<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bilge Forum - Tarih Bilgileri]]></title>
		<link>https://bilgeforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Bilge Forum - https://bilgeforum.com]]></description>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 01:19:55 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı Padişahlarının Bilinmeyen Yönleri]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42309</link>
			<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 02:56:29 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=42309</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Osmanlı Padişahlarının Bilinmeyen Yönleri</span></span><br />
<br />
Osmanlı sultanları; kimi söylediği bir sözle, kimi fiziksel özellikleriyle, kimi ise yaptığı işlerle yaşadığı döneme damga vurmuştur. İşte Osmanlı padişahlarının bilinmeyen yönleri.<br />
<br />
Tarihçi İbn-i Kemal, Osman Bey’in gençliğinde “yiğitler arasına girdiğini” ve “vurmada tutmada ve durmada ve oturmada herkesi kendine uydurduğunu” belirtir ve kardeşlerden en küçüğü olmakla beraber “şimşir (kılıç) ve tedbirle cümlesinden evvel olduğunu” bildirir.<br />
<br />
***<br />
<br />
100 kadar kaleye hâkim olan Orhan Gazi, zamanının çoğunu bu kaleleri dolaşarak geçirirdi. Bir seyyahın dediğine göre hiçbir şehirde bir aydan fazla durmazdı.<br />
<br />
***<br />
<br />
Yıldırım Bayezit ise gerçek bir silahşördü. Silah kullanmakta ve ata binmekte mahir idi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Çelebi Mehmet avcılığa meraklıydı. Nitekim Edirne’de bir av partisi sırasında yaban domuzu kovalarken attan düşüp vefat etmişti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Musiki ve şiirden ayrı bir zevk alan 2. Murat, bu nedenle sanatçılara ayrı bir önem vermişti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet’in en büyük tutkusu haritacılıktı. Yemeklerini ise yalnız yemeyi severdi. Bir başına yemeyi seven padişahımız, bu âdeti saraya ilk getiren kişi olarak da bilinir.<br />
<br />
***<br />
<br />
2. Bayezit gerçek bir bestekârdı. Kaynaklarda beste yaptığından bahsedilen ilk padişahtır.<br />
<br />
***<br />
<br />
Geceleri yalnızca 3-4 saat uyuyan Yavuz Sultan Selim, diğer zamanında ise bol bol okuyup yazardı. Aynı zamanda tutkulu bir koleksiyoner olan Yavuz Sultan Selim’in kutsal emanetler koleksiyonu vardı. Topkapı Sarayı’ndaki çini koleksiyonunun çok önemli bir kısmının da padişaha ait olduğu söyleniyor.<br />
<br />
**<br />
<br />
Çağının en şık giyinenlerinden olan Kanuni Sultan Süleyman, görünümüne önem verirdi. Mücevherlere olan ilgisi had safhadaydı. Babası gibi o da kuyumculuğa meraklıydı.<br />
<br />
Sultan 3. Murat’ın ağzından neredeyse hiç “hayır” sözü çıkmazdı her şeye “evet” derdi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan 4. Murat koşu halindeki bir atın üzerinden başka bir ata atlayabilecek kadar iyi bir biniciydi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan 4. Mehmet bedeninin sağlamlığıyla meşhurdu. Öyle ki bir av sırasında, 20 saat at üstünde kaldığı ve hiç yorulmadığı söylenir.<br />
<br />
***<br />
<br />
Satranç oynamaktan keyif alan 1. Mahmut, Lale Devri’nin etkisinden midir bilinmez lale yetiştirmeye meraklıydı.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan 3. Osman yumuşak bir karaktere sahip olmasına karşın, çabuk kızar ve sinirli hareket ederdi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Para basma işine oldukça meraklı olan 3. Mustafa ise gerçek bir sikkezendi. Talihe fazlasıyla inanan 3. Mustafa, bu nedenle astrolojiyle de ilgilendi.<br />
<br />
***<br />
<br />
2. Abdülhamit silah kullanmakta pek mahirdi. Nişan alarak ismini yazar, havaya attığı madalyaları kurşunla ortasından delerdi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan Vahdettin ise güvercinlere çok meraklıydı.<br />
<br />
Kaynak: Yeni Şafak<br />
<br />
İslam ve İhsan</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Osmanlı Padişahlarının Bilinmeyen Yönleri</span></span><br />
<br />
Osmanlı sultanları; kimi söylediği bir sözle, kimi fiziksel özellikleriyle, kimi ise yaptığı işlerle yaşadığı döneme damga vurmuştur. İşte Osmanlı padişahlarının bilinmeyen yönleri.<br />
<br />
Tarihçi İbn-i Kemal, Osman Bey’in gençliğinde “yiğitler arasına girdiğini” ve “vurmada tutmada ve durmada ve oturmada herkesi kendine uydurduğunu” belirtir ve kardeşlerden en küçüğü olmakla beraber “şimşir (kılıç) ve tedbirle cümlesinden evvel olduğunu” bildirir.<br />
<br />
***<br />
<br />
100 kadar kaleye hâkim olan Orhan Gazi, zamanının çoğunu bu kaleleri dolaşarak geçirirdi. Bir seyyahın dediğine göre hiçbir şehirde bir aydan fazla durmazdı.<br />
<br />
***<br />
<br />
Yıldırım Bayezit ise gerçek bir silahşördü. Silah kullanmakta ve ata binmekte mahir idi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Çelebi Mehmet avcılığa meraklıydı. Nitekim Edirne’de bir av partisi sırasında yaban domuzu kovalarken attan düşüp vefat etmişti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Musiki ve şiirden ayrı bir zevk alan 2. Murat, bu nedenle sanatçılara ayrı bir önem vermişti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet’in en büyük tutkusu haritacılıktı. Yemeklerini ise yalnız yemeyi severdi. Bir başına yemeyi seven padişahımız, bu âdeti saraya ilk getiren kişi olarak da bilinir.<br />
<br />
***<br />
<br />
2. Bayezit gerçek bir bestekârdı. Kaynaklarda beste yaptığından bahsedilen ilk padişahtır.<br />
<br />
***<br />
<br />
Geceleri yalnızca 3-4 saat uyuyan Yavuz Sultan Selim, diğer zamanında ise bol bol okuyup yazardı. Aynı zamanda tutkulu bir koleksiyoner olan Yavuz Sultan Selim’in kutsal emanetler koleksiyonu vardı. Topkapı Sarayı’ndaki çini koleksiyonunun çok önemli bir kısmının da padişaha ait olduğu söyleniyor.<br />
<br />
**<br />
<br />
Çağının en şık giyinenlerinden olan Kanuni Sultan Süleyman, görünümüne önem verirdi. Mücevherlere olan ilgisi had safhadaydı. Babası gibi o da kuyumculuğa meraklıydı.<br />
<br />
Sultan 3. Murat’ın ağzından neredeyse hiç “hayır” sözü çıkmazdı her şeye “evet” derdi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan 4. Murat koşu halindeki bir atın üzerinden başka bir ata atlayabilecek kadar iyi bir biniciydi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan 4. Mehmet bedeninin sağlamlığıyla meşhurdu. Öyle ki bir av sırasında, 20 saat at üstünde kaldığı ve hiç yorulmadığı söylenir.<br />
<br />
***<br />
<br />
Satranç oynamaktan keyif alan 1. Mahmut, Lale Devri’nin etkisinden midir bilinmez lale yetiştirmeye meraklıydı.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan 3. Osman yumuşak bir karaktere sahip olmasına karşın, çabuk kızar ve sinirli hareket ederdi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Para basma işine oldukça meraklı olan 3. Mustafa ise gerçek bir sikkezendi. Talihe fazlasıyla inanan 3. Mustafa, bu nedenle astrolojiyle de ilgilendi.<br />
<br />
***<br />
<br />
2. Abdülhamit silah kullanmakta pek mahirdi. Nişan alarak ismini yazar, havaya attığı madalyaları kurşunla ortasından delerdi.<br />
<br />
***<br />
<br />
Sultan Vahdettin ise güvercinlere çok meraklıydı.<br />
<br />
Kaynak: Yeni Şafak<br />
<br />
İslam ve İhsan</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çanakkale Savaşı’nın Tarihçesi ve Önemi - Çanakkale Savaşı Kısaca]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36496</link>
			<pubDate>Tue, 18 Mar 2025 13:06:34 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36496</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çanakkale Savaşı’nın Tarihçesi ve Önemi - Çanakkale Savaşı Kısaca</span></span><br />
<br />
1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de yaklaşık 2 yıl süren deniz ve kara savaşları Osmanlı Devleti’nin zaferiyle sonuçlandı. Peki Çanakkale Savaşı ne zaman başladı ve ne zaman bitti? Çanakkale Savaşı kimlerle yapıldı? Çanakkale Savaşı’nı kim kazandı? Çanakkale Savaşı’nın nedenleri ve sonuçları nelerdir? Çanakkale Savaşı’nın Türk ve İslam tarihi açısından önemi nedir? Çanakkale Savaşı kısaca...<br />
<br />
Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa, Anzak (Yeni Zelanda), Avustralya] arasında 3 Kasım 1914 - 18 Mart 1915 tarihlerinde Çanakkale Boğazı’nda cereyan eden deniz savaşlarıyla Gelibolu yarımadasında 25 Nisan 1915 - 9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşlarında Türk ordusu, Türk tarihine altın harflerle yazılacak zaferle çıktı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI KISACA</span></span><br />
<br />
Çanakkale Savaşı veya Çanakkale Muharebeleri, 1. Dünya Savaşı sırasında 1914 - 1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa) arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.<br />
Çanakkale Savaşının Nedenleri ve Sonuçları<br />
<br />
İtilaf Devletleri; Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul′u zapt etmek suretiyle Almanya′nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak savaşı erken bitirmek istediler. Bu nedenle ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçtiler.<br />
<br />
Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek İstanbul’un işgalini öngören plan Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan donanmanın Boğaz’a geniş çaplı saldırıları 1915 Şubat ayında başladı. Özellikle 19 Şubat 1915 ve 25 Şubat 1915 bombardımanları sonucu Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Çobanlı giriş tabyalarının geri hatta çekilmesi emrini verdi. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü yapıldı. Ancak Osmanlı ordusunun Nusret Mayın Gemisi ile daha önce boğazda döşediği mayınlar infilak edince düşman donanması ağır kayıplar verdi ve deniz harekatından vazgeçmek zorunda kaldı.<br />
<br />
İtilaf devletleri deniz yoluyla İstanbul’a ulaşamayacaklarını anlayınca kara harekatı yapmaya karar verdiler. Düşman 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde beş noktada karaya çıktı. Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde yer yer tutunsalar da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgalde başarılı olamadılar. Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Koyu’na 6 Ağustos 1915’te yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapıldı. Britanya ve Anzak kuvvetlerinin Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında ve Anafartalar’da yaptıkları genel taarruzlar Osmanlı savunmasını aşamadı. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri ağır bir mağlubiyet ve itibar kaybıyla Gelibolu Yarımadası’nı 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etti.<br />
<br />
Tüm yönleriyle Türk tarihine altın harflerle yazılan zafer; Çanakkale Savaşı tarihi...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN NEDENLERİ</span></span><br />
<br />
İttifak devletleri yanında savaşa giren Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakmak amacıyla İtilâf devletleri tarafından düzenlenmiş olan Çanakkale harekâtı, I. Dünya Savaşı’nın en önemli askerî faaliyetlerinden birini teşkil etmektedir. Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa katılmasıyla zor durumda kalan İngiltere ve Fransa, Rusya ile doğrudan temasa geçip savaş güçlerini arttırmak, Osmanlı Devleti’nin Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, ayrıca Orta Avrupa’ya sızan Alman-Avusturya ordularını arkadan çevirmek için bu harekâtı gerekli görmüşlerdi. Boğazlar’a karşı girişilecek bir deniz harekâtı ile İstanbul’un ele geçirilip Osmanlılar’ın savaş dışı bırakılması fikri, özellikle İngiliz Bahriye nâzırı ve sonra başbakanı olan Winston Churchill tarafından savunulmuştu. İtilâf devletleri bu harekâtla ayrıca henüz savaşa katılmamış olan Balkan devletlerini de kendi yanlarına çekmeyi hedefliyorlardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI NASIL BAŞLADI?</span></span><br />
<br />
“Gelibolu savaşları” adıyla da anılan Boğazlar’a yönelik bu harekâtın ilk deniz hücumu, 3 Kasım 1914’te iki İngiliz harp gemisinin Ertuğrul ve Seddülbahir, iki Fransız gemisinin de Kumkale ve Orhaniye tabyalarını bombardıman etmesiyle başladı. Henüz Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilân edilmeden yapılan bu saldırı, hem fiilen savaş ilân edildiğinin, hem de yapılacak askerî harekâtın hedefinin Boğazlar olacağının ilk habercisiydi. İtilâf devletleri (Fransa ve İngiltere) 5 Kasım 1914’te Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiler. Osmanlı Devleti buna 11 Kasım’da çıkan bir irade ile cevap verdi.<br />
<br />
İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin ikinci hücumu, 19 Şubat 1915’te boğazın gerisindeki Türk tabyalarını uzaktan topçu ateşine tutmak suretiyle gerçekleşti. Hemen arkasından İngiliz-Fransız filosu daha çok savaş gemisiyle boğazın önüne gelerek tekrar saldırıya geçti, Ertuğrul ve Orhaniye tabyaları tahrip edildi. Ardından İtilâf kuvvetlerine mensup bazı savaş gemileri 26-27 Şubat günleri boğaza girerek merkez tabyalarını ateş altına aldılar; bu saldırıyı mart ayı başlarında tekrarladılarsa da bir sonuç alamadılar. Bu cephe açılmadan önce bir ay içinde Marmara’ya girmeyi planlayan, fakat başarısız taarruzlardan sinirleri bozulan İngiliz Amirali Carden, başkumandanlık yapamayacağını bildirdiğinden İngiltere’ye geri gönderilmişti. Girişilecek büyük taarruz öncesinde bu kumanda boşluğu İngiliz kuvvetlerini şaşırttıysa da onun yerine Londra’dan gelen emirle en kıdemli Fransız kumandan Amiral J. M. de Robeck tayin edildi. Robeck de Carden gibi bütün gücüyle boğazı zorlayarak İstanbul’a ulaşma hazırlıklarına başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN KADERİNİ DEĞİŞTİREN HADİSE - 18 MART BOZGUNU</span></span><br />
<br />
17 Mart 1915’te Bozcaada’da, Akdeniz orduları başkumandanı General Hamilton’un da katıldığı bir toplantıda görüşülen deniz harekâtı planına göre, bir hafta önce mayınlardan temizlenmiş olan boğazın aşağı kesimlerinde bütün savaş gemileri kullanılarak boğaz zorlanacaktı. Fakat aynı günün akşamı, Türk donanmasına mensup Nusret mayın gemisinin Karanlık Liman bölgesini mayınlaması deniz harekâtının kaderini değiştirdi.<br />
18 Mart 1915 sabahı boğaza giren ve tabyaları topa tutan İngiliz ve Fransız filoları, Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki mevzilerden açılan yoğun ateş ve Karanlık Liman’a dökülen mayınların etkisiyle, mevcutlarının % 35’ini kaybedip çekilmek zorunda kaldılar. Manevralar sırasında mayınlara çarpan İtilâf donanmasının Bouvet, Océan, Irrésistible savaş gemileriyle iki muhrip ve yedi mayın arama gemisi battı; Gaulois ve Inflexible da dahil olmak üzere yedi zırhlı görev yapamayacak duruma geldi. Bu başarılı savunmayı idare eden Çanakkale müstahkem mevki kumandanı Cevad Paşa “18 Mart kahramanı” unvanı ile anıldı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ANZAC</span></span><br />
