik verilmez. Maalesef aile- hekim iş birliğiyle en çok işlediğimiz günah şudur: “Biz antibiyotik verelim, bakteriyel ise düzelir, değilse de ‘noolcak ki?’”<br />
<br />
(Mahalle ağzı için özür dileriz.)<br />
<br />
EMN bu hatayı affetmez anında cezasını verir. Zaten her çeşit döküntü yapabilme potansiyeli varken üzerine bir de “ampisilin raşı” eklenir.  En çok kullanılan antibiyotik gruplarına karşı özel bir döküntü ile karşılar sizi.<br />
<br />
Yeri gelmişken söyleyelim, cilt üzerinde ve mukozalarda pek çok döküntü modelini gösterebiliyor. Bunlar uzamış ateşe eşlik edince “ayırıcı tanıya” giren hastalık sayısı bir anda yüze çıkıyor.<br />
<br />
Kızamığa da benzer, kızamıkçığa da, beşinci hastalığı andırır, suçiçeğinin başlangıç günlerini de.<br />
<br />
Ateşle birlikte en sık belirti; lenfadenopatidir.  Boyunda görülen şişlikler en bilinen örneğidir. 1920’lerde aynı zamanda bir grup üniversite öğrencisinin boyunlarında şişlik oluşmasının sebebi araştırılırken keşfedilmiş zaten EBV denen mikrop.<br />
<br />
Boynunda kitle olan, ateşi düşmeyen, genel durumu bozuk hastada en önce ne düşünürsün sorusunu tıp fakültesinde kantin personeli bile bilir; tabii ki kötü huylu hastalık.<br />
<br />
Bir de spesifik tutulumu var: epitroklear lenf nodu. Bu bezelerin dirsek iç yüzünde yerleşenleri yani. Şişmişse eğer aksi ispatlanana kadar illaki kanserden korkulacak.<br />
<br />
En sık tutulan iç organlar karaciğer ve dalaktır. Özellikle dalak etkilenmişse çok ciddi büyür, adeta başrole çıkacak kadar gürültülü tabloya neden olabilir. Nadiren görülen ölümün belki en sık sebebi çok büyüyen dalağın kendiliğinden kanamasıdır.<br />
<br />
Yüksek ateş, dalak ve karaciğer büyümesi kelimelerini arama motoruna ya da yapay zekâya yazıp “listele” butonuna basın, ya da basmayın içiniz kararmasın.<br />
<br />
Tam hekimcilik oynamaya başlamışken, bu liste, oyunu içinden çıkılmaz bir hale getirir. Yani muayene bulguları tanıya yaklaşmayı bırakın bilakis işleri arapsaçına dönüştürür.<br />
<br />
O zaman biraz tetkik isteyelim.<br />
<br />
Önce genel tetkikler;<br />
<br />
    Akut faz reaktanları: genel enfeksiyon tetkikleri, bazıları sınırda yüksek bazıları zirvelerde ama hepsi bozulur.<br />
    Genel biyokimya parametreleri: karaciğer çok, böbrek nispeten az, kalp etkilenirse öldürecek düzeyde bozulur.<br />
    Kan sayımı: İnanın kaç parametre varsa hepsi etkilenir. Daha da enteresanı herhangi bir hücre bazı hastalarda çok çıkarken bazılarında aşağı doğru seyreder<br />
<br />
Sonra özel bir tetkik, periferik yayma. Kan hücrelerini boyayıp mikroskopta doğrudan gözümüzle görelim. Birçok bilgi verir ama en önemlisi kanser mi, değil mi sorusuna yüksek doğrulukla verdiği cevaptır.<br />
<br />
Yine aynı çıkmaz sokak: EMN’de görülen bulgular lösemi benzeri kanserleri de çok iyi taklit eder, ciddi gidişli iltihabi hastalıkları da.<br />
<br />
İçinizden “Zor bu doktorların işi” dediğinize eminiz…<br />
<br />
Neyse ki eskilerin koyduğu bazı kurallar hiç eskimiyor.<br />
<br />
Komplikasyonla giden, küçük sayılabilecek grup hariç tutulursa “ilaç alınırsa yedi gün alınmazsa bir haftada” hastalık düzeliyor.<br />
<br />
Günün sonunda bir sabah vizitinde asistan arkadaş: “- Anti VCA Ig M ve Anti VCA Ig G pozitif çıktı” diyor, herkes bir derin nefes alıyor.<br />
<br />
Kıssadan hisse, kişiler için sağlıkta, hekimler için meslekte iki kere iki bazen dört eder bazen başka bir şey…<br />
<br />
Önemli olan “O’nun ne dediği…”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Fırat Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 472<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Saçlarda Kepeklenme Sorunu ve Kepekli Saç - Saçtaki Kepek Nasıl Yok Edilir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=37456</link>
			<pubDate>Mon, 05 May 2025 03:27:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=37456</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saçlarda Kepeklenme Sorunu ve Kepekli Saç - Saçtaki Kepek Nasıl Yok Edilir? </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek Nedir?</span></span><br />
<br />
Kepek kaşıntı ve kafa derisi üzerinde deri dökülmesi ile birlikte görülen yaygın bir cilt rahatsızlığıdır. Kepek, bulaşıcı değildir ve nadiren ciddi olmasına rağmen, utanç verici ve tedavi edildiğinde de ara ara tekrar edebilen bir durumdur. Ancak genellikle kontrol edilebilir durumdadır. Hafif vakalarda, hassas temizleme özelliği olan şampuanlarla saçı yıkamaktan dışında başka bir önlem almaya gerek duyulmayabilir. Daha inatçı vakalarda ise genellikle ilaçlı şampuanlardan yanıt alınabilir.<br />
<br />
Kepeğin, gençler ve yetişkinlerde en sık görülen belirtisi, genellikle beyaz ve yağlı yapıdaki ölü derilerin omuzlarda pul pul dökülmesidir. Kış ve sonbahar aylarında ev içindeki hava sıcaklığı ile dışarıdaki hava sıcaklığı arasında farklar oluştuğu için cilt kurur, bu nedenle kepek sorunu da artabilir. Bu durum yaz süresince düzelebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek Neden Olur?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yaş:</span></span> Kepek genellikle genç erişkinlik döneminde başlar ve orta yaş boyunca devam eder. Bu yaşlı yetişkinlerde olmayacak anlamına gelmez. Bazı insanlarda bu sorun ömür boyu sürebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkek Olmak:</span></span> Daha çok erkeklerde görülür. Bu nedenle uzmanlar, erkeklik hormonunun kepeğe yol açabileceğini düşünüyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağlı Saç ve Saç Derisi:</span></span> Kepek kafa derinizdeki yağla beslenir. Bu nedenle, aşırı yağlı cilt ve saçlara sahip kişiler bu soruna daha eğilimlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yetersiz Beslenme:</span></span> Çinko bakımından zengin gıdalardan ve özellikle yağların belli türlerinde bulunan B vitamininden yoksun beslenmek soruna neden olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı Hastalıklar:</span></span> Araştırmalar net bir sonuç vermese de nörolojik rahatsızlığı olan yetişkinlerde seboreik dermatit ve kepek geliştirme olasılığı daha yüksektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek Nasıl Geçer? </span></span><br />
<br />
Öncelikle kepeğe karşı yaşam tarzınızı değiştirmeniz büyük önem taşır. Kepeğe karşı kimyasal formüller aramadan gündelik hayatınızda yapacağınız değişiklikler ile kepeğe ‘dur’ diyebilirsiniz. Kepek ile mücadeleye kullandığınız ürünlerden ve beslenme düzeninden başlayabilirsiniz. Kepeğe iyi gelebilecek yöntemler şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Stresi Yönetmeyi Öğrenin:</span></span> Stres koşulları ve hastalıklar sizi daha hassas hale getirerek genel sağlığınızı etkiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şampuanı Doğru Kullanın:</span></span> Eğer yağlı bir saç derisi eğilimi varsa, günlük şampuanlama kepeği önleyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şekillendirme Ürünlerini Bırakın:</span></span> Saç spreyleri, şekillendirme jelleri, saç köpükleri saç derinizin fazla yağlanmasına neden olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Beslenin:</span></span> Yeterli çinko ve B vitaminleri bakımından zengin yağların olduğu bir diyet kepeği önleyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneşe Çıkın:</span></span> Güneş ışığı iyi gelebilir. Ama ultraviyole ışıklara maruz kalmak cildinize zarar verebilir ve cilt kanserine de neden olabilir. Bunun yerine, biraz dışarıda zaman geçirin. Yüzünüze ve vücudunuza güneş kremi sürdüğünüzden emin olun.<br />
<br />
Saçtaki kepek çoğu zaman doktora gitmeyi gerektirmez. Reçetesiz satılan kepek şampuanlarını birkaç hafta kullandıktan sonra yine de kafa derinizde kaşınma ya da kırmızı kabarıklıklar oluşuyorsa bir cilt doktoruna gidilmesi önerilir. Kepekli kişide seboreik dermatit ya da kepeğe benzer başka bir durum olabilir. Doktorlar saç ve saç derisine bakarak durumu teşhis edebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Her Kepek Şampuanı Aynı Değildir</span></span><br />
<br />
Kepek hemen hemen her zaman kontrol edilebilir ama tedavi süresince sabırlı olmak gerekir. Kepek konusunda hafif bir sorunda hassas bir şampuanla günlük olarak saçı yıkamak yardımcı olabilir. Normal kullanılan şampuanlar başarısız olduysa reçetesiz satılan özel şampuanlar daha yardımcı olabilir. Ancak kepek şampuanı aynı değildir ve kişi kendine uygun olanı tercih etmelidir. Eğer batma, kızarıklık, kaşıntı ya da bu ürünlerin herhangi birinden dolayı yanma ortaya çıkarsa, kullanımı bırakılmalı. Böyle bir döküntü, ürtiker veya nefes darlığı gibi alerjik bir reaksiyon ortaya çıkarsa, hemen tıbbi yardım alınması önerilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alternatif Tıp da Denenebilir</span></span><br />
<br />
Sorunu çözmek için alternatif tedavi yöntemi olarak çay ağacı yağı ile saçları şampuanlamak önerilebilir. Çay ağacı yağı, Avustralya çay ağacı (Melaleuca alternifolia) yapraklarından gelir. Antiseptik, antibiyotik ve antifungal ajan olarak yüzyıllardır kullanılmaktadır. Yağ, bazı kişilerde alerjik reaksiyonlara neden olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bebeklerde Konak Sorunu</span></span><br />
<br />
Kepeğin bir türü olan konak, çoğunlukla bebeklerde görülen bir deri hastalığıdır. Bu rahatsızlık, saçlı derideki kabuklanma ile kendini gösterir. Bebeklik döneminde görülen bu sorun, çocukluk döneminde de meydana gelebilir. Konak, aileler için endişe verici bir durum olmasına rağmen, tehlikeli bir durum değildir. Genellikle bebek 1 yaşına geldiği zaman bu durum, kendi kendine yok olabilir.<br />
<br />
Yağ ve cilt hücresi oluşumunu azaltmak amacıyla doğru şampuan kullanımı, tedavi ve saçlara iyi bakmak, stresten uzak durmak ve saç derisini temiz tutmak hafif kepek sorunları kontrol altına alınabilir. Yoğun bir kepek sorunu söz konusuysa ilaçlı kepek şampuanları denenebilir. Buna rağmen kepek geçmiyorsa ise uzman doktora başvurmak gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Formüle edilmiş kepek şampuanlarından yararlanın</span></span><br />
<br />
Kepeği geçirmek için tedavi olarak özel formüle edilmiş şampuanları kullanmak gerekebilir. Şampuan işe yaramadığı durumda ise farklı maddeler içeren kepek şampuanlarından yararlanmak doğru olacaktır. Genellikle kepeğe karşı çinko pirition, salisilik asit, kükürt, selenyum sülfür, ketokonazol ve kömür katranlı şampuan kullanmak kepeğin geçmesine yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek şampuanı şişesinin üzerindeki talimatları izleyin</span></span><br />
<br />
Kepek şampuanları, saç derisine uygulanırken köpürtülmesi gerekir. Ayrıca bazı kepek şampuanları saçta durulanmadan önce 5-10 dakika kadar saç derisinde kalmalıdır. Bu talimatlar seçilen şampuana ve saçın dokusuna bağlı olarak farklılık gösterir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç tipinize uygun şampuanı seçin</span></span><br />
<br />
Düz, ince ve yağlı bir saç derisine sahip olduğunuz durumda saçları sık sık yıkamak kepeğin geçmesine yardımcı olur. Her gün normal şampuanlama yapmanın dışında kepek şampuanını da haftada iki kes uygulamak gerekebilir. Kabarık ve kıvırcık saç tipine sahipseniz haftada 1 kepek şampuanın kullanılması önerilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç derinizi güneşten koruyun</span></span><br />
<br />
Kömür katranı gibi içeriğe sahip olan bazı kepek şampuanları saç derisini hassaslaştırarak güneşin zararlı ışınlarına karşı korumasız hale getirebilir. Saç derisinde meydana gelen yanık pul pul dökülmeleri artırabilir. Bu nedenle saç derisini güneşten korumak kepeğin hızla iyileşmesini sağlar.<br />
<br />
Kepek tedavisi için ilaçlı ve ilaçsız saç derisi ürünleri, köpükler, spreyler ve yağlar mevcuttur. Size en uygun kepekten kurtulacak ürünleri deneyerek bulmak gerekebilir. Herhangi bir ürün, kaşıntı, kızarıklık, döküntü, kurdeşen gibi alerjik reaksiyon oluşturuyorsa, uzman doktordan yardım almanız gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadınlarda Kepek Nasıl Geçer?</span></span><br />
<br />
Kadınların saçlarının yoğunluğundan dolayı saç yıkama işlemi sırasında şampuan kalıntısı bırakmamak, kepek oluşumunu engellemek açısından önemli bir adımdır. Kaşıntı ve döküntüye karşı düzenli temizleme yapmak, yağ ve kepek birikimini engelleyerek kepekle mücadele edilmesini sağlamaktadır. Aynı zamanda saç spreyi ve jölesinin fazla kullanımının yanında saçları her zaman toplu şekilde tutmak, saç derisinin nefes almasını engelleyerek kepek oluşumuna neden olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saçtaki Kepek Nasıl Gider?</span></span><br />
<br />
Saçtaki kepekten kurtulmanın en önemli yolu iyi bir hijyen sağlamaktır. Özellikle saç deriniz kaşınıyorsa, dokunma dürtüsüne karşı gelmeniz gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saçınızı kaşımamaya çalışın</span></span><br />
<br />
Saç kaşıma işlemi tahrişe neden olarak kepeğin daha da kötüleşmesine neden olabilir. Kaşıyıp, dokunulduğu durumda kepek daha da kötüleşerek saça kir bulaşmasına zemin hazırlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç derisinde kepeğe neden olan yağları uzak tutun</span></span><br />
<br />
Saç derisinde kepeğe neden olan yağları uzak tutmak için sık ama saçı tahriş etmeyecek ürünler kullanılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Stresten uzak durun</span></span><br />
<br />
Günlük hayatından etkilerinden biri olan stres, bazı kişilerde kepeği şiddetlendirerek durumu daha da kötüleştirebilir. Bu yüzden stresten uzak durmak kepekten kurtulmak için en doğrusu yöntemlerden biri olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sürekli saçınızı toplamayın</span></span><br />
<br />
Saçı sürekli toplamak ve saç derisini havasız bırakmak kepeğe neden olabilmektedir. Saç derisini havalandırmak yağ birikimini azaltmaya yardımcı olarak kepek oluşumunu azaltabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç derisine masaj yapın</span></span><br />
<br />
Saç derisine masaj yapmak, oradaki bulunan hücreleri harekete geçirerek, kepek semptomlarını önlemeye yardımcı olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bebeklerde Kepek Nasıl Gider?</span></span><br />
<br />
Bebeklerde kepek, kuru kafa derisi olarak bahsedilmektedir. Bebeğin saçını günlük olarak şampuanlamak, yağın giderilmesinde ve kafa derisindeki pulların gevşemesine yardımcı olmaktadır. Farklı bir yöntem olarak bebeklere özel formüle edilmiş olan reçetesiz ilaçlı şampuanı denemek faydalı olabilir.<br />
<br />
Bebek yağı, şampuanlama yapmadan önce nazikçe uygulanabilir. Bu durum kafa derisindeki pulları gevşetmek için kullanılmaktadır.  Bebeğinizde kepek veya egzama varsa bebek yağı yerine zeytinyağı da tercih edebilirsiniz. Bu uygulamaları yapmadan önce mutlaka uzman doktora danışınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepeğe Ne İyi Gelir?</span></span><br />
<br />
Kepeğe iyi gelen en etkili yöntemler, saça aloe vera, hindistan cevizi, hint, jojoba, biberiye, argan veya çay ağacı yağı uygulamak, saç yapısına uygun, kepek önleyici doğal şampuanlar kullanmaktır. Ayrıca omega-3, çinko ve probiyotik takviyesi ve stres yönetimi de kepeği durdurmada rol oynamaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepeği gidermek için uygulanabilecek doğal yöntemler şöyledir:</span></span><br />
<br />
    Saç yapısına uygun, kepek önleyici ve doğal şampuan kullanmak<br />
    Saçları temiz tutmak<br />
    Stres yönetimi sağlamak<br />
    Aloe vera, hindistan cevizi, hint, jojoba, biberiye, argan veya çay ağacı yağı kullanmak<br />
    Omega-3, çinko ve probiyotik takviyesi almak<br />
    Kabartma tozu kullanmak<br />
    Sağlıklı beslenmek<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Stresi yönetmeyi öğrenin</span></span><br />
<br />
Stres, genel olarak sağlığı etkilemesinin yanında saç kepeğine de neden olabilir. Bağışıklık sistemine etki eden stres, kepeğin tetiklenmesine sebep olan durumlar arasında yer alır. Bunun yanında var olan kepeğin artmasına da zemin hazırlar. Bu nedenle stres yönetimi, kepeğin geçmesi açısında oldukça önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı beslenme modelini tercih edin</span></span><br />
<br />
Vücuda çinko, B vitaminleri ve belirli vitaminleri içeren bir beslenme modeline geçmek kepeğe iyi gelerek önlenmesine yardımcı olur.<br />
Saç yapınıza uygun bir saç bakım rutini geliştirin<br />
<br />
Yağlı bir saç deriniz varsa günlük olarak kullanılan şampuanlar kepeğe iyi gelir. Pul pul oluşan kepeği gevşetmek için saç derisine hafifçe masaj uygulamak önemlidir. Kuru bir saç yapısına sahipseniz ve saç deriniz hassassa daha az şampuanlama yapmak gerekebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dozunda güneş alın</span></span><br />
<br />
Güneş ışığı kepeğe iyi gelir fakat fazla güneş ışığı kepeğin kötüleşmesine neden olabilir. Bu nedenle yeterli miktarda güneş alındığından emin olun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç bakım ürünlerini sınırlayın</span></span><br />
<br />
Saç şekillendirme ürünleri saçta ve saç derisinde birikerek daha yağlı bir hale getirebilir. Bu nedenle saç bakım ürünlerini kontrollü kullanmak kepeğe iyi gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hindistan cevizi yağı</span></span><br />
<br />
Birçok alan fayda sağlayan Hindistan cevizi yağı, kepeğe karşı da kullanılır. Saçın nemini kazanmasını sağlayarak kuruluğun önlenmesinde etkili olan Hindistan cevizi yağı antimikrobiyal özelliklere sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Aspirin</span></span><br />
<br />
Aspirin içerisinde yer alan salisilik asit, antiinflamatuar özelliğinden dolayı kepek önleyici etkisi bulunur. Bu nedenle özellikle kepek şampuanlarının içerisinde salisilik asit yer alır. Pul pul görüntüden kurtulmaya yardımcı olarak saç derisinin temizlenmesini sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çay ağacı yağı</span></span><br />
<br />
Sedef hastalığına ya da sivilcelere karşı kullanılan çay ağacı yağı, kepeğin de hafiflemesine yardımcı olabilir. Bunun yanında kepeğe neden olan malassezia furfur mantarının da önlenmesinde etkilidir. Çay ağacı yağı hassas cilde sahip olan kişilerde yan etkilere neden olabilir bu sebep uzmana danışarak kullanmak önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Aloe vera</span></span><br />
<br />
Aloe vera, birçok bakım ürününde tercih edilen cilde uygulandığında tedavi etkisi bulunan doğal bir üründür. Aloe vera, antibakteriyel ve antifungal özellikleri sayesinde kepeğe karşı kullanılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elma sirkesi</span></span><br />
<br />
Elma sirkesi, içerisindeki asit oranı sayesinde saç derisindeki ölü hücrelerin dökülmesine yardımcı olur. Bunun yanında cildin pH dengesini de sağlayarak mantar oluşumunun önüne geçer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Omega-3</span></span><br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri, cilt sağlığı konusunda önemli bir rol oynayan bir bileşiktir. Bu nedenle tahrişe ve kepek semptomlarına karşı omega-3 içeren besinlerden yararlanılabilir. Somon, keten tohumu, uskumru gibi besinlerde omega-3 bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler</span></span><br />
<br />
Probiyotikler yani iyi huylu bakteriler vücudun kepeğe neden olan mantar enfeksiyonlarıyla savaşmasına yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabartma tozu</span></span><br />
<br />
Kabartma tozu, içerisindeki antifungal sayesinde ciltte oluşan ölü hücrelerin temizlenmesine, pulların giderilmesine yardımcı olur. Bunun yanında kaşıntının azalması için de kabartma tozundan yararlanılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı besinlerden kaçının</span></span><br />
<br />
Bazı gıdaların tüketimi kişinin vücudundaki iltihaplanmanın hafiflemesine yardımcı olarak saç derisi sağlığına katkıda bulunur. Bu nedenle kırmız et, işlenmiş gıdalar, kızartma ürünleri şekerli besinlerden uzak durmak önemlidir.<br />
<br />
Doğal olan bu ürünleri kullanmadan önce, alerji ya da yan etki oluşumuna karşı mutlaka uzman doktora danışınız. <br />
Kepek ile İlgili Sık Sorulan Sorular<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek nedir?</span></span><br />
<br />
Kepek, saç derisinin pul pul dökülmesiyle görülen kaşıntı belirtisiyle ortaya çıkan bir cilt problemidir. Tedavi ile kontrol edilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepeğin nedeni nedir?</span></span><br />
<br />
Kepeğin çeşitli nedenleri olabilir. Bunlar, ciltte iltihap ve tahriş, cildin yağlı ya da kuru olması, saç derisindeki yağlarla beslenen Malassezia mantarı, alerji ve saç bakım ürünlerine karşı hassasiyete neden olan kontakt dermatit, sedef ya da egzama, hormonal değişiklikler, stres ve soğuk havadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek nedeniyle ne zaman doktora başvurulmalıdır?</span></span><br />
<br />
Genel olarak kepek sorunuyla baş etmeye çalışıyorsanız, uzman doktordan görüş almak sorunu çözmek için en doğru yöntem olacaktır. Kepek yanında bu durumlar da görülüyorsa mutlaka başvurmanız gerekmektedir:<br />
<br />
    Kepek önleyici şampuanlarla semptomlar düzelmediyse,<br />
    Kepek çok şiddetli ve deriniz kaşınıyorsa,<br />
    Kafa derisi kırmızı ve şişmiş ise,<br />
    Zayıflamış bir bağışıklık sisteminiz varsa,<br />
<br />
Dermatolog bu noktada kepeklenmeye sebep olan koşulları kontrol altına almak amacıyla saç derisinde inceleme yapabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Editörün Tavsiyesi</span></span><br />
<br />
Gusl abdesti gerektiren hallerde, gusl abdestinizi geciktirmeden hemen alın, yoksa ciltte yağlanma tehlikesi ortaya çıkar, ve sonrasında da, kepek sorunu ortaya çıkar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
acibadem.com.tr<br />
memorial.com.tr</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saçlarda Kepeklenme Sorunu ve Kepekli Saç - Saçtaki Kepek Nasıl Yok Edilir? </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek Nedir?</span></span><br />
<br />
Kepek kaşıntı ve kafa derisi üzerinde deri dökülmesi ile birlikte görülen yaygın bir cilt rahatsızlığıdır. Kepek, bulaşıcı değildir ve nadiren ciddi olmasına rağmen, utanç verici ve tedavi edildiğinde de ara ara tekrar edebilen bir durumdur. Ancak genellikle kontrol edilebilir durumdadır. Hafif vakalarda, hassas temizleme özelliği olan şampuanlarla saçı yıkamaktan dışında başka bir önlem almaya gerek duyulmayabilir. Daha inatçı vakalarda ise genellikle ilaçlı şampuanlardan yanıt alınabilir.<br />
<br />
Kepeğin, gençler ve yetişkinlerde en sık görülen belirtisi, genellikle beyaz ve yağlı yapıdaki ölü derilerin omuzlarda pul pul dökülmesidir. Kış ve sonbahar aylarında ev içindeki hava sıcaklığı ile dışarıdaki hava sıcaklığı arasında farklar oluştuğu için cilt kurur, bu nedenle kepek sorunu da artabilir. Bu durum yaz süresince düzelebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek Neden Olur?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yaş:</span></span> Kepek genellikle genç erişkinlik döneminde başlar ve orta yaş boyunca devam eder. Bu yaşlı yetişkinlerde olmayacak anlamına gelmez. Bazı insanlarda bu sorun ömür boyu sürebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkek Olmak:</span></span> Daha çok erkeklerde görülür. Bu nedenle uzmanlar, erkeklik hormonunun kepeğe yol açabileceğini düşünüyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağlı Saç ve Saç Derisi:</span></span> Kepek kafa derinizdeki yağla beslenir. Bu nedenle, aşırı yağlı cilt ve saçlara sahip kişiler bu soruna daha eğilimlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yetersiz Beslenme:</span></span> Çinko bakımından zengin gıdalardan ve özellikle yağların belli türlerinde bulunan B vitamininden yoksun beslenmek soruna neden olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı Hastalıklar:</span></span> Araştırmalar net bir sonuç vermese de nörolojik rahatsızlığı olan yetişkinlerde seboreik dermatit ve kepek geliştirme olasılığı daha yüksektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek Nasıl Geçer? </span></span><br />
<br />
Öncelikle kepeğe karşı yaşam tarzınızı değiştirmeniz büyük önem taşır. Kepeğe karşı kimyasal formüller aramadan gündelik hayatınızda yapacağınız değişiklikler ile kepeğe ‘dur’ diyebilirsiniz. Kepek ile mücadeleye kullandığınız ürünlerden ve beslenme düzeninden başlayabilirsiniz. Kepeğe iyi gelebilecek yöntemler şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Stresi Yönetmeyi Öğrenin:</span></span> Stres koşulları ve hastalıklar sizi daha hassas hale getirerek genel sağlığınızı etkiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şampuanı Doğru Kullanın:</span></span> Eğer yağlı bir saç derisi eğilimi varsa, günlük şampuanlama kepeği önleyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şekillendirme Ürünlerini Bırakın:</span></span> Saç spreyleri, şekillendirme jelleri, saç köpükleri saç derinizin fazla yağlanmasına neden olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Beslenin:</span></span> Yeterli çinko ve B vitaminleri bakımından zengin yağların olduğu bir diyet kepeği önleyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneşe Çıkın:</span></span> Güneş ışığı iyi gelebilir. Ama ultraviyole ışıklara maruz kalmak cildinize zarar verebilir ve cilt kanserine de neden olabilir. Bunun yerine, biraz dışarıda zaman geçirin. Yüzünüze ve vücudunuza güneş kremi sürdüğünüzden emin olun.<br />
<br />
Saçtaki kepek çoğu zaman doktora gitmeyi gerektirmez. Reçetesiz satılan kepek şampuanlarını birkaç hafta kullandıktan sonra yine de kafa derinizde kaşınma ya da kırmızı kabarıklıklar oluşuyorsa bir cilt doktoruna gidilmesi önerilir. Kepekli kişide seboreik dermatit ya da kepeğe benzer başka bir durum olabilir. Doktorlar saç ve saç derisine bakarak durumu teşhis edebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Her Kepek Şampuanı Aynı Değildir</span></span><br />
<br />
Kepek hemen hemen her zaman kontrol edilebilir ama tedavi süresince sabırlı olmak gerekir. Kepek konusunda hafif bir sorunda hassas bir şampuanla günlük olarak saçı yıkamak yardımcı olabilir. Normal kullanılan şampuanlar başarısız olduysa reçetesiz satılan özel şampuanlar daha yardımcı olabilir. Ancak kepek şampuanı aynı değildir ve kişi kendine uygun olanı tercih etmelidir. Eğer batma, kızarıklık, kaşıntı ya da bu ürünlerin herhangi birinden dolayı yanma ortaya çıkarsa, kullanımı bırakılmalı. Böyle bir döküntü, ürtiker veya nefes darlığı gibi alerjik bir reaksiyon ortaya çıkarsa, hemen tıbbi yardım alınması önerilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alternatif Tıp da Denenebilir</span></span><br />