<br />
18 Mart bozgunu İtilâf devletlerine, karadan destek almaksızın yalnız deniz kuvvetleriyle boğazın geçilemeyeceğini gösterdiğinden General Hamilton’un emrinde bir çıkarma ordusu hazırlanmaya başlandı. Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşan kolordu (Australian and New Zealand Army Corps = ANZAC Kolordusu) Arıburnu’na, İngiliz ve Fransız kuvvetleri de Seddülbahir’e çıkartılacaktı. Bu amaçla yaklaşık 75 bin kişilik bir ordu Limni’de toplanırken Türk başkumandanlığı da Çanakkale bölgesindeki birliklerini yeni kuvvetlerle takviye ederek Beşinci Ordu’yu kurdu ve başına Mareşal Liman von Sanders’i getirdi. Liman von Sanders, Türk birliklerini boğazın her tarafına dağıtmak yerine muhtemel çıkarma bölgelerine yakın yerlerde topladı.<br />
<br />
Çıkarma harekâtı, 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı İngiliz Generali Hamilton ve Fransız Generali D’Amade’un (daha sonra Gouraud) idaresinde başladı. Asıl çıkartma Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerine yapılacaktı. Savaş gemilerinin ve muhriplerin korumasında kıyıya yaklaşan Avustralya tümeninin bir tugayını taşıyan çıkarma gemilerinin, akıntı sebebiyle sürüklenerek kumluk bir kıyı (Kabatepe) yerine sarp bir kıyı olan Arıburnu bölgesine çıkmak zorunda kalmaları üzerine 57. Alay bir dağ bataryası ile takviye edilerek Arıburnu’na sevkedildi. Ayrıca Eceabat bölgesindeki 27. Alay’ın önemli bir kısmı da çıkarma bölgesine gönderildi. Bu tedbirler Beşinci Ordu kumandanlığınca da tasvip edildiğinden karşı taarruz başlatıldı. Böylece kıyıya çıkan İngiliz ve Fransız kuvvetleri geri püskürtüldü; ancak geriden gelen kuvvetlerin yardımıyla Kanlısırt batısı ile (Sivritepe-Merkeztepe) Yükseksırt hattında tutunabildiler.<br />
İtilâf donanmasına mensup kuvvetler, aynı günün sabahında donanmanın ateş desteğiyle Seddülbahir’e de çıkarma yapmaya başladılar. Seddülbahir kesimini ay biçiminde çevreleyen yüzlerce geminin yakın mesafeden Türk siperlerine yönelttiği top ateşine rağmen Türk kuvvetleri çıkarmaya yeltenenlere ağır zayiat verdirdi. Daha sonra 27 Nisan’da İngilizler yeni bir saldırıda bulundularsa da Türk savunma mevzilerinin 700-800 m. ilerisinde Zığındere-Eski Hisarlık hattında durduruldular. 28 Nisan’da İngiliz ve Fransız birliklerinin ortak bir teşebbüste daha bulunarak Kirte’yi ele geçirme çabaları da Türk kuvvetlerinin karşı taarruzları sonucu başarısızlığa uğratıldı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK ORDUSUNUN TAARRUZLARI</span></span><br />
<br />
İtilâf kuvvetleri bütün güçleriyle boğazı zorlarken Türkler de sadece mevzilerini savunmakla kalmamış, zaman zaman karşı taarruzlarda bulunmuşlardır. İlk Türk taarruzunu, Anafartalar bölgesine çıkan İngilizler’e karşı 27 Nisan 1915 sabahı Arıburnu kesimindeki Türk birlikleri gerçekleştirdi. Ancak İngiliz-Fransız savaş gemilerinin yoğun ateşi sebebiyle Türk taarruzu yavaşladı ve İngilizler’i mevkilerinden söküp atma gücünü kaybetti. Türk birlikleri 1 Mayıs sabahı tekrar Merkeztepe, Sivritepe, Kanlısırt hattındaki İngiliz kuvvetlerine saldırdıysa da İngiliz donanmasının etkili desteği bir defa daha Anzak Kolordusu’nu imha edilmekten kurtardı.<br />
<br />
Türk birliklerinin ikinci önemli taarruzu, 1-2 Mayıs gecesi Seddülbahir bölgesinde gerçekleştirildi ve çok kanlı geçmesine rağmen önemli bir başarı sağlanamadı. Bunun üzerine 3-4 Mayıs gecesi yeniden taarruza karar verildi. Bu defa Türk birlikleri karşısında İngiliz ve Fransız hatlarında çözülmeler başladıysa da İngiliz-Fransız savaş gemilerinin açtığı şiddetli ateş yüzünden taarruz durduruldu ve birlikler eski mevkilerine çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra Türk birlikleri kumandasında bazı değişiklikler yapıldı, ordu güney ve kuzey grupları olarak ikiye ayrıldı. Seddülbahir kesimindeki birliklere Güney Grubu adı verildi ve kumandanlığına Weber Paşa (Vehib Paşa’nın yerine) getirildi. Arıburnu bölgesi de Kuzey Grubu adıyla önce Esad Paşa’nın, daha sonra da Ali Rızâ Bey’in kumandasına verildi.<br />
<br />
Türk ordusunda bu değişiklikler yapılırken General Hamilton da Türkler’in mevzilerini tahkim edip takviye almalarına imkân vermeden Kirte bölgesini almak için 6 Mayıs günü İngiliz birliklerini harekete geçirdi; ancak bunlar Türk karşı taarruzu ve yan ateşleriyle geri püskürtüldüler. Taarruz İtilâf kuvvetlerince 7, 8 ve 9 Mayıs günleri tekrarlandıysa da yine başarısızlığa uğratıldılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ENVER PAŞANIN EMRİ<br />
</span></span><br />
Bu arada 11 Mayıs’ta Çanakkale’ye gelip cepheyi dolaşan Enver Paşa, Arıburnu’nda bir karşı taarruzla İngilizler’i denize dökmek için 13 Mayıs’ta Beşinci Ordu kumandanlığına emir vermişti. Bunun üzerine Mareşal Liman von Sanders 19 Mayıs’ta saldırıyı başlattı. Türk birlikleri önce bazı başarılar elde ettiler; ancak dar sahil şeridi üzerinde tutunmaya çalışan Anzak kuvvetlerinin şiddetle müdafaası yüzünden kesin bir sonuç alamadılar. Bundan sonra her iki cephede de günlerce siper savaşları sürdürülmüş, özellikle 21 Haziran’da Kerevizdere, 28 Haziran’da da Zığındere çarpışmaları çok şiddetli geçmiştir. Bunun ardından İtilâf kuvvetleri kesin bir sonuç almak maksadıyla büyük takviye kuvvetleri getirtip Türk birliklerinin geri ile irtibatını kesmek için 6-7 Ağustos gecesi Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Limanı ve civarına asker çıkararak Anafartalar’a doğru ilerlemeye başladılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE GEÇİLMEZ</span></span><br />
<br />
Dört gün süren muharebeler sonunda Osmanlı kuvvetleri tarafından Conkbayırı’nda durduruldular. Böylece 1. Anafartalar Zaferi’nden sonra İtilâf kuvvetlerinin yaptığı bütün taarruzlar neticesiz kaldı. Ancak 21 Ağustos’ta yeni bir saldırı başlattılar. 2. Anafartalar Muharebesi denilen bu harekât da başarılı olamayınca muharebeler günlerce süren siper savaşlarına dönüştü. Her iki taraf da büyük güçlükler içinde siperlerini korumaya çalıştı. Bu çarpışmalarda bütün mahrumiyetlere ve mühimmat yetersizliğine rağmen Türk askeri Çanakkale’nin geçilmez olduğunu ispatladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN SONUÇLARI</span></span><br />
<br />
Kasım 1915’te cepheye gelen İngiliz Harbiye Nâzırı Lord Kitchener durumu görünce bölgeyi tahliye etmekten başka çare kalmadığına karar verdi. Böylece İtilâf kuvvetleri, 19-20 Aralık gecesi Anafartalar ve Arıburnu cephesinden, 8-9 Ocak 1916’da da Seddülbahir’den çekildiler.<br />
<br />
İtilâf devletlerinin başarısızlığı ile sonuçlanan Çanakkale muharebeleri, I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirip uzamasına sebep olduğu gibi Çarlık Rusyası’nın çöküşünü de hazırlamış ve İngiltere’de hükümet değişikliğine yol açmıştır. Bir yıldan fazla süren ve dünya savaş tarihinde farklı bir yeri olan bu muharebelerde her iki taraf büyük kayıplar vermiştir. İtilâf devletleri Çanakkale’ye 410 bin İngiliz, 79 bin Fransız olmak üzere yarım milyona yakın asker göndermiş, sadece İngiliz kuvvetlerinin toplam kaybı 213.980 kişiyi bulmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA KAÇ ŞEHİT VERİLDİ?</span></span><br />
<br />
Çanakkale muharebelerine katılan Türk kuvvetleri (yaklaşık 700.000 kişi) genellikle kısım kısım kullanıldığından zayiatın belirlenmesi güçleşmiş ve çeşitli rakamlar ortaya atılmıştır. Bu rakamlar 190 bin ile 350 bin arasında değişmektedir. Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın resmî kayıtlara dayanarak tesbit ettiği şehid sayısı ise 213.882’dir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN ÖNEMİ</span></span><br />
<br />
Türk milleti bu savaşta çok sayıda yetişmiş insanını kaybetmesine rağmen, kendine has bir kahramanlık örneği sergileyen ordusu sayesinde, Balkan Savaşı’ndan kalma ezikliği üstünden atarak büyük bir askerî başarı kazanmıştır. Bu zafer bütün İslâm dünyası ve ezilmiş milletler için yeni bir ışık olmuş, Türk edebiyatında halkın hislerini dile getiren pek çok esere de konu teşkil etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Kaynak: DİA’dan derlenmiştir.)</span></span><br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çanakkale Savaşı’nın Tarihçesi ve Önemi - Çanakkale Savaşı Kısaca</span></span><br />
<br />
1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de yaklaşık 2 yıl süren deniz ve kara savaşları Osmanlı Devleti’nin zaferiyle sonuçlandı. Peki Çanakkale Savaşı ne zaman başladı ve ne zaman bitti? Çanakkale Savaşı kimlerle yapıldı? Çanakkale Savaşı’nı kim kazandı? Çanakkale Savaşı’nın nedenleri ve sonuçları nelerdir? Çanakkale Savaşı’nın Türk ve İslam tarihi açısından önemi nedir? Çanakkale Savaşı kısaca...<br />
<br />
Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa, Anzak (Yeni Zelanda), Avustralya] arasında 3 Kasım 1914 - 18 Mart 1915 tarihlerinde Çanakkale Boğazı’nda cereyan eden deniz savaşlarıyla Gelibolu yarımadasında 25 Nisan 1915 - 9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşlarında Türk ordusu, Türk tarihine altın harflerle yazılacak zaferle çıktı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI KISACA</span></span><br />
<br />
Çanakkale Savaşı veya Çanakkale Muharebeleri, 1. Dünya Savaşı sırasında 1914 - 1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa) arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.<br />
Çanakkale Savaşının Nedenleri ve Sonuçları<br />
<br />
İtilaf Devletleri; Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul′u zapt etmek suretiyle Almanya′nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak savaşı erken bitirmek istediler. Bu nedenle ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçtiler.<br />
<br />
Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek İstanbul’un işgalini öngören plan Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan donanmanın Boğaz’a geniş çaplı saldırıları 1915 Şubat ayında başladı. Özellikle 19 Şubat 1915 ve 25 Şubat 1915 bombardımanları sonucu Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Çobanlı giriş tabyalarının geri hatta çekilmesi emrini verdi. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü yapıldı. Ancak Osmanlı ordusunun Nusret Mayın Gemisi ile daha önce boğazda döşediği mayınlar infilak edince düşman donanması ağır kayıplar verdi ve deniz harekatından vazgeçmek zorunda kaldı.<br />
<br />
İtilaf devletleri deniz yoluyla İstanbul’a ulaşamayacaklarını anlayınca kara harekatı yapmaya karar verdiler. Düşman 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde beş noktada karaya çıktı. Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde yer yer tutunsalar da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgalde başarılı olamadılar. Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Koyu’na 6 Ağustos 1915’te yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapıldı. Britanya ve Anzak kuvvetlerinin Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında ve Anafartalar’da yaptıkları genel taarruzlar Osmanlı savunmasını aşamadı. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri ağır bir mağlubiyet ve itibar kaybıyla Gelibolu Yarımadası’nı 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etti.<br />
<br />
Tüm yönleriyle Türk tarihine altın harflerle yazılan zafer; Çanakkale Savaşı tarihi...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN NEDENLERİ</span></span><br />
<br />
İttifak devletleri yanında savaşa giren Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakmak amacıyla İtilâf devletleri tarafından düzenlenmiş olan Çanakkale harekâtı, I. Dünya Savaşı’nın en önemli askerî faaliyetlerinden birini teşkil etmektedir. Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa katılmasıyla zor durumda kalan İngiltere ve Fransa, Rusya ile doğrudan temasa geçip savaş güçlerini arttırmak, Osmanlı Devleti’nin Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, ayrıca Orta Avrupa’ya sızan Alman-Avusturya ordularını arkadan çevirmek için bu harekâtı gerekli görmüşlerdi. Boğazlar’a karşı girişilecek bir deniz harekâtı ile İstanbul’un ele geçirilip Osmanlılar’ın savaş dışı bırakılması fikri, özellikle İngiliz Bahriye nâzırı ve sonra başbakanı olan Winston Churchill tarafından savunulmuştu. İtilâf devletleri bu harekâtla ayrıca henüz savaşa katılmamış olan Balkan devletlerini de kendi yanlarına çekmeyi hedefliyorlardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI NASIL BAŞLADI?</span></span><br />
<br />
“Gelibolu savaşları” adıyla da anılan Boğazlar’a yönelik bu harekâtın ilk deniz hücumu, 3 Kasım 1914’te iki İngiliz harp gemisinin Ertuğrul ve Seddülbahir, iki Fransız gemisinin de Kumkale ve Orhaniye tabyalarını bombardıman etmesiyle başladı. Henüz Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilân edilmeden yapılan bu saldırı, hem fiilen savaş ilân edildiğinin, hem de yapılacak askerî harekâtın hedefinin Boğazlar olacağının ilk habercisiydi. İtilâf devletleri (Fransa ve İngiltere) 5 Kasım 1914’te Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiler. Osmanlı Devleti buna 11 Kasım’da çıkan bir irade ile cevap verdi.<br />
<br />
İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin ikinci hücumu, 19 Şubat 1915’te boğazın gerisindeki Türk tabyalarını uzaktan topçu ateşine tutmak suretiyle gerçekleşti. Hemen arkasından İngiliz-Fransız filosu daha çok savaş gemisiyle boğazın önüne gelerek tekrar saldırıya geçti, Ertuğrul ve Orhaniye tabyaları tahrip edildi. Ardından İtilâf kuvvetlerine mensup bazı savaş gemileri 26-27 Şubat günleri boğaza girerek merkez tabyalarını ateş altına aldılar; bu saldırıyı mart ayı başlarında tekrarladılarsa da bir sonuç alamadılar. Bu cephe açılmadan önce bir ay içinde Marmara’ya girmeyi planlayan, fakat başarısız taarruzlardan sinirleri bozulan İngiliz Amirali Carden, başkumandanlık yapamayacağını bildirdiğinden İngiltere’ye geri gönderilmişti. Girişilecek büyük taarruz öncesinde bu kumanda boşluğu İngiliz kuvvetlerini şaşırttıysa da onun yerine Londra’dan gelen emirle en kıdemli Fransız kumandan Amiral J. M. de Robeck tayin edildi. Robeck de Carden gibi bütün gücüyle boğazı zorlayarak İstanbul’a ulaşma hazırlıklarına başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN KADERİNİ DEĞİŞTİREN HADİSE - 18 MART BOZGUNU</span></span><br />
<br />
17 Mart 1915’te Bozcaada’da, Akdeniz orduları başkumandanı General Hamilton’un da katıldığı bir toplantıda görüşülen deniz harekâtı planına göre, bir hafta önce mayınlardan temizlenmiş olan boğazın aşağı kesimlerinde bütün savaş gemileri kullanılarak boğaz zorlanacaktı. Fakat aynı günün akşamı, Türk donanmasına mensup Nusret mayın gemisinin Karanlık Liman bölgesini mayınlaması deniz harekâtının kaderini değiştirdi.<br />
18 Mart 1915 sabahı boğaza giren ve tabyaları topa tutan İngiliz ve Fransız filoları, Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki mevzilerden açılan yoğun ateş ve Karanlık Liman’a dökülen mayınların etkisiyle, mevcutlarının % 35’ini kaybedip çekilmek zorunda kaldılar. Manevralar sırasında mayınlara çarpan İtilâf donanmasının Bouvet, Océan, Irrésistible savaş gemileriyle iki muhrip ve yedi mayın arama gemisi battı; Gaulois ve Inflexible da dahil olmak üzere yedi zırhlı görev yapamayacak duruma geldi. Bu başarılı savunmayı idare eden Çanakkale müstahkem mevki kumandanı Cevad Paşa “18 Mart kahramanı” unvanı ile anıldı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ANZAC</span></span><br />
<br />
18 Mart bozgunu İtilâf devletlerine, karadan destek almaksızın yalnız deniz kuvvetleriyle boğazın geçilemeyeceğini gösterdiğinden General Hamilton’un emrinde bir çıkarma ordusu hazırlanmaya başlandı. Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşan kolordu (Australian and New Zealand Army Corps = ANZAC Kolordusu) Arıburnu’na, İngiliz ve Fransız kuvvetleri de Seddülbahir’e çıkartılacaktı. Bu amaçla yaklaşık 75 bin kişilik bir ordu Limni’de toplanırken Türk başkumandanlığı da Çanakkale bölgesindeki birliklerini yeni kuvvetlerle takviye ederek Beşinci Ordu’yu kurdu ve başına Mareşal Liman von Sanders’i getirdi. Liman von Sanders, Türk birliklerini boğazın her tarafına dağıtmak yerine muhtemel çıkarma bölgelerine yakın yerlerde topladı.<br />
<br />
Çıkarma harekâtı, 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı İngiliz Generali Hamilton ve Fransız Generali D’Amade’un (daha sonra Gouraud) idaresinde başladı. Asıl çıkartma Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerine yapılacaktı. Savaş gemilerinin ve muhriplerin korumasında kıyıya yaklaşan Avustralya tümeninin bir tugayını taşıyan çıkarma gemilerinin, akıntı sebebiyle sürüklenerek kumluk bir kıyı (Kabatepe) yerine sarp bir kıyı olan Arıburnu bölgesine çıkmak zorunda kalmaları üzerine 57. Alay bir dağ bataryası ile takviye edilerek Arıburnu’na sevkedildi. Ayrıca Eceabat bölgesindeki 27. Alay’ın önemli bir kısmı da çıkarma bölgesine gönderildi. Bu tedbirler Beşinci Ordu kumandanlığınca da tasvip edildiğinden karşı taarruz başlatıldı. Böylece kıyıya çıkan İngiliz ve Fransız kuvvetleri geri püskürtüldü; ancak geriden gelen kuvvetlerin yardımıyla Kanlısırt batısı ile (Sivritepe-Merkeztepe) Yükseksırt hattında tutunabildiler.<br />
İtilâf donanmasına mensup kuvvetler, aynı günün sabahında donanmanın ateş desteğiyle Seddülbahir’e de çıkarma yapmaya başladılar. Seddülbahir kesimini ay biçiminde çevreleyen yüzlerce geminin yakın mesafeden Türk siperlerine yönelttiği top ateşine rağmen Türk kuvvetleri çıkarmaya yeltenenlere ağır zayiat verdirdi. Daha sonra 27 Nisan’da İngilizler yeni bir saldırıda bulundularsa da Türk savunma mevzilerinin 700-800 m. ilerisinde Zığındere-Eski Hisarlık hattında durduruldular. 28 Nisan’da İngiliz ve Fransız birliklerinin ortak bir teşebbüste daha bulunarak Kirte’yi ele geçirme çabaları da Türk kuvvetlerinin karşı taarruzları sonucu başarısızlığa uğratıldı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK ORDUSUNUN TAARRUZLARI</span></span><br />
<br />
İtilâf kuvvetleri bütün güçleriyle boğazı zorlarken Türkler de sadece mevzilerini savunmakla kalmamış, zaman zaman karşı taarruzlarda bulunmuşlardır. İlk Türk taarruzunu, Anafartalar bölgesine çıkan İngilizler’e karşı 27 Nisan 1915 sabahı Arıburnu kesimindeki Türk birlikleri gerçekleştirdi. Ancak İngiliz-Fransız savaş gemilerinin yoğun ateşi sebebiyle Türk taarruzu yavaşladı ve İngilizler’i mevkilerinden söküp atma gücünü kaybetti. Türk birlikleri 1 Mayıs sabahı tekrar Merkeztepe, Sivritepe, Kanlısırt hattındaki İngiliz kuvvetlerine saldırdıysa da İngiliz donanmasının etkili desteği bir defa daha Anzak Kolordusu’nu imha edilmekten kurtardı.<br />
<br />
Türk birliklerinin ikinci önemli taarruzu, 1-2 Mayıs gecesi Seddülbahir bölgesinde gerçekleştirildi ve çok kanlı geçmesine rağmen önemli bir başarı sağlanamadı. Bunun üzerine 3-4 Mayıs gecesi yeniden taarruza karar verildi. Bu defa Türk birlikleri karşısında İngiliz ve Fransız hatlarında çözülmeler başladıysa da İngiliz-Fransız savaş gemilerinin açtığı şiddetli ateş yüzünden taarruz durduruldu ve birlikler eski mevkilerine çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra Türk birlikleri kumandasında bazı değişiklikler yapıldı, ordu güney ve kuzey grupları olarak ikiye ayrıldı. Seddülbahir kesimindeki birliklere Güney Grubu adı verildi ve kumandanlığına Weber Paşa (Vehib Paşa’nın yerine) getirildi. Arıburnu bölgesi de Kuzey Grubu adıyla önce Esad Paşa’nın, daha sonra da Ali Rızâ Bey’in kumandasına verildi.<br />
<br />
Türk ordusunda bu değişiklikler yapılırken General Hamilton da Türkler’in mevzilerini tahkim edip takviye almalarına imkân vermeden Kirte bölgesini almak için 6 Mayıs günü İngiliz birliklerini harekete geçirdi; ancak bunlar Türk karşı taarruzu ve yan ateşleriyle geri püskürtüldüler. Taarruz İtilâf kuvvetlerince 7, 8 ve 9 Mayıs günleri tekrarlandıysa da yine başarısızlığa uğratıldılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ENVER PAŞANIN EMRİ<br />
</span></span><br />
Bu arada 11 Mayıs’ta Çanakkale’ye gelip cepheyi dolaşan Enver Paşa, Arıburnu’nda bir karşı taarruzla İngilizler’i denize dökmek için 13 Mayıs’ta Beşinci Ordu kumandanlığına emir vermişti. Bunun üzerine Mareşal Liman von Sanders 19 Mayıs’ta saldırıyı başlattı. Türk birlikleri önce bazı başarılar elde ettiler; ancak dar sahil şeridi üzerinde tutunmaya çalışan Anzak kuvvetlerinin şiddetle müdafaası yüzünden kesin bir sonuç alamadılar. Bundan sonra her iki cephede de günlerce siper savaşları sürdürülmüş, özellikle 21 Haziran’da Kerevizdere, 28 Haziran’da da Zığındere çarpışmaları çok şiddetli geçmiştir. Bunun ardından İtilâf kuvvetleri kesin bir sonuç almak maksadıyla büyük takviye kuvvetleri getirtip Türk birliklerinin geri ile irtibatını kesmek için 6-7 Ağustos gecesi Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Limanı ve civarına asker çıkararak Anafartalar’a doğru ilerlemeye başladılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE GEÇİLMEZ</span></span><br />
<br />
Dört gün süren muharebeler sonunda Osmanlı kuvvetleri tarafından Conkbayırı’nda durduruldular. Böylece 1. Anafartalar Zaferi’nden sonra İtilâf kuvvetlerinin yaptığı bütün taarruzlar neticesiz kaldı. Ancak 21 Ağustos’ta yeni bir saldırı başlattılar. 2. Anafartalar Muharebesi denilen bu harekât da başarılı olamayınca muharebeler günlerce süren siper savaşlarına dönüştü. Her iki taraf da büyük güçlükler içinde siperlerini korumaya çalıştı. Bu çarpışmalarda bütün mahrumiyetlere ve mühimmat yetersizliğine rağmen Türk askeri Çanakkale’nin geçilmez olduğunu ispatladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN SONUÇLARI</span></span><br />
<br />
Kasım 1915’te cepheye gelen İngiliz Harbiye Nâzırı Lord Kitchener durumu görünce bölgeyi tahliye etmekten başka çare kalmadığına karar verdi. Böylece İtilâf kuvvetleri, 19-20 Aralık gecesi Anafartalar ve Arıburnu cephesinden, 8-9 Ocak 1916’da da Seddülbahir’den çekildiler.<br />
<br />
İtilâf devletlerinin başarısızlığı ile sonuçlanan Çanakkale muharebeleri, I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirip uzamasına sebep olduğu gibi Çarlık Rusyası’nın çöküşünü de hazırlamış ve İngiltere’de hükümet değişikliğine yol açmıştır. Bir yıldan fazla süren ve dünya savaş tarihinde farklı bir yeri olan bu muharebelerde her iki taraf büyük kayıplar vermiştir. İtilâf devletleri Çanakkale’ye 410 bin İngiliz, 79 bin Fransız olmak üzere yarım milyona yakın asker göndermiş, sadece İngiliz kuvvetlerinin toplam kaybı 213.980 kişiyi bulmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA KAÇ ŞEHİT VERİLDİ?</span></span><br />
<br />
Çanakkale muharebelerine katılan Türk kuvvetleri (yaklaşık 700.000 kişi) genellikle kısım kısım kullanıldığından zayiatın belirlenmesi güçleşmiş ve çeşitli rakamlar ortaya atılmıştır. Bu rakamlar 190 bin ile 350 bin arasında değişmektedir. Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın resmî kayıtlara dayanarak tesbit ettiği şehid sayısı ise 213.882’dir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN ÖNEMİ</span></span><br />
<br />
Türk milleti bu savaşta çok sayıda yetişmiş insanını kaybetmesine rağmen, kendine has bir kahramanlık örneği sergileyen ordusu sayesinde, Balkan Savaşı’ndan kalma ezikliği üstünden atarak büyük bir askerî başarı kazanmıştır. Bu zafer bütün İslâm dünyası ve ezilmiş milletler için yeni bir ışık olmuş, Türk edebiyatında halkın hislerini dile getiren pek çok esere de konu teşkil etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Kaynak: DİA’dan derlenmiştir.)</span></span><br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Navarin Deniz Muharebesi: Arka Plan, Çatışma ve Sonuçlar]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36320</link>
			<pubDate>Sun, 09 Mar 2025 16:58:45 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=36320</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Navarin Deniz Muharebesi: Arka Plan, Çatışma ve Sonuçlar</span></span><br />
<br />
20 Ekim 1827’de gerçekleşen Navarin Deniz Muharebesi, Osmanlı-Mısır donanması ile İngiliz, Fransız ve Rus müttefik filoları arasında yaşanan kritik bir deniz çatışmasıdır. Osmanlı kaynaklarında “Navarin Faciası” veya “Navarin Baskını” olarak anılan bu olay, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nda bir dönüm noktası teşkil etmiş ve Osmanlı Devleti’nin küresel güçler karşısındaki gerileme sürecini hızlandırmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muharebenin Arka Planı</span></span><br />
<br />
19. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, Avrupa’nın Büyük Güçleri (İngiltere, Fransa, Rusya) için stratejik bir hedef hâline gelmişti. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, İngiltere’nin Akdeniz ticaret yollarını kontrol etme arzusu ve Fransa’nın bölgesel nüfuz arayışı, Osmanlı topraklarının parçalanmasına yönelik planları tetikledi. Bu süreçte, Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik dalgasından etkilenen Yunanlar, Avrupalı devletlere müdahale fırsatı sundu.<br />
<br />
Yunan isyanını organize eden en etkili yapı, 1814’te kurulan Filiki Eterya’ydı. Rus Çarı I. Aleksandr’ın yaveri Alexander İpsilanti tarafından desteklenen bu örgüt, Megali İdea (Büyük Ülkü) çerçevesinde Bizans’ı yeniden canlandırmayı hedefliyordu. Ancak Yunan isyancıların önündeki en büyük engel, Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın bölgedeki otoriter yönetimiydi. Onun 1820’de Osmanlı’ya isyan etmesi, Rum hareketine nefes aldırdı.<br />
<br />
1821’de Mora İsyanı patlak verdi. Osmanlı’nın isyanı bastırmakta zorlanması üzerine, Sultan II. Mahmud, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım talep etti. Oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu, 1825’te Mora’ya çıkarak isyanı büyük ölçüde kontrol altına aldı. Ancak bu müdahale, Avrupa’da Osmanlı karşıtı propagandayı alevlendirdi. İngiltere, Rusya ve Fransa, 6 Temmuz 1827’de Londra Protokolü’nü imzalayarak Yunanistan’a özerklik verilmesini istedi. Osmanlı’nın bu talebi reddetmesi, müttefik donanmaların Navarin’e doğrudan müdahalesine yol açtı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muharebenin Gelişimi</span></span><br />
<br />
Müttefik donanması, İngiliz Amiral Edward Codrington komutasında Navarin Limanı’na “barışçıl görüşme” iddiasıyla yaklaştı. Osmanlı-Mısır filosu, hilal formasyonuyla limanda demirlemişti. Müttefikler, ateşkes şartlarını görüşmek için limana giriş izni istedi; ancak gerilim kısa sürede tırmandı.<br />
<br />
Çatışma, bir Osmanlı gemisinin İngiliz botuna ateş açmasıyla başladı. Müttefikler, sayısal üstünlük ve modern silah teknolojisi avantajını kullanarak Osmanlı-Mısır donanmasını dört saat içinde büyük ölçüde imha etti. 60’tan fazla Osmanlı gemisi batırılırken, 6.000’e yakın denizci hayatını kaybetti. Müttefik kayıpları ise 174 ölü ve birkaç hasarlı gemiyle sınırlı kaldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonuçlar ve Etkiler</span></span><br />
<br />
    Uluslararası Tepkiler: Osmanlı Devleti, saldırıyı “hukuk dışı” ilan ederek tazminat talep etti. Ancak Avrupa basını, olayı “Yunan özgürlük mücadelesi” olarak sunarak Osmanlı’yı sorumlu tuttu.<br />
    Rusya, 1828’de Osmanlı’ya savaş ilan etti; Fransa ise Mora’yı işgal etti.<br />
    1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı: Edirne Antlaşması (1829) ile Yunanistan’ın bağımsızlığı tanındı.<br />
    Mısır Sorunu: Mehmed Ali Paşa, donanmasının kaybına karşılık Suriye valiliğini talep etti. Osmanlı’nın reddi, 1831-1833 ve 1839-1841 Osmanlı-Mısır savaşlarını tetikledi.<br />
    Osmanlı’da Reform Süreci: Navarin, Osmanlı’nın askerî modernizasyon ihtiyacını acı bir şekilde ortaya koydu. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması (1826) sonrası başlatılan Nizam-ı Cedid reformları, bu yenilgiyle hız kazandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarihsel Değerlendirme</span></span><br />
<br />
Navarin Deniz Muharebesi, yalnızca bir Yunan bağımsızlık mücadelesi perspektifiyle değil, emperyal rekabet ve Osmanlı’nın dağılma süreci bağlamında da analiz edilmelidir. Avrupalı devletlerin müdahalesi olmadan Yunan isyanının başarı şansı düşüktü. Osmanlı Devleti ise bu yenilgiyle hem donanmasını kaybetmiş hem de uluslararası diplomaside zemin kaybetmiştir. Navarin, Osmanlı’nın Avrupa güç dengesinde artık bağımsız bir aktör olamayacağını ve Batılı devletlerin bölgesel politikaları belirleyici hale geldiğini ortaya koymuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynakça</span></span><br />
<br />
    Anderson, R. C. Naval Wars in the Levant 1559-1853.<br />
    Ortaylı, İlber. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı.<br />
    Encyclopædia Britannica, “Battle of Navarino“.<br />
    Finkel, Caroline. Osman’ın Rüyası: Osmanlı İmparatorluğu’nun Hikâyesi.<br />
    Wikipedia, “Battle of Navarino“</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Navarin Deniz Muharebesi: Arka Plan, Çatışma ve Sonuçlar</span></span><br />
<br />
20 Ekim 1827’de gerçekleşen Navarin Deniz Muharebesi, Osmanlı-Mısır donanması ile İngiliz, Fransız ve Rus müttefik filoları arasında yaşanan kritik bir deniz çatışmasıdır. Osmanlı kaynaklarında “Navarin Faciası” veya “Navarin Baskını” olarak anılan bu olay, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nda bir dönüm noktası teşkil etmiş ve Osmanlı Devleti’nin küresel güçler karşısındaki gerileme sürecini hızlandırmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muharebenin Arka Planı</span></span><br />
<br />
19. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, Avrupa’nın Büyük Güçleri (İngiltere, Fransa, Rusya) için stratejik bir hedef hâline gelmişti. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, İngiltere’nin Akdeniz ticaret yollarını kontrol etme arzusu ve Fransa’nın bölgesel nüfuz arayışı, Osmanlı topraklarının parçalanmasına yönelik planları tetikledi. Bu süreçte, Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik dalgasından etkilenen Yunanlar, Avrupalı devletlere müdahale fırsatı sundu.<br />
<br />
Yunan isyanını organize eden en etkili yapı, 1814’te kurulan Filiki Eterya’ydı. Rus Çarı I. Aleksandr’ın yaveri Alexander İpsilanti tarafından desteklenen bu örgüt, Megali İdea (Büyük Ülkü) çerçevesinde Bizans’ı yeniden canlandırmayı hedefliyordu. Ancak Yunan isyancıların önündeki en büyük engel, Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın bölgedeki otoriter yönetimiydi. Onun 1820’de Osmanlı’ya isyan etmesi, Rum hareketine nefes aldırdı.<br />
<br />
1821’de Mora İsyanı patlak verdi. Osmanlı’nın isyanı bastırmakta zorlanması üzerine, Sultan II. Mahmud, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım talep etti. Oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu, 1825’te Mora’ya çıkarak isyanı büyük ölçüde kontrol altına aldı. Ancak bu müdahale, Avrupa’da Osmanlı karşıtı propagandayı alevlendirdi. İngiltere, Rusya ve Fransa, 6 Temmuz 1827’de Londra Protokolü’nü imzalayarak Yunanistan’a özerklik verilmesini istedi. Osmanlı’nın bu talebi reddetmesi, müttefik donanmaların Navarin’e doğrudan müdahalesine yol açtı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muharebenin Gelişimi</span></span><br />
<br />
Müttefik donanması, İngiliz Amiral Edward Codrington komutasında Navarin Limanı’na “barışçıl görüşme” iddiasıyla yaklaştı. Osmanlı-Mısır filosu, hilal formasyonuyla limanda demirlemişti. Müttefikler, ateşkes şartlarını görüşmek için limana giriş izni istedi; ancak gerilim kısa sürede tırmandı.<br />
<br />
Çatışma, bir Osmanlı gemisinin İngiliz botuna ateş açmasıyla başladı. Müttefikler, sayısal üstünlük ve modern silah teknolojisi avantajını kullanarak Osmanlı-Mısır donanmasını dört saat içinde büyük ölçüde imha etti. 60’tan fazla Osmanlı gemisi batırılırken, 6.000’e yakın denizci hayatını kaybetti. Müttefik kayıpları ise 174 ölü ve birkaç hasarlı gemiyle sınırlı kaldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonuçlar ve Etkiler</span></span><br />
<br />
    Uluslararası Tepkiler: Osmanlı Devleti, saldırıyı “hukuk dışı” ilan ederek tazminat talep etti. Ancak Avrupa basını, olayı “Yunan özgürlük mücadelesi” olarak sunarak Osmanlı’yı sorumlu tuttu.<br />
    Rusya, 1828’de Osmanlı’ya savaş ilan etti; Fransa ise Mora’yı işgal etti.<br />
    1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı: Edirne Antlaşması (1829) ile Yunanistan’ın bağımsızlığı tanındı.<br />
    Mısır Sorunu: Mehmed Ali Paşa, donanmasının kaybına karşılık Suriye valiliğini talep etti. Osmanlı’nın reddi, 1831-1833 ve 1839-1841 Osmanlı-Mısır savaşlarını tetikledi.<br />
    Osmanlı’da Reform Süreci: Navarin, Osmanlı’nın askerî modernizasyon ihtiyacını acı bir şekilde ortaya koydu. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması (1826) sonrası başlatılan Nizam-ı Cedid reformları, bu yenilgiyle hız kazandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarihsel Değerlendirme</span></span><br />
<br />
Navarin Deniz Muharebesi, yalnızca bir Yunan bağımsızlık mücadelesi perspektifiyle değil, emperyal rekabet ve Osmanlı’nın dağılma süreci bağlamında da analiz edilmelidir. Avrupalı devletlerin müdahalesi olmadan Yunan isyanının başarı şansı düşüktü. Osmanlı Devleti ise bu yenilgiyle hem donanmasını kaybetmiş hem de uluslararası diplomaside zemin kaybetmiştir. Navarin, Osmanlı’nın Avrupa güç dengesinde artık bağımsız bir aktör olamayacağını ve Batılı devletlerin bölgesel politikaları belirleyici hale geldiğini ortaya koymuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynakça</span></span><br />
<br />
    Anderson, R. C. Naval Wars in the Levant 1559-1853.<br />
    Ortaylı, İlber. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı.<br />
    Encyclopædia Britannica, “Battle of Navarino“.<br />
    Finkel, Caroline. Osman’ın Rüyası: Osmanlı İmparatorluğu’nun Hikâyesi.<br />
    Wikipedia, “Battle of Navarino“</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇELEBİ MEHMED]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=32698</link>
			<pubDate>Fri, 15 Nov 2024 21:22:04 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=32698</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇELEBİ MEHMED</span></span><br />
<br />
Osmanlı Devletinin beşinci pâdişâhı. Doğum senesini ekserî târihçiler 1386 olarak kaydetmektedirler. Babası, Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, annesi ise Germiyanoğlu Süleymân Şahın kızı Devlet Hâtun’dur. <br />
<br />
Çelebi Mehmed küçüklüğünden îtibâren devrin en yüksek âlimlerinden ders aldı. Din ve fen ilimlerini öğrendi. 1393’te devlet idâresinde tecrübe sâhibi olmak üzere Amasya’ya sancakbeyi tâyin edildi. <br />
<br />
Babası ile Timur Han arasında 1403’te yapılan Ankara Muhârebesinde Osmanlı ordusunun ihtiyât kuvvetleri kumandanlığında bulunan Çelebi Mehmed, muhârebenin kaybedilmesi üzerine Amasya’ya çekilmek istedi. Ancak Candaroğlu İsfendiyar Beyin yeğeni Yahya Bey karşısına çıktı. Bunu mağlub eden Çelebi Mehmed, ilerlemesinin tehlikeli olacağını anlayarak Bolu’ya gitti. Daha sonra Amasya’ya dâvet edilmesi üzerine maiyeti ile harekete geçti ve şehir hâkimi Kara Devlet Şahı yenerek Amasya’ya girdi. Çelebi Mehmed, aynı yıl civardaki hâkimleri de mağlub edip, Sivas, Tokat ve Amasya mıntıkasına tamâmen hâkim oldu. Timur Hana esir düşen babasını kurtarmak için bir plân hazırladı ise de muvaffak olamadı. <br />
<br />
Bu sırada Batı Anadolu’da bulunan Timur Han, Çelebi Mehmed’in  faaliyetlerini öğrenip, ona teminât vâdeden mektubu ile yanına dâvet etti. Bu dâvete icâbet edip yola çıkan Çelebi Mehmed, muhtelif yerlerde türlü bâdirelerle karşılaştığından elçiye durumu anlatıp, olanları Timur Hana arz etmesini istedi. Kendisi Amasya’ya döndü. Çelebi Mehmed’in bu mâzeretini kabul eden Timur, ona elindeki yerlerin hükümdârlığını verdi ve al damgalı berât ve hükümdârlık alâmeti olarak taç, kemer ve hırka gönderdi. <br />
<br />
Bu sırada Yıldırım Bâyezîd’in diğer oğullarından Şehzâde Süleymân Çelebi Edirne’de, Îsâ Çelebi Balıkesir ve Bursa’da, Mûsâ Çelebi ise Kütahya’da sultanlığını îlân etmişti. Eski beylikler yeniden ortaya çıkarak Anadolu birliği parçalanmıştı. Osmanlı Devletini tekrar bir idâre altında toplamak isteyen Çelebi Mehmed, kardeşi Îsâ Çelebi’ye karşı Ulubâd mevkiinde giriştiği savaşı kazanarak Bursa’ya girdi ve hükümârlığını îlân etti (1404). Îsâ Çelebi Yalova yolu üzerinden Bizans İmparatorunun yanına kaçtı. Emir Süleymân’ın isteği üzerine ise Edirne’ye gönderildi. Emir Süleymân, Îsâ Çelebi’yi mühim bir kuvvetle Anadolu’ya gönderdi. Bursa’yı almak isteyen Îsâ halkın muhâlefeti ile karşılaştığından şehri yaktı. Çelebi Mehmed ile yaptığı ikinci muhârebede de mağlub olunca, yanına kaçtığı İsfendiyar Beyle anlaşarak berâberce Ankara’yı almak üzere harekete geçtiler. Ancak müttefik kuvvetler Çelebi Mehmed’e mağlub olup, Kastamonu tarafına çekildiler. <br />
<br />
Bir müddet sonra Îsâ Çelebi Aydınoğlu Cüneyd Beyin yanına gitti ve onun aracılığıyla Saruhan ve Menteşe Beyleriyle anlaşarak tâlihini bir kere daha denemek istedi, ancak mağlub oldu ve bu defâ Karamanoğlu’na iltihâk etti. Netîcede Îsâ Çelebi bir müddet sonra yakalanarak ortadan kaldırıldı. <br />
<br />
Îsâ Çelebi’nin öldürülmesinden sonra Çelebi Mehmed Anadolu’da yalnız kaldı. Bundan sonra kendisinin kuvvetlenmesinden endişe ettiğinden Anadolu’ya gelen Emir Süleymân ile mücâdele etti. <br />
<br />
Emir Süleymân, Çelebi Mehmed’in elinden birçok yerleri aldığı gibi Aydınoğlu Cüneyd Bey ile Menteşeoğlu İlyas Beye hâkimiyetini kabul ettirmişti. Çelebi Mehmed, onu yeniden Rumeli’ye döndürmek için kardeşi Mûsâ Çelebi’yi Rumeli tarafına geçirtti. Mûsâ Çelebi’nin faaliyetlerini öğrenen Süleymân Çelebi, Rumeli’ye geçti ve ilk anda Mûsâ’yı mağlub ettiyse de, sonradan onun baskınına uğrayarak hayâtını kaybetti. Çelebi Mehmed Bursa’yı hâkimiyeti altına alırken, Mûsâ Çelebi de bu sırada Edirne’de hükümdârlığını îlân etti. Mûsâ Çelebi, Anadolu’da kardeşinin kuvvetli olduğunu bildiği için orayla alâkadâr olmayıp Bizansla meşgul oldu ve bir kısım yerleri onlardan aldı. Bu arada ileride büyük bir isyan çıkaracak olan Şeyh Bedreddîn’i kazasker yaptı. Şeyh, bu sûretle nüfûzunu artıracak mevkiye sâhip oldu. Bir ara İstanbul’u muhâsara eden Mûsâ Çelebi tehlikesine karşı İmparator, Çelebi Mehmed’i Rumeli’ye dâvet etti. <br />
<br />
Çelebi Mehmed Üsküdar’a gelerek İmparatorla görüştü. 1411’de İnceğiz mevkiinde kardeşi ile yaptığı muhârebeyi kaybettiğinden gemilerle Anadolu tarafına geçerek yaralı bir halde Bursa’ya geldi. Bir yıl sonra Mûsâ Çelebi’yle yaptığı ikinci muhârebede de muvaffak olamadı. <br />
<br />
Mûsâ Çelebi’nin ümerâsına karşı sert davranması, bir müddet sonra onları Çelebi Mehmed’le anlaşmaya mecbur etti. Yeni plâna göre Çelebi Mehmed üçüncü defâ Rumeli’ye geçti. Kendisine katılan Sırp despotu ve bâzı ümerâ ile Tuna’ya çekilmekte olan, Mûsâ Çelebi üzerine yürüyen Çelebi Mehmed, Çamurlu-Derbend mevkiinde meydana gelen muhârebede Mûsâ Çelebi’yi mağlub etti. Mûsâ Çelebi yaralı olarak kaçarken yakalanıp boğduruldu ve Bursa’ya nakledilip, babasının türbesine defnedildi. <br />
<br />
Daha sonra Orhan Çelebi’yi de yakalatan Çelebi Mehmed Edirne’de bütün devletin hükümdarı olduğunu ilân etti. <br />
<br />
Çelebi Mehmed Rumeli’de bulunduğu sırada Karamanoğlu Mehmed Bey, Bursa’yı bir ay kadar muhâsara etmiş, Mûsâ Çelebi’nin cenâzesinin geldiğini duyunca, şehri ateşe vererek memleketine dönmüştü. Aydınoğlu Cüneyd Bey de bu sıralarda Ohri’den kaçarak Aydın’a gelmiş ve Ayaslug’u (Selçuk) muhâsara edip, sancak beyini öldürmüştü. Bu sebeple Çelebi Mehmed Anadolu’ya dönünce önce Cüneyd Bey üzerine yürüyüp, Çandarlı eliyle Menemen, Kayacık ve Nif kalelerini aldı. Ayrıca İzmir de fetholundu. Çelebi Mehmed, Cüneyd’in annesinin ricâsı üzerine Cüneyd’i affederek 1414’te Niğbolu Sancakbeyliğini verdi. İzmir kuşatması esnâsında Menteşe Beyi de Osmanlılara tâbi olduğu gibi, Midilli, Sakız ve Foça’daki Ceneviz kolonilerinin elçileri gelip, bağlılıklarını arz ettiler. Daha sonra Teke Beyi de tâbi oldu. <br />
<br />
Bu şekilde işlerini yoluna koyan Çelebi Mehmed, aynı yıl Bursa’ya gelerek Germiyan ve Candar  beyliklerinden takviye alıp Karaman Seferine çıktı. Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir kasabalarını aldı ve Mehmed Beyi mağlub etti. Bundan sonra Konya’yı kuşattı ise de, mevsimin elverişsizliğinden dolayı Karamanoğluyla sulh akdederek döndü. Ancak Mehmed Bey rahat durmayıp, Beyşehir ve Seydişehir’e saldırdığından, Çelebi Mehmed ikinci defâ Karamanoğlu üzerine gitti ve Konya ovasında yapılan muhârebede Mehmed Beyi bir kere daha mağlub etti. Bu sırada pâdişâh rahatsızlandığından yine sulh akdedildi. Mehmed Bey, gerektiğinde Osmanlı ordusuna yardım göndermeyi de kabul etti. Mehmed Bey bu vâdini Eflâk Seferinde yerine getirmiştir. <br />
<br />
Çelebi Mehmed, Anadolu’da Türk birliğini sağlama çalışmaları sürdürürken, Hıristiyanlarla da dost geçinme politikası güdüyordu. Osmanlılara tâbi olan Eflâk Prensi Mirça, taht mücâdelelerinden istifâde ile üç yıldır vergiyi kesmişti. Kendisine voyvodalıkta rakip çıktığından zor durumda idi. Rakibi Dan, Osmanlılara mürâcaat ederek, yardım istemiş, Mirça Macar Kralı Sigismund’a başvurarak Osmanlıların kendisine yardım etmesi için aracı olmasını istemiştir. Ancak Çelebi Mehmed Sigismund’un teklifini reddedip, Candar ve Karaman beyliklerinden yardım alarak Tuna’yı geçip, Romanya topraklarına girdi. Macar- Eflâk ordusunu mağlub eden Çelebi Mehmed, Mirça’yı yeniden Osmanlılara tâbi kıldı. <br />
<br />
Osmanlılar Erdel’e de birkaç defâ akın düzenlediler. Netîcede Macar eyâleti baştanbaşa çiğnendi. Bu sûretle, Balkanlarda ve Adriyatik’te Osmanlı nüfûzu kuvvetlendirildi. <br />
<br />
Bundan sonra Çelebi Mehmed, Anadolu’da kuvvetlenmiş bulunan İsfendiyar Beyle mücâdeleye başlamış ve Sinop’u muhâsara etmiştir. Çâresiz kalan İsfendiyar Bey, Osmanlı Devletinin yüksek hâkimiyetini tanımıştır. Ayrıca oğlu Kasım’ın istediği Kastamonu, Tosya, Çankırı ve Kalecik’i pâdişâha vermiştir. Bunu müteâkib Çelebi Mahmed, daha önce Osmanlılarda bulunan Samsun’un alınmasını istedi. Müslüman ve kâfir olmak üzere ikiye ayrılmış olan Samsun’un kâfir kısmını Biçeroğlu Hamza Bey kuşattı. Kale halkı şehri yakarak gemilere binip ayrıldıklarından şehir ele geçirildi. Müslüman Samsun’u bizzât muhâsara eden Çelebi Mehmed’e karşı koyamıyan İsfendiyaroğlu Hızır Bey, şehri teslim edip babasının yanına döndü. <br />
<br />
Çelebi Mehmed devrinin en önemli iç hâdisesi, Şehy Mahmud Bedreddîn’in isyânıdır. Şeyh Bedreddîn, Mûsâ Çelebi zamânında Edirne’de kazaskerliğe tâyin edilmiş ve Çelebi Mehmed’in cülûsunu müteâkib 1000 akçe aylık ile İznik’te ikâmete mecbur edilmişti. Şeyh Bedreddîn Edirne’de ve sonra İznik’te eser yazmakla meşgul olup , kendisini ziyârete gelenlere fikirlerini aşılamaya çalışıyordu. Edirne’ye gelmeden önce Anadolu’da ün kazanmıştı. İznik’te de boş durmayan Şeyh, adamlarından Börklüce Mustafa’yı Aydın taraflarına gönderip propaganda yaptırıyordu. Ayrıca Torlak Kemâl adındaki adamı da daha önce Manisa taraflarında faaliyete başlamıştı. Şeyh Bedreddîn, Börklüce Mustafa’nın hareketinin genişlemesi üzerine hacca gitmek bahânesiyle önce Sinop’a oradan Kefe’ye ve nihâyet daha önce tanıştığı Eflâk prensinin yanına giderek Şiîlerin bulunduğu Deliorman taraflarına geçti. Şiî olan Şeyh Bedreddîn, İslâm’a uymayan zararlı fikirler ortaya atıyor, haram olan hususların helâl olduğunu ileri sürerek isyân hislerini körüklüyordu. Netîcede ilk isyân Karaburun’da başladı ve daha sonra Manisa’da kendini gösterdi. Az zamanda genişledi. Börklüce Mustafa isyânı Amasya Vâlisi Şehzâde Murad ile Bâyezîd Paşa tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Börklüce yakalanarak katlolundu. Manisa tarafındaki Torlak Kemâl de aynı âkıbete uğradı. Şeyh Bedreddîn, Bâyezîd Paşa tarafından yakalanarak Serez’de bulunan pâdişâh huzûruna getirildi. Şeyhin durumu ulemâ tarafından tedkik olunduktan sonra, Ehl-i sünnete uymayan îtikâd üzere olmak ve cemiyet nizâmını bozmakla suçlu bulunarak, Sâdeddîn Taftâzânî’nin talebelerinden Heratlı Molla Haydar’ın fetvâsıyla Serez pazarında asıldı ve malları vârislerine bırakıldı. <br />
<br />