<br />
Sorunu çözmek için alternatif tedavi yöntemi olarak çay ağacı yağı ile saçları şampuanlamak önerilebilir. Çay ağacı yağı, Avustralya çay ağacı (Melaleuca alternifolia) yapraklarından gelir. Antiseptik, antibiyotik ve antifungal ajan olarak yüzyıllardır kullanılmaktadır. Yağ, bazı kişilerde alerjik reaksiyonlara neden olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bebeklerde Konak Sorunu</span></span><br />
<br />
Kepeğin bir türü olan konak, çoğunlukla bebeklerde görülen bir deri hastalığıdır. Bu rahatsızlık, saçlı derideki kabuklanma ile kendini gösterir. Bebeklik döneminde görülen bu sorun, çocukluk döneminde de meydana gelebilir. Konak, aileler için endişe verici bir durum olmasına rağmen, tehlikeli bir durum değildir. Genellikle bebek 1 yaşına geldiği zaman bu durum, kendi kendine yok olabilir.<br />
<br />
Yağ ve cilt hücresi oluşumunu azaltmak amacıyla doğru şampuan kullanımı, tedavi ve saçlara iyi bakmak, stresten uzak durmak ve saç derisini temiz tutmak hafif kepek sorunları kontrol altına alınabilir. Yoğun bir kepek sorunu söz konusuysa ilaçlı kepek şampuanları denenebilir. Buna rağmen kepek geçmiyorsa ise uzman doktora başvurmak gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Formüle edilmiş kepek şampuanlarından yararlanın</span></span><br />
<br />
Kepeği geçirmek için tedavi olarak özel formüle edilmiş şampuanları kullanmak gerekebilir. Şampuan işe yaramadığı durumda ise farklı maddeler içeren kepek şampuanlarından yararlanmak doğru olacaktır. Genellikle kepeğe karşı çinko pirition, salisilik asit, kükürt, selenyum sülfür, ketokonazol ve kömür katranlı şampuan kullanmak kepeğin geçmesine yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek şampuanı şişesinin üzerindeki talimatları izleyin</span></span><br />
<br />
Kepek şampuanları, saç derisine uygulanırken köpürtülmesi gerekir. Ayrıca bazı kepek şampuanları saçta durulanmadan önce 5-10 dakika kadar saç derisinde kalmalıdır. Bu talimatlar seçilen şampuana ve saçın dokusuna bağlı olarak farklılık gösterir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç tipinize uygun şampuanı seçin</span></span><br />
<br />
Düz, ince ve yağlı bir saç derisine sahip olduğunuz durumda saçları sık sık yıkamak kepeğin geçmesine yardımcı olur. Her gün normal şampuanlama yapmanın dışında kepek şampuanını da haftada iki kes uygulamak gerekebilir. Kabarık ve kıvırcık saç tipine sahipseniz haftada 1 kepek şampuanın kullanılması önerilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç derinizi güneşten koruyun</span></span><br />
<br />
Kömür katranı gibi içeriğe sahip olan bazı kepek şampuanları saç derisini hassaslaştırarak güneşin zararlı ışınlarına karşı korumasız hale getirebilir. Saç derisinde meydana gelen yanık pul pul dökülmeleri artırabilir. Bu nedenle saç derisini güneşten korumak kepeğin hızla iyileşmesini sağlar.<br />
<br />
Kepek tedavisi için ilaçlı ve ilaçsız saç derisi ürünleri, köpükler, spreyler ve yağlar mevcuttur. Size en uygun kepekten kurtulacak ürünleri deneyerek bulmak gerekebilir. Herhangi bir ürün, kaşıntı, kızarıklık, döküntü, kurdeşen gibi alerjik reaksiyon oluşturuyorsa, uzman doktordan yardım almanız gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadınlarda Kepek Nasıl Geçer?</span></span><br />
<br />
Kadınların saçlarının yoğunluğundan dolayı saç yıkama işlemi sırasında şampuan kalıntısı bırakmamak, kepek oluşumunu engellemek açısından önemli bir adımdır. Kaşıntı ve döküntüye karşı düzenli temizleme yapmak, yağ ve kepek birikimini engelleyerek kepekle mücadele edilmesini sağlamaktadır. Aynı zamanda saç spreyi ve jölesinin fazla kullanımının yanında saçları her zaman toplu şekilde tutmak, saç derisinin nefes almasını engelleyerek kepek oluşumuna neden olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saçtaki Kepek Nasıl Gider?</span></span><br />
<br />
Saçtaki kepekten kurtulmanın en önemli yolu iyi bir hijyen sağlamaktır. Özellikle saç deriniz kaşınıyorsa, dokunma dürtüsüne karşı gelmeniz gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saçınızı kaşımamaya çalışın</span></span><br />
<br />
Saç kaşıma işlemi tahrişe neden olarak kepeğin daha da kötüleşmesine neden olabilir. Kaşıyıp, dokunulduğu durumda kepek daha da kötüleşerek saça kir bulaşmasına zemin hazırlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç derisinde kepeğe neden olan yağları uzak tutun</span></span><br />
<br />
Saç derisinde kepeğe neden olan yağları uzak tutmak için sık ama saçı tahriş etmeyecek ürünler kullanılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Stresten uzak durun</span></span><br />
<br />
Günlük hayatından etkilerinden biri olan stres, bazı kişilerde kepeği şiddetlendirerek durumu daha da kötüleştirebilir. Bu yüzden stresten uzak durmak kepekten kurtulmak için en doğrusu yöntemlerden biri olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sürekli saçınızı toplamayın</span></span><br />
<br />
Saçı sürekli toplamak ve saç derisini havasız bırakmak kepeğe neden olabilmektedir. Saç derisini havalandırmak yağ birikimini azaltmaya yardımcı olarak kepek oluşumunu azaltabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç derisine masaj yapın</span></span><br />
<br />
Saç derisine masaj yapmak, oradaki bulunan hücreleri harekete geçirerek, kepek semptomlarını önlemeye yardımcı olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bebeklerde Kepek Nasıl Gider?</span></span><br />
<br />
Bebeklerde kepek, kuru kafa derisi olarak bahsedilmektedir. Bebeğin saçını günlük olarak şampuanlamak, yağın giderilmesinde ve kafa derisindeki pulların gevşemesine yardımcı olmaktadır. Farklı bir yöntem olarak bebeklere özel formüle edilmiş olan reçetesiz ilaçlı şampuanı denemek faydalı olabilir.<br />
<br />
Bebek yağı, şampuanlama yapmadan önce nazikçe uygulanabilir. Bu durum kafa derisindeki pulları gevşetmek için kullanılmaktadır.  Bebeğinizde kepek veya egzama varsa bebek yağı yerine zeytinyağı da tercih edebilirsiniz. Bu uygulamaları yapmadan önce mutlaka uzman doktora danışınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepeğe Ne İyi Gelir?</span></span><br />
<br />
Kepeğe iyi gelen en etkili yöntemler, saça aloe vera, hindistan cevizi, hint, jojoba, biberiye, argan veya çay ağacı yağı uygulamak, saç yapısına uygun, kepek önleyici doğal şampuanlar kullanmaktır. Ayrıca omega-3, çinko ve probiyotik takviyesi ve stres yönetimi de kepeği durdurmada rol oynamaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepeği gidermek için uygulanabilecek doğal yöntemler şöyledir:</span></span><br />
<br />
    Saç yapısına uygun, kepek önleyici ve doğal şampuan kullanmak<br />
    Saçları temiz tutmak<br />
    Stres yönetimi sağlamak<br />
    Aloe vera, hindistan cevizi, hint, jojoba, biberiye, argan veya çay ağacı yağı kullanmak<br />
    Omega-3, çinko ve probiyotik takviyesi almak<br />
    Kabartma tozu kullanmak<br />
    Sağlıklı beslenmek<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Stresi yönetmeyi öğrenin</span></span><br />
<br />
Stres, genel olarak sağlığı etkilemesinin yanında saç kepeğine de neden olabilir. Bağışıklık sistemine etki eden stres, kepeğin tetiklenmesine sebep olan durumlar arasında yer alır. Bunun yanında var olan kepeğin artmasına da zemin hazırlar. Bu nedenle stres yönetimi, kepeğin geçmesi açısında oldukça önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı beslenme modelini tercih edin</span></span><br />
<br />
Vücuda çinko, B vitaminleri ve belirli vitaminleri içeren bir beslenme modeline geçmek kepeğe iyi gelerek önlenmesine yardımcı olur.<br />
Saç yapınıza uygun bir saç bakım rutini geliştirin<br />
<br />
Yağlı bir saç deriniz varsa günlük olarak kullanılan şampuanlar kepeğe iyi gelir. Pul pul oluşan kepeği gevşetmek için saç derisine hafifçe masaj uygulamak önemlidir. Kuru bir saç yapısına sahipseniz ve saç deriniz hassassa daha az şampuanlama yapmak gerekebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dozunda güneş alın</span></span><br />
<br />
Güneş ışığı kepeğe iyi gelir fakat fazla güneş ışığı kepeğin kötüleşmesine neden olabilir. Bu nedenle yeterli miktarda güneş alındığından emin olun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saç bakım ürünlerini sınırlayın</span></span><br />
<br />
Saç şekillendirme ürünleri saçta ve saç derisinde birikerek daha yağlı bir hale getirebilir. Bu nedenle saç bakım ürünlerini kontrollü kullanmak kepeğe iyi gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hindistan cevizi yağı</span></span><br />
<br />
Birçok alan fayda sağlayan Hindistan cevizi yağı, kepeğe karşı da kullanılır. Saçın nemini kazanmasını sağlayarak kuruluğun önlenmesinde etkili olan Hindistan cevizi yağı antimikrobiyal özelliklere sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Aspirin</span></span><br />
<br />
Aspirin içerisinde yer alan salisilik asit, antiinflamatuar özelliğinden dolayı kepek önleyici etkisi bulunur. Bu nedenle özellikle kepek şampuanlarının içerisinde salisilik asit yer alır. Pul pul görüntüden kurtulmaya yardımcı olarak saç derisinin temizlenmesini sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çay ağacı yağı</span></span><br />
<br />
Sedef hastalığına ya da sivilcelere karşı kullanılan çay ağacı yağı, kepeğin de hafiflemesine yardımcı olabilir. Bunun yanında kepeğe neden olan malassezia furfur mantarının da önlenmesinde etkilidir. Çay ağacı yağı hassas cilde sahip olan kişilerde yan etkilere neden olabilir bu sebep uzmana danışarak kullanmak önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Aloe vera</span></span><br />
<br />
Aloe vera, birçok bakım ürününde tercih edilen cilde uygulandığında tedavi etkisi bulunan doğal bir üründür. Aloe vera, antibakteriyel ve antifungal özellikleri sayesinde kepeğe karşı kullanılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elma sirkesi</span></span><br />
<br />
Elma sirkesi, içerisindeki asit oranı sayesinde saç derisindeki ölü hücrelerin dökülmesine yardımcı olur. Bunun yanında cildin pH dengesini de sağlayarak mantar oluşumunun önüne geçer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Omega-3</span></span><br />
<br />
Omega-3 yağ asitleri, cilt sağlığı konusunda önemli bir rol oynayan bir bileşiktir. Bu nedenle tahrişe ve kepek semptomlarına karşı omega-3 içeren besinlerden yararlanılabilir. Somon, keten tohumu, uskumru gibi besinlerde omega-3 bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler</span></span><br />
<br />
Probiyotikler yani iyi huylu bakteriler vücudun kepeğe neden olan mantar enfeksiyonlarıyla savaşmasına yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabartma tozu</span></span><br />
<br />
Kabartma tozu, içerisindeki antifungal sayesinde ciltte oluşan ölü hücrelerin temizlenmesine, pulların giderilmesine yardımcı olur. Bunun yanında kaşıntının azalması için de kabartma tozundan yararlanılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı besinlerden kaçının</span></span><br />
<br />
Bazı gıdaların tüketimi kişinin vücudundaki iltihaplanmanın hafiflemesine yardımcı olarak saç derisi sağlığına katkıda bulunur. Bu nedenle kırmız et, işlenmiş gıdalar, kızartma ürünleri şekerli besinlerden uzak durmak önemlidir.<br />
<br />
Doğal olan bu ürünleri kullanmadan önce, alerji ya da yan etki oluşumuna karşı mutlaka uzman doktora danışınız. <br />
Kepek ile İlgili Sık Sorulan Sorular<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek nedir?</span></span><br />
<br />
Kepek, saç derisinin pul pul dökülmesiyle görülen kaşıntı belirtisiyle ortaya çıkan bir cilt problemidir. Tedavi ile kontrol edilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepeğin nedeni nedir?</span></span><br />
<br />
Kepeğin çeşitli nedenleri olabilir. Bunlar, ciltte iltihap ve tahriş, cildin yağlı ya da kuru olması, saç derisindeki yağlarla beslenen Malassezia mantarı, alerji ve saç bakım ürünlerine karşı hassasiyete neden olan kontakt dermatit, sedef ya da egzama, hormonal değişiklikler, stres ve soğuk havadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kepek nedeniyle ne zaman doktora başvurulmalıdır?</span></span><br />
<br />
Genel olarak kepek sorunuyla baş etmeye çalışıyorsanız, uzman doktordan görüş almak sorunu çözmek için en doğru yöntem olacaktır. Kepek yanında bu durumlar da görülüyorsa mutlaka başvurmanız gerekmektedir:<br />
<br />
    Kepek önleyici şampuanlarla semptomlar düzelmediyse,<br />
    Kepek çok şiddetli ve deriniz kaşınıyorsa,<br />
    Kafa derisi kırmızı ve şişmiş ise,<br />
    Zayıflamış bir bağışıklık sisteminiz varsa,<br />
<br />
Dermatolog bu noktada kepeklenmeye sebep olan koşulları kontrol altına almak amacıyla saç derisinde inceleme yapabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Editörün Tavsiyesi</span></span><br />
<br />
Gusl abdesti gerektiren hallerde, gusl abdestinizi geciktirmeden hemen alın, yoksa ciltte yağlanma tehlikesi ortaya çıkar, ve sonrasında da, kepek sorunu ortaya çıkar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
acibadem.com.tr<br />
memorial.com.tr</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mevsim Geçişlerinin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkisi]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36960</link>
			<pubDate>Sun, 06 Apr 2025 07:53:38 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36960</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mevsim Geçişlerinin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkisi</span></span><br />
<br />
Sonbaharın olumsuz etkilerinden korunmak mümkün mü? Uzmanlar, mevsim değişikliklerinin ruh hali ve psikolojik sağlığı nasıl etkileyebileceğini açıklıyor.<br />
<br />
Sonbaharda yaşanan hava durumu değişiklikleri, birçok insanın ruh hali üzerinde belirgin bir etki yaratabilir. Güneş ışığının azalması, depresif belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Mevsimler arası bu geçişin, özellikle enerji kaybı ve motivasyon düşüklüğüne yol açtığı bilinmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonbahar Ruh Hali ve Depresif Belirtiler</span></span><br />
<br />
Mevsimsel duygu durum bozukluğu, sonbahar ve kış aylarında artan depresif belirtilerle kendini gösterebilir. Güneş ışığının azalması, vücudumuzun biyolojik saatini, yani sirkadiyen ritmini etkileyerek serotonin üretiminde azalmaya neden olabilir. Bu da ruh hali dalgalanmalarına yol açabilir. Aynı zamanda, melatonin seviyelerindeki değişiklikler yorgunluk ve enerji kaybına neden olabilir.<br />
<br />
Sonbaharda enerji kaybı, yorgunluk, isteksizlik ve genel bir motivasyon eksikliği gibi durumlarla karşılaşmak mümkündür. Bununla birlikte, uyku düzeninde bozulmalar ve aşırı uyuma isteği de sık görülen belirtiler arasındadır. Bazı insanlar bu dönemde karbonhidrat tüketiminde artış yaşayabilir ve bu da kilo alımına yol açabilir. Soğuk ve kapalı havalar ise sosyal izolasyon eğilimini artırarak bireyleri içe dönük bir hale getirebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneşli Günleri Değerlendirin ve Dışarıda Zaman Geçirin</span></span><br />
<br />
Sonbaharın olumsuz etkilerinden korunmak için, güneşli günlerde dışarıda vakit geçirmek oldukça önemlidir. Serotonin seviyelerini artırmak ve ruh halini iyileştirmek için sabahları kısa yürüyüşler yapmak ya da öğle saatlerinde açık havada zaman geçirmek büyük fayda sağlayabilir. Özellikle D vitamini eksikliği, bu dönemlerde duygu durumumuzu olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, doktor kontrolünde D vitamini takviyesi almak da önemli bir adımdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fiziksel Aktivite ve Sağlıklı Beslenme ile Ruh Halinizi Destekleyin</span></span><br />
<br />
Düzenli fiziksel aktivite, beynimizdeki mutluluk hormonlarını artırarak ruh halini olumlu yönde etkiler. Egzersiz yapmak, mevsimsel değişikliklere bağlı ruh hali dalgalanmalarını hafifletebilir. Bunun yanında, beslenmeye dikkat etmek de oldukça önemlidir. Meyve ve sebze ağırlıklı bir beslenme düzeni, enerji seviyelerini korumaya yardımcı olurken, Omega-3 yağ asitleri depresif belirtileri hafifletebilir.<br />
<br />
Sonbaharın getirdiği değişiklikler, hayatın doğal bir parçasıdır. Bu dönemde ruh sağlığımıza özen göstermek, sonbaharı daha enerjik ve mutlu geçirmenize yardımcı olabilir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mevsim Geçişlerinin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkisi</span></span><br />
<br />
Sonbaharın olumsuz etkilerinden korunmak mümkün mü? Uzmanlar, mevsim değişikliklerinin ruh hali ve psikolojik sağlığı nasıl etkileyebileceğini açıklıyor.<br />
<br />
Sonbaharda yaşanan hava durumu değişiklikleri, birçok insanın ruh hali üzerinde belirgin bir etki yaratabilir. Güneş ışığının azalması, depresif belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Mevsimler arası bu geçişin, özellikle enerji kaybı ve motivasyon düşüklüğüne yol açtığı bilinmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonbahar Ruh Hali ve Depresif Belirtiler</span></span><br />
<br />
Mevsimsel duygu durum bozukluğu, sonbahar ve kış aylarında artan depresif belirtilerle kendini gösterebilir. Güneş ışığının azalması, vücudumuzun biyolojik saatini, yani sirkadiyen ritmini etkileyerek serotonin üretiminde azalmaya neden olabilir. Bu da ruh hali dalgalanmalarına yol açabilir. Aynı zamanda, melatonin seviyelerindeki değişiklikler yorgunluk ve enerji kaybına neden olabilir.<br />
<br />
Sonbaharda enerji kaybı, yorgunluk, isteksizlik ve genel bir motivasyon eksikliği gibi durumlarla karşılaşmak mümkündür. Bununla birlikte, uyku düzeninde bozulmalar ve aşırı uyuma isteği de sık görülen belirtiler arasındadır. Bazı insanlar bu dönemde karbonhidrat tüketiminde artış yaşayabilir ve bu da kilo alımına yol açabilir. Soğuk ve kapalı havalar ise sosyal izolasyon eğilimini artırarak bireyleri içe dönük bir hale getirebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneşli Günleri Değerlendirin ve Dışarıda Zaman Geçirin</span></span><br />
<br />
Sonbaharın olumsuz etkilerinden korunmak için, güneşli günlerde dışarıda vakit geçirmek oldukça önemlidir. Serotonin seviyelerini artırmak ve ruh halini iyileştirmek için sabahları kısa yürüyüşler yapmak ya da öğle saatlerinde açık havada zaman geçirmek büyük fayda sağlayabilir. Özellikle D vitamini eksikliği, bu dönemlerde duygu durumumuzu olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, doktor kontrolünde D vitamini takviyesi almak da önemli bir adımdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fiziksel Aktivite ve Sağlıklı Beslenme ile Ruh Halinizi Destekleyin</span></span><br />
<br />
Düzenli fiziksel aktivite, beynimizdeki mutluluk hormonlarını artırarak ruh halini olumlu yönde etkiler. Egzersiz yapmak, mevsimsel değişikliklere bağlı ruh hali dalgalanmalarını hafifletebilir. Bunun yanında, beslenmeye dikkat etmek de oldukça önemlidir. Meyve ve sebze ağırlıklı bir beslenme düzeni, enerji seviyelerini korumaya yardımcı olurken, Omega-3 yağ asitleri depresif belirtileri hafifletebilir.<br />
<br />
Sonbaharın getirdiği değişiklikler, hayatın doğal bir parçasıdır. Bu dönemde ruh sağlığımıza özen göstermek, sonbaharı daha enerjik ve mutlu geçirmenize yardımcı olabilir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yüzmenin Sağlığınız Üzerindeki 11 Etkisi]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36959</link>
			<pubDate>Sun, 06 Apr 2025 07:51:31 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36959</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yüzmenin Sağlığınız Üzerindeki 11 Etkisi</span></span><br />
<br />
Sağlıklı beslenmenin de yaygınlaşmasıyla spor pek çok kişi için hayatın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Düzenli olarak spor yapmanın sağlık yararına olduğunu kanıtlayan birçok çalışma bulunuyor. Spor yapmak kişinin hem daha dinç hissetmesini sağlıyor hem de kişiyi kronik rahatsızlıklardan koruyor. En faydalı spor dallarından biri ise yüzme. Yüzmek, hem kilo vermek isteyenler, hem formunu korumak isteyenler hem de sağlıklı bir yaşam sürmek isteyenler için ideal. Yüzmenin sağlığa pek çok faydası bulunuyor. Hatta 65 yaşında yüzmeye başlayıp 98 yaşında rekorlar kıran Maurine Kornfeldden daha önce sizlere bahsetmiştik. Kornfeldin bu kadar dinç olmasının sebeplerinden biri elbetteki yüzmek. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peki yüzmenin faydaları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Uzmanlar, yetişkinlere her hafta 150 dakika orta düzeyde aktivite veya 75 dakika yoğun aktivite öneriyor. Sağlık için bu son derece gerekli. Yüzme ise tüm vücudunuzu ve kardiyovasküler sisteminizi çalıştırmanın mükemmel bir yolu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">yüzmenin faydaları</span></span><br />
<br />
Bir saatlik yüzme, kemikleriniz ve eklemleriniz üzerinde hiçbir etki yaratmadan neredeyse koşmak kadar kalori yakar. Yüzmenin diğer faydaları nelerdir?<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Kemiklerin gelişmesini ve güçlenmesini sağlar</span></span><br />
<br />
<br />
Su; kas, eklem ve dokuların vücudun diğer bölgeleriyle iş birliği içinde veya bağımsız olarak çalışması için omurga üzerindeki baskıyı azaltmada yardımcı olur. Bu nedenle, uzun süreli kas ve eklem sorunu olanlar, fiziksel ve fizyolojik aktivite olarak yüzmeden rahatlıkla faydalanabilir. Eğer kemik iltihabı gibi sorunlarınız varsa yüzme, diğer egzersizlerden farklı bir alternatif olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Eklemlerin güçlenmesini sağlar</span></span><br />
<br />
<br />
Bir yaralanmadan sonra iyileşirken ya da eklemlerinizi darbe nedeniyle zorlayamadığınızda, yüzmek hareket etmek için harika bir yoldur. Bu nedenle bazen fizik tedaviler su içerisinde yapılır. Su ağrıyı hafifletir, bu da eklemlerinizdeki baskıyı azaltır ve yavaş yavaş hareket ederek egzersiz yapabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Tüm kaslarınızı çalıştırır</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzerken, vücudun alt kısmından üst kısmına kadar birçok farklı kas kullanılır. 30 dakikalık yüzme 200 kalori yakabilir. Bu nedenle kilo vermek isteyenler genellikle yüzmeyi tercih ederler. Ayrıca yüzmek, vücudun kardiyovasküler sistemi geliştirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Kalp sağlığını olumlu etkiler</span></span><br />
<br />
<br />
Düzenli olarak aktif olmak, kardiyovasküler hastalığa yakalanma olasılığını azaltabilir. Yüzmek ise egzersiz yapmanın en kolay yollarından biri. Yüzmek, kan dolaşımınızı düzenleyerek, kardiyovasküler sisteminizi korur, kalbinizi güçlendirir. Öte yandan yüzmenin, vücuttaki kan şekeri seviyelerini düşürdüğü ve tip 2 diyabete yakalanma riskini azalttığı kanıtlanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Astım hastaları için de iyidir</span></span><br />
<br />
<br />
2007de Scientific World Journalda yapılan bir araştırmaya hafif astımı olan 65 yetişkin katıldı; altı ay sonra daha iyi bir akciğer fonksiyonuna ve azalmış hava yolu reaktivitesine sahip olduklarını bildirdiler. Kapalı bir yüzme havuzunun içindeki nemli, sıcak hava astım hastalarına iyi gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. Hamileler için de harika bir egzersizdir</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzme, hamileyken egzersiz yapmanın iyi bir yoludur. Hem anneyi hem de bebeği çok fazla zorlamayan bu egzersizde, hamileliğin neden olduğu ağırlık ya da ağrı hisleri de kaybolur. Su, vücudun su altında artan ağırlığını destekler, omurga ve sırt kaslarındaki gerilimi azaltır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">7. Esnekliği artırır</span></span><br />
<br />
<br />
Esneklik de yüzmenin faydaları arasında yer alıyor. Suyun içinde kemikler ve eklemler daha da rahatlar. Bu sayede yüzenler esneklik kazanır ve uzuvlarını daha geniş açılarda rahatlıkla açabilirler. Ayrıca araştırma sonuçlarına göre tempoyla yüzme ile bir saatte yaklaşık 516 kalori de yakmak mümkün.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8. Kilo vermeye yardımcı olur</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzme, diğer egzersizlere göre daha eğlenceli bir spordur. Bu nedenle spor yapmak isteyenlerin genelde ilk tercihi yüzmeden yana olur. Yüzme, bütün kasların senkronize şekilde çalışmasını sağlayarak kilo kaybını ve vücudu şekillendirmeyi sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">9. Beynin oksijen alımını artırır ve genel kan dolaşımını iyileştirir</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzme, solunumu kuvvetlendirerek kan ve dokulardaki oksijen alımının kalitesini de artırır. Araştırmacılara göre, yüzme bu sayede, hareketsiz çalışan kişilerin algı ve zekalarının gelişimine yardımcı olur. Yüzme, tüm uzuvları ve kasları harekete geçirerek, kalbe giden temiz kan akışını artırır. Bunun sonucunda genel olarak sağlıklı bir dolaşımı teşvik eder. Bacaklarınızın sürekli hareketi ile lenf drenajı artar, eklem ve dokularda ağrı, rahatsızlık ve şişmeler de engellenir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">10. Ruh halinizi iyileştirir</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzmenin faydaları yalnızca fiziksel değil aynı zamanda zihinsel de. Araştırmacılar demanslı küçük bir grup insanı değerlendirdi ve 12 haftalık bir yüzme programına katıldıktan sonra ruh hallerinde iyileşme olduğu görüldü.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">11. Stresi yönetmeye yardımcı olur</span></span><br />
<br />
<br />
Araştırmacılar, Tayvanın New Taipei Şehrinde yüzmeden hemen önce ve sonra bir grup yüzücüyü inceledi. Ankete katılan 101 kişiden 44ü hafif depresif olduğunu ve hızlı yaşamla ilgili stres hissettiğini bildirdi. Yüzdükten sonra, hala stresli hissettiğini belirtenlerin sayısı sadece sekize düştü.<br />
<br />
Bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerekmekle birlikte, araştırmacılar yüzmenin stresi hızlı bir şekilde azaltmanın potansiyel olarak güçlü bir yolu olduğu sonucuna varıyorlar.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yüzmenin Sağlığınız Üzerindeki 11 Etkisi</span></span><br />
<br />