Şeyh Bedreddîn isyânı bu şekilde bastırıldıktan sonra Çelebi Mehmed, yeni bir isyan tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Bu tehlike Ankara Meydan Muhârebesinde babasıyla birlikte Timur’a esir düşüp Semerkand’a götürülen, Düzmece Mustafa da denilen kardeşi Mustafa idi. Uzun müddet kendisinden haber alınamayan Mustafa, bir müddet sonra geri dönüp, Karaman topraklarında kaldıktan sonra Rumeli’ye geçmişti. Osmanlı tahtına oturmak niyetinde olan Mustafa, Eflâk Voyvodasının ve Niğbolu Sancakbeyi Aydınoğlu Cüneyd Beyin yardımlarıyla faâliyete geçip, Selânik ve Teselya’da saltanat iddiâsıyla adam toplamaya başlamıştı. Fesâdın büyümesine mâni olmak için Çelebi Mehmed hemen harekete geçti ve ağabeyi Mustafa Çelebi’nin kuvvetlerini Selânik civârında mağlub etti. Cüneyd ile birlikte Mustafa Çelebi Selânik Kalesine sığındı. Çelebi Mehmed ertesi sabah mültecileri istediyse de, Selânik vâlisi, İmparatorun müsâdesi olmadan teslim edemeyeceğini beyânla özür diledi. Nihâyet imparator da Çelebi Mehmed hayatta oldukça bunları salıvermeyeceğini yemin ile taahhüd edince Pâdişâh Selânik muhâsarasını kaldırdı. Pâdişâh anlaşma gereğince, Mustafa Çelebi için her sene İmparatora önemli miktarda akçe ödeyecekti. Mustafa Çelebi Vak’ası 1420 senesinde vukû bulmuştur. <br />
<br />
Bu vak’ayı müteâkib Çelebi Mehmed, İstanbul’u resmen ziyâret ederek İmparator tarafından karşılanmış ve Üsküdar’da İmparatora vedâ edip, İzmit üzerinden Bursa’ya gelmiş, bir müddet sonra da Gelibolu yoluyla Edirne’ye dönmüştür. <br />
<br />
Pâdişâh Edirne’deyken, çıkmış olduğu avda rahatsızlandı. Nüzûl illetinden kurtulamayacağını anlayan Çelebi Mehmed, vezirleri Bâyezîd, İbrâhim ve Hacı İvaz Paşaları dâvet ederek, gizlice görüşüp, büyük oğlu Amasya Vâlisi Murad’ın hemen dâvet edilmesini istedi. Kısa süren hastalıktan sonra Haziran 1421’de vefât etti. Çelebi Mehmed’in vefâtı son derece gizli tutuldu. Cesedi tahnit edilerek sarayda muhâfaza edildi. Şehzâde Murâd’ın Bursa’ya gelişine kadar 40-42 gün pâdişâhın vefâtı gizlendi. Cesedi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbeye defnedildi. <br />
<br />
Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu kabul edilen Çelebi Mehmed, ne kardeşi Mûsâ Çelebi gibi sert, ne de diğer kardeşi Emir Süleymân gibi yumuşak ve kayıtsızdı. Mâkul hareket eden, sabırlı, azim ve irâde sâhibi, sözüne ve vâdine sâdık, nâzik, vakûr ve ciddî bir hükümdârdı. Yalnız dostuna değil, düşmanlarına da kendisini sevdirerek îtimât telkin etmiş ve saydırmıştır. Onun hakkında Osmanlı târihlerinden başka yabancı kaynaklar da iyi şehâdette bulunmaktadırlar. Küçük ve büyük 24 muhârebede bulunarak 40’a yakın yara aldığı rivâyet edilmektedir.  Emellerinin en başında babası zamânındaki yerlerin geri alınması geliyordu ki, bu gâye için çalışmış ve büyük ölçüde muvaffakiyet elde etmiştir. Zamânının yerli ve yabancı kaynakları  onun dirâyetinden, sebâtkârlığından, iyi ahlâkından ve daha birçok meziyetlerinden bahsetmektedirler. <br />
<br />
Çelebi Mehmed, kısa ömrünü savaş alanlarında geçirmiş olmasına rağmen, memleketin îmârına da önem vermiştir. Bursa’da yaptırdığı câmi, medrese, imâret ve Yeşil Türbesi önemli sanat eserleridir. Câminin karşısına yüksekçe mevkide kendi türbesini yaptırdı. Türbenin karşısına düşen medresesi bugün müze hâline getirilmiş olup, Bursa medreseleri arasında Sultâniye adı ile meşhurdu. Bunlardan başka Edirne’de Emir Süleymân tarafından inşâsına başlanan ve Mûsâ Çelebi tarafından devâm ettirilen Ulu Câmi (Câmi-i Atik)nin tamamlanması da ona nasîb olmuştur. Çelebi Mehmed, bu eski câmiye vakıf olmak üzere Edirne’deki bedesteni yaptırmıştır. Ayrıca Amasya’da Şehzâde türbesini yaptırmıştır ki, oğlu Kâsım burada medfundur. Edirne’deki Eski Sarayın da Çelebi Mehmed tarafından inşâsına başlandığı rivâyet edilmektedir. <br />
<br />
Çelebi Mehmed’in en önemli hizmetlerinden birisi de Mekke ve Medîne halkına her sene Surre Alayı göndererek mâlî yardımda bulunma âdetini başlatmasıdır. <br />
<br />
Sultan Mehmed’in en büyüğü Murad olmak üzere, Mustafa, Kâsım, Ahmed, Yûsuf ve Mahmûd adında altı oğlu ile yedi kızı vardı. Kendisinden sonra tahta büyük oğlu Şehzâde Murad çıkmıştır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇELEBİ MEHMED</span></span><br />
<br />
Osmanlı Devletinin beşinci pâdişâhı. Doğum senesini ekserî târihçiler 1386 olarak kaydetmektedirler. Babası, Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, annesi ise Germiyanoğlu Süleymân Şahın kızı Devlet Hâtun’dur. <br />
<br />
Çelebi Mehmed küçüklüğünden îtibâren devrin en yüksek âlimlerinden ders aldı. Din ve fen ilimlerini öğrendi. 1393’te devlet idâresinde tecrübe sâhibi olmak üzere Amasya’ya sancakbeyi tâyin edildi. <br />
<br />
Babası ile Timur Han arasında 1403’te yapılan Ankara Muhârebesinde Osmanlı ordusunun ihtiyât kuvvetleri kumandanlığında bulunan Çelebi Mehmed, muhârebenin kaybedilmesi üzerine Amasya’ya çekilmek istedi. Ancak Candaroğlu İsfendiyar Beyin yeğeni Yahya Bey karşısına çıktı. Bunu mağlub eden Çelebi Mehmed, ilerlemesinin tehlikeli olacağını anlayarak Bolu’ya gitti. Daha sonra Amasya’ya dâvet edilmesi üzerine maiyeti ile harekete geçti ve şehir hâkimi Kara Devlet Şahı yenerek Amasya’ya girdi. Çelebi Mehmed, aynı yıl civardaki hâkimleri de mağlub edip, Sivas, Tokat ve Amasya mıntıkasına tamâmen hâkim oldu. Timur Hana esir düşen babasını kurtarmak için bir plân hazırladı ise de muvaffak olamadı. <br />
<br />
Bu sırada Batı Anadolu’da bulunan Timur Han, Çelebi Mehmed’in  faaliyetlerini öğrenip, ona teminât vâdeden mektubu ile yanına dâvet etti. Bu dâvete icâbet edip yola çıkan Çelebi Mehmed, muhtelif yerlerde türlü bâdirelerle karşılaştığından elçiye durumu anlatıp, olanları Timur Hana arz etmesini istedi. Kendisi Amasya’ya döndü. Çelebi Mehmed’in bu mâzeretini kabul eden Timur, ona elindeki yerlerin hükümdârlığını verdi ve al damgalı berât ve hükümdârlık alâmeti olarak taç, kemer ve hırka gönderdi. <br />
<br />
Bu sırada Yıldırım Bâyezîd’in diğer oğullarından Şehzâde Süleymân Çelebi Edirne’de, Îsâ Çelebi Balıkesir ve Bursa’da, Mûsâ Çelebi ise Kütahya’da sultanlığını îlân etmişti. Eski beylikler yeniden ortaya çıkarak Anadolu birliği parçalanmıştı. Osmanlı Devletini tekrar bir idâre altında toplamak isteyen Çelebi Mehmed, kardeşi Îsâ Çelebi’ye karşı Ulubâd mevkiinde giriştiği savaşı kazanarak Bursa’ya girdi ve hükümârlığını îlân etti (1404). Îsâ Çelebi Yalova yolu üzerinden Bizans İmparatorunun yanına kaçtı. Emir Süleymân’ın isteği üzerine ise Edirne’ye gönderildi. Emir Süleymân, Îsâ Çelebi’yi mühim bir kuvvetle Anadolu’ya gönderdi. Bursa’yı almak isteyen Îsâ halkın muhâlefeti ile karşılaştığından şehri yaktı. Çelebi Mehmed ile yaptığı ikinci muhârebede de mağlub olunca, yanına kaçtığı İsfendiyar Beyle anlaşarak berâberce Ankara’yı almak üzere harekete geçtiler. Ancak müttefik kuvvetler Çelebi Mehmed’e mağlub olup, Kastamonu tarafına çekildiler. <br />
<br />
Bir müddet sonra Îsâ Çelebi Aydınoğlu Cüneyd Beyin yanına gitti ve onun aracılığıyla Saruhan ve Menteşe Beyleriyle anlaşarak tâlihini bir kere daha denemek istedi, ancak mağlub oldu ve bu defâ Karamanoğlu’na iltihâk etti. Netîcede Îsâ Çelebi bir müddet sonra yakalanarak ortadan kaldırıldı. <br />
<br />
Îsâ Çelebi’nin öldürülmesinden sonra Çelebi Mehmed Anadolu’da yalnız kaldı. Bundan sonra kendisinin kuvvetlenmesinden endişe ettiğinden Anadolu’ya gelen Emir Süleymân ile mücâdele etti. <br />
<br />
Emir Süleymân, Çelebi Mehmed’in elinden birçok yerleri aldığı gibi Aydınoğlu Cüneyd Bey ile Menteşeoğlu İlyas Beye hâkimiyetini kabul ettirmişti. Çelebi Mehmed, onu yeniden Rumeli’ye döndürmek için kardeşi Mûsâ Çelebi’yi Rumeli tarafına geçirtti. Mûsâ Çelebi’nin faaliyetlerini öğrenen Süleymân Çelebi, Rumeli’ye geçti ve ilk anda Mûsâ’yı mağlub ettiyse de, sonradan onun baskınına uğrayarak hayâtını kaybetti. Çelebi Mehmed Bursa’yı hâkimiyeti altına alırken, Mûsâ Çelebi de bu sırada Edirne’de hükümdârlığını îlân etti. Mûsâ Çelebi, Anadolu’da kardeşinin kuvvetli olduğunu bildiği için orayla alâkadâr olmayıp Bizansla meşgul oldu ve bir kısım yerleri onlardan aldı. Bu arada ileride büyük bir isyan çıkaracak olan Şeyh Bedreddîn’i kazasker yaptı. Şeyh, bu sûretle nüfûzunu artıracak mevkiye sâhip oldu. Bir ara İstanbul’u muhâsara eden Mûsâ Çelebi tehlikesine karşı İmparator, Çelebi Mehmed’i Rumeli’ye dâvet etti. <br />
<br />
Çelebi Mehmed Üsküdar’a gelerek İmparatorla görüştü. 1411’de İnceğiz mevkiinde kardeşi ile yaptığı muhârebeyi kaybettiğinden gemilerle Anadolu tarafına geçerek yaralı bir halde Bursa’ya geldi. Bir yıl sonra Mûsâ Çelebi’yle yaptığı ikinci muhârebede de muvaffak olamadı. <br />
<br />
Mûsâ Çelebi’nin ümerâsına karşı sert davranması, bir müddet sonra onları Çelebi Mehmed’le anlaşmaya mecbur etti. Yeni plâna göre Çelebi Mehmed üçüncü defâ Rumeli’ye geçti. Kendisine katılan Sırp despotu ve bâzı ümerâ ile Tuna’ya çekilmekte olan, Mûsâ Çelebi üzerine yürüyen Çelebi Mehmed, Çamurlu-Derbend mevkiinde meydana gelen muhârebede Mûsâ Çelebi’yi mağlub etti. Mûsâ Çelebi yaralı olarak kaçarken yakalanıp boğduruldu ve Bursa’ya nakledilip, babasının türbesine defnedildi. <br />
<br />
Daha sonra Orhan Çelebi’yi de yakalatan Çelebi Mehmed Edirne’de bütün devletin hükümdarı olduğunu ilân etti. <br />
<br />
Çelebi Mehmed Rumeli’de bulunduğu sırada Karamanoğlu Mehmed Bey, Bursa’yı bir ay kadar muhâsara etmiş, Mûsâ Çelebi’nin cenâzesinin geldiğini duyunca, şehri ateşe vererek memleketine dönmüştü. Aydınoğlu Cüneyd Bey de bu sıralarda Ohri’den kaçarak Aydın’a gelmiş ve Ayaslug’u (Selçuk) muhâsara edip, sancak beyini öldürmüştü. Bu sebeple Çelebi Mehmed Anadolu’ya dönünce önce Cüneyd Bey üzerine yürüyüp, Çandarlı eliyle Menemen, Kayacık ve Nif kalelerini aldı. Ayrıca İzmir de fetholundu. Çelebi Mehmed, Cüneyd’in annesinin ricâsı üzerine Cüneyd’i affederek 1414’te Niğbolu Sancakbeyliğini verdi. İzmir kuşatması esnâsında Menteşe Beyi de Osmanlılara tâbi olduğu gibi, Midilli, Sakız ve Foça’daki Ceneviz kolonilerinin elçileri gelip, bağlılıklarını arz ettiler. Daha sonra Teke Beyi de tâbi oldu. <br />
<br />
Bu şekilde işlerini yoluna koyan Çelebi Mehmed, aynı yıl Bursa’ya gelerek Germiyan ve Candar  beyliklerinden takviye alıp Karaman Seferine çıktı. Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir kasabalarını aldı ve Mehmed Beyi mağlub etti. Bundan sonra Konya’yı kuşattı ise de, mevsimin elverişsizliğinden dolayı Karamanoğluyla sulh akdederek döndü. Ancak Mehmed Bey rahat durmayıp, Beyşehir ve Seydişehir’e saldırdığından, Çelebi Mehmed ikinci defâ Karamanoğlu üzerine gitti ve Konya ovasında yapılan muhârebede Mehmed Beyi bir kere daha mağlub etti. Bu sırada pâdişâh rahatsızlandığından yine sulh akdedildi. Mehmed Bey, gerektiğinde Osmanlı ordusuna yardım göndermeyi de kabul etti. Mehmed Bey bu vâdini Eflâk Seferinde yerine getirmiştir. <br />
<br />
Çelebi Mehmed, Anadolu’da Türk birliğini sağlama çalışmaları sürdürürken, Hıristiyanlarla da dost geçinme politikası güdüyordu. Osmanlılara tâbi olan Eflâk Prensi Mirça, taht mücâdelelerinden istifâde ile üç yıldır vergiyi kesmişti. Kendisine voyvodalıkta rakip çıktığından zor durumda idi. Rakibi Dan, Osmanlılara mürâcaat ederek, yardım istemiş, Mirça Macar Kralı Sigismund’a başvurarak Osmanlıların kendisine yardım etmesi için aracı olmasını istemiştir. Ancak Çelebi Mehmed Sigismund’un teklifini reddedip, Candar ve Karaman beyliklerinden yardım alarak Tuna’yı geçip, Romanya topraklarına girdi. Macar- Eflâk ordusunu mağlub eden Çelebi Mehmed, Mirça’yı yeniden Osmanlılara tâbi kıldı. <br />
<br />
Osmanlılar Erdel’e de birkaç defâ akın düzenlediler. Netîcede Macar eyâleti baştanbaşa çiğnendi. Bu sûretle, Balkanlarda ve Adriyatik’te Osmanlı nüfûzu kuvvetlendirildi. <br />
<br />
Bundan sonra Çelebi Mehmed, Anadolu’da kuvvetlenmiş bulunan İsfendiyar Beyle mücâdeleye başlamış ve Sinop’u muhâsara etmiştir. Çâresiz kalan İsfendiyar Bey, Osmanlı Devletinin yüksek hâkimiyetini tanımıştır. Ayrıca oğlu Kasım’ın istediği Kastamonu, Tosya, Çankırı ve Kalecik’i pâdişâha vermiştir. Bunu müteâkib Çelebi Mahmed, daha önce Osmanlılarda bulunan Samsun’un alınmasını istedi. Müslüman ve kâfir olmak üzere ikiye ayrılmış olan Samsun’un kâfir kısmını Biçeroğlu Hamza Bey kuşattı. Kale halkı şehri yakarak gemilere binip ayrıldıklarından şehir ele geçirildi. Müslüman Samsun’u bizzât muhâsara eden Çelebi Mehmed’e karşı koyamıyan İsfendiyaroğlu Hızır Bey, şehri teslim edip babasının yanına döndü. <br />
<br />
Çelebi Mehmed devrinin en önemli iç hâdisesi, Şehy Mahmud Bedreddîn’in isyânıdır. Şeyh Bedreddîn, Mûsâ Çelebi zamânında Edirne’de kazaskerliğe tâyin edilmiş ve Çelebi Mehmed’in cülûsunu müteâkib 1000 akçe aylık ile İznik’te ikâmete mecbur edilmişti. Şeyh Bedreddîn Edirne’de ve sonra İznik’te eser yazmakla meşgul olup , kendisini ziyârete gelenlere fikirlerini aşılamaya çalışıyordu. Edirne’ye gelmeden önce Anadolu’da ün kazanmıştı. İznik’te de boş durmayan Şeyh, adamlarından Börklüce Mustafa’yı Aydın taraflarına gönderip propaganda yaptırıyordu. Ayrıca Torlak Kemâl adındaki adamı da daha önce Manisa taraflarında faaliyete başlamıştı. Şeyh Bedreddîn, Börklüce Mustafa’nın hareketinin genişlemesi üzerine hacca gitmek bahânesiyle önce Sinop’a oradan Kefe’ye ve nihâyet daha önce tanıştığı Eflâk prensinin yanına giderek Şiîlerin bulunduğu Deliorman taraflarına geçti. Şiî olan Şeyh Bedreddîn, İslâm’a uymayan zararlı fikirler ortaya atıyor, haram olan hususların helâl olduğunu ileri sürerek isyân hislerini körüklüyordu. Netîcede ilk isyân Karaburun’da başladı ve daha sonra Manisa’da kendini gösterdi. Az zamanda genişledi. Börklüce Mustafa isyânı Amasya Vâlisi Şehzâde Murad ile Bâyezîd Paşa tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Börklüce yakalanarak katlolundu. Manisa tarafındaki Torlak Kemâl de aynı âkıbete uğradı. Şeyh Bedreddîn, Bâyezîd Paşa tarafından yakalanarak Serez’de bulunan pâdişâh huzûruna getirildi. Şeyhin durumu ulemâ tarafından tedkik olunduktan sonra, Ehl-i sünnete uymayan îtikâd üzere olmak ve cemiyet nizâmını bozmakla suçlu bulunarak, Sâdeddîn Taftâzânî’nin talebelerinden Heratlı Molla Haydar’ın fetvâsıyla Serez pazarında asıldı ve malları vârislerine bırakıldı. <br />
<br />
Şeyh Bedreddîn isyânı bu şekilde bastırıldıktan sonra Çelebi Mehmed, yeni bir isyan tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Bu tehlike Ankara Meydan Muhârebesinde babasıyla birlikte Timur’a esir düşüp Semerkand’a götürülen, Düzmece Mustafa da denilen kardeşi Mustafa idi. Uzun müddet kendisinden haber alınamayan Mustafa, bir müddet sonra geri dönüp, Karaman topraklarında kaldıktan sonra Rumeli’ye geçmişti. Osmanlı tahtına oturmak niyetinde olan Mustafa, Eflâk Voyvodasının ve Niğbolu Sancakbeyi Aydınoğlu Cüneyd Beyin yardımlarıyla faâliyete geçip, Selânik ve Teselya’da saltanat iddiâsıyla adam toplamaya başlamıştı. Fesâdın büyümesine mâni olmak için Çelebi Mehmed hemen harekete geçti ve ağabeyi Mustafa Çelebi’nin kuvvetlerini Selânik civârında mağlub etti. Cüneyd ile birlikte Mustafa Çelebi Selânik Kalesine sığındı. Çelebi Mehmed ertesi sabah mültecileri istediyse de, Selânik vâlisi, İmparatorun müsâdesi olmadan teslim edemeyeceğini beyânla özür diledi. Nihâyet imparator da Çelebi Mehmed hayatta oldukça bunları salıvermeyeceğini yemin ile taahhüd edince Pâdişâh Selânik muhâsarasını kaldırdı. Pâdişâh anlaşma gereğince, Mustafa Çelebi için her sene İmparatora önemli miktarda akçe ödeyecekti. Mustafa Çelebi Vak’ası 1420 senesinde vukû bulmuştur. <br />