Sağlıklı beslenmenin de yaygınlaşmasıyla spor pek çok kişi için hayatın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Düzenli olarak spor yapmanın sağlık yararına olduğunu kanıtlayan birçok çalışma bulunuyor. Spor yapmak kişinin hem daha dinç hissetmesini sağlıyor hem de kişiyi kronik rahatsızlıklardan koruyor. En faydalı spor dallarından biri ise yüzme. Yüzmek, hem kilo vermek isteyenler, hem formunu korumak isteyenler hem de sağlıklı bir yaşam sürmek isteyenler için ideal. Yüzmenin sağlığa pek çok faydası bulunuyor. Hatta 65 yaşında yüzmeye başlayıp 98 yaşında rekorlar kıran Maurine Kornfeldden daha önce sizlere bahsetmiştik. Kornfeldin bu kadar dinç olmasının sebeplerinden biri elbetteki yüzmek. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peki yüzmenin faydaları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Uzmanlar, yetişkinlere her hafta 150 dakika orta düzeyde aktivite veya 75 dakika yoğun aktivite öneriyor. Sağlık için bu son derece gerekli. Yüzme ise tüm vücudunuzu ve kardiyovasküler sisteminizi çalıştırmanın mükemmel bir yolu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">yüzmenin faydaları</span></span><br />
<br />
Bir saatlik yüzme, kemikleriniz ve eklemleriniz üzerinde hiçbir etki yaratmadan neredeyse koşmak kadar kalori yakar. Yüzmenin diğer faydaları nelerdir?<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Kemiklerin gelişmesini ve güçlenmesini sağlar</span></span><br />
<br />
<br />
Su; kas, eklem ve dokuların vücudun diğer bölgeleriyle iş birliği içinde veya bağımsız olarak çalışması için omurga üzerindeki baskıyı azaltmada yardımcı olur. Bu nedenle, uzun süreli kas ve eklem sorunu olanlar, fiziksel ve fizyolojik aktivite olarak yüzmeden rahatlıkla faydalanabilir. Eğer kemik iltihabı gibi sorunlarınız varsa yüzme, diğer egzersizlerden farklı bir alternatif olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Eklemlerin güçlenmesini sağlar</span></span><br />
<br />
<br />
Bir yaralanmadan sonra iyileşirken ya da eklemlerinizi darbe nedeniyle zorlayamadığınızda, yüzmek hareket etmek için harika bir yoldur. Bu nedenle bazen fizik tedaviler su içerisinde yapılır. Su ağrıyı hafifletir, bu da eklemlerinizdeki baskıyı azaltır ve yavaş yavaş hareket ederek egzersiz yapabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Tüm kaslarınızı çalıştırır</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzerken, vücudun alt kısmından üst kısmına kadar birçok farklı kas kullanılır. 30 dakikalık yüzme 200 kalori yakabilir. Bu nedenle kilo vermek isteyenler genellikle yüzmeyi tercih ederler. Ayrıca yüzmek, vücudun kardiyovasküler sistemi geliştirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Kalp sağlığını olumlu etkiler</span></span><br />
<br />
<br />
Düzenli olarak aktif olmak, kardiyovasküler hastalığa yakalanma olasılığını azaltabilir. Yüzmek ise egzersiz yapmanın en kolay yollarından biri. Yüzmek, kan dolaşımınızı düzenleyerek, kardiyovasküler sisteminizi korur, kalbinizi güçlendirir. Öte yandan yüzmenin, vücuttaki kan şekeri seviyelerini düşürdüğü ve tip 2 diyabete yakalanma riskini azalttığı kanıtlanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Astım hastaları için de iyidir</span></span><br />
<br />
<br />
2007de Scientific World Journalda yapılan bir araştırmaya hafif astımı olan 65 yetişkin katıldı; altı ay sonra daha iyi bir akciğer fonksiyonuna ve azalmış hava yolu reaktivitesine sahip olduklarını bildirdiler. Kapalı bir yüzme havuzunun içindeki nemli, sıcak hava astım hastalarına iyi gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. Hamileler için de harika bir egzersizdir</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzme, hamileyken egzersiz yapmanın iyi bir yoludur. Hem anneyi hem de bebeği çok fazla zorlamayan bu egzersizde, hamileliğin neden olduğu ağırlık ya da ağrı hisleri de kaybolur. Su, vücudun su altında artan ağırlığını destekler, omurga ve sırt kaslarındaki gerilimi azaltır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">7. Esnekliği artırır</span></span><br />
<br />
<br />
Esneklik de yüzmenin faydaları arasında yer alıyor. Suyun içinde kemikler ve eklemler daha da rahatlar. Bu sayede yüzenler esneklik kazanır ve uzuvlarını daha geniş açılarda rahatlıkla açabilirler. Ayrıca araştırma sonuçlarına göre tempoyla yüzme ile bir saatte yaklaşık 516 kalori de yakmak mümkün.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8. Kilo vermeye yardımcı olur</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzme, diğer egzersizlere göre daha eğlenceli bir spordur. Bu nedenle spor yapmak isteyenlerin genelde ilk tercihi yüzmeden yana olur. Yüzme, bütün kasların senkronize şekilde çalışmasını sağlayarak kilo kaybını ve vücudu şekillendirmeyi sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">9. Beynin oksijen alımını artırır ve genel kan dolaşımını iyileştirir</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzme, solunumu kuvvetlendirerek kan ve dokulardaki oksijen alımının kalitesini de artırır. Araştırmacılara göre, yüzme bu sayede, hareketsiz çalışan kişilerin algı ve zekalarının gelişimine yardımcı olur. Yüzme, tüm uzuvları ve kasları harekete geçirerek, kalbe giden temiz kan akışını artırır. Bunun sonucunda genel olarak sağlıklı bir dolaşımı teşvik eder. Bacaklarınızın sürekli hareketi ile lenf drenajı artar, eklem ve dokularda ağrı, rahatsızlık ve şişmeler de engellenir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">10. Ruh halinizi iyileştirir</span></span><br />
<br />
<br />
Yüzmenin faydaları yalnızca fiziksel değil aynı zamanda zihinsel de. Araştırmacılar demanslı küçük bir grup insanı değerlendirdi ve 12 haftalık bir yüzme programına katıldıktan sonra ruh hallerinde iyileşme olduğu görüldü.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">11. Stresi yönetmeye yardımcı olur</span></span><br />
<br />
<br />
Araştırmacılar, Tayvanın New Taipei Şehrinde yüzmeden hemen önce ve sonra bir grup yüzücüyü inceledi. Ankete katılan 101 kişiden 44ü hafif depresif olduğunu ve hızlı yaşamla ilgili stres hissettiğini bildirdi. Yüzdükten sonra, hala stresli hissettiğini belirtenlerin sayısı sadece sekize düştü.<br />
<br />
Bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerekmekle birlikte, araştırmacılar yüzmenin stresi hızlı bir şekilde azaltmanın potansiyel olarak güçlü bir yolu olduğu sonucuna varıyorlar.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bıkkınlık sendromu "Languishing" nedir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36958</link>
			<pubDate>Sun, 06 Apr 2025 07:47:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36958</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bıkkınlık sendromu "Languishing" nedir?</span></span><br />
<br />
Kelime anlamı "çürüme" olan languishing, kişinin yaşama karşı istek ve motivasyonunu yitirmesi hâlidir. Languishing, hayatın her alanını etkileyen genel bir durumdur. Lagunuish yaşayan kişiler bir ruh sağlığı bozukluğu için kriterleri karşılamazlar. Ancak, gerçek refahla ilişkili belirli bir canlılık ve iyimserlik derecesinden yoksundurlar.<br />
<br />
Herkesin langushing'den bahsettiğini fark etmiş olabilirsiniz. Peki langushing tam olarak nedir?<br />
<br />
Languishing, son dönemde sıkça kullanılan bir terimdir ve genellikle bir tür duygusal ve zihinsel durumu tanımlar. Bu his gün boyunca sizi takip edebilir ve istediğiniz gelişen hayattan sizi alıkoyabilir. Bu durumda olan bireyler, hayatlarında bir amaç veya anlam bulamama hissi yaşarlar; motivasyon eksikliği, enerjisizlik ve ruhsal bir duraklama hissi ile karakterizedir. Languishing, ağır bir depresyon durumu değildir, ancak bireyin genel mutluluğunu ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir.<br />
<br />
Pandemi döneminde bu kavramın önem kazanmasının nedeni, birçok insanın sosyal bağlantılardan uzaklaşması ve günlük rutinlerinde bir kayıptan kaynaklanan bu tür hislerle başa çıkması gerektiği gerçeğidir. Languishing, zihinsel sağlığı iyileştirmek için farkındalık geliştirmeyi ve olumlu deneyimlere yönelmeyi teşvik eden bir durumdur.<br />
<br />
Bu duygusal durumu aşmak için öneriler arasında sosyal bağlantıları güçlendirmek, yeni hobiler edinmek ve günlük hayatta küçük zevkler bulmak yer alır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LANGUİSHİNG BELİRTİLERİ</span></span><br />
<br />
Kişisel hayatınızda, çöküntünün belirtileri şunlardır:<br />
<br />
Boşluk hissi veya varoluşsal kriz<br />
<br />
Hasta olmamanıza rağmen iyi hissetmemeniz<br />
<br />
Duygularınızı tarif edememe (aleksitimi)<br />
<br />
Sanki ileriye dönük hiçbir şey yokmuş gibi hissetmek<br />
<br />
"Sönüklük" hissini kırmak için riskli veya kışkırtıcı davranışlarda bulunmak<br />
<br />
Sanki sadece hareketleri yapıyormuşsunuz gibi hissetmek<br />
<br />
Kriz geçiriyormuş gibi hissetmek ( çeyrek yaş krizi , varoluşsal kriz vb.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LANGUİSHİNG VE DEPRESYON FARKI</span></span><br />
<br />
Languishing ve depresyon arasındaki farklar, bu iki durumun semptomları ve etkileri açısından önemlidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Languishing:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duygusal Durum:</span></span> Genellikle kayıtsızlık, motivasyon eksikliği ve yaşamda bir anlam arayışı ile karakterizedir. Birey, duygusal olarak durgun hissedebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Semptomlar:</span></span> Enerjisizlik, sıkılganlık, günlük aktivitelerde isteksizlik, sosyal bağlantılardan kopma gibi belirtiler vardır; ancak bu durum, kişinin ruh hali üzerinde derin bir etki yaratmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Klinik Tanı:</span></span> Languishing, resmi bir klinik tanı değildir ve depresyonun belirgin semptomlarını (örneğin, derin üzüntü, umutsuzluk) göstermez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Daha Hafif Etki:</span></span> Genellikle yaşam kalitesini etkiler, ancak bireyler yine de işlevsel olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Depresyon:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duygusal Durum:</span></span> Depresyon, derin bir üzüntü, umutsuzluk, değersizlik hissi ve intihar düşünceleri gibi daha ciddi duygusal durumlarla karakterizedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Semptomlar:</span></span> Uyku bozuklukları, iştah değişiklikleri, konsantrasyon güçlüğü, intihar düşünceleri gibi ciddi belirtiler vardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Klinik Tanı:</span></span> Depresyon, psikiyatri veya psikoloji alanında tanı konulabilir. Belirli kriterlere dayanarak profesyonel bir değerlendirme gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İşlevsellik Üzerindeki Etki:</span></span> Depresyon, günlük yaşamı ve işlevselliği ciddi şekilde etkileyebilir; bireyler çoğu zaman iş veya sosyal ilişkilerinde zorluk yaşarlar.<br />
<br />
Kısaca, languishing bir tür duraklama ve kayıtsızlık durumu iken, depresyon daha derin ve yaygın bir ruhsal rahatsızlıktır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bıkkınlık sendromu "Languishing" nedir?</span></span><br />
<br />
Kelime anlamı "çürüme" olan languishing, kişinin yaşama karşı istek ve motivasyonunu yitirmesi hâlidir. Languishing, hayatın her alanını etkileyen genel bir durumdur. Lagunuish yaşayan kişiler bir ruh sağlığı bozukluğu için kriterleri karşılamazlar. Ancak, gerçek refahla ilişkili belirli bir canlılık ve iyimserlik derecesinden yoksundurlar.<br />
<br />
Herkesin langushing'den bahsettiğini fark etmiş olabilirsiniz. Peki langushing tam olarak nedir?<br />
<br />
Languishing, son dönemde sıkça kullanılan bir terimdir ve genellikle bir tür duygusal ve zihinsel durumu tanımlar. Bu his gün boyunca sizi takip edebilir ve istediğiniz gelişen hayattan sizi alıkoyabilir. Bu durumda olan bireyler, hayatlarında bir amaç veya anlam bulamama hissi yaşarlar; motivasyon eksikliği, enerjisizlik ve ruhsal bir duraklama hissi ile karakterizedir. Languishing, ağır bir depresyon durumu değildir, ancak bireyin genel mutluluğunu ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir.<br />
<br />
Pandemi döneminde bu kavramın önem kazanmasının nedeni, birçok insanın sosyal bağlantılardan uzaklaşması ve günlük rutinlerinde bir kayıptan kaynaklanan bu tür hislerle başa çıkması gerektiği gerçeğidir. Languishing, zihinsel sağlığı iyileştirmek için farkındalık geliştirmeyi ve olumlu deneyimlere yönelmeyi teşvik eden bir durumdur.<br />
<br />
Bu duygusal durumu aşmak için öneriler arasında sosyal bağlantıları güçlendirmek, yeni hobiler edinmek ve günlük hayatta küçük zevkler bulmak yer alır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LANGUİSHİNG BELİRTİLERİ</span></span><br />
<br />
Kişisel hayatınızda, çöküntünün belirtileri şunlardır:<br />
<br />
Boşluk hissi veya varoluşsal kriz<br />
<br />
Hasta olmamanıza rağmen iyi hissetmemeniz<br />
<br />
Duygularınızı tarif edememe (aleksitimi)<br />
<br />
Sanki ileriye dönük hiçbir şey yokmuş gibi hissetmek<br />
<br />
"Sönüklük" hissini kırmak için riskli veya kışkırtıcı davranışlarda bulunmak<br />
<br />
Sanki sadece hareketleri yapıyormuşsunuz gibi hissetmek<br />
<br />
Kriz geçiriyormuş gibi hissetmek ( çeyrek yaş krizi , varoluşsal kriz vb.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LANGUİSHİNG VE DEPRESYON FARKI</span></span><br />
<br />
Languishing ve depresyon arasındaki farklar, bu iki durumun semptomları ve etkileri açısından önemlidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Languishing:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duygusal Durum:</span></span> Genellikle kayıtsızlık, motivasyon eksikliği ve yaşamda bir anlam arayışı ile karakterizedir. Birey, duygusal olarak durgun hissedebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Semptomlar:</span></span> Enerjisizlik, sıkılganlık, günlük aktivitelerde isteksizlik, sosyal bağlantılardan kopma gibi belirtiler vardır; ancak bu durum, kişinin ruh hali üzerinde derin bir etki yaratmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Klinik Tanı:</span></span> Languishing, resmi bir klinik tanı değildir ve depresyonun belirgin semptomlarını (örneğin, derin üzüntü, umutsuzluk) göstermez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Daha Hafif Etki:</span></span> Genellikle yaşam kalitesini etkiler, ancak bireyler yine de işlevsel olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Depresyon:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duygusal Durum:</span></span> Depresyon, derin bir üzüntü, umutsuzluk, değersizlik hissi ve intihar düşünceleri gibi daha ciddi duygusal durumlarla karakterizedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Semptomlar:</span></span> Uyku bozuklukları, iştah değişiklikleri, konsantrasyon güçlüğü, intihar düşünceleri gibi ciddi belirtiler vardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Klinik Tanı:</span></span> Depresyon, psikiyatri veya psikoloji alanında tanı konulabilir. Belirli kriterlere dayanarak profesyonel bir değerlendirme gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İşlevsellik Üzerindeki Etki:</span></span> Depresyon, günlük yaşamı ve işlevselliği ciddi şekilde etkileyebilir; bireyler çoğu zaman iş veya sosyal ilişkilerinde zorluk yaşarlar.<br />
<br />
Kısaca, languishing bir tür duraklama ve kayıtsızlık durumu iken, depresyon daha derin ve yaygın bir ruhsal rahatsızlıktır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Uyku Esnasında Daha Fazla Kalori Harcamanın 5 Yolu]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36957</link>
			<pubDate>Sun, 06 Apr 2025 07:42:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36957</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyku Esnasında Daha Fazla Kalori Harcamanın 5 Yolu</span></span><br />
<br />
Kilo vermek, kimilerimiz için kolay bir şey olsa da kimilerimiz de aylarca, hatta yıllarca bununla uğraşır. Sağlıklı bir diyeti sürdürmek, bir de beraberinde egzersiz yapabilmek, tahminimizden çok daha güç olabilir. Oysa ki yağ yakmanın bazı kolay yolları da var! Uyurken daha fazla kalori yakmak için yapmanız gereken şeyleri araştırdık ve yazdık. Bu ufak değişiklikler sayesinde hızlı bir şekilde kilo vermeye hazır olun! İşte her an kalori harcamak isteyenlere uykuda daha fazla kalori yakmanın 5 yolu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Battaniyesiz/yorgansız uyumayı deneyin</span></span><br />
<br />
<br />
Büyük ve ağır battaniyelerle uyumak çok keyifli olsa da kilo vermek isteyenler için pek de faydalı değil. Zira soğuk yerlerde uyuduğumuzda metabolizmamız hızlanır, bu da daha fazla kalori yakmamıza yardımcı olur. Daha serin bir odada uyumak, vücudumuzun gereksiz şekerden kurtulmasını sağlarken daha fazla kalori yakmamızı sağlayan sağlıklı yağ miktarını da arttırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Daha fazla uyuyun</span></span><br />
<br />
<br />
Saatlerinizi spor yaparak geçirmek elbette şekle girmenize yardımcı olur. Benzer bir şekilde uyumak da fazla kilolarınızdan kurtulmanızı sağlayabilir. Araştırmalar, her gün fazladan bir saatlik uykunun günlük kalori tükemimizi sınırladığını ortaya koymuştur. Yani bir yıl boyunca günde bir saat fazla uyuyarak 9 kilo verebilirsiniz!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Yatmadan önce proteinli bir içecek için</span></span><br />
<br />
kalori<br />
Kilo vermek isteyen insanlar, kimi zaman vücutlarını gereğinden fazla zorlarlar. Saatlerce aç kalmak, küçük öğünler yemek ya da sıvı beslenmek Tüm bunlar, açlığınızı arttırdığı için vücudunuzu yağ depolamaya teşvik edebilir. Yatmadan önce protein oranı yüksek içecekler içmek, vücudunuzu fazladan çalıştıracağı için gece boyunca kalori yakmanıza yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Göz bandı kullanın</span></span><br />
<br />
kalori<br />
Gece boyunca ışığa maruz kalmak yalnızca uykunuzu bölmekle kalmaz, aynı zamanda vücudunuzun daha fazla yağ depolamasına da neden olabilir. Karanlıkta uyuyan insanların obez olma olasılığı, aydınlık odalarda uyuyanlara göre %21 daha azdır. Yatak odanızı tamamen karartamıyorsanız göz bantlarından yardım alabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Yatağa aç gitmeyin</span></span><br />
<br />
kalori<br />
Daha az kalori tüketmek kilo kaybına neden olsa da akşam yemeğini atlamak tam tersi bir etki yaratabilir. Kalori alımınızı aniden azalttığınızda vücudunuz otomatik olarak açlık moduna girer ve vücudunuzdaki besinleri korumak için metabolizmanızı düşürür. Tabii tıka basa doymuş bir halde yatağa girmek de vücudunuz için tehlikelidir. Bunun yerine küçük, sağlıklı ve besleyici atıştırmalıklar tüketmeyi deneyin.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uyku Esnasında Daha Fazla Kalori Harcamanın 5 Yolu</span></span><br />
<br />
Kilo vermek, kimilerimiz için kolay bir şey olsa da kimilerimiz de aylarca, hatta yıllarca bununla uğraşır. Sağlıklı bir diyeti sürdürmek, bir de beraberinde egzersiz yapabilmek, tahminimizden çok daha güç olabilir. Oysa ki yağ yakmanın bazı kolay yolları da var! Uyurken daha fazla kalori yakmak için yapmanız gereken şeyleri araştırdık ve yazdık. Bu ufak değişiklikler sayesinde hızlı bir şekilde kilo vermeye hazır olun! İşte her an kalori harcamak isteyenlere uykuda daha fazla kalori yakmanın 5 yolu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Battaniyesiz/yorgansız uyumayı deneyin</span></span><br />
<br />
<br />
Büyük ve ağır battaniyelerle uyumak çok keyifli olsa da kilo vermek isteyenler için pek de faydalı değil. Zira soğuk yerlerde uyuduğumuzda metabolizmamız hızlanır, bu da daha fazla kalori yakmamıza yardımcı olur. Daha serin bir odada uyumak, vücudumuzun gereksiz şekerden kurtulmasını sağlarken daha fazla kalori yakmamızı sağlayan sağlıklı yağ miktarını da arttırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Daha fazla uyuyun</span></span><br />
<br />
<br />
Saatlerinizi spor yaparak geçirmek elbette şekle girmenize yardımcı olur. Benzer bir şekilde uyumak da fazla kilolarınızdan kurtulmanızı sağlayabilir. Araştırmalar, her gün fazladan bir saatlik uykunun günlük kalori tükemimizi sınırladığını ortaya koymuştur. Yani bir yıl boyunca günde bir saat fazla uyuyarak 9 kilo verebilirsiniz!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Yatmadan önce proteinli bir içecek için</span></span><br />
<br />
kalori<br />
Kilo vermek isteyen insanlar, kimi zaman vücutlarını gereğinden fazla zorlarlar. Saatlerce aç kalmak, küçük öğünler yemek ya da sıvı beslenmek Tüm bunlar, açlığınızı arttırdığı için vücudunuzu yağ depolamaya teşvik edebilir. Yatmadan önce protein oranı yüksek içecekler içmek, vücudunuzu fazladan çalıştıracağı için gece boyunca kalori yakmanıza yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Göz bandı kullanın</span></span><br />
<br />
kalori<br />
Gece boyunca ışığa maruz kalmak yalnızca uykunuzu bölmekle kalmaz, aynı zamanda vücudunuzun daha fazla yağ depolamasına da neden olabilir. Karanlıkta uyuyan insanların obez olma olasılığı, aydınlık odalarda uyuyanlara göre %21 daha azdır. Yatak odanızı tamamen karartamıyorsanız göz bantlarından yardım alabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Yatağa aç gitmeyin</span></span><br />
<br />
kalori<br />
Daha az kalori tüketmek kilo kaybına neden olsa da akşam yemeğini atlamak tam tersi bir etki yaratabilir. Kalori alımınızı aniden azalttığınızda vücudunuz otomatik olarak açlık moduna girer ve vücudunuzdaki besinleri korumak için metabolizmanızı düşürür. Tabii tıka basa doymuş bir halde yatağa girmek de vücudunuz için tehlikelidir. Bunun yerine küçük, sağlıklı ve besleyici atıştırmalıklar tüketmeyi deneyin.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hokka Burun Nedir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36793</link>
			<pubDate>Mon, 31 Mar 2025 04:27:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36793</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Nedir?</span></span><br />
<br />
Hokka burun, halk dilinde yüze orantılı, güzel, estetik ve fazla küçük aynı zamanda fazla büyük olmayan buruna denilmektedir. Tedavisi için hokka burun ameliyatı gereklidir. Burnun yüze orantılı olması, küçük burunların ufak bir dolguyla büyütülmesi mümkündür. Bunun estetiğini sağlamak için genellikle dolgu uygulaması yapılmaktadır.<br />
<br />
Burnun düzeltilmesi, şekillendirilmesi ve fazlasıyla büyük olan kısımların küçük hale getirilmesi hyalüronik asit ile hokka burun estetiği operasyonuyla sağlanmaktadır.<br />
<br />
Burnun küçük hale getirilmesi veya büyütülmesi bu işlem sayesinde mümkün hale gelir. Hyalüronik asit ile yapılan dolgu sayesinde kişiler, istediği burun görünümüne ulaşabilmektedir. Burnun küçültülmesi, şekillendirilmesi veya belli bölgelerin tamamen ortadan kalkması dolgu ile ameliyatsız bir şekilde mümkün hale getirilmektedir.<br />
<br />
Burunun hokka olarak tabir edilmesi küçültme ve büyütme işlemleriyle gerçekleştirilmektedir. Burun dolgusu yapıldığı taktirde kişinin hokka burun sahibi olabilmesi mümkündür. Burun eğriliklerini düzeltme, ucunu kaldırma, asimetrilerin düzeltilmesi hokka burun operasyonu ile mümkün hale gelmektedir.<br />
<br />
Hyalüronik asit sayesinde burnun estetik bir görünüme ulaşması mümkündür. Kişi istediği burun görünümüne kolay bir şekilde sahip olabilmekte ve burundaki estetik görünüme olumsuz etki sunan problemler, bu sayede giderilir.<br />
<br />
Kısa süre içerisinde giderilmesi ve ameliyatsız bir şekilde 15 – 20 dakika içerisinde tamamlanması operasyonun en önemli avantajları arasında yer almaktadır. Bu sayede operasyona girişen kişiler, istediği burun görünümüne ulaşarak öz güven sahibi olur ve sosyal yaşantısına olumlu etkiler sunar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonu Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Burnun estetik bir görünüme ulaşabilmesi için doktorlar tarafından dolgu kullanılması uygun görülmektedir. Hokka burun ameliyatı yapılabilmesi için ilk etapta burun üzerindeki estetik problemler analiz edilir.<br />
<br />
Yapılan analizler sonucunda nasıl bir işlem uygulanması gerektiğine bakılır. Kişinin sahip olacağı burun yapısı öncelikle kişiden dinlenilir ve böylelikle işlem başlar.<br />
<br />
Dolgunun ana maddesi hyalüronik asittir. Hyalüronik asit, insan vücudunda da bulunduğundan dolayı herhangi bir alerjik problemin oluşması mümkün değildir.<br />
<br />
Asit enjeksiyona çekilir ve burunda estetik problem olan yerlere enjekte edilir. Enjekte edilmesinden 15 – 20 dakika sonra burundaki değişiklik kendini belirgin olarak gösterir ve kişi istediği görünüme ulaşır.<br />
<br />
Operasyonun pratik olması ve ağrısız bir şekilde gerçekleşmesi, operasyonun avantajları arasında yer almaktadır. Bu sayede kişi hokka burun tabirine uygun olan burun yapısına ulaşarak, yüzünü orantılı bir görünüme ulaştırır.<br />
<br />
Orantılı bir görünüme kısa süre içerisinde ulaşabilmek, ameliyatın en önemli avantajları arasında yer almaktadır. Kişi bu sayede istediği görünüme ulaşarak, sosyal yaşantısına da olumlu etkiler sunar.<br />
<br />
Burnun küçültülmesi, büyütülmesi, eğriliklerinin düzeltilmesi ve benzeri işlemlerin tamamlanması kısa süre içerisinde hyalüronik asit ile sağlanır.<br />
<br />
Hyalüronik asit ile sağlanması, kişinin estetik bir görünüme ulaşmasını kolaylaştırır. Kişi kısa süre içerisinde bu görünüme ulaştığından dolayı aynı gün hastanede kalması gerekmez. Sadece doktorun tavsiyelerine uyması yeterli olacaktır.<br />
hokka burun estetiği<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonu Neden Yapılır?</span></span><br />
<br />
    Burun yapısını düzeltmek,<br />
    Burnu estetik bir görünüme ulaştırmak,<br />
    Burun ucunu kaldırmak,<br />
    Burundaki asimetrileri düzeltmek,<br />
    Buruna estetik açıdan olumsuz etkiler sunan estetik problemleri gidermek,<br />
    Burnu büyütmek veya küçültmek hokka burun estetiği ameliyatı sağlanmaktadır.<br />
<br />
Kişinin sahip olduğu burun yapısına olumlu etki sunabilmek amacıyla yapılan bu işlem, kısa süre içerisinde belirginlik gösterdiğinden dolayı kişinin estetik görünüme ulaşabilmesi uzun sürmez.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra operasyon ameliyat gerektirmediğinden dolayı kişinin kısa süre içerisinde sosyal yaşantısına dönebilmesi ve iş hayatında aktif olması mümkündür. Tüm bunların mümkün olması, operasyonun avantajları arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Hokka gibi bir buruna sahip olabilmek için birçok kişi doktorlara başvuru yapmakta ve internet üzerinden araştırma yapmaktadır. Hokka burun operasyonu sayesinde kişiler elde ettiği burun yapısıyla, daha orantılı bir yüze sahip olmaktadır.<br />
<br />
Orantılı bir yüze sahip olmak, kişinin estetik açıdan olumlu etkilenmesine sebebiyet verir. Tüm bunların yanı sıra kişi elde ettiği burun görünümüyle, kendi içini rahatlatmakta ve operasyondan memnun kalmaktadır. Operasyon kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermektedir.<br />
<br />
Kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermesi, kişinin kendini iyi hissetmesine ve sosyal hayattan kopmamasına sebebiyet vermektedir. Burun yapısından rahatsız olan kişilerin bu operasyondan faydalanması, kendisinin de hoşuna gidecek ve kendi yüz estetiğine de olumlu etkiler sunacaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonu Ne Kadar Sürüyor?</span></span><br />
<br />
Burnun düzeltilmesi ve estetik bir yapıya ulaştırılması için ortalama 15 – 20 dakikaya ihtiyaç duyulmaktadır. Kişi bu süre zarfında istediği görünüme ulaşabilmektedir.<br />
<br />
Hokka burun tedavisi bu kadar kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermesi ve kısa sürmesi, kişinin zaman kaybı yaşamamasına sebebiyet verir.<br />
<br />
Operasyonun zaman kaybı yaşanmasına engel olması, tercih edilmesine sebebiyet veren faktörler arasında yer almaktadır. Kişiler istediği estetik görünüme çok kısa süre içerisinde ulaşmaktadır.<br />
<br />
Enjekte edilen hyalüronik asit ise 30 dakika içerisinde kendini göstermekte ve kişi istediği burun yapısına aynı gün içerisinde ulaşabilmenin keyfini yaşamaktadır.<br />
<br />
Bu kadar kısa sürmesi, kişinin de memnun kalmasına sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Burnun kısa süre içerisinde estetik görünüme ulaştırılması ve kişinin istediği bir görünüme sahip olması, 20 dakika içerisinde mümkün hale gelir. Bu işlemin 20 dakika içerisinde gerçekleşmesi hokka burun operasyonunun pratik olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Pratik olan operasyon sayesinde birçok kişi istediği burun yapısına ulaşabilmenin keyfini yaşamaktadır. Bu sayede kişiler elde ettiği burun görünümünden memnun kalmakta ve istediği verimi operasyondan alabilmektedir.<br />
<br />
Operasyonun sunduğu avantajlar sayesinde operasyona giren kişilerin memnun kalması mümkün hale gelmekte ve mağduriyet yaşaması imkansızdır. Çünkü hyalüronik asit, hızlı bir şekilde tepkimeye girer ve kişinin burun yapısındaki tüm bozuklukları kısa süre içerisinde düzelterek %100 olumlu sonuç verir.<br />
Hokka Burun Operasyonu Esnasında Ağrı Hissedilir Mi?<br />
<br />
Operasyon esnasında ağrı hissedilmemesi için uyuşturucu krem sürülmektedir. Uyuşturucu krem sürülmesi, operasyonun daha konforlu bir şekilde geçmesine sebebiyet verir. Bu yüzden hokka burun tedavisi için operasyon ağrısız geçiyor diyebiliriz.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra kişi kısa süre içerisinde istediği görünüme kavuşacağından dolayı çok küçük ağrıları uyuşma sonrasında hissetmesi mümkündür.<br />
<br />
Bu da gayet olağan bir durumdur. Enjeksiyonun burnun estetik görünüme olumsuz etki sunan bölgelerine girmesi, ağrının hissedilmesine sebebiyet verir. Krem buruna uygulandığından dolayı bu tarz problemlerin yaşanması pek de mümkün değildir. Kişi sadece uyuşma geçtikten sonra çok hafif ağrılar hissedecek ve bu ağrılar birkaç saat içerisinde sonlanacaktır.<br />
<br />
Burnun istenilen görünüme ulaşabilmesi için ilk etapta burun üzerinde estetik olmayan bölgeler tespit edilir. Yapılan tespitler ve kişinin istekleri sonucunda istenilen görünümün elde edilmesi, mümkün hale gelecektir.<br />
<br />
Hokka burun operasyonu esnasında ağrının hissedilmemesi, operasyonun avantajları arasında yer almakta ve kişi istediği görünümü kısa süre içerisinde elde ettiğinden dolayı memnun kalmaktadır. Memnun kalınması aynı zamanda mutlu olunması, operasyonun sunduğu avantajlar arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Burundaki asimetrilerin düzeltilmesi, küçültme, büyütme, burnu havaya kaldırma gibi işlemler hyalüronik asit bazıyla gerçekleştirilir.<br />
<br />
Hyalüronik asit bazı sayesinde kişinin kısa süre içerisinde istediği görünüme ulaşması mümkündür. Bu asit bazı insan vücudunda da bulunduğundan dolayı kötü bir sonuç almak mümkün değildir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonunun Kalıcılığı</span></span><br />
<br />
Burnun istenilen görünüme ulaşması 20 dakika kadar zaman alsa da, kalıcılığı 12 – 18 ay aralığında nitelendirilmektedir. Kişi 12 – 18 ay arasında istediği görünümü hala vücudunda tutacaktır. Burnun hareketsiz olması sebebiyle sürenin bu kadar uzun olması olağan olarak görülmektedir.<br />
<br />
Hokka burun ameliyatı sayesinde kişiler, istediği görünümü elde edebilir ve bir yıldan daha fazla bu görünüme sahip olabilmek mümkündür. Kişinin elde edeceği görünümle memnun olması, söz konusu olacaktır.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra bu operasyonun, diğer dolgu operasyonlarına göre daha kalıcı olması burnun hareketsiz bir organ olmasından kaynaklanıyor. Bu sayede kişi daha uzun süreli bir görünüm elde edebiliyor.Kalıcılığın bu kadar uzun olması, operasyon içerisinde bulunan kişilerin memnuniyetini sağlamaktadır.<br />
<br />
Kişilerin memnuniyeti bu şekilde sağlandığından dolayı birçok kişi bu operasyondan faydalanmakta herhangi bir sorun görmüyor. Hokka burun operasyonu, kişinin elde ettiği görünümün en iyi düzeye ulaştırmasını sağlayabilecek kadar güçlü bir operasyondur.<br />
<br />
En kalıcı maddelerden biri olan ve etkisi uzun süren hyalüronik asit, kişinin daha uzun süreli bir görünüm elde etmesine sebebiyet verir.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra operasyondan mağduriyet duymak ve %100 olumlu sonuç alamamak mümkün değildir. Çünkü operasyonun çok sayıda avantajı bulunmakta ve bu avantajlar sayesinde kişi operasyondan memnun kalmaktadır. Bu operasyondan faydalanan kişi sayısı her geçen gün artış göstermektedir.<br />
Hokka Burun Operasyonunun Avantajları Nelerdir?<br />
<br />
    Estetik bir burun görünümüne sahip olmak,<br />
    Diğer dolgu operasyonlarına göre daha uzun süreli bir görünüm elde etmek,<br />
    Yenileme süresinin uzun olması,<br />
    Herhangi bir riskinin bulunmaması,<br />
    20 dakika içerisinde operasyonun bitmesi,<br />
    Kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermesi,<br />
    %100 olumlu sonuç verip, memnuniyet oluşturması,<br />
    Operasyonun en az ağrıyla geçmesi,<br />
    Operasyondan memnun kalınması,<br />
    İşlemlerin kısa süre içerisinde belirginlik göstermesi,<br />
    Kişinin aynı gün içerisinde sosyal hayatına ve iş hayatına geri dönebilmesi,<br />
    Sosyal yaşantıdan uzak kalmayacak bir operasyon olması hokka burun operasyonunun avantajları arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Operasyonun kısa süre içerisinde olumlu sonuç verebilmesi, kişinin memnuniyetini sağlayan faktörler arasında yer almaktadır. Kişi kısa süre içerisinde istediği görünümü elde ettiğinden dolayı uzun bir iyileşme sürecini beklemek zorunda kalmaz.<br />
<br />
Hokka burun ameliyatı sayesinde birçok kişi istediği görünümü elde ederek birçok avantaja sahip olmuştur. Aynı gün içerisinde kişinin sosyal yaşantısına ve iş hayatına dönebilmesi mümkündür.<br />
<br />
Dolguyla yapılan bu operasyonun, diğer dolgu operasyonlarına göre daha kalıcı olması; operasyondan faydalanan kişilerin memnuniyetini sağlamaktadır.<br />
<br />
12 – 18 ay gibi aralıklarla kişinin bu görünüme sahip olması ve bu görünümün hiçbir şekilde bu süre zarfında bozulması mümkün değildir. Kişinin tüm bunlara sahip olması, birçok kişinin de bu operasyondan faydalanma isteğini doğurmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonundan Sonra Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?</span></span><br />
<br />
    Hijyenik olmayan ortamlardan kaçınılması gerekir.<br />
    Kişinin burnuna bir süre boyunca dokunmaması ve sarsmaması gerekmektedir.<br />
    Fazla hareket edilmesi, koşma ve burundan alınan ilaçların bir süre boyunca kullanılmaması gerekir.<br />
    Kişinin kendi burun yapısına zarar verecek hareketlerden kaçınması, iyileşme ve burun yapısını oturtma sürecini hızlandıracaktır.<br />
    Kişi doktor tarafından verilen tavsiyelere dikkat etmeli ve yerine getirmelidir.<br />
    Sahip olduğu burun görünümüne olumsuz etki sunacak ilaçların kullanılmaması gerekir.<br />
<br />
Kişi tüm bunlara dikkat ederse kısa süre içerisinde burun yapısı oluşacak ve burun yapısının herhangi bir estetik bozukluğa ulaşması söz konusu olmayacaktır.<br />
<br />
Bu makaleler bilgilendirme amaçlı yazılmıştır. İşlemin yapılıp yapılmadığını ve size uygun tedaviyi belirlemek için doktorunuzla görüşmeniz gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
internet</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Nedir?</span></span><br />
<br />
Hokka burun, halk dilinde yüze orantılı, güzel, estetik ve fazla küçük aynı zamanda fazla büyük olmayan buruna denilmektedir. Tedavisi için hokka burun ameliyatı gereklidir. Burnun yüze orantılı olması, küçük burunların ufak bir dolguyla büyütülmesi mümkündür. Bunun estetiğini sağlamak için genellikle dolgu uygulaması yapılmaktadır.<br />
<br />
Burnun düzeltilmesi, şekillendirilmesi ve fazlasıyla büyük olan kısımların küçük hale getirilmesi hyalüronik asit ile hokka burun estetiği operasyonuyla sağlanmaktadır.<br />
<br />
Burnun küçük hale getirilmesi veya büyütülmesi bu işlem sayesinde mümkün hale gelir. Hyalüronik asit ile yapılan dolgu sayesinde kişiler, istediği burun görünümüne ulaşabilmektedir. Burnun küçültülmesi, şekillendirilmesi veya belli bölgelerin tamamen ortadan kalkması dolgu ile ameliyatsız bir şekilde mümkün hale getirilmektedir.<br />
<br />
Burunun hokka olarak tabir edilmesi küçültme ve büyütme işlemleriyle gerçekleştirilmektedir. Burun dolgusu yapıldığı taktirde kişinin hokka burun sahibi olabilmesi mümkündür. Burun eğriliklerini düzeltme, ucunu kaldırma, asimetrilerin düzeltilmesi hokka burun operasyonu ile mümkün hale gelmektedir.<br />
<br />
Hyalüronik asit sayesinde burnun estetik bir görünüme ulaşması mümkündür. Kişi istediği burun görünümüne kolay bir şekilde sahip olabilmekte ve burundaki estetik görünüme olumsuz etki sunan problemler, bu sayede giderilir.<br />
<br />
Kısa süre içerisinde giderilmesi ve ameliyatsız bir şekilde 15 – 20 dakika içerisinde tamamlanması operasyonun en önemli avantajları arasında yer almaktadır. Bu sayede operasyona girişen kişiler, istediği burun görünümüne ulaşarak öz güven sahibi olur ve sosyal yaşantısına olumlu etkiler sunar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonu Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Burnun estetik bir görünüme ulaşabilmesi için doktorlar tarafından dolgu kullanılması uygun görülmektedir. Hokka burun ameliyatı yapılabilmesi için ilk etapta burun üzerindeki estetik problemler analiz edilir.<br />
<br />
Yapılan analizler sonucunda nasıl bir işlem uygulanması gerektiğine bakılır. Kişinin sahip olacağı burun yapısı öncelikle kişiden dinlenilir ve böylelikle işlem başlar.<br />
<br />
Dolgunun ana maddesi hyalüronik asittir. Hyalüronik asit, insan vücudunda da bulunduğundan dolayı herhangi bir alerjik problemin oluşması mümkün değildir.<br />
<br />
Asit enjeksiyona çekilir ve burunda estetik problem olan yerlere enjekte edilir. Enjekte edilmesinden 15 – 20 dakika sonra burundaki değişiklik kendini belirgin olarak gösterir ve kişi istediği görünüme ulaşır.<br />
<br />
Operasyonun pratik olması ve ağrısız bir şekilde gerçekleşmesi, operasyonun avantajları arasında yer almaktadır. Bu sayede kişi hokka burun tabirine uygun olan burun yapısına ulaşarak, yüzünü orantılı bir görünüme ulaştırır.<br />
<br />
Orantılı bir görünüme kısa süre içerisinde ulaşabilmek, ameliyatın en önemli avantajları arasında yer almaktadır. Kişi bu sayede istediği görünüme ulaşarak, sosyal yaşantısına da olumlu etkiler sunar.<br />
<br />
Burnun küçültülmesi, büyütülmesi, eğriliklerinin düzeltilmesi ve benzeri işlemlerin tamamlanması kısa süre içerisinde hyalüronik asit ile sağlanır.<br />
<br />
Hyalüronik asit ile sağlanması, kişinin estetik bir görünüme ulaşmasını kolaylaştırır. Kişi kısa süre içerisinde bu görünüme ulaştığından dolayı aynı gün hastanede kalması gerekmez. Sadece doktorun tavsiyelerine uyması yeterli olacaktır.<br />
hokka burun estetiği<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonu Neden Yapılır?</span></span><br />
<br />
    Burun yapısını düzeltmek,<br />
    Burnu estetik bir görünüme ulaştırmak,<br />
    Burun ucunu kaldırmak,<br />
    Burundaki asimetrileri düzeltmek,<br />
    Buruna estetik açıdan olumsuz etkiler sunan estetik problemleri gidermek,<br />
    Burnu büyütmek veya küçültmek hokka burun estetiği ameliyatı sağlanmaktadır.<br />
<br />
Kişinin sahip olduğu burun yapısına olumlu etki sunabilmek amacıyla yapılan bu işlem, kısa süre içerisinde belirginlik gösterdiğinden dolayı kişinin estetik görünüme ulaşabilmesi uzun sürmez.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra operasyon ameliyat gerektirmediğinden dolayı kişinin kısa süre içerisinde sosyal yaşantısına dönebilmesi ve iş hayatında aktif olması mümkündür. Tüm bunların mümkün olması, operasyonun avantajları arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Hokka gibi bir buruna sahip olabilmek için birçok kişi doktorlara başvuru yapmakta ve internet üzerinden araştırma yapmaktadır. Hokka burun operasyonu sayesinde kişiler elde ettiği burun yapısıyla, daha orantılı bir yüze sahip olmaktadır.<br />
<br />
Orantılı bir yüze sahip olmak, kişinin estetik açıdan olumlu etkilenmesine sebebiyet verir. Tüm bunların yanı sıra kişi elde ettiği burun görünümüyle, kendi içini rahatlatmakta ve operasyondan memnun kalmaktadır. Operasyon kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermektedir.<br />
<br />
Kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermesi, kişinin kendini iyi hissetmesine ve sosyal hayattan kopmamasına sebebiyet vermektedir. Burun yapısından rahatsız olan kişilerin bu operasyondan faydalanması, kendisinin de hoşuna gidecek ve kendi yüz estetiğine de olumlu etkiler sunacaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonu Ne Kadar Sürüyor?</span></span><br />
<br />
Burnun düzeltilmesi ve estetik bir yapıya ulaştırılması için ortalama 15 – 20 dakikaya ihtiyaç duyulmaktadır. Kişi bu süre zarfında istediği görünüme ulaşabilmektedir.<br />
<br />
Hokka burun tedavisi bu kadar kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermesi ve kısa sürmesi, kişinin zaman kaybı yaşamamasına sebebiyet verir.<br />
<br />
Operasyonun zaman kaybı yaşanmasına engel olması, tercih edilmesine sebebiyet veren faktörler arasında yer almaktadır. Kişiler istediği estetik görünüme çok kısa süre içerisinde ulaşmaktadır.<br />
<br />
Enjekte edilen hyalüronik asit ise 30 dakika içerisinde kendini göstermekte ve kişi istediği burun yapısına aynı gün içerisinde ulaşabilmenin keyfini yaşamaktadır.<br />
<br />
Bu kadar kısa sürmesi, kişinin de memnun kalmasına sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Burnun kısa süre içerisinde estetik görünüme ulaştırılması ve kişinin istediği bir görünüme sahip olması, 20 dakika içerisinde mümkün hale gelir. Bu işlemin 20 dakika içerisinde gerçekleşmesi hokka burun operasyonunun pratik olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Pratik olan operasyon sayesinde birçok kişi istediği burun yapısına ulaşabilmenin keyfini yaşamaktadır. Bu sayede kişiler elde ettiği burun görünümünden memnun kalmakta ve istediği verimi operasyondan alabilmektedir.<br />
<br />
Operasyonun sunduğu avantajlar sayesinde operasyona giren kişilerin memnun kalması mümkün hale gelmekte ve mağduriyet yaşaması imkansızdır. Çünkü hyalüronik asit, hızlı bir şekilde tepkimeye girer ve kişinin burun yapısındaki tüm bozuklukları kısa süre içerisinde düzelterek %100 olumlu sonuç verir.<br />
Hokka Burun Operasyonu Esnasında Ağrı Hissedilir Mi?<br />
<br />
Operasyon esnasında ağrı hissedilmemesi için uyuşturucu krem sürülmektedir. Uyuşturucu krem sürülmesi, operasyonun daha konforlu bir şekilde geçmesine sebebiyet verir. Bu yüzden hokka burun tedavisi için operasyon ağrısız geçiyor diyebiliriz.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra kişi kısa süre içerisinde istediği görünüme kavuşacağından dolayı çok küçük ağrıları uyuşma sonrasında hissetmesi mümkündür.<br />
<br />
Bu da gayet olağan bir durumdur. Enjeksiyonun burnun estetik görünüme olumsuz etki sunan bölgelerine girmesi, ağrının hissedilmesine sebebiyet verir. Krem buruna uygulandığından dolayı bu tarz problemlerin yaşanması pek de mümkün değildir. Kişi sadece uyuşma geçtikten sonra çok hafif ağrılar hissedecek ve bu ağrılar birkaç saat içerisinde sonlanacaktır.<br />
<br />
Burnun istenilen görünüme ulaşabilmesi için ilk etapta burun üzerinde estetik olmayan bölgeler tespit edilir. Yapılan tespitler ve kişinin istekleri sonucunda istenilen görünümün elde edilmesi, mümkün hale gelecektir.<br />
<br />
Hokka burun operasyonu esnasında ağrının hissedilmemesi, operasyonun avantajları arasında yer almakta ve kişi istediği görünümü kısa süre içerisinde elde ettiğinden dolayı memnun kalmaktadır. Memnun kalınması aynı zamanda mutlu olunması, operasyonun sunduğu avantajlar arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Burundaki asimetrilerin düzeltilmesi, küçültme, büyütme, burnu havaya kaldırma gibi işlemler hyalüronik asit bazıyla gerçekleştirilir.<br />
<br />
Hyalüronik asit bazı sayesinde kişinin kısa süre içerisinde istediği görünüme ulaşması mümkündür. Bu asit bazı insan vücudunda da bulunduğundan dolayı kötü bir sonuç almak mümkün değildir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonunun Kalıcılığı</span></span><br />
<br />
Burnun istenilen görünüme ulaşması 20 dakika kadar zaman alsa da, kalıcılığı 12 – 18 ay aralığında nitelendirilmektedir. Kişi 12 – 18 ay arasında istediği görünümü hala vücudunda tutacaktır. Burnun hareketsiz olması sebebiyle sürenin bu kadar uzun olması olağan olarak görülmektedir.<br />
<br />
Hokka burun ameliyatı sayesinde kişiler, istediği görünümü elde edebilir ve bir yıldan daha fazla bu görünüme sahip olabilmek mümkündür. Kişinin elde edeceği görünümle memnun olması, söz konusu olacaktır.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra bu operasyonun, diğer dolgu operasyonlarına göre daha kalıcı olması burnun hareketsiz bir organ olmasından kaynaklanıyor. Bu sayede kişi daha uzun süreli bir görünüm elde edebiliyor.Kalıcılığın bu kadar uzun olması, operasyon içerisinde bulunan kişilerin memnuniyetini sağlamaktadır.<br />
<br />
Kişilerin memnuniyeti bu şekilde sağlandığından dolayı birçok kişi bu operasyondan faydalanmakta herhangi bir sorun görmüyor. Hokka burun operasyonu, kişinin elde ettiği görünümün en iyi düzeye ulaştırmasını sağlayabilecek kadar güçlü bir operasyondur.<br />
<br />
En kalıcı maddelerden biri olan ve etkisi uzun süren hyalüronik asit, kişinin daha uzun süreli bir görünüm elde etmesine sebebiyet verir.<br />
<br />
Tüm bunların yanı sıra operasyondan mağduriyet duymak ve %100 olumlu sonuç alamamak mümkün değildir. Çünkü operasyonun çok sayıda avantajı bulunmakta ve bu avantajlar sayesinde kişi operasyondan memnun kalmaktadır. Bu operasyondan faydalanan kişi sayısı her geçen gün artış göstermektedir.<br />
Hokka Burun Operasyonunun Avantajları Nelerdir?<br />
<br />
    Estetik bir burun görünümüne sahip olmak,<br />
    Diğer dolgu operasyonlarına göre daha uzun süreli bir görünüm elde etmek,<br />
    Yenileme süresinin uzun olması,<br />
    Herhangi bir riskinin bulunmaması,<br />
    20 dakika içerisinde operasyonun bitmesi,<br />
    Kısa süre içerisinde olumlu sonuç vermesi,<br />
    %100 olumlu sonuç verip, memnuniyet oluşturması,<br />
    Operasyonun en az ağrıyla geçmesi,<br />
    Operasyondan memnun kalınması,<br />
    İşlemlerin kısa süre içerisinde belirginlik göstermesi,<br />
    Kişinin aynı gün içerisinde sosyal hayatına ve iş hayatına geri dönebilmesi,<br />
    Sosyal yaşantıdan uzak kalmayacak bir operasyon olması hokka burun operasyonunun avantajları arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Operasyonun kısa süre içerisinde olumlu sonuç verebilmesi, kişinin memnuniyetini sağlayan faktörler arasında yer almaktadır. Kişi kısa süre içerisinde istediği görünümü elde ettiğinden dolayı uzun bir iyileşme sürecini beklemek zorunda kalmaz.<br />
<br />
Hokka burun ameliyatı sayesinde birçok kişi istediği görünümü elde ederek birçok avantaja sahip olmuştur. Aynı gün içerisinde kişinin sosyal yaşantısına ve iş hayatına dönebilmesi mümkündür.<br />
<br />
Dolguyla yapılan bu operasyonun, diğer dolgu operasyonlarına göre daha kalıcı olması; operasyondan faydalanan kişilerin memnuniyetini sağlamaktadır.<br />
<br />
12 – 18 ay gibi aralıklarla kişinin bu görünüme sahip olması ve bu görünümün hiçbir şekilde bu süre zarfında bozulması mümkün değildir. Kişinin tüm bunlara sahip olması, birçok kişinin de bu operasyondan faydalanma isteğini doğurmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hokka Burun Operasyonundan Sonra Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?</span></span><br />
<br />
    Hijyenik olmayan ortamlardan kaçınılması gerekir.<br />
    Kişinin burnuna bir süre boyunca dokunmaması ve sarsmaması gerekmektedir.<br />
    Fazla hareket edilmesi, koşma ve burundan alınan ilaçların bir süre boyunca kullanılmaması gerekir.<br />
    Kişinin kendi burun yapısına zarar verecek hareketlerden kaçınması, iyileşme ve burun yapısını oturtma sürecini hızlandıracaktır.<br />
    Kişi doktor tarafından verilen tavsiyelere dikkat etmeli ve yerine getirmelidir.<br />
    Sahip olduğu burun görünümüne olumsuz etki sunacak ilaçların kullanılmaması gerekir.<br />
<br />
Kişi tüm bunlara dikkat ederse kısa süre içerisinde burun yapısı oluşacak ve burun yapısının herhangi bir estetik bozukluğa ulaşması söz konusu olmayacaktır.<br />
<br />
Bu makaleler bilgilendirme amaçlı yazılmıştır. İşlemin yapılıp yapılmadığını ve size uygun tedaviyi belirlemek için doktorunuzla görüşmeniz gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
internet</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Probiyotik Nedir? Faydaları Nelerdir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=30941</link>
			<pubDate>Sat, 21 Sep 2024 17:52:33 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=30941</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bilgeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=162645" target="_blank" title="">Probiyotik İçeren Besinler.jpg</a> (Dosya Boyutu: 205.51 KB / İndirme Sayısı: 127)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda trilyonlarca mikroorganizma bulunur. Bu mikroorganizmaların büyük çoğunluğu bağırsak içerisinde yaşar. Bağırsakta mikroorganizmaların denge içerisinde barınması ise insan sağlığı için büyük öneme sahiptir. Çünkü bağırsakların sağlıklı olması kişinin bağışıklığını, ruh halini, fiziksel hayatını doğrudan etkiler. Probiyotikler de bu dengeyi sağlamaya yardımcı olan yararlı bakterileri ve mayaları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Fakat probiyotiklerin büyük çoğunluğu bakterilerden meydana gelir.<br />
Probiyotikler Ne İşe Yarar?<br />
<br />
İnsan bağırsağı iyi ve kötü mikroorganizmaları bir arada barındırır. Bu bakteri popülasyonu bağırsak mikrobiyotası adını alır. Mikrobiyota çeşitliliği ne kadar fazla ve dengeli olursa kişinin sağlığını o derece etkiler. Probiyotikler ise bulundukları organlara yani mikrobiyotaya canlı şekilde ulaştıklarında görevlerini yerine getirebilirler. Bunun için probiyotiklerin mideden sağ çıkabilmesi gereklidir. Ulaştıkları mikroorganizma topluluğu içerisinde an itibariyle görevleri başlar. Görevleri ise vücut için zararlı olan diğer mikroorganizmalar ile savaşmaktır. Bu sırada probiyotikler aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların büyümesini engelleyen asitler de üretirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Nelerdir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda yaşayan faydalı bakteri ve mayalardan oluşan probiyotikler insan mikrobiyomunun da büyük bir parçasıdır. Fakat insan mikrobiyomu kişiden kişiye değişebilen bir popülasyondur. Bu popülasyon kişinin çevresel ve genetik pek çok faktöründen kaynaklı değişiklik gösterebilir. Fakat ne derece değişirse değişsin probiyotikler vücut içerisinde belirli mikroorganizma cinslerini içerir. Bu mikroorganizmalardan bakteri olanlar Lactobacillus, Streptococcus, Bifidobacterium ve Enterococcus türleridir. Maya olarak ise en çok bulunan probiyotik mikroorganizma ise Saccharomyces boulardii’dir. Probiyotik mikroorganizmaların sağlığa faydalı etkilerine dair pek çok uygulama örneği vardır. Bazı türle ishal sorunu için düzenleyici görev yaparken, bazı türler ise konstipasyon kabızlık probleminin giderilmesinde etkili olabilir. Bu türlerin çeşitliliği kişinin sağlığında öneme sahip olur. Her tür başka bir yarar sağladığı için beslenme sırasında probiyotiklerin birden fazla kaynaktan sağlanması önem taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmalar çoğunlukla bağırsaklarda bulunsa vücut içerisinde barındıkları ve fayda sağladıkları başka ortamlar da vardır. Bunlar:<br />
<br />
    Bağırsak<br />
    Ağız<br />
    Vajina<br />
    İdrar yolu<br />
    Deri<br />
    Akciğerler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler</span></span><br />
<br />
Probiyotikler vücuda yiyecekler, içecekler ve takviyeler yoluyla alınabilirler. Gün içerisinde çoğu insan normal beslenme düzeni ile probiyotik içeren besinleri vücutlarına alırlar. Bu besinler gün içerisinde sıklıkla tüketilen yoğurt ve turşu olarak öne çıkar. Fakat probiyotik besinler sadece bunlarla sınırlı değildir. Fermantasyon işlemi gören pek çok gıda da probiyotikler açısından zengindir. Çünkü fermantasyon işlemi sırasında faydalı bakterilerin sayısı artar. Fakat bazı besinlere dışarıdan probiyotik eklenmesi ile fonksiyonel bir hal alması sağlanabilir. Beslenme yoluyla vücuda probiyotik mikroorganizmaları almak için tüketilebilecek besinler şunlardır:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yoğurt:</span></span> Sütün mayalanması ile elde edilen yoğurt insanlar tarafından en sık tüketilen probiyotik besindir. Özellikle bağırsak sağlığı için pek çok fayda sağlayan türde probiyotiği yoğurt içerisinde barındırır. Özellikle probiyotik organizmaların dışarıdan eklenmesi ile elde edilen yoğurtlar da vücuda probiyotik almak için iyi bir kaynaktır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Lahana Turşusu:</span></span> Ev yapımı lahana turşuları da oluşum sırasında probiyotikler açısından zengin bir hal alır. Aynı zamanda Kore yemeği olarak bilinen Kimchi besini de probiyotikler açısından çok zengin bir besin olarak öne çıkar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boza:</span></span> Fermente pek çok besin ile yapılan bir geleneksel bir içecek olan boza probiyotiklerden zengindir. Aynı zamanda sadece probiyotikten değil antioksidanlardan da zengindir<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kefir:</span></span> Yoğurt gibi iyi bilinen probiyotik kaynaklarından biri de kefirdir. Kefirin probiyotik açısından bu kadar ön plana çıkmasının nedeni mayalandıktan sonra sadece probiyotik bakterileri değil aynı zamanda probiyotik mayaları da içerisinde barındırmasıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ekşi Mayalı Ekmek: </span></span>Pek çok kişi tarafından probiyotik mikroorganizma içerdiği bilinmeyen besinlerden biri de ekşi mayalı ekmektir. Ekşi mayalı ekmek özellikle sindirim sistemi için yarar sağlayabilen çeşitli probiyotikleri bünyesinde barındırır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarhana:</span></span> Özellikle kış aylarında sıklıkla sofrada yer alan tarhana da geleneksel bir probiyotik üründür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer probiyotik besinler ise şu şekilde sıralanabilir:</span></span><br />
<br />
    Keçi sütü<br />
    Boza<br />
    Şalgam<br />
    Soya ürünleri<br />
    Sirke<br />
    Parmesan<br />
    Turşu<br />
    Yoğurt<br />
    Kefir<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin faydaları bulundukları yerdeki dengeyi oluşturmaya çalışmalarından kaynaklanır. Yapılan pek çok araştırma probiyotiklerin insan vücuduna pek çok faydası olduğunu gösterir. Bu faydalar bakterilerin suşuna göre değişiklik göstermekle birlikte çoğunlukla bağırsak üzerine etkilidir. “Probiyotik ne işe yarar?” diye sorulacak olursa, vücuda fayda sağlayabileceği durumlar şu şekilde sıralanabilir;<br />
<br />
    İshal, gaz ve kabızlık<br />
    İdrar yolu enfeksiyonu<br />
    Mayaların neden olduğu enfeksiyonlar<br />
    Laktoz intoleransı<br />
    Egzama<br />
    Sepsis<br />
    IBS<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sindirim</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin en çok yarar sağladığı alan bağırsak sağlığıdır. Bağırsaklar içerisinde çok fazla faydalı ve zararlı mikroorganizmayı barındırarak kendisine özgü bir flora oluştururlar. Bu flora içerisindeki faydalı mikroorganizmalar ne kadar çeşitli olursa o kadar çok sağlık için yararlıdır. Fakat bunun için öncelikle tüketilen besindeki yararlı bakterilerin bağırsağa kadar canlı ulaşması gerekir. Probiyotikler canlı şekilde bağırsağa ulaştıklarında şu faydaları sağlayabilirler;<br />
<br />
    Antibiyotiğe bağlı ishalin iyileştirilmesi<br />
    Gaz şikayetinin giderilmesi<br />
    Kabızlık ve ishal bulgularının iyileşmesi<br />
    IBS (irritabl bağırsak sendromu) semptomlarının düzelmesi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kilo Kaybı</span></span><br />
<br />
Probiyotikler üzerine yapılan bazı araştırmalar bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin obezite ile arasında bir ilişki olduğunu öne sürer. Bazı probiyotik suşlarının özellikle de Lactobacillus gasseri karın yağlarında azalmaya yardımcı olduğuna dair çalışmalar mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruh Sağlığı</span></span><br />
<br />
İkinci beyin olarak da adlandırılan bağırsak sağlıklı olmadığında kişilerde çeşitli ruhsal sorunlar meydana gelebilir. Bu nedenle bağırsak sağlığının korunması için mikrobiyota dengesinin iyi olması gerekir. Bağırsaklarda çeşitli mikroorganizmaların bulunması da bu nedenle ruh sağlığı için faydalı olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bağışıklık</span></span><br />
<br />
Bağırsak bakterileri bağışıklık sistemi ile etkileşime girerek onu düzenlemeye yardımcı olurlar. Aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların dışarı atılmasına da yardımcı olarak bağışıklık için pek çok görevde bulunurlar. Bu nedenle normal doğum sırasında annenin vajinal bakterileri ile bebeğin etkileşime girmesi bile gelecek hayatta kişinin bağışıklığını etkiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Sağlığı</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmaların bulunduğu yerlerden biri de vajinadır. Vajinanın kendi özgü bir mikrobiyomu vardır ve bu mikrobiyom içerisinde denge bozulduğunda enfeksiyon gibi sorunlar oluşabilir. Bazı Lactobacillus suşları ise vajinal mikrobiyomun dengesinin korunmasına yardımcı olarak bu tarz rahatsızlıkların önlenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda regl döneminde, hamilelikte ve menopoz döneminde kadınların hormonal değişikliklerden kaynaklanan sindirim sistemi sorunlarının da giderilmesine yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Kişinin bağırsaklarında bulunan mikroorganizma sayıları antibiyotik kullanımı, strese maruz kalma veya kötü beslenme gibi nedenlerle olumsuz etkilenebilir. Bu durumda bağırsak dengesi bozulur ve kişi hastalıklara açık hale gelebilir. Bu tarz durumlarda bir probiyotik takviyesi kullanmak doktor tarafından önerilebilir. Fakat kontrolsüz probiyotik kullanımından da kaçınmak gereklidir.<br />
<br />
İnsan sağlığı için pek çok öneme sahip olan probiyotikler besinler ile alınmaya çalışılmalıdır. Birden fazla fermente ürünün tüketilmesi ise sağlanan çeşitlilik bu yararların oluşmasını sağlar. Eğer kişi bir takviye alması gerektiğini düşünüyorsa mutlaka bir sağlık kurumuna başvurarak gerekli desteği almalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Ne İşe Yarar? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, sağlığa fayda sağlayabilen canlı mikroorganizmalar veya mikrobiyal besin maddeleridir. İşte probiyotiklerin başlıca faydaları:<br />
<br />
• Sindirim Sağlığını Destekler: Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin dengesini destekler ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilir. Özellikle ishal, kabızlık, gaz ve şişkinlik gibi sindirim sorunlarına karşı yardımcı olabilirler.<br />
• Bağışıklık Sistemini Güçlendirir: Bağırsaklar, bağışıklık sisteminin önemli bir bileşenidir. Probiyotikler, bağırsaklardaki sağlıklı mikroorganizmaların çoğalmasına yardımcı olarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını artırabilirler. Bu, hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı daha iyi bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İrritabl Bağırsak Sendromu (IBS) Belirtilerini Azaltır: IBS gibi sindirim sorunlarına sahip kişilerde, probiyotikler semptomların şiddetini azaltabilir ve rahatlatıcı etki sağlayabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımının Yan Etkilerini Azaltır: Antibiyotikler, hem kötü hem de iyi bakterileri öldürebilir ve bu da bağırsak rahatsızlıklarına yol açabilir. Probiyotikler, antibiyotik kullanımının neden olduğu bağırsak sorunlarını hafifletmeye yardımcı olabilir.<br />
• Laktoz İntoleransını Hafifletir: Bazı probiyotik türleri, laktoz intoleransı olan kişilerin süt ürünlerini daha iyi tolere etmelerine yardımcı olabilir, çünkü bu probiyotikler süt şekeri olan laktozu parçalayabilirler.<br />
• Vajinal Sağlığı Destekler: Bazı probiyotikler vajinal flora sağlığını destekleyebilir ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• İltihapları Azaltır: Bazı çalışmalar, probiyotiklerin iltihaplı bağırsak hastalıkları gibi inflamatuar durumların semptomlarını hafifletebileceğini göstermektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Türleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler olarak kullanılan mikroorganizmalar genellikle bakterilerden veya bazı durumlarda mayalardan oluşur. İşte yaygın olarak kullanılan probiyotik türlerinden bazıları:<br />
<br />
    • Lactobacillus (Laktobasil): Lactobacillus türünden birçok farklı probiyotik bulunmaktadır, örneğin Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus casei, ve Lactobacillus rhamnosus gibi. Bu bakteriler, bağırsaklarda yaygın olarak bulunur ve sindirim sağlığını desteklemek için kullanılırlar.<br />
    • Bifidobacterium (Bifidobakteri): Bifidobacterium türünden probiyotikler de bağırsak sağlığını desteklemede etkilidir. Örnek olarak Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum ve Bifidobacterium lactis verilebilir.<br />
    • Saccharomyces boulardii: Saccharomyces boulardii, bir maya türüdür ve bağırsak sağlığını desteklemek için kullanılır. Özellikle ishal gibi sindirim sorunlarının tedavisinde etkilidir.<br />
    • Streptococcus thermophilus: Streptococcus thermophilus, genellikle yoğurt ve diğer fermente süt ürünlerinde bulunur ve sindirim sağlığına katkıda bulunabilir.<br />
    • Enterococcus faecium: Bu bakteri türü, bağırsak sağlığını desteklemede kullanılır ve özellikle probiyotik takviyelerde bulunabilir.<br />
<br />
Probiyotiklerin hangi türlerinin kullanılacağı, kişinin ihtiyaçlarına ve sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Hangi probiyotik türünün en uygun olduğunu belirlemek için bir sağlık profesyoneli ile danışmak önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler genellikle vücudun bazı organlarında ve sistemlerinde bulunurlar, özellikle bağırsak sistemi ve vajina gibi mukozal yüzeylerde. İşte probiyotiklerin yaygın olarak bulunduğu organlar:<br />
<br />
• Bağırsaklar: Probiyotikler, bağırsakların ince bağırsak ve kalın bağırsak bölümlerinde bulunurlar. Bu bölgelerdeki sağlıklı bakteriler, sindirim süreçlerine yardımcı olur ve sindirim sağlığını destekler.<br />
• Mide: Mide asidi, birçok mikroorganizmayı öldürebilir, bu nedenle midede probiyotik mikroorganizmalar daha düşük konsantrasyonlarda bulunur. Ancak bazı probiyotikler, mide asidini geçip ince bağırsağa ulaşabilir ve burada faaliyet gösterebilir.<br />
• Vajina: Vajina içinde de bazı probiyotik türleri bulunur. Bu probiyotikler, vajinal flora sağlığını korur ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• Cilt: Probiyotikler, cilt yüzeyinde de bulunabilir ve cilt sağlığını destekleyebilirler. Özellikle akne, egzama ve diğer cilt sorunlarına karşı koruyucu etkileri olabilir.<br />
• Ağız: Ağızda da bazı probiyotik bakteriler bulunabilir. Bu bakteriler, ağız sağlığını destekleyebilir ve kötü ağız kokusu gibi sorunları azaltabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler Hangileridir?</span></span><br />
<br />
Probiyotik içeren besinler, sağlığa yararlı mikroorganizmaları (genellikle bakteri veya maya türleri) içeren gıdalardır. Bu besinler, bağırsak sağlığını desteklemek, bağışıklık sistemini güçlendirmek ve diğer sağlık faydalarını sağlamak amacıyla tüketilir. İşte probiyotik içeren bazı yaygın besinler:<br />
<br />
• Yoğurt: Yoğurt, en yaygın probiyotik kaynaklarından biridir. Yoğurtta bulunan canlı bakteri kültürleri genellikle Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus içerir. Ayrıca bazı yoğurtlar, ek olarak probiyotik Lactobacillus acidophilus, Bifidobacterium lactis veya diğer türleri içerebilir.<br />
• Kefir: Kefir, fermente süt ürünleri ailesinin bir parçasıdır ve birçok farklı probiyotik türünü içerebilir. Kefir, yoğurt gibi içilebilir veya smoothielerde kullanılabilir.<br />
• Turşu (Fermente Sebzeler): Turşular, özellikle lahana, salatalık ve havuç gibi sebzelerin fermente edilmesiyle yapılır. Fermente sebzeler, doğal olarak oluşan probiyotik bakteriler içerir. Ekşi lahana turşusu ve salatalık turşusu en bilinen örneklerdir.<br />
• Tempeh: Tempeh, soya fasulyesi fermantasyonu sonucu elde edilen bir besindir. İçerisinde bulunan Rhizopus oligosporus mayası ve diğer mikroorganizmalar probiyotik etkiye sahiptir.<br />
• Misir Ekmegi: Bazı mısır ekmeği türleri, maya ve laktik asit bakterileri ile fermente edilir ve probiyotikler içerebilir.<br />
• Probiyotik Takviyeleri: Ayrıca, probiyotik takviyeleri adı verilen kapsül veya tablet formundaki ürünler de mevcuttur. Bu takviyeler, belirli probiyotik türlerini yoğun bir şekilde içerir ve sindirim sağlığına yönelik faydalar sağlama amacı taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nasıl Kullanılır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, yiyecekler yoluyla alınabileceği gibi, gıda takviyeleri olarak da tüketilebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Probiyotik takviyeleri kullanımı, bireyin sağlık durumuna, ihtiyaçlarına ve yaşam tarzına bağlı olarak değişebilir. Probiyotik takviyesi kullanımı için bazı durumlar ve öneriler şunlar olabilir:<br />
<br />
• Sindirim Sorunları: İshal, kabızlık, gaz, şişkinlik veya irritabl bağırsak sendromu (IBS) gibi sindirim sorunları yaşıyorsanız, probiyotik takviyeleri sindirim sağlığınızı iyileştirmek için kullanılabilir. Bu tür sorunlar için probiyotik kullanımı, semptomların hafiflemesine yardımcı olabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımı: Antibiyotikler, bağırsaklardaki iyi bakterileri öldürebilir ve sindirim sorunlarına neden olabilir. Antibiyotik tedavisi sırasında veya sonrasında probiyotik takviyeleri almak, bağırsak florasının dengesini korumaya yardımcı olabilir.<br />
• Bağışıklık Sistemi Zayıflığı: Bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, probiyotik takviyeleri alarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını destekleyebilirler. Bu, enfeksiyonlara karşı daha güçlü bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İltihaplı Bağırsak Hastalıkları: İltihaplı bağırsak hastalıkları (İBH) gibi inflamatuar durumlarla mücadele eden kişiler, probiyotiklerin semptomları hafifletmede yardımcı olabileceği konusunda araştırmalara odaklanmıştır.<br />
• Vajinal Sağlık Sorunları: Tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar veya mantar enfeksiyonları yaşayan bazı kadınlar, vajinal probiyotiklerin (vajinal supozituvarlar veya kremler) kullanılmasını düşünebilirler.<br />
• Laktoz İntoleransı: Laktoz intoleransı olan kişiler, laktozun sindirimine yardımcı olan probiyotikler içeren ürünleri tüketebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prebiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin büyümesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir. Yani, prebiyotikler vücudun doğal olarak bulunan yararlı bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar. Bu, bağırsak sağlığını ve sindirim sistemini desteklemenin bir yolu olarak önemlidir.<br />
<br />
Prebiyotiklerin ana işlevi, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin yaşamını sürdürebilmeleri ve çoğalmaları için gerekli olan besin kaynağını sağlamaktır. Probiyotikler bağırsak sağlığını desteklediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği için, prebiyotiklerin tüketimi bu yararlı bakterilerin popülasyonunu artırarak sindirim sistemi sağlığını ve genel sağlığı olumlu etkileyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı yaygın prebiyotik kaynakları şunlar olabilir:</span></span><br />
<br />
• İnülin: Soğan, sarımsak, pırasa, kuşkonmaz, muz, ve yulaf gibi gıdalarda doğal olarak bulunur.<br />
• Früktooligosakkaritler (FOS): Soğan, sarımsak, kuşkonmaz, ve muzda bulunur.<br />
• Galaktooligosakkaritler (GOS): Süt ürünlerinde ve bezelye, fasulye, mercimek gibi baklagillerde bulunur.<br />
• Laktuloz: Birçok laksatif üründe bulunur ve kabızlık tedavisinde kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik ve Prebiyotik Aynı Mı? Farkları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Hayır, probiyotik ve prebiyotik farklı şeylerdir, ancak bağırsak sağlığını olumlu yönde etkileyen iki besin bileşenidir. İşte probiyotik ve prebiyotiklerin ne oldukları ve farkları:<br />
Probiyotik<br />
<br />
• Probiyotikler, canlı mikroorganizmaların (genellikle bakteriler veya mayalar) tüketildiğinde insan sağlığına fayda sağlayabilecek şekilde kullanıldığı besin veya takviyelerdir.<br />
• Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin popülasyonunu artırabilir ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilir.<br />
• Örnek probiyotik kaynakları arasında yoğurt, kefir, turşu, kimchi, probiyotik takviyeleri gibi ürünler bulunur.<br />
• Canlı mikroorganizmalar içerdikleri için probiyotikler, özellikle uygun saklama koşullarına dikkat edilmesi gereken ürünlerdir.<br />
Prebiyotik<br />
<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir.<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin yaşamını sürdürebilmeleri için gerekli olan besin kaynağını sağlarlar.<br />
• Prebiyotikler, sindirim sistemi sağlığını ve bağışıklık sistemini destekleyebilirler.<br />
• Örnek prebiyotik kaynakları arasında soğan, sarımsak, kuşkonmaz, muz, yulaf, pırasa ve bezelye gibi gıdalar bulunur.<br />
<br />
Probiyotikler ve prebiyotikler, birlikte çalışarak sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilirler. Probiyotiklerin canlı mikroorganizmalar olduğuna ve uygun saklama koşullarına ihtiyaç duyduğuna dikkat etmek önemlidir. Prebiyotikler ise sindirilmeyen lifler olduğu için bağırsaklarda yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
medicalpark.com.tr<br />
<br />
koruhastanesi.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bilgeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=162645" target="_blank" title="">Probiyotik İçeren Besinler.jpg</a> (Dosya Boyutu: 205.51 KB / İndirme Sayısı: 127)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda trilyonlarca mikroorganizma bulunur. Bu mikroorganizmaların büyük çoğunluğu bağırsak içerisinde yaşar. Bağırsakta mikroorganizmaların denge içerisinde barınması ise insan sağlığı için büyük öneme sahiptir. Çünkü bağırsakların sağlıklı olması kişinin bağışıklığını, ruh halini, fiziksel hayatını doğrudan etkiler. Probiyotikler de bu dengeyi sağlamaya yardımcı olan yararlı bakterileri ve mayaları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Fakat probiyotiklerin büyük çoğunluğu bakterilerden meydana gelir.<br />
Probiyotikler Ne İşe Yarar?<br />
<br />
İnsan bağırsağı iyi ve kötü mikroorganizmaları bir arada barındırır. Bu bakteri popülasyonu bağırsak mikrobiyotası adını alır. Mikrobiyota çeşitliliği ne kadar fazla ve dengeli olursa kişinin sağlığını o derece etkiler. Probiyotikler ise bulundukları organlara yani mikrobiyotaya canlı şekilde ulaştıklarında görevlerini yerine getirebilirler. Bunun için probiyotiklerin mideden sağ çıkabilmesi gereklidir. Ulaştıkları mikroorganizma topluluğu içerisinde an itibariyle görevleri başlar. Görevleri ise vücut için zararlı olan diğer mikroorganizmalar ile savaşmaktır. Bu sırada probiyotikler aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların büyümesini engelleyen asitler de üretirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Nelerdir?</span></span><br />
<br />
İnsan vücudunda yaşayan faydalı bakteri ve mayalardan oluşan probiyotikler insan mikrobiyomunun da büyük bir parçasıdır. Fakat insan mikrobiyomu kişiden kişiye değişebilen bir popülasyondur. Bu popülasyon kişinin çevresel ve genetik pek çok faktöründen kaynaklı değişiklik gösterebilir. Fakat ne derece değişirse değişsin probiyotikler vücut içerisinde belirli mikroorganizma cinslerini içerir. Bu mikroorganizmalardan bakteri olanlar Lactobacillus, Streptococcus, Bifidobacterium ve Enterococcus türleridir. Maya olarak ise en çok bulunan probiyotik mikroorganizma ise Saccharomyces boulardii’dir. Probiyotik mikroorganizmaların sağlığa faydalı etkilerine dair pek çok uygulama örneği vardır. Bazı türle ishal sorunu için düzenleyici görev yaparken, bazı türler ise konstipasyon kabızlık probleminin giderilmesinde etkili olabilir. Bu türlerin çeşitliliği kişinin sağlığında öneme sahip olur. Her tür başka bir yarar sağladığı için beslenme sırasında probiyotiklerin birden fazla kaynaktan sağlanması önem taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmalar çoğunlukla bağırsaklarda bulunsa vücut içerisinde barındıkları ve fayda sağladıkları başka ortamlar da vardır. Bunlar:<br />
<br />
    Bağırsak<br />
    Ağız<br />
    Vajina<br />
    İdrar yolu<br />
    Deri<br />
    Akciğerler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler</span></span><br />
<br />
Probiyotikler vücuda yiyecekler, içecekler ve takviyeler yoluyla alınabilirler. Gün içerisinde çoğu insan normal beslenme düzeni ile probiyotik içeren besinleri vücutlarına alırlar. Bu besinler gün içerisinde sıklıkla tüketilen yoğurt ve turşu olarak öne çıkar. Fakat probiyotik besinler sadece bunlarla sınırlı değildir. Fermantasyon işlemi gören pek çok gıda da probiyotikler açısından zengindir. Çünkü fermantasyon işlemi sırasında faydalı bakterilerin sayısı artar. Fakat bazı besinlere dışarıdan probiyotik eklenmesi ile fonksiyonel bir hal alması sağlanabilir. Beslenme yoluyla vücuda probiyotik mikroorganizmaları almak için tüketilebilecek besinler şunlardır:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yoğurt:</span></span> Sütün mayalanması ile elde edilen yoğurt insanlar tarafından en sık tüketilen probiyotik besindir. Özellikle bağırsak sağlığı için pek çok fayda sağlayan türde probiyotiği yoğurt içerisinde barındırır. Özellikle probiyotik organizmaların dışarıdan eklenmesi ile elde edilen yoğurtlar da vücuda probiyotik almak için iyi bir kaynaktır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Lahana Turşusu:</span></span> Ev yapımı lahana turşuları da oluşum sırasında probiyotikler açısından zengin bir hal alır. Aynı zamanda Kore yemeği olarak bilinen Kimchi besini de probiyotikler açısından çok zengin bir besin olarak öne çıkar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boza:</span></span> Fermente pek çok besin ile yapılan bir geleneksel bir içecek olan boza probiyotiklerden zengindir. Aynı zamanda sadece probiyotikten değil antioksidanlardan da zengindir<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kefir:</span></span> Yoğurt gibi iyi bilinen probiyotik kaynaklarından biri de kefirdir. Kefirin probiyotik açısından bu kadar ön plana çıkmasının nedeni mayalandıktan sonra sadece probiyotik bakterileri değil aynı zamanda probiyotik mayaları da içerisinde barındırmasıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ekşi Mayalı Ekmek: </span></span>Pek çok kişi tarafından probiyotik mikroorganizma içerdiği bilinmeyen besinlerden biri de ekşi mayalı ekmektir. Ekşi mayalı ekmek özellikle sindirim sistemi için yarar sağlayabilen çeşitli probiyotikleri bünyesinde barındırır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarhana:</span></span> Özellikle kış aylarında sıklıkla sofrada yer alan tarhana da geleneksel bir probiyotik üründür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer probiyotik besinler ise şu şekilde sıralanabilir:</span></span><br />
<br />
    Keçi sütü<br />
    Boza<br />
    Şalgam<br />
    Soya ürünleri<br />
    Sirke<br />
    Parmesan<br />
    Turşu<br />
    Yoğurt<br />
    Kefir<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin faydaları bulundukları yerdeki dengeyi oluşturmaya çalışmalarından kaynaklanır. Yapılan pek çok araştırma probiyotiklerin insan vücuduna pek çok faydası olduğunu gösterir. Bu faydalar bakterilerin suşuna göre değişiklik göstermekle birlikte çoğunlukla bağırsak üzerine etkilidir. “Probiyotik ne işe yarar?” diye sorulacak olursa, vücuda fayda sağlayabileceği durumlar şu şekilde sıralanabilir;<br />
<br />
    İshal, gaz ve kabızlık<br />
    İdrar yolu enfeksiyonu<br />
    Mayaların neden olduğu enfeksiyonlar<br />
    Laktoz intoleransı<br />
    Egzama<br />
    Sepsis<br />
    IBS<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sindirim</span></span><br />
<br />
Probiyotiklerin en çok yarar sağladığı alan bağırsak sağlığıdır. Bağırsaklar içerisinde çok fazla faydalı ve zararlı mikroorganizmayı barındırarak kendisine özgü bir flora oluştururlar. Bu flora içerisindeki faydalı mikroorganizmalar ne kadar çeşitli olursa o kadar çok sağlık için yararlıdır. Fakat bunun için öncelikle tüketilen besindeki yararlı bakterilerin bağırsağa kadar canlı ulaşması gerekir. Probiyotikler canlı şekilde bağırsağa ulaştıklarında şu faydaları sağlayabilirler;<br />
<br />
    Antibiyotiğe bağlı ishalin iyileştirilmesi<br />
    Gaz şikayetinin giderilmesi<br />
    Kabızlık ve ishal bulgularının iyileşmesi<br />
    IBS (irritabl bağırsak sendromu) semptomlarının düzelmesi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kilo Kaybı</span></span><br />
<br />
Probiyotikler üzerine yapılan bazı araştırmalar bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin obezite ile arasında bir ilişki olduğunu öne sürer. Bazı probiyotik suşlarının özellikle de Lactobacillus gasseri karın yağlarında azalmaya yardımcı olduğuna dair çalışmalar mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruh Sağlığı</span></span><br />
<br />
İkinci beyin olarak da adlandırılan bağırsak sağlıklı olmadığında kişilerde çeşitli ruhsal sorunlar meydana gelebilir. Bu nedenle bağırsak sağlığının korunması için mikrobiyota dengesinin iyi olması gerekir. Bağırsaklarda çeşitli mikroorganizmaların bulunması da bu nedenle ruh sağlığı için faydalı olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bağışıklık</span></span><br />
<br />
Bağırsak bakterileri bağışıklık sistemi ile etkileşime girerek onu düzenlemeye yardımcı olurlar. Aynı zamanda zararlı mikroorganizmaların dışarı atılmasına da yardımcı olarak bağışıklık için pek çok görevde bulunurlar. Bu nedenle normal doğum sırasında annenin vajinal bakterileri ile bebeğin etkileşime girmesi bile gelecek hayatta kişinin bağışıklığını etkiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Sağlığı</span></span><br />
<br />
Probiyotik mikroorganizmaların bulunduğu yerlerden biri de vajinadır. Vajinanın kendi özgü bir mikrobiyomu vardır ve bu mikrobiyom içerisinde denge bozulduğunda enfeksiyon gibi sorunlar oluşabilir. Bazı Lactobacillus suşları ise vajinal mikrobiyomun dengesinin korunmasına yardımcı olarak bu tarz rahatsızlıkların önlenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda regl döneminde, hamilelikte ve menopoz döneminde kadınların hormonal değişikliklerden kaynaklanan sindirim sistemi sorunlarının da giderilmesine yardımcı olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Kişinin bağırsaklarında bulunan mikroorganizma sayıları antibiyotik kullanımı, strese maruz kalma veya kötü beslenme gibi nedenlerle olumsuz etkilenebilir. Bu durumda bağırsak dengesi bozulur ve kişi hastalıklara açık hale gelebilir. Bu tarz durumlarda bir probiyotik takviyesi kullanmak doktor tarafından önerilebilir. Fakat kontrolsüz probiyotik kullanımından da kaçınmak gereklidir.<br />
<br />
İnsan sağlığı için pek çok öneme sahip olan probiyotikler besinler ile alınmaya çalışılmalıdır. Birden fazla fermente ürünün tüketilmesi ise sağlanan çeşitlilik bu yararların oluşmasını sağlar. Eğer kişi bir takviye alması gerektiğini düşünüyorsa mutlaka bir sağlık kurumuna başvurarak gerekli desteği almalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Ne İşe Yarar? Faydaları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, sağlığa fayda sağlayabilen canlı mikroorganizmalar veya mikrobiyal besin maddeleridir. İşte probiyotiklerin başlıca faydaları:<br />