<br />
Bu vak’ayı müteâkib Çelebi Mehmed, İstanbul’u resmen ziyâret ederek İmparator tarafından karşılanmış ve Üsküdar’da İmparatora vedâ edip, İzmit üzerinden Bursa’ya gelmiş, bir müddet sonra da Gelibolu yoluyla Edirne’ye dönmüştür. <br />
<br />
Pâdişâh Edirne’deyken, çıkmış olduğu avda rahatsızlandı. Nüzûl illetinden kurtulamayacağını anlayan Çelebi Mehmed, vezirleri Bâyezîd, İbrâhim ve Hacı İvaz Paşaları dâvet ederek, gizlice görüşüp, büyük oğlu Amasya Vâlisi Murad’ın hemen dâvet edilmesini istedi. Kısa süren hastalıktan sonra Haziran 1421’de vefât etti. Çelebi Mehmed’in vefâtı son derece gizli tutuldu. Cesedi tahnit edilerek sarayda muhâfaza edildi. Şehzâde Murâd’ın Bursa’ya gelişine kadar 40-42 gün pâdişâhın vefâtı gizlendi. Cesedi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbeye defnedildi. <br />
<br />
Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu kabul edilen Çelebi Mehmed, ne kardeşi Mûsâ Çelebi gibi sert, ne de diğer kardeşi Emir Süleymân gibi yumuşak ve kayıtsızdı. Mâkul hareket eden, sabırlı, azim ve irâde sâhibi, sözüne ve vâdine sâdık, nâzik, vakûr ve ciddî bir hükümdârdı. Yalnız dostuna değil, düşmanlarına da kendisini sevdirerek îtimât telkin etmiş ve saydırmıştır. Onun hakkında Osmanlı târihlerinden başka yabancı kaynaklar da iyi şehâdette bulunmaktadırlar. Küçük ve büyük 24 muhârebede bulunarak 40’a yakın yara aldığı rivâyet edilmektedir.  Emellerinin en başında babası zamânındaki yerlerin geri alınması geliyordu ki, bu gâye için çalışmış ve büyük ölçüde muvaffakiyet elde etmiştir. Zamânının yerli ve yabancı kaynakları  onun dirâyetinden, sebâtkârlığından, iyi ahlâkından ve daha birçok meziyetlerinden bahsetmektedirler. <br />
<br />
Çelebi Mehmed, kısa ömrünü savaş alanlarında geçirmiş olmasına rağmen, memleketin îmârına da önem vermiştir. Bursa’da yaptırdığı câmi, medrese, imâret ve Yeşil Türbesi önemli sanat eserleridir. Câminin karşısına yüksekçe mevkide kendi türbesini yaptırdı. Türbenin karşısına düşen medresesi bugün müze hâline getirilmiş olup, Bursa medreseleri arasında Sultâniye adı ile meşhurdu. Bunlardan başka Edirne’de Emir Süleymân tarafından inşâsına başlanan ve Mûsâ Çelebi tarafından devâm ettirilen Ulu Câmi (Câmi-i Atik)nin tamamlanması da ona nasîb olmuştur. Çelebi Mehmed, bu eski câmiye vakıf olmak üzere Edirne’deki bedesteni yaptırmıştır. Ayrıca Amasya’da Şehzâde türbesini yaptırmıştır ki, oğlu Kâsım burada medfundur. Edirne’deki Eski Sarayın da Çelebi Mehmed tarafından inşâsına başlandığı rivâyet edilmektedir. <br />
<br />
Çelebi Mehmed’in en önemli hizmetlerinden birisi de Mekke ve Medîne halkına her sene Surre Alayı göndererek mâlî yardımda bulunma âdetini başlatmasıdır. <br />
<br />
Sultan Mehmed’in en büyüğü Murad olmak üzere, Mustafa, Kâsım, Ahmed, Yûsuf ve Mahmûd adında altı oğlu ile yedi kızı vardı. Kendisinden sonra tahta büyük oğlu Şehzâde Murad çıkmıştır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇALDIRAN MUHAREBESİ]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=32691</link>
			<pubDate>Fri, 15 Nov 2024 21:11:08 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=32691</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇALDIRAN MUHAREBESİ</span></span><br />
<br />
Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Han ile İran şâhı İsmâil arasında 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri.<br />
<br />
Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Âzerbaycan, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hudûdunu genişleten Şah İsmâil, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yöneldi. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vâsıtasıyla yaptığı propagandalarda Osmanlı hudutları içindeki Şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başladı.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Han ise, Anadolu’yu bölüp parçalamak ve batıya açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmak emelinde olan Şâh İsmâil’e kesin bir darbe indirmek niyetindeydi.<br />
<br />
Nitekim bu gâye ile şehzâdeler ve dâhildeki fesatçıların işini hâlleden Yavuz Sultan Selim Han, 10.000 azab askerinin hazırlanması için Anadolu’ya hükümler gönderdiği gibi, bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında kendisine katılmasını emretti. Aynı zamanda Manisa vâlisi olan oğlu Süleymân’ı Edirne’ye getirterek Rumeli muhâfazasında alıkoydu. Nisan 1514’te İstanbul’dan Üsküdar’a geçen Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil’in halîfelerinden olup esir bulunan Kılıç adında birisi vâsıtasıyla Şah’a Farsça bir nâme gönderdi. Yavuz Sultan Selîm Han bu nâmede; Şah’ın Müslümanlığa aykırı hareketlerinden ve mezâliminden bahsederek, kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezâlimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler sebebiyle Şah’ın katline fetvâ verildiğini ve kılıçtan evvel İslâmiyeti kabul etmesi lâzım geldiğini, bunun için Safer ayında İstanbul’dan hareket ettiğini ve bizzat muhârebeye hazır olacağını, bildirmişti. Elçi Kılıç, Şah İsmâil’i Hemedan’da bularak nâmeyi vermiş ve o da muhârebeye hazır olduğunu bildirmişti. Şah İsmâil bu nâmesinde; “Er isen meydana gelesin, biz de intizardan kurtuluruz.” demişti. <br />
<br />
Günlerce doğuya doğru yol alan Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil ve ordusundan bir haber alınamaması üzerine bu mektuba ağır bir cevap vermiş ve demiştir ki: “Dâvete icâbet edip uzun yolları geçerek memleketine girdik, fakat sen meydanda görünmüyorsun. Pâdişâhların ellerindeki memleket onların nikâhlısı gibidir, erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının elini ona dokundurtmazlar. Halbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hâlâ senden bir haber yok. Bundan sonra da saklanıp görünmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf giyip serdârlık ve şâhlık sevdâsından vazgeçesin.”<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Han bu nâmesiyle berâber Şah İsmâil’in gönderdiklerine mukâbele olarak hırka, şal ve çarşaf gönderdi. Bir taraftan bu mektuplaşmalar devâm ederken, diğer yandan Yavuz’un ordusu harap yollarda binbir müşkülâtla yol alıyordu. Bu durum Şah İsmâil ile muhârebe aleyhdarlarına fırsat verdi. Bunların yavaş yavaş askeri tahrik etmeye başlamasıyla, orduda fısıltılar çoğaldı. Erzincan’a gelindiği zaman asker, kumandanlar ve vezirler düşmanın meydanda olmamasından dolayı daha ileri gidilmemesini ve geri dönülmesini hükümdâra söylemek istedilerse de, Pâdişâh’ın Âzerbaycan’ın merkezi Tebriz’e 40 merhale yolları kaldığını belirtip o tarafa gidileceğini beyân etmesi üzerine korkularından seslerini çıkaramadılar. Fakat bu durumu Pâdişâh’a arz etmesi için, Karaman vâlisi olup Pâdişâh’ın çok sevip ve itimâd ettiği Hemden Paşayı gönderdiler. Hemden Paşa bu ısrarlara dayanamayarak Pâdişâh’a ileri gidilmemesi hakkında ordunun mütâlaasını arz etti. Ancak şiddetle cezâlandırılarak yerine ümerâdan Zeynel Bey Karaman beylerbeyi oldu. Pâdişâh’ın bu hareketi vermiş olduğu kat’î karârın önlenmesine mâni olmak içindi. Bunda bir ölçüde başarı ve orduda sükûnet sağlandı. Bu arada Bayburt’u zaptetmek üzere Trabzon sancakbeyi Mehmed Bey kumandasında bir miktar kuvvet yollandı.<br />
<br />
Ordu Eleşkirt civârına geldiği zaman bu defâ yeniçeri ocağı tahrik edildi. Bunlar ayaklandıkları gibi Pâdişâh’ın çadırına; “Düşman meydanda yok, bu harap yerlerde ilerlemek askeri beyhûde telef etmektir, geri dönelim.” tarzında yazılmış mektuplar bırakıldı. Hattâ daha da ileri giden yeniçeriler bir sabah Pâdişâh’ın çadırına ok atacak kadar işi azıttılar.<br />
<br />
Bu hâdise üzerine Yavuz Sultan Selim Han derhal atına atladı ve yeniçerilerin içine girdi. Askere hitâben; “Biz henüz kasdettiğimiz yere varmadık, düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimâli yoktur, hattâ bunu düşünmek bile hayaldir. Teessüf olunur ki Şâh’ın maiyeti kendi efendileri yoluna can verdikleri hâlde, biz şerîat-ı Ahmediyye’ye muhâlif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlere kadar gelmişken, bir takım gayretsizler bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz kat’iyyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ulûlemre itâat edenlerle kasdettiğimiz yere kadar gideriz. Kalbleri zayıf olanlar, ehlü iyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahâne edenler, kendileri bilirler. Dönerlerse dîn-i mübîn yolundan dönerler. Eğer bahâne düşman gelmediyse, düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle berâber gelin ve illâ ben tek başuma da giderim.” diye atını ileriye sürünce yaptıklarına utanan yeniçeriler Pâdişâh’ı tâkib etmeye başladılar.<br />
<br />
Hakîkaten ordu yiyecekten çok sıkılıyordu. Trabzon yoluyla gelmekte olan zahîre kâfi değildi. Nihayet akıncı kumandanı Mihaloğlu’yla Dulkadiroğullarından Şehsuvaroğlu Ali Beyden gelen haberler netîcesinde Şah İsmâil’in meydâna çıktığı haberi alındı. İki ordu 22 Ağustos 1514’te Çaldıran sahrasında karşı karşıya geldi.<br />
<br />
23 Ağustos günü Türkiye’nin kaderini tâyin eden târihî günlerden biriydi. Osmanlıların başarısızlığı, Orta Anadolu’nun Kızılbaş Safevîlerin eline geçmesini sağlayacak, bunun netîcesinde ise Şiî hareketi bütün Anadolu’ya yayılacaktı. Çaldıran sırtlarından ovaya inen Osmanlı ordusunun merkezinde kapıkulu askerleriyle berâber Yavuz Sultan Selim Han vardı. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinân Paşa ve sol kola Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumanda edecekti. Yeniçerinin önüne azaplar sıralanmış ve onların önüne de beş yüz darbezen top yerleştirilmişti.<br />
<br />
Şah İsmâil, sağ kola en büyük kumandanı Durmuş Han Şamlu ve Nur Ali Halîfe, sol kola Diyarbakır Beylerbeyi Ustaclu oğlu Mehmed Hanı koyarak kendisi muhâfızlarıyla berâber geride, ihtiyâtta kaldı. İki taraf kuvvetleri eşit görünüyordu. Osmanlıların yaya, yâni yeniçeri kuvvetleri çok muntazam olup, buna mukâbil Şah’ın da 60.000 kişilik mükemmel süvârî kuvveti vardı. Osmanlı kuvvetleri açlık ve sıkıntı içinde yaklaşık 2500 kilometrelik yolu kat edip, yorgun bir hâlde gelmişlerdi. Şah’ın kuvvetleri ise zinde ve dinç idi; zâten Şah’ın maksadı Osmanlı ordusunu yormak ve sonra imhâ etmekti.<br />
<br />
Harp çok şiddetli bir şekilde başladı. Şah’ın sağ cenâhı şiddetli bir hücumla Osmanlıların sol cenâhını bozdu. Beylerbeyi Hasan Paşa bu sırada şehid düştü. Bu bozgun, azapların topların önünden içeri alınamaması ve topların zamânında ateşlenememesi yüzünden meydana geldi. Ancak sağ kol kumandanı Hadım Sinân Paşa tam zamânında topları ateşlemeye muvaffak oldu. Hafif toplar Şah’ın sol kol kuvvetlerini perişan etti. Ustaclu oğlu Mehmed öldürüldü. Bu arada merkezdeki yeniçerilerin Şah’ın gâlip gelen sağ cenâhına yoğun bir tüfek atışı başlatması ile Safevîler tarafında tam bir bozgunluk başgösterdi. Bu sırada Şah İsmâil kurşunla kolundan yaralanarak atından düşmüştü. Osmanlı kuvvetlerinin eline geçmesi an meselesiydi. Tam bu sırada Şah’a benzeyen ve onun gibi giyinmiş olan Hızır adında bir seyis Şah benim diye ortaya atıldı. Osmanlı birlikleri bu adamı esir ederken Şah İsmâil temin ettiği bir atla arkasına bakmadan Tebriz’e kaçtı. Hattâ burada da kendisini emniyette görmediğinden İran içlerine çekildi. Şah’ın bütün eşyâ ve karargâhı ile berâber hanımı Taçlı Hâtun da esir edildi. Muhârebe esnâsında Osmanlılardan Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa ve Anadolu Beylerbeyi Sinân Paşa ile berâber dokuz sancak beyi şehid oldu. Safevîlerden ise on dört beylerbeyi ve dokuz sancakbeyi muhârebe meydanında öldü.<br />
<br />
Çaldıran’da kesin bir zafer kazanan Yavuz Sultan Selim Han muzaffer bir şekilde Tebriz’e girdi ve şehirde sekiz-dokuz gün kadar kaldı. Tebriz’deki sanat erbâbı tüccar ve işe yarayacaklardan bin hâneyi İstanbul’a naklettirdi. Sekiz Eylülde Cumâ namazında Tebriz şehrinde hutbe, Ehl-i sünnet vel-cemâat akîdesine göre ve Sultân-ı iklîm-i Rûm Selîm ibni Bâyezîd ibni Mehmed bin Murâd bin Bâyezîd adına okundu.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Hanın tamâmen dehâ mahsûlü bir taktikle on iki saatte henüz hava kararmadan kesin netîce aldığı Çaldıran Muhârebesi târihin en büyük ve nâdir meydan muhârebelerindendir. Çaldıran Zaferi, Anadolu’nun siyâsî ve ictimâî târihi bakımından çok mühim sonuçlar doğurmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇALDIRAN MUHAREBESİ</span></span><br />
<br />
Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Han ile İran şâhı İsmâil arasında 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri.<br />
<br />
Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Âzerbaycan, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hudûdunu genişleten Şah İsmâil, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yöneldi. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vâsıtasıyla yaptığı propagandalarda Osmanlı hudutları içindeki Şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başladı.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Han ise, Anadolu’yu bölüp parçalamak ve batıya açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmak emelinde olan Şâh İsmâil’e kesin bir darbe indirmek niyetindeydi.<br />
<br />
Nitekim bu gâye ile şehzâdeler ve dâhildeki fesatçıların işini hâlleden Yavuz Sultan Selim Han, 10.000 azab askerinin hazırlanması için Anadolu’ya hükümler gönderdiği gibi, bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında kendisine katılmasını emretti. Aynı zamanda Manisa vâlisi olan oğlu Süleymân’ı Edirne’ye getirterek Rumeli muhâfazasında alıkoydu. Nisan 1514’te İstanbul’dan Üsküdar’a geçen Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil’in halîfelerinden olup esir bulunan Kılıç adında birisi vâsıtasıyla Şah’a Farsça bir nâme gönderdi. Yavuz Sultan Selîm Han bu nâmede; Şah’ın Müslümanlığa aykırı hareketlerinden ve mezâliminden bahsederek, kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezâlimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler sebebiyle Şah’ın katline fetvâ verildiğini ve kılıçtan evvel İslâmiyeti kabul etmesi lâzım geldiğini, bunun için Safer ayında İstanbul’dan hareket ettiğini ve bizzat muhârebeye hazır olacağını, bildirmişti. Elçi Kılıç, Şah İsmâil’i Hemedan’da bularak nâmeyi vermiş ve o da muhârebeye hazır olduğunu bildirmişti. Şah İsmâil bu nâmesinde; “Er isen meydana gelesin, biz de intizardan kurtuluruz.” demişti. <br />
<br />
Günlerce doğuya doğru yol alan Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil ve ordusundan bir haber alınamaması üzerine bu mektuba ağır bir cevap vermiş ve demiştir ki: “Dâvete icâbet edip uzun yolları geçerek memleketine girdik, fakat sen meydanda görünmüyorsun. Pâdişâhların ellerindeki memleket onların nikâhlısı gibidir, erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının elini ona dokundurtmazlar. Halbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hâlâ senden bir haber yok. Bundan sonra da saklanıp görünmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf giyip serdârlık ve şâhlık sevdâsından vazgeçesin.”<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Han bu nâmesiyle berâber Şah İsmâil’in gönderdiklerine mukâbele olarak hırka, şal ve çarşaf gönderdi. Bir taraftan bu mektuplaşmalar devâm ederken, diğer yandan Yavuz’un ordusu harap yollarda binbir müşkülâtla yol alıyordu. Bu durum Şah İsmâil ile muhârebe aleyhdarlarına fırsat verdi. Bunların yavaş yavaş askeri tahrik etmeye başlamasıyla, orduda fısıltılar çoğaldı. Erzincan’a gelindiği zaman asker, kumandanlar ve vezirler düşmanın meydanda olmamasından dolayı daha ileri gidilmemesini ve geri dönülmesini hükümdâra söylemek istedilerse de, Pâdişâh’ın Âzerbaycan’ın merkezi Tebriz’e 40 merhale yolları kaldığını belirtip o tarafa gidileceğini beyân etmesi üzerine korkularından seslerini çıkaramadılar. Fakat bu durumu Pâdişâh’a arz etmesi için, Karaman vâlisi olup Pâdişâh’ın çok sevip ve itimâd ettiği Hemden Paşayı gönderdiler. Hemden Paşa bu ısrarlara dayanamayarak Pâdişâh’a ileri gidilmemesi hakkında ordunun mütâlaasını arz etti. Ancak şiddetle cezâlandırılarak yerine ümerâdan Zeynel Bey Karaman beylerbeyi oldu. Pâdişâh’ın bu hareketi vermiş olduğu kat’î karârın önlenmesine mâni olmak içindi. Bunda bir ölçüde başarı ve orduda sükûnet sağlandı. Bu arada Bayburt’u zaptetmek üzere Trabzon sancakbeyi Mehmed Bey kumandasında bir miktar kuvvet yollandı.<br />
<br />
Ordu Eleşkirt civârına geldiği zaman bu defâ yeniçeri ocağı tahrik edildi. Bunlar ayaklandıkları gibi Pâdişâh’ın çadırına; “Düşman meydanda yok, bu harap yerlerde ilerlemek askeri beyhûde telef etmektir, geri dönelim.” tarzında yazılmış mektuplar bırakıldı. Hattâ daha da ileri giden yeniçeriler bir sabah Pâdişâh’ın çadırına ok atacak kadar işi azıttılar.<br />
<br />
Bu hâdise üzerine Yavuz Sultan Selim Han derhal atına atladı ve yeniçerilerin içine girdi. Askere hitâben; “Biz henüz kasdettiğimiz yere varmadık, düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimâli yoktur, hattâ bunu düşünmek bile hayaldir. Teessüf olunur ki Şâh’ın maiyeti kendi efendileri yoluna can verdikleri hâlde, biz şerîat-ı Ahmediyye’ye muhâlif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlere kadar gelmişken, bir takım gayretsizler bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz kat’iyyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ulûlemre itâat edenlerle kasdettiğimiz yere kadar gideriz. Kalbleri zayıf olanlar, ehlü iyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahâne edenler, kendileri bilirler. Dönerlerse dîn-i mübîn yolundan dönerler. Eğer bahâne düşman gelmediyse, düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle berâber gelin ve illâ ben tek başuma da giderim.” diye atını ileriye sürünce yaptıklarına utanan yeniçeriler Pâdişâh’ı tâkib etmeye başladılar.<br />
<br />
Hakîkaten ordu yiyecekten çok sıkılıyordu. Trabzon yoluyla gelmekte olan zahîre kâfi değildi. Nihayet akıncı kumandanı Mihaloğlu’yla Dulkadiroğullarından Şehsuvaroğlu Ali Beyden gelen haberler netîcesinde Şah İsmâil’in meydâna çıktığı haberi alındı. İki ordu 22 Ağustos 1514’te Çaldıran sahrasında karşı karşıya geldi.<br />
<br />
23 Ağustos günü Türkiye’nin kaderini tâyin eden târihî günlerden biriydi. Osmanlıların başarısızlığı, Orta Anadolu’nun Kızılbaş Safevîlerin eline geçmesini sağlayacak, bunun netîcesinde ise Şiî hareketi bütün Anadolu’ya yayılacaktı. Çaldıran sırtlarından ovaya inen Osmanlı ordusunun merkezinde kapıkulu askerleriyle berâber Yavuz Sultan Selim Han vardı. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinân Paşa ve sol kola Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumanda edecekti. Yeniçerinin önüne azaplar sıralanmış ve onların önüne de beş yüz darbezen top yerleştirilmişti.<br />
<br />
Şah İsmâil, sağ kola en büyük kumandanı Durmuş Han Şamlu ve Nur Ali Halîfe, sol kola Diyarbakır Beylerbeyi Ustaclu oğlu Mehmed Hanı koyarak kendisi muhâfızlarıyla berâber geride, ihtiyâtta kaldı. İki taraf kuvvetleri eşit görünüyordu. Osmanlıların yaya, yâni yeniçeri kuvvetleri çok muntazam olup, buna mukâbil Şah’ın da 60.000 kişilik mükemmel süvârî kuvveti vardı. Osmanlı kuvvetleri açlık ve sıkıntı içinde yaklaşık 2500 kilometrelik yolu kat edip, yorgun bir hâlde gelmişlerdi. Şah’ın kuvvetleri ise zinde ve dinç idi; zâten Şah’ın maksadı Osmanlı ordusunu yormak ve sonra imhâ etmekti.<br />
<br />
Harp çok şiddetli bir şekilde başladı. Şah’ın sağ cenâhı şiddetli bir hücumla Osmanlıların sol cenâhını bozdu. Beylerbeyi Hasan Paşa bu sırada şehid düştü. Bu bozgun, azapların topların önünden içeri alınamaması ve topların zamânında ateşlenememesi yüzünden meydana geldi. Ancak sağ kol kumandanı Hadım Sinân Paşa tam zamânında topları ateşlemeye muvaffak oldu. Hafif toplar Şah’ın sol kol kuvvetlerini perişan etti. Ustaclu oğlu Mehmed öldürüldü. Bu arada merkezdeki yeniçerilerin Şah’ın gâlip gelen sağ cenâhına yoğun bir tüfek atışı başlatması ile Safevîler tarafında tam bir bozgunluk başgösterdi. Bu sırada Şah İsmâil kurşunla kolundan yaralanarak atından düşmüştü. Osmanlı kuvvetlerinin eline geçmesi an meselesiydi. Tam bu sırada Şah’a benzeyen ve onun gibi giyinmiş olan Hızır adında bir seyis Şah benim diye ortaya atıldı. Osmanlı birlikleri bu adamı esir ederken Şah İsmâil temin ettiği bir atla arkasına bakmadan Tebriz’e kaçtı. Hattâ burada da kendisini emniyette görmediğinden İran içlerine çekildi. Şah’ın bütün eşyâ ve karargâhı ile berâber hanımı Taçlı Hâtun da esir edildi. Muhârebe esnâsında Osmanlılardan Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa ve Anadolu Beylerbeyi Sinân Paşa ile berâber dokuz sancak beyi şehid oldu. Safevîlerden ise on dört beylerbeyi ve dokuz sancakbeyi muhârebe meydanında öldü.<br />
<br />
Çaldıran’da kesin bir zafer kazanan Yavuz Sultan Selim Han muzaffer bir şekilde Tebriz’e girdi ve şehirde sekiz-dokuz gün kadar kaldı. Tebriz’deki sanat erbâbı tüccar ve işe yarayacaklardan bin hâneyi İstanbul’a naklettirdi. Sekiz Eylülde Cumâ namazında Tebriz şehrinde hutbe, Ehl-i sünnet vel-cemâat akîdesine göre ve Sultân-ı iklîm-i Rûm Selîm ibni Bâyezîd ibni Mehmed bin Murâd bin Bâyezîd adına okundu.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Hanın tamâmen dehâ mahsûlü bir taktikle on iki saatte henüz hava kararmadan kesin netîce aldığı Çaldıran Muhârebesi târihin en büyük ve nâdir meydan muhârebelerindendir. Çaldıran Zaferi, Anadolu’nun siyâsî ve ictimâî târihi bakımından çok mühim sonuçlar doğurmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇANAKKALE SAVAŞLARI]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29905</link>
			<pubDate>Sun, 18 Aug 2024 11:20:10 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29905</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞLARI</span></span><br />
<br />
Alm. Kampf von Dardanellen, Fr. Guerre de Dardanelles, İng. Battles of Dardanelles. Birinci Dünyâ Harbi esnâsında Çanakkale Boğazı ve civârında Osmanlı ordusu ile îtilâf devletleri arasında cereyan eden meşhur savaşlar.<br />
<br />
1914’te İttihat ve Terakki Partisi ve onun yüksek kademedeki idârecileri (bilhassa Enver-Talat-Cemâlüçlüsü) tarafından affedilmez bir hatâ eseri olarak Birinci Dünyâ Harbine sokulan Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile dört ayrı cephede ve bölgede ayrı ayrı çarpışmak zorunda kaldı. Osmanlı Devleti, âdetâ bir mâcerâ uğruna bu savaşa sürüklenmişti. Ve bunda Enver-Talat-Cemâl üçlüsü baş rolü oynadılar. Osmanlı orduları Rus, Irak, Sina (Filistin-Suriye)ve Çanakkale cephelerinde umûmiyetle müttefik Almanya’nın maksat ve görüşlerine uygun şekilde kullanıldı.<br />
<br />
Birinci Dünyâ Harbinde bütün kaynaklarını ve imkânlarını seferber eden Osmanlı Devleti, daha savaşın başından îtibâren Rus, Irak ve Sina cephelerinde başarısızlıklara uğradı. Ancak Çanakkale cephesinde dünyânın gözlerini kamaştıran emsâlsiz zaferler kazandı. <br />
<br />
Osmanlı Devletinin savaşa katılmasıyla itilâf devletleri için Boğazlar Meselesi birinci plânda önem kazanmıştı. Bunun üzerine Londra’da toplanan savaş meclisi, Çanakkale Boğazının denizden donanma kuvvetiyle zorlanıp geçilmesine karar verdi. Boğaz kuvvetli bir donanmanın taarruzuna dayanamayacak durumda idi. Dış savunma tertibâtı, Seddülbahir ve Kumkale’ye konmuş 20 toptan ibâretti. Ara savunma bölgesi bu sırada hemen tamâmiyle boştu. Elde mevcut bütün toplar, boğazın en dar kısmına rastlayan iç savunma bölgesinde yerleştirilmişti. Cephâne son derece kıt olduğu gibi, eldeki silâhlar da yeterli değildi. Seferberlik îlânından sonra ara savunma bölgesine bir miktar yeni bataryalar yerleştirilmiş ve boğazın aşağı kısmı mayın hatları ile kapatılmıştı.<br />
<br />
Çanakkale tahkimâtının zayıf olduğunu sezen düşman, Boğazı kolaylıkla aşacağını sanıyor ve Türk Milletinin üstün savaş gücünü hesâba katmayı unutuyordu. 3 Kasım 1914’te ilk taarruzu başlatan İngiliz filosu, Seddülbahir istihkâmlarını topa tuttu. Diğer taraftan mayın hatlarının mevcudiyetine rağmen, düşman deniz altı gemileri Marmara’ya girerek gemileri batırmak sûretiyle İstanbul’dan Çanakkale’ye asker ve levâzım sevkine mâni oluyorlardı.<br />
<br />
19 Şubat 1915’te, birleşik düşman donanmasının kesin hücumu başladı. Orhaniye ve Ertuğrul tabyaları şiddetli bir ateş altına alındı. Düşman gemileri Osmanlı bataryaları menziline girince ateşle karşılandılar. İngilizlerin meşhûr bir zırhlısı Orhaniye tabyasından atılan bir gülle ile hatırı sayılır bir isâbet aldı. Düşman daha fazla ilerlemeyip ateş kesti ve çekildi.<br />
<br />
18 Mart 1915’te İngiliz ve Fransız gemileri tarafından büyük bir hücûm daha yapıldı. 16 harp gemisi 18 Mart sabahı boğaza girip tabyalara karşı şiddetli ateş açtı. Çanakkale ateşler içinde kalmış, tabyalar ile telefon bağlantısı kesilmiş, topların bir kısmı tahrib edilmiş, bâzıları toprağa gömülmüştü. Tam bu sırada Fransız gemileri nöbet değiştirmek üzere manevra yaparlarken, Bouvet zırhlısı, bir torpile çarparak battı. Yerlerini almağa gelen İngiliz gemilerinden Irresistible de çok geçmeden sulara gömüldü. Onun yardımına koşan Ocean da aynı âkıbete uğradı. Inglexible zırhlısı da ağır şekilde yara aldı. Bundan başka, Suftren ve Gaulois zırhlıları da top mermisi isâbeti ile büyük hasara uğradılar. Bunun üzerine düşman donanması geri çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra boğaz bir daha denizden zorlanmadı.<br />
<br />
Deniz savaşlarında uğradıkları başarısızlık üzerine itilâf devletleri, karadan taarruza geçmeğe karar verdiler. Bu maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tâyin edilen J.Hamilton’un emrine verilmiş 75.000 kişilik bir ordu adalara yığılmaya başladı. Bu ordu İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer bâzı sömürge askerlerinden müteşekkil idi. Bunlara karşı 80.000 kişilik Türk kuvveti, Alman generali Liman Von Sanders’in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları şunlar idi: Bolayır geçidi civarında 5 ve 7. fırkaların kumandanları miralay Von Sonderstern ve Remzi Bey, 19. Fırka Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey (Biyak civarında); 11. Fırka Kumandanı Kaymakam Refat Bey.<br />
<br />
Düşmanın ana harekât plânı şöyle idi: 29. İngiliz tümeni Fransızlarla birlikte Gelibolu Yarımadasının güney ucuna çıkacak, ilk hedef olarak Alçıtepe’yi alıp, Kilidülbahir üzerine yürüyecek, bir yandan da kuzey tarafta Arıburnu ve civârına çıkarılacak Anzak kuvvetleri Boğaz’ın en dar noktası yönünde kesin taarruzda bulunacaktı. Bu arada Bolayır geçidi, Kumkale ve Beşike’de şaşırtma hareketleri ve oyalama savaşları yapılacaktı.<br />
<br />
Çıkarma harekâtları 25 Nisan 1915 sabahı erkenden başladı. Anadolu kıyısında Kumkale’ye çıkarılan üç Fransız taburu oradaki 6 bölük tarafından karşılandı ve geri püskürtüldü. Seddülbahir kıyılarındaki Morto limanı kıyısına çıkan Fransız kuvvetleri ile Teke Burnunun iki tarafına çıkarılan İngiliz birlikleri, oldukları yerden ileri gidemediler. Batıda Zığındere civârına çıkarılan ikinci tabur, Türk kuvvetlerinin tazyiki karşısında burayı terk etmek zorunda kaldı. Arıburnu’nun hemen güneyindeki köye çıkan düşman kolordusu 19. Fırka Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey tarafından durduruldu.<br />
<br />
Güney (Seddülbahir)cephesinde düşman ilk defâ 26 Nisan’da taarruza geçti. Fakat müdâfaa kuvvetlerimiz tarafından geri püskürtüldü. 6 Mayıs’ta İngiliz ve Fransız kuvvetleri yeni bir taarruz düzenlediler. Türk askerleri açık arâzide ve üç taraftan donanma ateşi altında, eşsiz bir müdâfaa savaşı yaptı ve 3 gün süren taarruz hedefine varmadan kırıldı. Düşmanın 4 ve 5 Haziran’da giriştiği 8 günlük bir taarruz da netîcesiz kaldı. Cephenin doğu kısmında bulunan Fransız kuvvetleri başarı sağlayamadıkları gibi, bunların solunda bulunan İngiliz kuvvetleri de bir adım ileri gidemediler.<br />
<br />
Kuzey cephesinde karaya çıkan kolordunun ilk kademesi, 25 Nisan sabahı, Kemal yeri adı ile anılan mevkıe kadar ilerlemiş ve taarruza geçmişti. Bunu 27 Nisan’da Türk karşı taarrruzu tâkib etmişti. İki taraf da bu kanlı taarruzlardan bir netîce alamadılar. Mareşal Von Sanders 42.000 kişilik bir Türk kuvvetine 19 Mayıs’ta taarruz emrini verdi ise de, Anzak kuvvetleri şiddetli müdâfaada bulundular. Bu taarruzda Türkler 10.000’den fazla zâyiât vermişti. Düşman başkomutanlığı, bir netîce alabilmek için, büyük takviyeler getirtip, bunların bir kısmını Arıburnu cephesine çıkararak, yarımadanın kilit noktası olan Koca-Çimen Tepesine taarruz etti. Diğer kısmını da Türkleri arkadan çevirmek maksadı ile Suvla limanı sâhillerine çıkardı. İngiliz taarruzu, 6-7 Ağustos gecesi başladı. Aynı gece 9. İngiliz kolordusunun Anafartalar kıyısına çıkartma yapmağa başladığı haberi geldi. Düşmanın 4 gün süren bu taarruzu, miralay Mustafa Kemâl Bey (Atatürk) tarafından durduruldu. Bundan sonra düşman kuvvetlerinin bütün hücumları neticesiz kaldı. Çanakkale Savaşlarının son safhası, hemen hemen mevzi harpleri şeklinde oldu. Türkün sarsılmaz müdâfaası karşısında mıhlanıp kalan düşman kuvvetleri, 19-20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar ve Arıburnu cephesinden, 8-9 Ocak 1916 gecesinde Seddülbahir’den çekilip gittiler.<br />