<br />
• Sindirim Sağlığını Destekler: Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin dengesini destekler ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilir. Özellikle ishal, kabızlık, gaz ve şişkinlik gibi sindirim sorunlarına karşı yardımcı olabilirler.<br />
• Bağışıklık Sistemini Güçlendirir: Bağırsaklar, bağışıklık sisteminin önemli bir bileşenidir. Probiyotikler, bağırsaklardaki sağlıklı mikroorganizmaların çoğalmasına yardımcı olarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını artırabilirler. Bu, hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı daha iyi bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İrritabl Bağırsak Sendromu (IBS) Belirtilerini Azaltır: IBS gibi sindirim sorunlarına sahip kişilerde, probiyotikler semptomların şiddetini azaltabilir ve rahatlatıcı etki sağlayabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımının Yan Etkilerini Azaltır: Antibiyotikler, hem kötü hem de iyi bakterileri öldürebilir ve bu da bağırsak rahatsızlıklarına yol açabilir. Probiyotikler, antibiyotik kullanımının neden olduğu bağırsak sorunlarını hafifletmeye yardımcı olabilir.<br />
• Laktoz İntoleransını Hafifletir: Bazı probiyotik türleri, laktoz intoleransı olan kişilerin süt ürünlerini daha iyi tolere etmelerine yardımcı olabilir, çünkü bu probiyotikler süt şekeri olan laktozu parçalayabilirler.<br />
• Vajinal Sağlığı Destekler: Bazı probiyotikler vajinal flora sağlığını destekleyebilir ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• İltihapları Azaltır: Bazı çalışmalar, probiyotiklerin iltihaplı bağırsak hastalıkları gibi inflamatuar durumların semptomlarını hafifletebileceğini göstermektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Türleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler olarak kullanılan mikroorganizmalar genellikle bakterilerden veya bazı durumlarda mayalardan oluşur. İşte yaygın olarak kullanılan probiyotik türlerinden bazıları:<br />
<br />
    • Lactobacillus (Laktobasil): Lactobacillus türünden birçok farklı probiyotik bulunmaktadır, örneğin Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus casei, ve Lactobacillus rhamnosus gibi. Bu bakteriler, bağırsaklarda yaygın olarak bulunur ve sindirim sağlığını desteklemek için kullanılırlar.<br />
    • Bifidobacterium (Bifidobakteri): Bifidobacterium türünden probiyotikler de bağırsak sağlığını desteklemede etkilidir. Örnek olarak Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum ve Bifidobacterium lactis verilebilir.<br />
    • Saccharomyces boulardii: Saccharomyces boulardii, bir maya türüdür ve bağırsak sağlığını desteklemek için kullanılır. Özellikle ishal gibi sindirim sorunlarının tedavisinde etkilidir.<br />
    • Streptococcus thermophilus: Streptococcus thermophilus, genellikle yoğurt ve diğer fermente süt ürünlerinde bulunur ve sindirim sağlığına katkıda bulunabilir.<br />
    • Enterococcus faecium: Bu bakteri türü, bağırsak sağlığını desteklemede kullanılır ve özellikle probiyotik takviyelerde bulunabilir.<br />
<br />
Probiyotiklerin hangi türlerinin kullanılacağı, kişinin ihtiyaçlarına ve sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Hangi probiyotik türünün en uygun olduğunu belirlemek için bir sağlık profesyoneli ile danışmak önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotikler Hangi Organlarda Yer Alır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler genellikle vücudun bazı organlarında ve sistemlerinde bulunurlar, özellikle bağırsak sistemi ve vajina gibi mukozal yüzeylerde. İşte probiyotiklerin yaygın olarak bulunduğu organlar:<br />
<br />
• Bağırsaklar: Probiyotikler, bağırsakların ince bağırsak ve kalın bağırsak bölümlerinde bulunurlar. Bu bölgelerdeki sağlıklı bakteriler, sindirim süreçlerine yardımcı olur ve sindirim sağlığını destekler.<br />
• Mide: Mide asidi, birçok mikroorganizmayı öldürebilir, bu nedenle midede probiyotik mikroorganizmalar daha düşük konsantrasyonlarda bulunur. Ancak bazı probiyotikler, mide asidini geçip ince bağırsağa ulaşabilir ve burada faaliyet gösterebilir.<br />
• Vajina: Vajina içinde de bazı probiyotik türleri bulunur. Bu probiyotikler, vajinal flora sağlığını korur ve vajinal enfeksiyonların riskini azaltabilir.<br />
• Cilt: Probiyotikler, cilt yüzeyinde de bulunabilir ve cilt sağlığını destekleyebilirler. Özellikle akne, egzama ve diğer cilt sorunlarına karşı koruyucu etkileri olabilir.<br />
• Ağız: Ağızda da bazı probiyotik bakteriler bulunabilir. Bu bakteriler, ağız sağlığını destekleyebilir ve kötü ağız kokusu gibi sorunları azaltabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik İçeren Besinler Hangileridir?</span></span><br />
<br />
Probiyotik içeren besinler, sağlığa yararlı mikroorganizmaları (genellikle bakteri veya maya türleri) içeren gıdalardır. Bu besinler, bağırsak sağlığını desteklemek, bağışıklık sistemini güçlendirmek ve diğer sağlık faydalarını sağlamak amacıyla tüketilir. İşte probiyotik içeren bazı yaygın besinler:<br />
<br />
• Yoğurt: Yoğurt, en yaygın probiyotik kaynaklarından biridir. Yoğurtta bulunan canlı bakteri kültürleri genellikle Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus içerir. Ayrıca bazı yoğurtlar, ek olarak probiyotik Lactobacillus acidophilus, Bifidobacterium lactis veya diğer türleri içerebilir.<br />
• Kefir: Kefir, fermente süt ürünleri ailesinin bir parçasıdır ve birçok farklı probiyotik türünü içerebilir. Kefir, yoğurt gibi içilebilir veya smoothielerde kullanılabilir.<br />
• Turşu (Fermente Sebzeler): Turşular, özellikle lahana, salatalık ve havuç gibi sebzelerin fermente edilmesiyle yapılır. Fermente sebzeler, doğal olarak oluşan probiyotik bakteriler içerir. Ekşi lahana turşusu ve salatalık turşusu en bilinen örneklerdir.<br />
• Tempeh: Tempeh, soya fasulyesi fermantasyonu sonucu elde edilen bir besindir. İçerisinde bulunan Rhizopus oligosporus mayası ve diğer mikroorganizmalar probiyotik etkiye sahiptir.<br />
• Misir Ekmegi: Bazı mısır ekmeği türleri, maya ve laktik asit bakterileri ile fermente edilir ve probiyotikler içerebilir.<br />
• Probiyotik Takviyeleri: Ayrıca, probiyotik takviyeleri adı verilen kapsül veya tablet formundaki ürünler de mevcuttur. Bu takviyeler, belirli probiyotik türlerini yoğun bir şekilde içerir ve sindirim sağlığına yönelik faydalar sağlama amacı taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik Nasıl Kullanılır?</span></span><br />
<br />
Probiyotikler, yiyecekler yoluyla alınabileceği gibi, gıda takviyeleri olarak da tüketilebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ne Zaman Probiyotik Takviyesi Kullanılmalı?</span></span><br />
<br />
Probiyotik takviyeleri kullanımı, bireyin sağlık durumuna, ihtiyaçlarına ve yaşam tarzına bağlı olarak değişebilir. Probiyotik takviyesi kullanımı için bazı durumlar ve öneriler şunlar olabilir:<br />
<br />
• Sindirim Sorunları: İshal, kabızlık, gaz, şişkinlik veya irritabl bağırsak sendromu (IBS) gibi sindirim sorunları yaşıyorsanız, probiyotik takviyeleri sindirim sağlığınızı iyileştirmek için kullanılabilir. Bu tür sorunlar için probiyotik kullanımı, semptomların hafiflemesine yardımcı olabilir.<br />
• Antibiyotik Kullanımı: Antibiyotikler, bağırsaklardaki iyi bakterileri öldürebilir ve sindirim sorunlarına neden olabilir. Antibiyotik tedavisi sırasında veya sonrasında probiyotik takviyeleri almak, bağırsak florasının dengesini korumaya yardımcı olabilir.<br />
• Bağışıklık Sistemi Zayıflığı: Bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, probiyotik takviyeleri alarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarını destekleyebilirler. Bu, enfeksiyonlara karşı daha güçlü bir savunma mekanizması oluşturabilir.<br />
• İltihaplı Bağırsak Hastalıkları: İltihaplı bağırsak hastalıkları (İBH) gibi inflamatuar durumlarla mücadele eden kişiler, probiyotiklerin semptomları hafifletmede yardımcı olabileceği konusunda araştırmalara odaklanmıştır.<br />
• Vajinal Sağlık Sorunları: Tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar veya mantar enfeksiyonları yaşayan bazı kadınlar, vajinal probiyotiklerin (vajinal supozituvarlar veya kremler) kullanılmasını düşünebilirler.<br />
• Laktoz İntoleransı: Laktoz intoleransı olan kişiler, laktozun sindirimine yardımcı olan probiyotikler içeren ürünleri tüketebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prebiyotik Nedir?</span></span><br />
<br />
Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin büyümesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir. Yani, prebiyotikler vücudun doğal olarak bulunan yararlı bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar. Bu, bağırsak sağlığını ve sindirim sistemini desteklemenin bir yolu olarak önemlidir.<br />
<br />
Prebiyotiklerin ana işlevi, bağırsaklarda bulunan probiyotik bakterilerin yaşamını sürdürebilmeleri ve çoğalmaları için gerekli olan besin kaynağını sağlamaktır. Probiyotikler bağırsak sağlığını desteklediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği için, prebiyotiklerin tüketimi bu yararlı bakterilerin popülasyonunu artırarak sindirim sistemi sağlığını ve genel sağlığı olumlu etkileyebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bazı yaygın prebiyotik kaynakları şunlar olabilir:</span></span><br />
<br />
• İnülin: Soğan, sarımsak, pırasa, kuşkonmaz, muz, ve yulaf gibi gıdalarda doğal olarak bulunur.<br />
• Früktooligosakkaritler (FOS): Soğan, sarımsak, kuşkonmaz, ve muzda bulunur.<br />
• Galaktooligosakkaritler (GOS): Süt ürünlerinde ve bezelye, fasulye, mercimek gibi baklagillerde bulunur.<br />
• Laktuloz: Birçok laksatif üründe bulunur ve kabızlık tedavisinde kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Probiyotik ve Prebiyotik Aynı Mı? Farkları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Hayır, probiyotik ve prebiyotik farklı şeylerdir, ancak bağırsak sağlığını olumlu yönde etkileyen iki besin bileşenidir. İşte probiyotik ve prebiyotiklerin ne oldukları ve farkları:<br />
Probiyotik<br />
<br />
• Probiyotikler, canlı mikroorganizmaların (genellikle bakteriler veya mayalar) tüketildiğinde insan sağlığına fayda sağlayabilecek şekilde kullanıldığı besin veya takviyelerdir.<br />
• Probiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin popülasyonunu artırabilir ve sindirim sistemi sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilir.<br />
• Örnek probiyotik kaynakları arasında yoğurt, kefir, turşu, kimchi, probiyotik takviyeleri gibi ürünler bulunur.<br />
• Canlı mikroorganizmalar içerdikleri için probiyotikler, özellikle uygun saklama koşullarına dikkat edilmesi gereken ürünlerdir.<br />
Prebiyotik<br />
<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesini ve aktivitelerini destekleyen sindirilmeyen besin bileşenleridir.<br />
• Prebiyotikler, bağırsaklarda bulunan probiyotiklerin yaşamını sürdürebilmeleri için gerekli olan besin kaynağını sağlarlar.<br />
• Prebiyotikler, sindirim sistemi sağlığını ve bağışıklık sistemini destekleyebilirler.<br />
• Örnek prebiyotik kaynakları arasında soğan, sarımsak, kuşkonmaz, muz, yulaf, pırasa ve bezelye gibi gıdalar bulunur.<br />
<br />
Probiyotikler ve prebiyotikler, birlikte çalışarak sindirim sistemi sağlığını iyileştirebilirler. Probiyotiklerin canlı mikroorganizmalar olduğuna ve uygun saklama koşullarına ihtiyaç duyduğuna dikkat etmek önemlidir. Prebiyotikler ise sindirilmeyen lifler olduğu için bağırsaklarda yararlı probiyotik bakterilerin beslenmesine katkıda bulunurlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
medicalpark.com.tr<br />
<br />
koruhastanesi.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HAMİLELİKTE BESLENME]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=30001</link>
			<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 13:38:58 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=30001</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelik Öncesi Sağlıklı Beslenmenin Önemi</span></span><br />
<br />
Bebek bakımı bebeğin doğduğu gün değil gebe kalınmadan önce başlayan bir yolculuktur. Bu yüzden gebelik planlanmaya başlandığı süreden itibaren sağlıklı yaşam kurallarına uyulması gerekir. Sağlıklı beslenme, düzenli yürüyüş ya da egzersiz ve düzenli uyku bu anlamda üç önemli unsurdur.<br />
<br />
Hamilelikte anne adayı ne tüketiyorsa bebeğin de aynı besinleri tükettiğini söyleyebiliriz. Hatta işin ilginç kısmı bir çalışmaya göre bebek annenin gebe kalmadan üç ay önceki beslenmesinden dahi etkilenebilmektedir. Bu sebeple hamilelik düşünülmeye başlandığı andan itibaren beslenmeye daha fazla dikkat edilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Hamilelik Süreci Nedir?</span></span><br />
<br />
Çağımızın yaygın hastalıkları anne ve bebek sağlığını da etkilemektedir. Başta obezite, diyabet, hipertansiyon, polikistik over sendromu (PCOS) olmak üzere pek çok hastalığın varlığı, hamilelik sürecinin kalitesini etkiler. Bu sebeple herhangi bir hastalığı olan annenin önce diğer hastalıklarının tedavi sürecine uyması gerekir. Diyetisyen kontrolünde hamilelik dönemine özgü beslenerek, doktor ve fizyoterapist tavsiyelerine uygun gerekli yürüyüş ve egzersizler yaparak, kaliteli uyku ve yüksek seviyede stres yönetimi ile bu süreç sağlıklı geçirilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Sağlıklı Beslenme</span></span><br />
<br />
Hamilelik boyunca anne adayında bebeğin büyümesi ve ihtiyaçlarının karşılandığı ortamdan dolayı ağırlık artışı gözlenir. Ortalama 9-12 kg’lık artış normaldir. Bu miktar, annenin gebe kalmadan önceki vücut ağırlığına göre değişebilmektedir.<br />
<br />
Hamileliğin ilk üç ayında beslenme ihtiyaçları belirgin bir artış göstermese de anne adayının sağlığı için yeterli ve dengeli beslenme kurallarına uymak gerekir. Üçüncü aydan sonra bebeğin gelişimine yönelik beslenmede bir artış söz konusudur.<br />
<br />
Bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için anne adayının gebelik öncesi sürede ve gebelik sürecinde fazla ya da az değil yeterli ve dengeli beslenmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Doğru Besin, Doğru Miktar</span></span><br />
<br />
Süt Grubu: Gebelik süresince günlük üç porsiyon bu gruptan tüketilmelidir. 1 su bardağı süt veya kefir, 4 yemek kaşığı yoğurt ve 2 su bardağı ayran tüketen anne adayı bu gruptan yeterli düzeyde almış olur. Gebelik boyunca en önemli mineral gruplarından olan kalsiyumun bağırsaklardan emilimi iki katına çıkar. Eğer anne adayı süt grubundan yetersiz besleniyorsa yeterli kalsiyumu almıyordur ve besinlerle kalsiyum alamayan bebek, annenin depolarını tüketecektir. Buradaki eksikliğin önemini anlamak için çok doğum yapan ve yetersiz beslenen kadınların erken yaşta dişlerinin döküldüğü veya kemik ağrılarının başladığı örnek verilebilir.<br />
<br />
Meyve ve Sebze Grubu: Vitamin, mineral, antioksidan ve posa bakımından zengin bu grup gebelik boyunca günde 5 porsiyon tüketilmelidir. Ne kadar farklı ve renkli meyve, sebze tüketilirse o kadar farklı ve yararlı besin öğesi anneyle bebeğe geçer.<br />
<br />
Et Grubu: Hamilelikte günlük 7 porsiyon bu besin grubundan tüketilmelidir. Her gün iyi pişmiş 1 yumurta, 1-2 dilim olgunlaştırılmış peynir, 4 köfte kadar iyi pişmiş et, tavuk veya balık tüketilerek bu gruptan gelen başta protein ve demir olmak üzere gerekli diğer besin öğeleri de sağlanmış olunur.<br />
<br />
Tahıl Grubu: Vücut temel enerji kaynağı olarak kullandığı bu grubu hamilelik süresince de her gün düzenli olarak almalıdır. Her ana öğünde 2-3 dilim tam buğday ekmeği veya çavdar ekmeği tüketilmeli ya da ekmek tüketilmediğinde 4-6 yemek kaşığı bulgur pilavı veya esmer makarna tüketilmelidir. Beyaz un ve beyaz undan yapılan tatlılardan, hamur işlerinden, patates kızartmasından olabildiğince uzak durulmalıdır.<br />
<br />
Yağ Grubu: Özellikle beyin gelişimi için önemli olan bu grup da günlük yeterli düzeyde alınmalıdır. Her gün 2 ceviz ve 8-10 badem tüketilmeli, yemekler ve salatalar çok yağlı olmayacak şekilde zeytinyağı ile hazırlanmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Besin Güvenliği</span></span><br />
<br />
• Hamilelik boyunca pastörize edilmemiş peynirler; çiğ süt; çiğ ya da az pişmiş et, tavuk, balık, yumurta ve kabuklu deniz ürünlerinden uzak durulmalı.<br />
<br />
• Cıva içeriği yüksek olduğundan dolayı büyük dip balıkları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Bebeğin ve annenin sağlığı için kısıtlayıcı beslenilmemeli, uzun süre aç kalınmamalı.<br />
<br />
• Özellikle ilk üç ayda ve sonrasında da bitki çayları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Kafein içeren siyah çay, yeşil çay, kahve ve çikolatadan uzak durulmalı. Günlük en fazla bir küçük fincan kahve tüketilmelidir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büşra AKYOL<br />
Diyetisyen<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelik Öncesi Sağlıklı Beslenmenin Önemi</span></span><br />
<br />
Bebek bakımı bebeğin doğduğu gün değil gebe kalınmadan önce başlayan bir yolculuktur. Bu yüzden gebelik planlanmaya başlandığı süreden itibaren sağlıklı yaşam kurallarına uyulması gerekir. Sağlıklı beslenme, düzenli yürüyüş ya da egzersiz ve düzenli uyku bu anlamda üç önemli unsurdur.<br />
<br />
Hamilelikte anne adayı ne tüketiyorsa bebeğin de aynı besinleri tükettiğini söyleyebiliriz. Hatta işin ilginç kısmı bir çalışmaya göre bebek annenin gebe kalmadan üç ay önceki beslenmesinden dahi etkilenebilmektedir. Bu sebeple hamilelik düşünülmeye başlandığı andan itibaren beslenmeye daha fazla dikkat edilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sağlıklı Hamilelik Süreci Nedir?</span></span><br />
<br />
Çağımızın yaygın hastalıkları anne ve bebek sağlığını da etkilemektedir. Başta obezite, diyabet, hipertansiyon, polikistik over sendromu (PCOS) olmak üzere pek çok hastalığın varlığı, hamilelik sürecinin kalitesini etkiler. Bu sebeple herhangi bir hastalığı olan annenin önce diğer hastalıklarının tedavi sürecine uyması gerekir. Diyetisyen kontrolünde hamilelik dönemine özgü beslenerek, doktor ve fizyoterapist tavsiyelerine uygun gerekli yürüyüş ve egzersizler yaparak, kaliteli uyku ve yüksek seviyede stres yönetimi ile bu süreç sağlıklı geçirilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Sağlıklı Beslenme</span></span><br />
<br />
Hamilelik boyunca anne adayında bebeğin büyümesi ve ihtiyaçlarının karşılandığı ortamdan dolayı ağırlık artışı gözlenir. Ortalama 9-12 kg’lık artış normaldir. Bu miktar, annenin gebe kalmadan önceki vücut ağırlığına göre değişebilmektedir.<br />
<br />
Hamileliğin ilk üç ayında beslenme ihtiyaçları belirgin bir artış göstermese de anne adayının sağlığı için yeterli ve dengeli beslenme kurallarına uymak gerekir. Üçüncü aydan sonra bebeğin gelişimine yönelik beslenmede bir artış söz konusudur.<br />
<br />
Bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için anne adayının gebelik öncesi sürede ve gebelik sürecinde fazla ya da az değil yeterli ve dengeli beslenmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Doğru Besin, Doğru Miktar</span></span><br />
<br />
Süt Grubu: Gebelik süresince günlük üç porsiyon bu gruptan tüketilmelidir. 1 su bardağı süt veya kefir, 4 yemek kaşığı yoğurt ve 2 su bardağı ayran tüketen anne adayı bu gruptan yeterli düzeyde almış olur. Gebelik boyunca en önemli mineral gruplarından olan kalsiyumun bağırsaklardan emilimi iki katına çıkar. Eğer anne adayı süt grubundan yetersiz besleniyorsa yeterli kalsiyumu almıyordur ve besinlerle kalsiyum alamayan bebek, annenin depolarını tüketecektir. Buradaki eksikliğin önemini anlamak için çok doğum yapan ve yetersiz beslenen kadınların erken yaşta dişlerinin döküldüğü veya kemik ağrılarının başladığı örnek verilebilir.<br />
<br />
Meyve ve Sebze Grubu: Vitamin, mineral, antioksidan ve posa bakımından zengin bu grup gebelik boyunca günde 5 porsiyon tüketilmelidir. Ne kadar farklı ve renkli meyve, sebze tüketilirse o kadar farklı ve yararlı besin öğesi anneyle bebeğe geçer.<br />
<br />
Et Grubu: Hamilelikte günlük 7 porsiyon bu besin grubundan tüketilmelidir. Her gün iyi pişmiş 1 yumurta, 1-2 dilim olgunlaştırılmış peynir, 4 köfte kadar iyi pişmiş et, tavuk veya balık tüketilerek bu gruptan gelen başta protein ve demir olmak üzere gerekli diğer besin öğeleri de sağlanmış olunur.<br />
<br />
Tahıl Grubu: Vücut temel enerji kaynağı olarak kullandığı bu grubu hamilelik süresince de her gün düzenli olarak almalıdır. Her ana öğünde 2-3 dilim tam buğday ekmeği veya çavdar ekmeği tüketilmeli ya da ekmek tüketilmediğinde 4-6 yemek kaşığı bulgur pilavı veya esmer makarna tüketilmelidir. Beyaz un ve beyaz undan yapılan tatlılardan, hamur işlerinden, patates kızartmasından olabildiğince uzak durulmalıdır.<br />
<br />
Yağ Grubu: Özellikle beyin gelişimi için önemli olan bu grup da günlük yeterli düzeyde alınmalıdır. Her gün 2 ceviz ve 8-10 badem tüketilmeli, yemekler ve salatalar çok yağlı olmayacak şekilde zeytinyağı ile hazırlanmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamilelikte Besin Güvenliği</span></span><br />
<br />
• Hamilelik boyunca pastörize edilmemiş peynirler; çiğ süt; çiğ ya da az pişmiş et, tavuk, balık, yumurta ve kabuklu deniz ürünlerinden uzak durulmalı.<br />
<br />
• Cıva içeriği yüksek olduğundan dolayı büyük dip balıkları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Bebeğin ve annenin sağlığı için kısıtlayıcı beslenilmemeli, uzun süre aç kalınmamalı.<br />
<br />
• Özellikle ilk üç ayda ve sonrasında da bitki çayları tüketilmemeli.<br />
<br />
• Kafein içeren siyah çay, yeşil çay, kahve ve çikolatadan uzak durulmalı. Günlük en fazla bir küçük fincan kahve tüketilmelidir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büşra AKYOL<br />
Diyetisyen<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CERRÂHİ]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29739</link>
			<pubDate>Wed, 14 Aug 2024 17:48:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29739</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CERRÂHİ</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Surgery.</span> Yaralanmaları veya hastalıkları operasyon (ameliyat) teknikleriyle tedâvi etme ilmi. Cerrâhî, dâimâ tıbbın en büyük konularından birisi olmuştur. Zamânımızdan yaklaşık 4000 yıl önceki Mısırlılar, bilinen ilk cerrâhî çalışmaları yapmışlardır. Son 4000 yılda cerrâhî çok yavaş gelişme göstermiştir. Avrupa’da Rönesansla birlikte pekçok ilimde büyük ilerlemeler olurken, cerrâhî konusuna fazla eğilinmemiş ve cerrâhî müdâhaleler çok yerde berberler tarafından yapılmaya devâm edilegelmiştir. Bu devirde yapılan cerrâhî müdâhalelerin sonucu hiç de yüz güldürücü olmayıp, ameliyatların çoğu ölümle netîcelenmekteydi.<br />
Yedinci yüzyılda Avrupa, kilisenin tesirinde karanlık bir devir yaşarken, Müslüman âlimlerin orijinal çalışmalarıyle cerrâhî ilminde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu devirde yaşayan âlimlerden Râzî (850-923), karın yaralarının dikilmesinden ilk bahseden hekimdir. Râzî’nin<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> El-Hâvî</span></span> kitabı bütün tıp bölümlerini, bu arada cerrâhîyi de içine alır. Bu hekim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kitâbü’t-Tıbbü’l-Mansûrî </span></span>adlı eserinin 7. cildini cerrâhîye ayırmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî (912-1013), İslâm tıbbında cerrâhîyle ilgili en önemli eserleri yazmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî’nin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Et-Tasrif-fi’t-Tıb</span></span> adlı eseri iki bölüm olup, birisi genel tıptan, ikincisi cerrâhîden bahseder. Bu eserde cerrâhın iyi anatomi bilmesine bilhassa işâret edilmiştir. Karın cidarına dayanmış devasa bir karaciğer absesini ilk olarak cerrâhi usûllerle tedâvi eden bu hekimdir. İslâm memleketlerinde bu devirlerde birçok ameliyat yapılabiliyordu. Râzî’nin yaptığı göz ameliyatları meşhurdu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern cerrâhînin başlangıcı: </span></span>Modern cerrâhînin başlangıcı 1809 yılında Ephraim Mc Dowell tarafından bir karın tümörünün başarıyla çıkarılması sayılabilir. Ortaya çıkan gerçek şuydu ki hasta beklenenden çok daha uzun süre yaşamıştı. Ancak bu noktada cerrahları büyük problemler bekliyordu. Çünkü hastanın ağrı duymasının önlenmesi ve ameliyat sonrası iltihap tehlikesinin ortadan kaldırılması imkânı yoktu. 1840’ta üç Amerikalı (Crawford Long, William Morton ve Horace Wells) ve bir İngiliz (Dames Simpson) ilim adamının çalışmaları cerrâhîde ölçülemeyecek fayda sağlayan anesteziyi ortaya çıkardı. İngiliz cerrahı Joseph Lister’in ameliyat sonrası iltihapları önlemek için karbolik asit tatbik etmesi, modern asepsi (mikroptan arıtma) tekniğinin başlangıcı sayılır. Anestezi ve asepsinin keşfi, modern cerrâhîde en büyük gelişmelere zemin hazırladı. Yirminci yüzyılda bundan daha ileri teknikler gelişti. Cerrahlar sinirsel veya kan kaybına bağlı olarak gelişen ve genellikle öldürücü olan dolaşım zaafının (şokun) sebepleri ve tedâvî şekillerini öğrendiler.Patolog Karl Landsteiner’in kan gruplarının esrârını çözmesi ve kan naklinin mümkün olması da cerrahlara ameliyatlarda büyük yardımda bulundu. Yine 20. yüzyılda harâb olan doku parçaları yerine sun’î veya tabiî parçalar kullanılmaya başlandı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern Cerrâhî Teknikleri</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asepsi (Mikropsuzlaştırma):</span></span> Asepsinin esâsı ameliyathâne ve cerrâhî malzemelerin hastalık âmili olabilecek mikroorganizmalardan tamâmen temizlenmesidir. Ameliyattan önce ameliyathânedeki kumaşlar, gazlı bez ve pamuklar, cerrâhî malzemenin hepsi otoklavda (basınçlı buhar sistemi olan araç) mikropsuzlaştırılır. Cerrah ve hemşireler yüzlerine maske ve kafalarına kep giyerler. Eller ve kollar dirseğe kadar yıkanır ve temizleyici çözeltilerle mikroptan arıtılır. Ameliyat sırasında steril (mikropsuzlaştırılmış) eldivenler kullanılır. Ameliyat yapılan oda deterjanlar ve kimyâsal temizleyicilerle temizlenerek mikropsuzlaştırılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anestezi:</span></span> Vücudun bütününün veya belli bölümünün ağrı hissinin ortadan kaldırılmasıdır. (Bkz. Anestezi)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ameliyathâne ve cerrâhî grup (Ekip):</span></span> Modern cerrâhî, yüksek tecrübeye sâhip kişilerin meydana getirdiği bir ekip tarafından icrâ edilir. Bu ekip, cerrah, asistanlar, anestezist (narkozcu) ve hemşirelerden meydana gelir. Asistanlar (yardımcılar) ameliyat edilen vücut bölgesini temiz tutmaya, kanın işlem yapılan sahayı örtmesini önlemeye ve diğer bütün yönlerden cerraha yardım etmeye çalışırlar. Hemşire, cerrâhî malzemeyi taşır, dikiş materyallerini hazırlar ve hastanın içinde bez parçaları vb. kalmaması için tamponları, gazlı bezlerini sayar. Anestezist devamlı sûrette hastanın dolaşım ve solunum sistemlerini kontrol ederek narkozun derinliğini ayarlar. Operasyon sırasında en ufak lüzumsuz hareket ve konuşmadan kaçınılmalıdır.<br />
Değişik organlar ve sistemler birbirlerinden değişik cerrâhî problemler ortaya çıkarır. Cerrâhî tekniğinin ilerlemesiyle çok sayıda cerrâhî alt bölümü ortaya çıkmıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Batın (karın) cerrâhîsi: </span></span>Batın cerrâhîsi (abdominal şirurji) iki gruba ayrılır. Birisi âcil ameliyatlar, diğeri bekleyebilen (âcil olmayan) ameliyatlardır.<br />
1. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil batın cerrâhîsi: </span></span>Karın cerrâhîsinde en çok rastlanan âcil durum apandisit ameliyatlarıdır. Apandisit belirtileri, sağ alt karın bölgesinde ağrı, karında kasların sertliği, kusma ve ateş olarak özetlenebilir. Yapılacak operasyon basit olup, apendix’i kör barsağın ucundan almaktan (kesip çıkarmaktan) ibârettir. (Bkz. Apandisit)<br />
Bir diğer âcil batın problemi, barsak tıkanmasıdır. Buna sebep olanlar, barsağın içiçe geçmesi, yaralar iyileşirken yapışıklık olması veya tümör kitleleri olabilir. Barsağı tıkanan hastalar karınlarında gaz-gaita (dışkı) birikmesi şikâyetleriyle gelirler. Bu durum hastaya çok sıkıntı verdiği gibi oldukça tehlikelidir. Geçecek her saat ameliyatta ölüm riskini arttırır.<br />
Mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri de delinerek karın boşluğuna açılmaları durumunda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterirler. Bu durum âni ve çok şiddetli ağrı ve karın boşluğunu kaplayan iltihapla kendini gösterir. Tedâvisi hemen karnı açarak delinen kısmı dikmek ve karın boşluğunu temizlemektir. Bunun gibi safra kesesinin ânî ortaya çıkan iltihapları da cerrâhî müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Bu durumlarda keseyi almak gerekir. Kadınlarda yumurtalıklarla ilgili hastalıklar, rahim rahatsızlıkları da bâzı durumlarda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterebilir.<br />
2. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil olmayan batın ameliyatları:</span></span> Âcil olmayan cerrâhîde en büyük kısmı karın içi organlarla ilgili olan ameliyatlar teşkil eder. Bunların en sık rastlananı taşlı safra keselerindeki müzmin iltihap dolayısıyla yapılan kesenin çıkarılması ameliyatıdır. Buna kolesistektomi adı verilir. Safra taşları müzmin iltihap, safra akımında engellenme veya safra muhtevâsının değişmesi dolayısıyla meydana gelebilir. Karın ameliyatlarından en çok yapılanlardan birisi de ilaç tedâvisiyle iyileşmeyen mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri için yapılan ameliyatlardır. Bu ameliyatta ülser teşekkülüne sebeb olan asidin salgılatıcı siniri olan “Vagus” kesilir. Ayrıca mîdeden barsağa geçiş yeri olan “hiyor” bölgesi de genişletilir veya mîde ve onikiparmak barsağının bir kısmı çıkarılabilir. Dalağın çıkarılması bâzı kansızlık (anemi) çeşitlerinde ve kan hücrelerinin yapımının yıkımında daha az olduğu durumlarda yapılır. Bunun gibi mîde ve kasık fıtıklarının düzeltilmesi de çok yapılan ameliyatlardandır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalp-damar cerrâhîsi:</span></span> Cerrâhîde son yıllarda bâzı memleketlerde ve yurdumuzda da büyük ilerlemelere sahne olan dalların başında gelir. Gerek doğumda mevcut olan (temiz ve kirli kanın karışmasına sebeb olan değişik anormallikler), gerekse sonradan ortaya çıkan (romatizma, frengi, tümör vs. ye bağlı olarak) kalp odalarına veya kapakçıklarına âit hastalıklarda yapılan ameliyatlarda son yıllarda çok yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Bilhassa erken konulan teşhis ve geciktirilmeyen ameliyatlar çok iyi sonuçlar vermektedir. Bu ameliyatlar genellikle açık kalp (kalbin içini görerek yapılan) ameliyatları olup, ameliyat sırasında kalp tamâmiyle durdurulur ve dolaşım sistemine kan, kalp-akciğer makinası vâsıtasıyla pompalanır.<br />
Atardamarlardaki bâzı hastalıklar da cerrâhi müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Kalbi besleyen damarlardan birinin damar sertliği dolayısıyla tıkanması ameliyatla iyileştirilmeye çalışılmaktadır. Bu ameliyatta ya bacaktaki toplardamarlardan birisi veya meme atardamarlarına âit bir parça yâhut da sentetik borucuklar tıkanan damar yerine takılır. (Bkz. By-pass)<br />
Toplardamarların genişlemesi genellikle bacaklarda olur. Buna varis denilmektedir. Varisli damarlar ağrılı, iltihaplı hâle gelirse, yapılacak son çâre ameliyatla varisli toplardamarları çıkartmaktır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göğüs cerrâhîsi: </span></span>Doğumdan veya doğmalık (Konjenital) olan kusurlardan göğüs içinde olanların çoğu kalp ve kalp damarlarıyle ilgilidir. Diğer kusurlar ise yemek borusunun bozuklukları, diyafram kasının kusuru, karın organlarının göğse taşması olarak sayılabilir. Bunların tedâvisi de cerrâhî yollarladır.<br />
Âcil ve iyi bir müdâhale olmadığı takdirde kalp veya akciğeri zedeleyen göğüs yaralanmaları umûmiyetle öldürücüdür. Âcil müdâhale ve yoğun bakım altına alınan hastalardan bir kısmı yaşayabilmektedir. Göğüs kanserleri ve tüberkülozda da bâzı hastalara cerrâhî müdâhale yapılmaktadır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kas ve kemik cerrâhisi:</span></span> Osteomyelit denilen rahatsızlık, kemik iliğinin ve kemiğin iltihabıdır. Bu halde cerahati boşaltmak ve bâzan da iltihapla harâb olmuş kemik parçasını almak için ameliyat yapılır. Kırıklardan bâzılarında dıştan alçı ve diğer metodlarla tedâvi mümkün olmadığı zaman cerrâhî yollarla iyileştirmeye çalışılır. Kendiliğinden (darbeye ve güce mâruz kalmadan) olan kırıklarda kemik gelişimini yeniden başlatmak için sağlam bir kemik parçası “aşı” olarak konulabilir.<br />
Göz ve kulak hastalıklarında da bu dalda uzmanlaşmış hekimler tarafından çeşitli ameliyatlar yapılır. Örnek olarak gözde katarakt ameliyatları en sık yapılan göz ameliyatlarıdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Estetik cerrâhî: </span></span>Yabancı ülkelerde plastik ve rekonstrüktif cerrâhî olarak bilinen estetik cerrâhî, genel cerrâhînin bir alt dalıdır. Plastik terimi Lâtince “placticus” menşelidir ve biçim verme, şekil verme mânâsındadır. İlk defâ kim tarafından kullanıldığı tartışmalıdır. Fakat Von Graefe 1818’de Berlin’de burun cerrâhîsi üzerine basılan monoorafisinde Rhinoplastik terimini kullanmıştır.<br />
Çeşitli trafik kazâları, yanıklar, yaralar ve ameliyatlardan meydana gelen doku kayıplarını tâmir etmek cerrahları uzun senelerden beri ilgilendirmektedir. Târihte bu branş ilk olarak Ortadoğu ve Hindistan’da kurulmuş; zaman içinde bilgilerin batıya akmasıyla Mısır,Roma ve Yunanlılar’da tutulmaya başlanmıştır.<br />
Ortaçağ’da bu branşın gelişimi hakkında bilgiler çok azdır. Fakat Batı Avrupa’nın estetik cerrâhînin ehemmiyetini anlaması Rönesansla birlikte olmuştur. Avrupalılar bu branşların temelini Endülüs Müslümanlarının yazmış oldukları el yazması kitaplardan alınan bilgilerle kurmuşlardır. Bu kitaplar üniversitelerde el kitabı hâline gelmişti. Bilhassa İtalya’da Salerno Üniversitesinde bu çalışmalar yoğunlaşıp, buradan diğer Avrupa memleketlerine ulaştı. Son iki dünyâ savaşında pratiklerini geliştiren bu cerrahlar bu sahada oldukça büyük ilerlemeler kaydettiler. Zamânımızda teknik ve tıp bilgilerinin ilerlemeleriyle birlikte bu branşta da büyük gelişmeler oldu.<br />
Bu branşın ilgilendiği birçok hastalık mevcuttur. Deri hasarlarının her çeşidi, yarık damak, yarık dudak ve diğer bütün gelişim bozuklukları, çene, yüz, burun kemikleri kırıkları ve biçim değiştirmeleri; kulak, göz kapağı, başın görünüş bozuklukları, saç ekimi, meme biçim düzeltmeleri, fazla şişmanlarda yağ çıkartılması, alınan organların yerine vücudun başka bir tarafından o fonksiyonu görecek organ nakillerini gerçekleştirmek (Meselâ, yemek borusu kanserinden ötürü yemek borusu alınan bir hastanın mîde veya kalın barsağından yeni bir yemek borusu yapıp oraya yerleştirmek).<br />
Türkiye’de de oldukça gelişmiş olup, her hususta estetik cerrâhî yapılabilmektedir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CERRÂHİ</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Chirurgie (f.), </span><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Surgery.</span> Yaralanmaları veya hastalıkları operasyon (ameliyat) teknikleriyle tedâvi etme ilmi. Cerrâhî, dâimâ tıbbın en büyük konularından birisi olmuştur. Zamânımızdan yaklaşık 4000 yıl önceki Mısırlılar, bilinen ilk cerrâhî çalışmaları yapmışlardır. Son 4000 yılda cerrâhî çok yavaş gelişme göstermiştir. Avrupa’da Rönesansla birlikte pekçok ilimde büyük ilerlemeler olurken, cerrâhî konusuna fazla eğilinmemiş ve cerrâhî müdâhaleler çok yerde berberler tarafından yapılmaya devâm edilegelmiştir. Bu devirde yapılan cerrâhî müdâhalelerin sonucu hiç de yüz güldürücü olmayıp, ameliyatların çoğu ölümle netîcelenmekteydi.<br />
Yedinci yüzyılda Avrupa, kilisenin tesirinde karanlık bir devir yaşarken, Müslüman âlimlerin orijinal çalışmalarıyle cerrâhî ilminde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu devirde yaşayan âlimlerden Râzî (850-923), karın yaralarının dikilmesinden ilk bahseden hekimdir. Râzî’nin<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> El-Hâvî</span></span> kitabı bütün tıp bölümlerini, bu arada cerrâhîyi de içine alır. Bu hekim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kitâbü’t-Tıbbü’l-Mansûrî </span></span>adlı eserinin 7. cildini cerrâhîye ayırmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî (912-1013), İslâm tıbbında cerrâhîyle ilgili en önemli eserleri yazmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî’nin <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Et-Tasrif-fi’t-Tıb</span></span> adlı eseri iki bölüm olup, birisi genel tıptan, ikincisi cerrâhîden bahseder. Bu eserde cerrâhın iyi anatomi bilmesine bilhassa işâret edilmiştir. Karın cidarına dayanmış devasa bir karaciğer absesini ilk olarak cerrâhi usûllerle tedâvi eden bu hekimdir. İslâm memleketlerinde bu devirlerde birçok ameliyat yapılabiliyordu. Râzî’nin yaptığı göz ameliyatları meşhurdu.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern cerrâhînin başlangıcı: </span></span>Modern cerrâhînin başlangıcı 1809 yılında Ephraim Mc Dowell tarafından bir karın tümörünün başarıyla çıkarılması sayılabilir. Ortaya çıkan gerçek şuydu ki hasta beklenenden çok daha uzun süre yaşamıştı. Ancak bu noktada cerrahları büyük problemler bekliyordu. Çünkü hastanın ağrı duymasının önlenmesi ve ameliyat sonrası iltihap tehlikesinin ortadan kaldırılması imkânı yoktu. 1840’ta üç Amerikalı (Crawford Long, William Morton ve Horace Wells) ve bir İngiliz (Dames Simpson) ilim adamının çalışmaları cerrâhîde ölçülemeyecek fayda sağlayan anesteziyi ortaya çıkardı. İngiliz cerrahı Joseph Lister’in ameliyat sonrası iltihapları önlemek için karbolik asit tatbik etmesi, modern asepsi (mikroptan arıtma) tekniğinin başlangıcı sayılır. Anestezi ve asepsinin keşfi, modern cerrâhîde en büyük gelişmelere zemin hazırladı. Yirminci yüzyılda bundan daha ileri teknikler gelişti. Cerrahlar sinirsel veya kan kaybına bağlı olarak gelişen ve genellikle öldürücü olan dolaşım zaafının (şokun) sebepleri ve tedâvî şekillerini öğrendiler.Patolog Karl Landsteiner’in kan gruplarının esrârını çözmesi ve kan naklinin mümkün olması da cerrahlara ameliyatlarda büyük yardımda bulundu. Yine 20. yüzyılda harâb olan doku parçaları yerine sun’î veya tabiî parçalar kullanılmaya başlandı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern Cerrâhî Teknikleri</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asepsi (Mikropsuzlaştırma):</span></span> Asepsinin esâsı ameliyathâne ve cerrâhî malzemelerin hastalık âmili olabilecek mikroorganizmalardan tamâmen temizlenmesidir. Ameliyattan önce ameliyathânedeki kumaşlar, gazlı bez ve pamuklar, cerrâhî malzemenin hepsi otoklavda (basınçlı buhar sistemi olan araç) mikropsuzlaştırılır. Cerrah ve hemşireler yüzlerine maske ve kafalarına kep giyerler. Eller ve kollar dirseğe kadar yıkanır ve temizleyici çözeltilerle mikroptan arıtılır. Ameliyat sırasında steril (mikropsuzlaştırılmış) eldivenler kullanılır. Ameliyat yapılan oda deterjanlar ve kimyâsal temizleyicilerle temizlenerek mikropsuzlaştırılır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anestezi:</span></span> Vücudun bütününün veya belli bölümünün ağrı hissinin ortadan kaldırılmasıdır. (Bkz. Anestezi)<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ameliyathâne ve cerrâhî grup (Ekip):</span></span> Modern cerrâhî, yüksek tecrübeye sâhip kişilerin meydana getirdiği bir ekip tarafından icrâ edilir. Bu ekip, cerrah, asistanlar, anestezist (narkozcu) ve hemşirelerden meydana gelir. Asistanlar (yardımcılar) ameliyat edilen vücut bölgesini temiz tutmaya, kanın işlem yapılan sahayı örtmesini önlemeye ve diğer bütün yönlerden cerraha yardım etmeye çalışırlar. Hemşire, cerrâhî malzemeyi taşır, dikiş materyallerini hazırlar ve hastanın içinde bez parçaları vb. kalmaması için tamponları, gazlı bezlerini sayar. Anestezist devamlı sûrette hastanın dolaşım ve solunum sistemlerini kontrol ederek narkozun derinliğini ayarlar. Operasyon sırasında en ufak lüzumsuz hareket ve konuşmadan kaçınılmalıdır.<br />
Değişik organlar ve sistemler birbirlerinden değişik cerrâhî problemler ortaya çıkarır. Cerrâhî tekniğinin ilerlemesiyle çok sayıda cerrâhî alt bölümü ortaya çıkmıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Batın (karın) cerrâhîsi: </span></span>Batın cerrâhîsi (abdominal şirurji) iki gruba ayrılır. Birisi âcil ameliyatlar, diğeri bekleyebilen (âcil olmayan) ameliyatlardır.<br />
1. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil batın cerrâhîsi: </span></span>Karın cerrâhîsinde en çok rastlanan âcil durum apandisit ameliyatlarıdır. Apandisit belirtileri, sağ alt karın bölgesinde ağrı, karında kasların sertliği, kusma ve ateş olarak özetlenebilir. Yapılacak operasyon basit olup, apendix’i kör barsağın ucundan almaktan (kesip çıkarmaktan) ibârettir. (Bkz. Apandisit)<br />
Bir diğer âcil batın problemi, barsak tıkanmasıdır. Buna sebep olanlar, barsağın içiçe geçmesi, yaralar iyileşirken yapışıklık olması veya tümör kitleleri olabilir. Barsağı tıkanan hastalar karınlarında gaz-gaita (dışkı) birikmesi şikâyetleriyle gelirler. Bu durum hastaya çok sıkıntı verdiği gibi oldukça tehlikelidir. Geçecek her saat ameliyatta ölüm riskini arttırır.<br />
Mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri de delinerek karın boşluğuna açılmaları durumunda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterirler. Bu durum âni ve çok şiddetli ağrı ve karın boşluğunu kaplayan iltihapla kendini gösterir. Tedâvisi hemen karnı açarak delinen kısmı dikmek ve karın boşluğunu temizlemektir. Bunun gibi safra kesesinin ânî ortaya çıkan iltihapları da cerrâhî müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Bu durumlarda keseyi almak gerekir. Kadınlarda yumurtalıklarla ilgili hastalıklar, rahim rahatsızlıkları da bâzı durumlarda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterebilir.<br />
2. <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âcil olmayan batın ameliyatları:</span></span> Âcil olmayan cerrâhîde en büyük kısmı karın içi organlarla ilgili olan ameliyatlar teşkil eder. Bunların en sık rastlananı taşlı safra keselerindeki müzmin iltihap dolayısıyla yapılan kesenin çıkarılması ameliyatıdır. Buna kolesistektomi adı verilir. Safra taşları müzmin iltihap, safra akımında engellenme veya safra muhtevâsının değişmesi dolayısıyla meydana gelebilir. Karın ameliyatlarından en çok yapılanlardan birisi de ilaç tedâvisiyle iyileşmeyen mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri için yapılan ameliyatlardır. Bu ameliyatta ülser teşekkülüne sebeb olan asidin salgılatıcı siniri olan “Vagus” kesilir. Ayrıca mîdeden barsağa geçiş yeri olan “hiyor” bölgesi de genişletilir veya mîde ve onikiparmak barsağının bir kısmı çıkarılabilir. Dalağın çıkarılması bâzı kansızlık (anemi) çeşitlerinde ve kan hücrelerinin yapımının yıkımında daha az olduğu durumlarda yapılır. Bunun gibi mîde ve kasık fıtıklarının düzeltilmesi de çok yapılan ameliyatlardandır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalp-damar cerrâhîsi:</span></span> Cerrâhîde son yıllarda bâzı memleketlerde ve yurdumuzda da büyük ilerlemelere sahne olan dalların başında gelir. Gerek doğumda mevcut olan (temiz ve kirli kanın karışmasına sebeb olan değişik anormallikler), gerekse sonradan ortaya çıkan (romatizma, frengi, tümör vs. ye bağlı olarak) kalp odalarına veya kapakçıklarına âit hastalıklarda yapılan ameliyatlarda son yıllarda çok yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Bilhassa erken konulan teşhis ve geciktirilmeyen ameliyatlar çok iyi sonuçlar vermektedir. Bu ameliyatlar genellikle açık kalp (kalbin içini görerek yapılan) ameliyatları olup, ameliyat sırasında kalp tamâmiyle durdurulur ve dolaşım sistemine kan, kalp-akciğer makinası vâsıtasıyla pompalanır.<br />
Atardamarlardaki bâzı hastalıklar da cerrâhi müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Kalbi besleyen damarlardan birinin damar sertliği dolayısıyla tıkanması ameliyatla iyileştirilmeye çalışılmaktadır. Bu ameliyatta ya bacaktaki toplardamarlardan birisi veya meme atardamarlarına âit bir parça yâhut da sentetik borucuklar tıkanan damar yerine takılır. (Bkz. By-pass)<br />
Toplardamarların genişlemesi genellikle bacaklarda olur. Buna varis denilmektedir. Varisli damarlar ağrılı, iltihaplı hâle gelirse, yapılacak son çâre ameliyatla varisli toplardamarları çıkartmaktır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göğüs cerrâhîsi: </span></span>Doğumdan veya doğmalık (Konjenital) olan kusurlardan göğüs içinde olanların çoğu kalp ve kalp damarlarıyle ilgilidir. Diğer kusurlar ise yemek borusunun bozuklukları, diyafram kasının kusuru, karın organlarının göğse taşması olarak sayılabilir. Bunların tedâvisi de cerrâhî yollarladır.<br />
Âcil ve iyi bir müdâhale olmadığı takdirde kalp veya akciğeri zedeleyen göğüs yaralanmaları umûmiyetle öldürücüdür. Âcil müdâhale ve yoğun bakım altına alınan hastalardan bir kısmı yaşayabilmektedir. Göğüs kanserleri ve tüberkülozda da bâzı hastalara cerrâhî müdâhale yapılmaktadır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kas ve kemik cerrâhisi:</span></span> Osteomyelit denilen rahatsızlık, kemik iliğinin ve kemiğin iltihabıdır. Bu halde cerahati boşaltmak ve bâzan da iltihapla harâb olmuş kemik parçasını almak için ameliyat yapılır. Kırıklardan bâzılarında dıştan alçı ve diğer metodlarla tedâvi mümkün olmadığı zaman cerrâhî yollarla iyileştirmeye çalışılır. Kendiliğinden (darbeye ve güce mâruz kalmadan) olan kırıklarda kemik gelişimini yeniden başlatmak için sağlam bir kemik parçası “aşı” olarak konulabilir.<br />
Göz ve kulak hastalıklarında da bu dalda uzmanlaşmış hekimler tarafından çeşitli ameliyatlar yapılır. Örnek olarak gözde katarakt ameliyatları en sık yapılan göz ameliyatlarıdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Estetik cerrâhî: </span></span>Yabancı ülkelerde plastik ve rekonstrüktif cerrâhî olarak bilinen estetik cerrâhî, genel cerrâhînin bir alt dalıdır. Plastik terimi Lâtince “placticus” menşelidir ve biçim verme, şekil verme mânâsındadır. İlk defâ kim tarafından kullanıldığı tartışmalıdır. Fakat Von Graefe 1818’de Berlin’de burun cerrâhîsi üzerine basılan monoorafisinde Rhinoplastik terimini kullanmıştır.<br />
Çeşitli trafik kazâları, yanıklar, yaralar ve ameliyatlardan meydana gelen doku kayıplarını tâmir etmek cerrahları uzun senelerden beri ilgilendirmektedir. Târihte bu branş ilk olarak Ortadoğu ve Hindistan’da kurulmuş; zaman içinde bilgilerin batıya akmasıyla Mısır,Roma ve Yunanlılar’da tutulmaya başlanmıştır.<br />
Ortaçağ’da bu branşın gelişimi hakkında bilgiler çok azdır. Fakat Batı Avrupa’nın estetik cerrâhînin ehemmiyetini anlaması Rönesansla birlikte olmuştur. Avrupalılar bu branşların temelini Endülüs Müslümanlarının yazmış oldukları el yazması kitaplardan alınan bilgilerle kurmuşlardır. Bu kitaplar üniversitelerde el kitabı hâline gelmişti. Bilhassa İtalya’da Salerno Üniversitesinde bu çalışmalar yoğunlaşıp, buradan diğer Avrupa memleketlerine ulaştı. Son iki dünyâ savaşında pratiklerini geliştiren bu cerrahlar bu sahada oldukça büyük ilerlemeler kaydettiler. Zamânımızda teknik ve tıp bilgilerinin ilerlemeleriyle birlikte bu branşta da büyük gelişmeler oldu.<br />
Bu branşın ilgilendiği birçok hastalık mevcuttur. Deri hasarlarının her çeşidi, yarık damak, yarık dudak ve diğer bütün gelişim bozuklukları, çene, yüz, burun kemikleri kırıkları ve biçim değiştirmeleri; kulak, göz kapağı, başın görünüş bozuklukları, saç ekimi, meme biçim düzeltmeleri, fazla şişmanlarda yağ çıkartılması, alınan organların yerine vücudun başka bir tarafından o fonksiyonu görecek organ nakillerini gerçekleştirmek (Meselâ, yemek borusu kanserinden ötürü yemek borusu alınan bir hastanın mîde veya kalın barsağından yeni bir yemek borusu yapıp oraya yerleştirmek).<br />
Türkiye’de de oldukça gelişmiş olup, her hususta estetik cerrâhî yapılabilmektedir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anksiyete Nedir? Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=28716</link>
			<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 08:17:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=28716</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir? Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Kaygı, endişe ya da anksiyete, hoş olmayan bir iç çatışma durumu ile karakterize olan, sıklıkla ileri geri ilerleme gibi sinirsel davranışların eşlik ettiği bir duygudur.[1] Bu durum, beklenen olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan dehşet duygularıdır.[2][Alıntı gerek]<br />
<br />
Kaygı, genellikle öznel olarak tehditkar görülen bir duruma aşırı tepki olarak genelleştirilmiş ve odaklanmamış bir huzursuzluk ve endişe hissidir.[3] Anksiyeteye genellikle kas gerginliği,[4] huzursuzluk, yorgunluk ve yoğunlaşma sorunları eşlik eder. Kaygı, algılanan bir ani tehdit cevabı olan korku ile yakından ilişkilidir. Anksiyeteyse gelecekteki tehdit beklentisini içerir.[4] Kaygıyla karşılaşan insanlar onlara karşı geçmişte kaygı uyandıran durumlardan kaçınabilir.[5]<br />
<br />
Kaygı, canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp bireyin işlevselliğini aksattığında kaygı bozuklukları adı altında incelenirler. Terleme, titreme, çarpıntı gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.<br />
<br />
Kaygı, genelde kavramsal, bedensel, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır (Seligman, Walker &amp; Rosenhan, 2001). Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi işlevlerinin yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme, üşüme hissedilir. Ayrıca ağız kuruluğu, yutkunma zorluğu, mide bulantısı, ani tansiyon düşüşü, bayılma, ölecekmiş hissi gibi fiziksel belirtiler de görülmektedir.[6]<br />
<br />
Duygusal açıdan ise korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise birey, anksiyetenin kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de kaygıdan sadece hastalıklı bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanların hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.<br />
<br />
Her insan zaman zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak anksiyete yaşayabilir. Ancak yaşanan anksiyete bazen bedensel ya da psikiyatrik bir hastalığın belirtisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.[7] <br />
<br />
Anksiyete bir diğer adıyla kaygı bozukluğu , psikolojik bir rahatsızlıktır. Günlük hayatımızda ara sıra anksiyete yaşamak olağandır. Çünkü zaman içerisinde karşı karşıya kaldığımız olaylardan ötürü endişelenebilir ya da gelecek ile ilgili maddi-manevi anlamda kaygılar duyabiliriz. Günlük yaşamda kaygı duymak her ne kadar normal olsa da, dozunda bir aşırılık mevcutsa o zaman tıbbi bir hastalıktan söz edebiliriz.<br />
<br />
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde, yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku vardır. Panik atak krizleriyle de kendini gösterebilir. Bu duyulan aşırı endişe, kaygı, panik durumu günlük aktivitelerin süregelmesini sekteye uğratır. Kontrol edilmesi ve yönetilmesi zor olduğu gibi, zaman öngörüsünde de bulunulamamaktadır. Bu halin belirtileri çocukluk, gençlik yıllarında başlayıp yetişkinliğe kadar devam edebilmektedir. Yetişkinlik döneminin ardından azalma eğilimindedir.<br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının kendi içinde; sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi, spesifik fobiler, genelleştirilmiş anksiyete gibi bölümleri de mevcuttur. Bu bağlamda sadece bir değil birden fazla anksiyete bozukluğundan muzdarip olabilirsiniz. Bazen tıbbi bir tedavi ile çözüme ulaşılması gerekebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir?</span></span><br />
<br />
Kaygılar, günlük yaşamda karşılaştığınız sorunlar ile baş edebilmeniz için sizi hazırlayıp, daha hızlı karar verebilmenize ortam hazırlar. Kaygı aslında beyninizin strese tepki vermesi ve sizi ileride yaşayabileceğiniz potansiyel tehlikeler konusunda uyarma şeklidir.<br />
<br />
Toplumun yaklaşık olarak %18’i kaygı bozukluğu probleminden muzdariptir ve problemin artış derecesi ile beraber hastalık seviyesinde seyredebilir. Anksiyetesi olan bir kişi, her zaman en kötü senaryoyu düşünür ve bu düşünceler kontrolü dahilinde gerçekleşmez.<br />
<br />
Sürekli olarak kaygı, endişe yaşayan bir kişinin sosyal hayatı sekteye uğrayabilir, ruhsal sağlığı bozulabilir ve gündelik işlerde ki verimi azalabilir. Bu yüzden kaygı bozukluğu olan kişilerin hayat kalitesi oldukça düşmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kimlerde Daha Sık Görülmektedir?</span></span><br />
<br />
İstatistiklere göre, anksiyete bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Aşırı korumacı tavırla büyütülmüş çocuklarda, çevresinden hep olumsuz tepkiler alan ve sindirilmiş kişiliklerde anksiyeteye daha sık rastlanılmaktadır.<br />
<br />
Çocukluk çağında yaşanılan olumsuzluklar, travmalar ve mutsuzluklar arttıkça anksiyete riski de eş zamanlı olarak artmaktadır. Bunun yanı sıra ailede ya da akrabalarda anksiyete görülmesi riski artırır. Çünkü genetik geçiş bu rahatsızlıkta mümkündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun birkaç türü mevcuttur:<br />
<br />
Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğu: Ortada bir neden olmadan duyulan aşırı endişe ve gerginlik hissiyatı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Panik Atak:</span></span> Ani ve yoğun korku, beraberinde panik atakları meydana getirebilir. Bu esnada göğsünüzde ağrı hissedebilir, vücudunuzda ter boşalması yaşayabilir, kalp atışlarınızda hızlanma gözlemleyebilirsiniz. Bazen süreç boğulduğunuzu ya da kalp krizi geçirdiğinizi düşünmenize sebep olacak kadar ağır seyredebilir. Bireysel ilişkilerinizde, başkalarının sizin yaptıklarınızı yargılaması, alay etmesine karşı endişe, stres duyma haline denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belirli Fobiler: </span></span>Yükseklik korkusu şeklinde kendini gösterebilir. Bu korkuya sahip olan kişiler uçağa binmek ya da yüksek katlı evlerde oturmaktan dolayı endişe duyabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Agorafobi:</span></span> Kalabalığın içinde, acil bir durum yaşandığında hareket kabiliyetiniz kısıtlı olduğu için korku, endişe duyabilirsiniz.<br />
<br />
Ayrılık Kaygısı: Sevdiğiniz kişiler yanınızdan ayrıldığında çok endişe duyuyor ve her an gözünüzün önünde olsun istiyorsanız ayrılık kaygısı problemi yaşıyor olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seçici Dilsizlik:</span></span> Bazı çocuklar ailesiyle konuşarak iletişim kurabilirken, toplum içinde konuşamamaktadırlar. Bu sosyal kaygıya seçici dilsizlik denmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının nedenleri kesin olarak anlaşılamamıştır. Fakat travmatik olaylar, çeşitli deneyimler, sağlık sorunları, kalıtsal faktörler gibi etmenlerin kaygı bozukluklarını tetikleyebildiği görülmektedir.<br />
<br />
    Genetik sebeplerden kaynaklı anksiyete bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden akrabalarınız arasında bu rahatsızlığa sahip olan varsa risk altındasınız demektir.<br />
    Beyninizde ki korku ve duyguları kontrol eden bölümlerin hatalı bağlanması kaygı bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Çevresel yaşadığınız travmalardan (çocuklukta istismar edilme, çok sevdiğiniz birinin ölümü veya saldırıya uğraması gibi) ötürü anksiyete bozukluğu yaşayabilirsiniz.<br />
    Kalp , akciğer , tiroid , şeker gibi sağlık sorunları anksiyete bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Kullanmış olduğunuz ilaçların bir yan etkisi de kaygı bozukluğu olabilir.<br />
<br />
Aile ve akrabalarınız arasında kaygı bozukluğundan muzdarip biri yoksa, çocukken böyle bir şey yok ve yeni yeni ortaya çıkıyorsa, altında tıbbi bir sebep yatıyor olabilir. Hekim tarafından kontrol edilip ona göre yol haritası çizilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Risk Faktörleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Bazı faktörler anksiyete bozukluğu yaşama riskinizi artırabilir.<br />
<br />
    Çocukluk döneminde, cinsel istismar ya da ihmal yaşanması anksiyete riskini oldukça artırmaktadır.<br />
    Travmatik olaylara maruz kalan bireylerin anksiyete bozukluğu yaşama oranı oldukça fazladır.<br />
    Depresyonda olmak, anksiyete riskinizi artırır.<br />
    Kendi sağlığınız ya da çevrenizdeki kişileri sağlığından duyulan endişe ve stres hali anksiyete bozukluklarını artırabilir.<br />
    Madde bağımlılığı anksiyete riskini artırır.<br />
    Çocuklukta yabancılardan çekinen, kendini geri çeken, iletişim kurmayan kişilerde risk fazladır.<br />
    Özgüven eksikliği, alay konusu olma gibi olumsuz düşünceler, algılar anksiyete bozukluğuna sebep olabilir.<br />
    Belirli kişilik tiplerindeki kişiler anksiyete bozukluklarına yatkındır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Belirtileri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete hastalığının bazı belirtileri aşağıdaki gibidir.<br />
<br />
    Kendini gergin, huzursuz, panik halinde hissetmek<br />
    Nefes darlığı, ağız kuruluğu yaşamak,<br />
    Kötü bir şey olacakmış gibi endişeli hal<br />
    Kalp atışlarında yaşanan aşırı hızlanma<br />
    Aşırı terleme<br />
    Ellerde titreme hali<br />
    Odaklanma, konsantrasyon problemleri<br />
    Hazımsızlık sıkıntıları<br />
    Kaygı duymayı tetikleyecek etkilerden kaçınma hali<br />
    Uyku problemleri başlıca semptomlardan sayılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tanı Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Belirtilerin varlığından eminseniz, doktorunuz fiziki muayenenizi yapıp, ardından da tıbbi geçmişinize dair bilgilerle anamnezi dolduracaktır.<br />
<br />
Tetikleyebilecek bazı sağlık koşullarını elimine edebilmek adına bazı testler yapılmasını isteyebilir. Laboratuvar testlerinin hiçbiri anksiyete bozukluklarını özel olarak teşhis edemez, o yüzden yapılan testler, tıbbi geçmiş ve muayene aşamalarının bütünü rahatsızlığın teşhisi için önem arz eder.<br />
<br />
Doktorunuz ihtiyaç dahilinde sizi bir psikiyatriste , psikoloğa veya başka bir akıl sağlığı uzmanına yönlendirebilir. Bu uzmanlar, sizin anksiyete bozukluğunuz olup olmadığını anlamak için çeşitli sorular sorabilir, belli araçlar kullanabilir ya da bazı testler uygulayabilir.<br />
<br />
Değerlendirme aşamasında ki bir önemli nokta da semptomlarınızın ne kadar süredir var olduğu ve ne kadar yoğun olduğudur. Kaygı, endişenizin günlük hayattan keyif almanızı engelleyecek düzeyde olup olmadığını doktorlara bildirmeniz teşhis için oldukça mühimdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tedavi Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun belirtilerini azaltmak ve rahatsızlığı yönetmek için birçok tedavi alternatifi mevcuttur. Fakat en yaygın iki tedavi psikoterapi ve ilaçlardır. Hangi tedavi yöntemine daha iyi cevap vereceğiniz, deneme-yanılma yoluyla saptanabilir.<br />
<br />
Psikoterapi: Psikolojik danışmanlık ya da konuşma terapisi olarak bilinen psikoterapi, kaygı semptomlarınızı azaltmak için bir terapistle beraber süreci geçirmeyi içerir. Bu danışmanlık türünde duygularınızın, davranışlarınızı nasıl etkilediğine şahit olabilirsiniz. Psikoterapi, anksiyete bozukluğunuzu anlamanın ve yönetmenin yollarını öğrenmek için oldukça etkili bir tedavidir.<br />
<br />
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Bu psikoterapi türü size olumsuz ve sizde panik yaratan düşünceleri ve davranışları nasıl olumluya dönüştüreceğiniz kısmında size kılavuz olur. Sizde korku ve kaygı meydana getiren durumlara karşı endişe duymadan yaklaşmanın ve bunları yönetmenin yollarını öğreneceğiniz etkin bir tedavi yöntemidir. <br />
<br />
İlaç Tedavisi: Doktorunuz anksiyete semptomlarını hafifletmek için çeşitli antidepresanlar, ilaçlar, yatıştırıcılar kullanılabilir. İlaçların asıl amacı kısa süreli rahatlamadır, uzun süreli kullanılması amaçlanmamaktadır. Ayrıca hangi ilacın size daha iyi geleceğine karar vermek ve artılarını eksilerini konuşmak adına doktorunuzla bir araya gelmeniz iyi olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ansiyete Hakkında Sıkça Sorulan Sorular</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete ne demek?</span></span><br />
<br />
Anksiyete, kişinin hiçbir sebep olmaksızın duyduğu kaygı ve sıkıntı halidir. Kaygı bozukluğu olarak da bilinen anksiyete, kişide bir anda ortaya çıkan terleme, hızlı kalp atışı, terleme, hızlı nefes alıp verme gibi belirtilere sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Olup Olmadığı Nasıl Anlaşılmaktadır?</span></span><br />
<br />
    Bir anda gelen panik, huzursuzluk ve hissi<br />
    Ani terleme<br />
    Kalp çarpıntısı<br />
    Hızlı nefes alıp vermek<br />
    Ruhsal değişimler<br />
    Konsantrasyon bozukluğu<br />
    Yorgunluk ve halsizlik<br />
    Baş ağrısı<br />
<br />
Yukarıda sıralanan belirtilerin yaşanması anksiyete bozukluğu bulunduğu anlamına gelebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Anında Nasıl Hissedilir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları genellikle birkaç dakika süren kısa ataklardır. Anksiyete krizi belirtileri bir anda gelen kaygı, korku hisse, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alışverişi, terlemek, titremek, boğulma hissi, göğüs ağrısı gibi belirtilerin birkaçının aynı anda yaşanmasıdır. Bu durum anksiyete krizi olarak adlandırılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Ne Kadar Yaygın?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu oldukça yaygın psikolojik rahatsızlıktır. Birçok insanda çeşitli sebeplerden ötürü görülebilir. Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Hangi Yaşlarda Görülür?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur. Bazı çocukluk travmalarının ya da diğer çevresel faktörlerin erişkinlik döneminde ortaya çıkması anksiyete riskini attıran faktörlerdendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kilo Aldırır mı?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çoğu zaman yeme bozukluklarına sebep olabilir. Yoğun bir kaygı altında olmak fazla yeme ya da az yeme gibi belirtilere sebep olabilir. Bu durum kişinin kaygıyla başa çıkma durumuna göre değişkenlik gösterir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spor Anksiyeteye İyi Gelir mi?</span></span><br />
<br />
Spor birçok konuda olduğu gibi ruhsal denge açısından da önemlidir. Birçok ruhsal faydası bulunan spor, özgüveni yükseltme açısından da başarılı bir yöntemdir. Anksiyetenin temelinde yatan problemlerden biri özgüven eksikliğidir. Spor yapan bireyler özgüven konusundan olumlu etkilenmekte ve ayrıca spor yapmanın stresi azaltma ve yok etme etkisi de bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Unutkanlık Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete yoğun kaygı hissi ve kaygı hissinin kontrolünü sağlayamama durumunun yanı sıra gerginlik sinirlilik hali de yaratabilir. Unutkanlık hissi de anksiyete rahatsızlığı olan kişilerde rastlanan olgulardan biridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Neden Gece Olur?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları her an belli durumlar sonucunda gerçekleşebilir. Gündüz vakitlerinde beynin daha aktif olması ve insan hayatının işleyişi sebebiyle anksiyete atakları daha az görülür. Gece insan beyninin çalışma hızı artarak düşünme eğilimini arttırır. Özellikle uyku vakti düşünmenin en çok olduğu saatlerdir. Bu durum anksiyete ataklarının gerçekleşme durumunu arttırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tik Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu bazı fiziksel istemsiz hareketlere sebep olabilir. Bu hareketler genellikle anksiyete krizi belirtileri sırasında ortaya çıkar ve daha sonraki süreçlerde tik olarak kalmaya devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Acibadem.com.tr<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir? Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Kaygı, endişe ya da anksiyete, hoş olmayan bir iç çatışma durumu ile karakterize olan, sıklıkla ileri geri ilerleme gibi sinirsel davranışların eşlik ettiği bir duygudur.[1] Bu durum, beklenen olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan dehşet duygularıdır.[2][Alıntı gerek]<br />
<br />
Kaygı, genellikle öznel olarak tehditkar görülen bir duruma aşırı tepki olarak genelleştirilmiş ve odaklanmamış bir huzursuzluk ve endişe hissidir.[3] Anksiyeteye genellikle kas gerginliği,[4] huzursuzluk, yorgunluk ve yoğunlaşma sorunları eşlik eder. Kaygı, algılanan bir ani tehdit cevabı olan korku ile yakından ilişkilidir. Anksiyeteyse gelecekteki tehdit beklentisini içerir.[4] Kaygıyla karşılaşan insanlar onlara karşı geçmişte kaygı uyandıran durumlardan kaçınabilir.[5]<br />
<br />
Kaygı, canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp bireyin işlevselliğini aksattığında kaygı bozuklukları adı altında incelenirler. Terleme, titreme, çarpıntı gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.<br />
<br />
Kaygı, genelde kavramsal, bedensel, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır (Seligman, Walker &amp; Rosenhan, 2001). Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi işlevlerinin yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme, üşüme hissedilir. Ayrıca ağız kuruluğu, yutkunma zorluğu, mide bulantısı, ani tansiyon düşüşü, bayılma, ölecekmiş hissi gibi fiziksel belirtiler de görülmektedir.[6]<br />
<br />
Duygusal açıdan ise korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise birey, anksiyetenin kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de kaygıdan sadece hastalıklı bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanların hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.<br />
<br />
Her insan zaman zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak anksiyete yaşayabilir. Ancak yaşanan anksiyete bazen bedensel ya da psikiyatrik bir hastalığın belirtisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.[7] <br />
<br />
Anksiyete bir diğer adıyla kaygı bozukluğu , psikolojik bir rahatsızlıktır. Günlük hayatımızda ara sıra anksiyete yaşamak olağandır. Çünkü zaman içerisinde karşı karşıya kaldığımız olaylardan ötürü endişelenebilir ya da gelecek ile ilgili maddi-manevi anlamda kaygılar duyabiliriz. Günlük yaşamda kaygı duymak her ne kadar normal olsa da, dozunda bir aşırılık mevcutsa o zaman tıbbi bir hastalıktan söz edebiliriz.<br />
<br />
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde, yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku vardır. Panik atak krizleriyle de kendini gösterebilir. Bu duyulan aşırı endişe, kaygı, panik durumu günlük aktivitelerin süregelmesini sekteye uğratır. Kontrol edilmesi ve yönetilmesi zor olduğu gibi, zaman öngörüsünde de bulunulamamaktadır. Bu halin belirtileri çocukluk, gençlik yıllarında başlayıp yetişkinliğe kadar devam edebilmektedir. Yetişkinlik döneminin ardından azalma eğilimindedir.<br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının kendi içinde; sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi, spesifik fobiler, genelleştirilmiş anksiyete gibi bölümleri de mevcuttur. Bu bağlamda sadece bir değil birden fazla anksiyete bozukluğundan muzdarip olabilirsiniz. Bazen tıbbi bir tedavi ile çözüme ulaşılması gerekebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Nedir?</span></span><br />
<br />
Kaygılar, günlük yaşamda karşılaştığınız sorunlar ile baş edebilmeniz için sizi hazırlayıp, daha hızlı karar verebilmenize ortam hazırlar. Kaygı aslında beyninizin strese tepki vermesi ve sizi ileride yaşayabileceğiniz potansiyel tehlikeler konusunda uyarma şeklidir.<br />
<br />
Toplumun yaklaşık olarak %18’i kaygı bozukluğu probleminden muzdariptir ve problemin artış derecesi ile beraber hastalık seviyesinde seyredebilir. Anksiyetesi olan bir kişi, her zaman en kötü senaryoyu düşünür ve bu düşünceler kontrolü dahilinde gerçekleşmez.<br />
<br />
Sürekli olarak kaygı, endişe yaşayan bir kişinin sosyal hayatı sekteye uğrayabilir, ruhsal sağlığı bozulabilir ve gündelik işlerde ki verimi azalabilir. Bu yüzden kaygı bozukluğu olan kişilerin hayat kalitesi oldukça düşmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kimlerde Daha Sık Görülmektedir?</span></span><br />
<br />
İstatistiklere göre, anksiyete bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Aşırı korumacı tavırla büyütülmüş çocuklarda, çevresinden hep olumsuz tepkiler alan ve sindirilmiş kişiliklerde anksiyeteye daha sık rastlanılmaktadır.<br />
<br />
Çocukluk çağında yaşanılan olumsuzluklar, travmalar ve mutsuzluklar arttıkça anksiyete riski de eş zamanlı olarak artmaktadır. Bunun yanı sıra ailede ya da akrabalarda anksiyete görülmesi riski artırır. Çünkü genetik geçiş bu rahatsızlıkta mümkündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun birkaç türü mevcuttur:<br />
<br />
Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğu: Ortada bir neden olmadan duyulan aşırı endişe ve gerginlik hissiyatı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Panik Atak:</span></span> Ani ve yoğun korku, beraberinde panik atakları meydana getirebilir. Bu esnada göğsünüzde ağrı hissedebilir, vücudunuzda ter boşalması yaşayabilir, kalp atışlarınızda hızlanma gözlemleyebilirsiniz. Bazen süreç boğulduğunuzu ya da kalp krizi geçirdiğinizi düşünmenize sebep olacak kadar ağır seyredebilir. Bireysel ilişkilerinizde, başkalarının sizin yaptıklarınızı yargılaması, alay etmesine karşı endişe, stres duyma haline denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belirli Fobiler: </span></span>Yükseklik korkusu şeklinde kendini gösterebilir. Bu korkuya sahip olan kişiler uçağa binmek ya da yüksek katlı evlerde oturmaktan dolayı endişe duyabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Agorafobi:</span></span> Kalabalığın içinde, acil bir durum yaşandığında hareket kabiliyetiniz kısıtlı olduğu için korku, endişe duyabilirsiniz.<br />
<br />
Ayrılık Kaygısı: Sevdiğiniz kişiler yanınızdan ayrıldığında çok endişe duyuyor ve her an gözünüzün önünde olsun istiyorsanız ayrılık kaygısı problemi yaşıyor olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seçici Dilsizlik:</span></span> Bazı çocuklar ailesiyle konuşarak iletişim kurabilirken, toplum içinde konuşamamaktadırlar. Bu sosyal kaygıya seçici dilsizlik denmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluklarının nedenleri kesin olarak anlaşılamamıştır. Fakat travmatik olaylar, çeşitli deneyimler, sağlık sorunları, kalıtsal faktörler gibi etmenlerin kaygı bozukluklarını tetikleyebildiği görülmektedir.<br />
<br />
    Genetik sebeplerden kaynaklı anksiyete bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden akrabalarınız arasında bu rahatsızlığa sahip olan varsa risk altındasınız demektir.<br />
    Beyninizde ki korku ve duyguları kontrol eden bölümlerin hatalı bağlanması kaygı bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Çevresel yaşadığınız travmalardan (çocuklukta istismar edilme, çok sevdiğiniz birinin ölümü veya saldırıya uğraması gibi) ötürü anksiyete bozukluğu yaşayabilirsiniz.<br />
    Kalp , akciğer , tiroid , şeker gibi sağlık sorunları anksiyete bozukluklarına sebebiyet verebilir.<br />
    Kullanmış olduğunuz ilaçların bir yan etkisi de kaygı bozukluğu olabilir.<br />
<br />
Aile ve akrabalarınız arasında kaygı bozukluğundan muzdarip biri yoksa, çocukken böyle bir şey yok ve yeni yeni ortaya çıkıyorsa, altında tıbbi bir sebep yatıyor olabilir. Hekim tarafından kontrol edilip ona göre yol haritası çizilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Risk Faktörleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Bazı faktörler anksiyete bozukluğu yaşama riskinizi artırabilir.<br />
<br />
    Çocukluk döneminde, cinsel istismar ya da ihmal yaşanması anksiyete riskini oldukça artırmaktadır.<br />
    Travmatik olaylara maruz kalan bireylerin anksiyete bozukluğu yaşama oranı oldukça fazladır.<br />
    Depresyonda olmak, anksiyete riskinizi artırır.<br />
    Kendi sağlığınız ya da çevrenizdeki kişileri sağlığından duyulan endişe ve stres hali anksiyete bozukluklarını artırabilir.<br />
    Madde bağımlılığı anksiyete riskini artırır.<br />
    Çocuklukta yabancılardan çekinen, kendini geri çeken, iletişim kurmayan kişilerde risk fazladır.<br />
    Özgüven eksikliği, alay konusu olma gibi olumsuz düşünceler, algılar anksiyete bozukluğuna sebep olabilir.<br />
    Belirli kişilik tiplerindeki kişiler anksiyete bozukluklarına yatkındır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Belirtileri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete hastalığının bazı belirtileri aşağıdaki gibidir.<br />
<br />
    Kendini gergin, huzursuz, panik halinde hissetmek<br />
    Nefes darlığı, ağız kuruluğu yaşamak,<br />
    Kötü bir şey olacakmış gibi endişeli hal<br />
    Kalp atışlarında yaşanan aşırı hızlanma<br />
    Aşırı terleme<br />
    Ellerde titreme hali<br />
    Odaklanma, konsantrasyon problemleri<br />
    Hazımsızlık sıkıntıları<br />
    Kaygı duymayı tetikleyecek etkilerden kaçınma hali<br />
    Uyku problemleri başlıca semptomlardan sayılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tanı Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Belirtilerin varlığından eminseniz, doktorunuz fiziki muayenenizi yapıp, ardından da tıbbi geçmişinize dair bilgilerle anamnezi dolduracaktır.<br />
<br />
Tetikleyebilecek bazı sağlık koşullarını elimine edebilmek adına bazı testler yapılmasını isteyebilir. Laboratuvar testlerinin hiçbiri anksiyete bozukluklarını özel olarak teşhis edemez, o yüzden yapılan testler, tıbbi geçmiş ve muayene aşamalarının bütünü rahatsızlığın teşhisi için önem arz eder.<br />
<br />
Doktorunuz ihtiyaç dahilinde sizi bir psikiyatriste , psikoloğa veya başka bir akıl sağlığı uzmanına yönlendirebilir. Bu uzmanlar, sizin anksiyete bozukluğunuz olup olmadığını anlamak için çeşitli sorular sorabilir, belli araçlar kullanabilir ya da bazı testler uygulayabilir.<br />
<br />
Değerlendirme aşamasında ki bir önemli nokta da semptomlarınızın ne kadar süredir var olduğu ve ne kadar yoğun olduğudur. Kaygı, endişenizin günlük hayattan keyif almanızı engelleyecek düzeyde olup olmadığını doktorlara bildirmeniz teşhis için oldukça mühimdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tedavi Yöntemleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğunun belirtilerini azaltmak ve rahatsızlığı yönetmek için birçok tedavi alternatifi mevcuttur. Fakat en yaygın iki tedavi psikoterapi ve ilaçlardır. Hangi tedavi yöntemine daha iyi cevap vereceğiniz, deneme-yanılma yoluyla saptanabilir.<br />
<br />
Psikoterapi: Psikolojik danışmanlık ya da konuşma terapisi olarak bilinen psikoterapi, kaygı semptomlarınızı azaltmak için bir terapistle beraber süreci geçirmeyi içerir. Bu danışmanlık türünde duygularınızın, davranışlarınızı nasıl etkilediğine şahit olabilirsiniz. Psikoterapi, anksiyete bozukluğunuzu anlamanın ve yönetmenin yollarını öğrenmek için oldukça etkili bir tedavidir.<br />
<br />
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Bu psikoterapi türü size olumsuz ve sizde panik yaratan düşünceleri ve davranışları nasıl olumluya dönüştüreceğiniz kısmında size kılavuz olur. Sizde korku ve kaygı meydana getiren durumlara karşı endişe duymadan yaklaşmanın ve bunları yönetmenin yollarını öğreneceğiniz etkin bir tedavi yöntemidir. <br />
<br />
İlaç Tedavisi: Doktorunuz anksiyete semptomlarını hafifletmek için çeşitli antidepresanlar, ilaçlar, yatıştırıcılar kullanılabilir. İlaçların asıl amacı kısa süreli rahatlamadır, uzun süreli kullanılması amaçlanmamaktadır. Ayrıca hangi ilacın size daha iyi geleceğine karar vermek ve artılarını eksilerini konuşmak adına doktorunuzla bir araya gelmeniz iyi olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ansiyete Hakkında Sıkça Sorulan Sorular</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete ne demek?</span></span><br />
<br />
Anksiyete, kişinin hiçbir sebep olmaksızın duyduğu kaygı ve sıkıntı halidir. Kaygı bozukluğu olarak da bilinen anksiyete, kişide bir anda ortaya çıkan terleme, hızlı kalp atışı, terleme, hızlı nefes alıp verme gibi belirtilere sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Olup Olmadığı Nasıl Anlaşılmaktadır?</span></span><br />
<br />
    Bir anda gelen panik, huzursuzluk ve hissi<br />
    Ani terleme<br />
    Kalp çarpıntısı<br />
    Hızlı nefes alıp vermek<br />
    Ruhsal değişimler<br />
    Konsantrasyon bozukluğu<br />
    Yorgunluk ve halsizlik<br />
    Baş ağrısı<br />
<br />
Yukarıda sıralanan belirtilerin yaşanması anksiyete bozukluğu bulunduğu anlamına gelebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Anında Nasıl Hissedilir?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları genellikle birkaç dakika süren kısa ataklardır. Anksiyete krizi belirtileri bir anda gelen kaygı, korku hisse, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alışverişi, terlemek, titremek, boğulma hissi, göğüs ağrısı gibi belirtilerin birkaçının aynı anda yaşanmasıdır. Bu durum anksiyete krizi olarak adlandırılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Ne Kadar Yaygın?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu oldukça yaygın psikolojik rahatsızlıktır. Birçok insanda çeşitli sebeplerden ötürü görülebilir. Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Hangi Yaşlarda Görülür?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur. Bazı çocukluk travmalarının ya da diğer çevresel faktörlerin erişkinlik döneminde ortaya çıkması anksiyete riskini attıran faktörlerdendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Kilo Aldırır mı?</span></span><br />
<br />
Anksiyete çoğu zaman yeme bozukluklarına sebep olabilir. Yoğun bir kaygı altında olmak fazla yeme ya da az yeme gibi belirtilere sebep olabilir. Bu durum kişinin kaygıyla başa çıkma durumuna göre değişkenlik gösterir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Spor Anksiyeteye İyi Gelir mi?</span></span><br />
<br />
Spor birçok konuda olduğu gibi ruhsal denge açısından da önemlidir. Birçok ruhsal faydası bulunan spor, özgüveni yükseltme açısından da başarılı bir yöntemdir. Anksiyetenin temelinde yatan problemlerden biri özgüven eksikliğidir. Spor yapan bireyler özgüven konusundan olumlu etkilenmekte ve ayrıca spor yapmanın stresi azaltma ve yok etme etkisi de bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Unutkanlık Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete yoğun kaygı hissi ve kaygı hissinin kontrolünü sağlayamama durumunun yanı sıra gerginlik sinirlilik hali de yaratabilir. Unutkanlık hissi de anksiyete rahatsızlığı olan kişilerde rastlanan olgulardan biridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Neden Gece Olur?</span></span><br />
<br />
Anksiyete atakları her an belli durumlar sonucunda gerçekleşebilir. Gündüz vakitlerinde beynin daha aktif olması ve insan hayatının işleyişi sebebiyle anksiyete atakları daha az görülür. Gece insan beyninin çalışma hızı artarak düşünme eğilimini arttırır. Özellikle uyku vakti düşünmenin en çok olduğu saatlerdir. Bu durum anksiyete ataklarının gerçekleşme durumunu arttırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anksiyete Tik Oluşturur mu?</span></span><br />
<br />
Anksiyete bozukluğu bazı fiziksel istemsiz hareketlere sebep olabilir. Bu hareketler genellikle anksiyete krizi belirtileri sırasında ortaya çıkar ve daha sonraki süreçlerde tik olarak kalmaya devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Acibadem.com.tr<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>