<br />
Çanakkale Savaşları sırasında İngilizlerin zâyiâtı 205.000 Fransızlarınki ise 47.000’dir. Türklerin zâiyâtı ise 253.000’e ulaşmıştır. İngilizleri, Osmanlı Türklerinin üzerine sürenlerin başında büyük Türk düşmanı Churchill gelmektedir. Osmanlı Devletini lüzumsuz yere savaşa sokan İttihat ve Terakki liderleri (Cemâl-Talat-Enver), Mondros Mütârekesi sonunda, devleti yüzüstü bırakıp yurt dışına kaçtılar. Cemâl ve Talat, Ermenilerce öldürüldü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇANAKKALE SAVAŞLARI</span></span><br />
<br />
Alm. Kampf von Dardanellen, Fr. Guerre de Dardanelles, İng. Battles of Dardanelles. Birinci Dünyâ Harbi esnâsında Çanakkale Boğazı ve civârında Osmanlı ordusu ile îtilâf devletleri arasında cereyan eden meşhur savaşlar.<br />
<br />
1914’te İttihat ve Terakki Partisi ve onun yüksek kademedeki idârecileri (bilhassa Enver-Talat-Cemâlüçlüsü) tarafından affedilmez bir hatâ eseri olarak Birinci Dünyâ Harbine sokulan Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile dört ayrı cephede ve bölgede ayrı ayrı çarpışmak zorunda kaldı. Osmanlı Devleti, âdetâ bir mâcerâ uğruna bu savaşa sürüklenmişti. Ve bunda Enver-Talat-Cemâl üçlüsü baş rolü oynadılar. Osmanlı orduları Rus, Irak, Sina (Filistin-Suriye)ve Çanakkale cephelerinde umûmiyetle müttefik Almanya’nın maksat ve görüşlerine uygun şekilde kullanıldı.<br />
<br />
Birinci Dünyâ Harbinde bütün kaynaklarını ve imkânlarını seferber eden Osmanlı Devleti, daha savaşın başından îtibâren Rus, Irak ve Sina cephelerinde başarısızlıklara uğradı. Ancak Çanakkale cephesinde dünyânın gözlerini kamaştıran emsâlsiz zaferler kazandı. <br />
<br />
Osmanlı Devletinin savaşa katılmasıyla itilâf devletleri için Boğazlar Meselesi birinci plânda önem kazanmıştı. Bunun üzerine Londra’da toplanan savaş meclisi, Çanakkale Boğazının denizden donanma kuvvetiyle zorlanıp geçilmesine karar verdi. Boğaz kuvvetli bir donanmanın taarruzuna dayanamayacak durumda idi. Dış savunma tertibâtı, Seddülbahir ve Kumkale’ye konmuş 20 toptan ibâretti. Ara savunma bölgesi bu sırada hemen tamâmiyle boştu. Elde mevcut bütün toplar, boğazın en dar kısmına rastlayan iç savunma bölgesinde yerleştirilmişti. Cephâne son derece kıt olduğu gibi, eldeki silâhlar da yeterli değildi. Seferberlik îlânından sonra ara savunma bölgesine bir miktar yeni bataryalar yerleştirilmiş ve boğazın aşağı kısmı mayın hatları ile kapatılmıştı.<br />
<br />
Çanakkale tahkimâtının zayıf olduğunu sezen düşman, Boğazı kolaylıkla aşacağını sanıyor ve Türk Milletinin üstün savaş gücünü hesâba katmayı unutuyordu. 3 Kasım 1914’te ilk taarruzu başlatan İngiliz filosu, Seddülbahir istihkâmlarını topa tuttu. Diğer taraftan mayın hatlarının mevcudiyetine rağmen, düşman deniz altı gemileri Marmara’ya girerek gemileri batırmak sûretiyle İstanbul’dan Çanakkale’ye asker ve levâzım sevkine mâni oluyorlardı.<br />
<br />
19 Şubat 1915’te, birleşik düşman donanmasının kesin hücumu başladı. Orhaniye ve Ertuğrul tabyaları şiddetli bir ateş altına alındı. Düşman gemileri Osmanlı bataryaları menziline girince ateşle karşılandılar. İngilizlerin meşhûr bir zırhlısı Orhaniye tabyasından atılan bir gülle ile hatırı sayılır bir isâbet aldı. Düşman daha fazla ilerlemeyip ateş kesti ve çekildi.<br />
<br />
18 Mart 1915’te İngiliz ve Fransız gemileri tarafından büyük bir hücûm daha yapıldı. 16 harp gemisi 18 Mart sabahı boğaza girip tabyalara karşı şiddetli ateş açtı. Çanakkale ateşler içinde kalmış, tabyalar ile telefon bağlantısı kesilmiş, topların bir kısmı tahrib edilmiş, bâzıları toprağa gömülmüştü. Tam bu sırada Fransız gemileri nöbet değiştirmek üzere manevra yaparlarken, Bouvet zırhlısı, bir torpile çarparak battı. Yerlerini almağa gelen İngiliz gemilerinden Irresistible de çok geçmeden sulara gömüldü. Onun yardımına koşan Ocean da aynı âkıbete uğradı. Inglexible zırhlısı da ağır şekilde yara aldı. Bundan başka, Suftren ve Gaulois zırhlıları da top mermisi isâbeti ile büyük hasara uğradılar. Bunun üzerine düşman donanması geri çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra boğaz bir daha denizden zorlanmadı.<br />
<br />
Deniz savaşlarında uğradıkları başarısızlık üzerine itilâf devletleri, karadan taarruza geçmeğe karar verdiler. Bu maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tâyin edilen J.Hamilton’un emrine verilmiş 75.000 kişilik bir ordu adalara yığılmaya başladı. Bu ordu İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer bâzı sömürge askerlerinden müteşekkil idi. Bunlara karşı 80.000 kişilik Türk kuvveti, Alman generali Liman Von Sanders’in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları şunlar idi: Bolayır geçidi civarında 5 ve 7. fırkaların kumandanları miralay Von Sonderstern ve Remzi Bey, 19. Fırka Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey (Biyak civarında); 11. Fırka Kumandanı Kaymakam Refat Bey.<br />
<br />
Düşmanın ana harekât plânı şöyle idi: 29. İngiliz tümeni Fransızlarla birlikte Gelibolu Yarımadasının güney ucuna çıkacak, ilk hedef olarak Alçıtepe’yi alıp, Kilidülbahir üzerine yürüyecek, bir yandan da kuzey tarafta Arıburnu ve civârına çıkarılacak Anzak kuvvetleri Boğaz’ın en dar noktası yönünde kesin taarruzda bulunacaktı. Bu arada Bolayır geçidi, Kumkale ve Beşike’de şaşırtma hareketleri ve oyalama savaşları yapılacaktı.<br />
<br />
Çıkarma harekâtları 25 Nisan 1915 sabahı erkenden başladı. Anadolu kıyısında Kumkale’ye çıkarılan üç Fransız taburu oradaki 6 bölük tarafından karşılandı ve geri püskürtüldü. Seddülbahir kıyılarındaki Morto limanı kıyısına çıkan Fransız kuvvetleri ile Teke Burnunun iki tarafına çıkarılan İngiliz birlikleri, oldukları yerden ileri gidemediler. Batıda Zığındere civârına çıkarılan ikinci tabur, Türk kuvvetlerinin tazyiki karşısında burayı terk etmek zorunda kaldı. Arıburnu’nun hemen güneyindeki köye çıkan düşman kolordusu 19. Fırka Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey tarafından durduruldu.<br />
<br />
Güney (Seddülbahir)cephesinde düşman ilk defâ 26 Nisan’da taarruza geçti. Fakat müdâfaa kuvvetlerimiz tarafından geri püskürtüldü. 6 Mayıs’ta İngiliz ve Fransız kuvvetleri yeni bir taarruz düzenlediler. Türk askerleri açık arâzide ve üç taraftan donanma ateşi altında, eşsiz bir müdâfaa savaşı yaptı ve 3 gün süren taarruz hedefine varmadan kırıldı. Düşmanın 4 ve 5 Haziran’da giriştiği 8 günlük bir taarruz da netîcesiz kaldı. Cephenin doğu kısmında bulunan Fransız kuvvetleri başarı sağlayamadıkları gibi, bunların solunda bulunan İngiliz kuvvetleri de bir adım ileri gidemediler.<br />
<br />
Kuzey cephesinde karaya çıkan kolordunun ilk kademesi, 25 Nisan sabahı, Kemal yeri adı ile anılan mevkıe kadar ilerlemiş ve taarruza geçmişti. Bunu 27 Nisan’da Türk karşı taarrruzu tâkib etmişti. İki taraf da bu kanlı taarruzlardan bir netîce alamadılar. Mareşal Von Sanders 42.000 kişilik bir Türk kuvvetine 19 Mayıs’ta taarruz emrini verdi ise de, Anzak kuvvetleri şiddetli müdâfaada bulundular. Bu taarruzda Türkler 10.000’den fazla zâyiât vermişti. Düşman başkomutanlığı, bir netîce alabilmek için, büyük takviyeler getirtip, bunların bir kısmını Arıburnu cephesine çıkararak, yarımadanın kilit noktası olan Koca-Çimen Tepesine taarruz etti. Diğer kısmını da Türkleri arkadan çevirmek maksadı ile Suvla limanı sâhillerine çıkardı. İngiliz taarruzu, 6-7 Ağustos gecesi başladı. Aynı gece 9. İngiliz kolordusunun Anafartalar kıyısına çıkartma yapmağa başladığı haberi geldi. Düşmanın 4 gün süren bu taarruzu, miralay Mustafa Kemâl Bey (Atatürk) tarafından durduruldu. Bundan sonra düşman kuvvetlerinin bütün hücumları neticesiz kaldı. Çanakkale Savaşlarının son safhası, hemen hemen mevzi harpleri şeklinde oldu. Türkün sarsılmaz müdâfaası karşısında mıhlanıp kalan düşman kuvvetleri, 19-20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar ve Arıburnu cephesinden, 8-9 Ocak 1916 gecesinde Seddülbahir’den çekilip gittiler.<br />
<br />
Çanakkale Savaşları sırasında İngilizlerin zâyiâtı 205.000 Fransızlarınki ise 47.000’dir. Türklerin zâiyâtı ise 253.000’e ulaşmıştır. İngilizleri, Osmanlı Türklerinin üzerine sürenlerin başında büyük Türk düşmanı Churchill gelmektedir. Osmanlı Devletini lüzumsuz yere savaşa sokan İttihat ve Terakki liderleri (Cemâl-Talat-Enver), Mondros Mütârekesi sonunda, devleti yüzüstü bırakıp yurt dışına kaçtılar. Cemâl ve Talat, Ermenilerce öldürüldü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CENGİZ HAN]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29738</link>
			<pubDate>Wed, 14 Aug 2024 17:44:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29738</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CENGİZ HAN </span></span><br />
<br />
Meşhûr Moğol imparatoru. 1155’te Onon Irmağı kıyısındaki Dülün-Boldak kasabasında doğdu. Babası Yegüsey Bahadır’dır. Asıl adı Timuçin olup, imparator olunca Cengiz adını aldı.<br />
<br />
Timuçin’in babası, Moğolların oldukça tanınmış boy beylerindendi. Babasının ölümünden sonra Timuçin, etrafına birtakım Moğol ve Türk kabîlelerini topladı. Kendisine tâbi olmayan kabîleler üzerinde katliam derecesine varan zulümler yaptı. Ayrıca kabîlelerin önde gelenlerini öldürtüyor ve kendisine karşı gelebilecek bir kimse bırakmıyordu. Esâsen hayat şartlarının ağır, toprağın kısır olduğu, şehirlerin teşekkül edemediği Moğolistan’da derebeylik teşkilâtı dışında ictimâî bir devlet teşkilâtı yoktu. Bu sebeple Timuçin de aynı yolu seçti. Evvela eski arkadaşı ve kankardeşi Camuka Hanı ve yine eski müttefiki ve Kerayit Moğollarının kralı Ong Han ile oğlu Sengün Hanı yendi. 1206 yılında Naymanları da yenerek Batı Moğolistan’a hâkim oldu ve Cengiz adını takınarak imparatorluğunu îlân etti.<br />
<br />
İlk olarak devletine, ileride Cengiz Kânunu denilecek olan kâidelerle düzen verdi. Boy beyleri ve büyük kumandanlarından meydana gelen kurultayını topladı. İlk hedefi Çin İmparatorluğu idi. 1215’te çok çetin geçen muhârebelerden sonra, Çin’in başkenti Pekin’i ele geçirdi. Sonra Uygur ve Karluk Türk devletlerini kendisine tâbi hâle getirdi. Nihâyet 1218’de Türkistan’a, Harezmşahlara ve Doğu Türk Hakanlığına karşı sefere çıktı. Harezmşahlar hükümdârı Celâleddîn Harezmşah büyük bir mücâdele vermesine ve kahramanlıklar göstermesine rağmen dalga dalga gelen Moğol kuvvetleri karşısında yenilmekden kurtulamadı. Bütün Türkistan, başkenti Semerkand da dâhil, Cengiz’in eline geçti. Celâleddîn Harezmşah İran’a çekildi ise de, bir müddet sonra Moğollar burayı da ele geçirdiler.<br />
<br />
Bundan sonra Moğolistan’a dönen Cengiz, Çin’e karşı son seferine çıktı. Son seferini kazanan Cengiz, 1227’de Kansu’da öldü. Burhan-Haldun Dağlarında, bugün dahi bilinemeyen bir yere gömüldü.<br />
<br />
Cengiz, kan dökücü ve zâlim bir hükümdâr olup, Türk şehirlerinde müthiş katliâmlar yaptırdı. Çeşitli târih kitaplarında ifâde edildiğine göre; “Cengiz dünyânın en büyük cihângirlerinden ve en meşhur zâlim ve kan dökücülerindendir. Horasan, Kandehar ve Multan gibi medeniyet merkezlerini yakıp yıktı. Milyonlarca Müslümanı öldürdü. Çoğunu câmilerde kılıçtan geçirdi. Buhara, Semerkand ve Herat gibi ilim merkezi olan büyük şehirleri harabeye çevirdi. Kadınlarını esir diye askerlerine dağıttı. İslâm medeniyetine, yerine getirilemeyecek darbeler indirdi. İslâm âlimlerinin milyonlarca eserlerinin bugün elde bulunamaması, Cengiz ile torunlarının ve bunların emri ile saldıran vahşi Moğol yağmacılarının yaptıkları tahriplerin netîcesidir. <br />
<br />
Cengiz, Moğol olup, Türklükle hiçbir ilgisi yoktur. Yağmacılıkla geçinir ve Güneşe tapınırlardı. İslâm ve medeniyet düşmanıydılar. Askerlerinde nikâh ve âile duygusu yoktu. Cengiz, teşkilâtlı ve düzenli bir ordudan çok, çapulcu gürûhu gibi bir orduya sâhipti. Bu sebepledir ki, taşkınlık ve azgınlık zamânı kısa sürdüğü hâlde, yıktığı medeniyetler bir daha eski hâlini alamadı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CENGİZNÂME</span></span><br />
<br />
Moğol hükümdârı Cengiz Hanın hayâtı, şahsiyeti ve fetihleri etrafında söylenmiş destan. Bu destan Orta Asya’da Cengiz ve çocukları tarafından idâre edilen bâzı Türk kabîleleri arasında 13. asırda doğmuştur. Yazılı edebiyâta 15. yüzyıl sonlarında geçmiş olan bu destanın, Orta Asya Türkleri arasında yaygın ve devamlı bir ömrü olmuştur.Türklerin İslâmiyetten uzak kalan Başkurt, Kırgız-Kazakları, Yakutlar-Tonguzlar gibi boyları arasında ısrarla yaşatılmıştır.<br />
<br />
Eserde vak’alar, Moğol İmparatoru Cengiz’in ve çocuklarının târihi hikâyelerine uygundur. Bu sebeple Cengiznâme, Cengiz’den başlayarak Moğol Hanlarının destânî bir târihi olarak kabul edilmiştir. Destan, Cengiz’in atalarını ve doğuşunu hikâye ile başlar. Evlenişi, bâzı Orta Asya kabîlelerinin başına geçişi, yaptığı savaşlar ve fetihleri anlatıldıktan sonra kurduğu imparatorluğu çocukları arasında paylaştırarak ölmesiyle biter.<br />
<br />
Cengiz, Müslüman Türkler tarafından hiç sevilmemiş ve hep nefretle karşılanmıştır. Bilhassa Osmanlı Türkleri Cengiz’in yaptığı fetihler esnâsında yaptığı zulümleri, yakıp yıktığı şehirleri, harâb ettiği mâmûreleri ve oluk gibi akıttığı Müslüman kanını unutamamışlardır. Ayrıca Anadolu’da 12. asırda bütün şiddetiyle yaşanan Moğol zulüm ve baskısı, Cengiz ve ordularının Selçuklu ve Osmanlı Türkleri içinde nefretle anılmasına yetmiştir. Dolayısıyla Anadolu Türkleri arasında bu destan bilinmez.<br />
<br />
Cengiznâme’nin Paris Millî Kütüphanesinde, Berlin Devlet Kütüphânesinde, British Museumda yazma nüshaları vardır. İlk matbu nüshası İbrâhim Halfin tarafından 1822’de Kazan’da bastırılmıştır.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CENGİZ HAN </span></span><br />
<br />
Meşhûr Moğol imparatoru. 1155’te Onon Irmağı kıyısındaki Dülün-Boldak kasabasında doğdu. Babası Yegüsey Bahadır’dır. Asıl adı Timuçin olup, imparator olunca Cengiz adını aldı.<br />
<br />
Timuçin’in babası, Moğolların oldukça tanınmış boy beylerindendi. Babasının ölümünden sonra Timuçin, etrafına birtakım Moğol ve Türk kabîlelerini topladı. Kendisine tâbi olmayan kabîleler üzerinde katliam derecesine varan zulümler yaptı. Ayrıca kabîlelerin önde gelenlerini öldürtüyor ve kendisine karşı gelebilecek bir kimse bırakmıyordu. Esâsen hayat şartlarının ağır, toprağın kısır olduğu, şehirlerin teşekkül edemediği Moğolistan’da derebeylik teşkilâtı dışında ictimâî bir devlet teşkilâtı yoktu. Bu sebeple Timuçin de aynı yolu seçti. Evvela eski arkadaşı ve kankardeşi Camuka Hanı ve yine eski müttefiki ve Kerayit Moğollarının kralı Ong Han ile oğlu Sengün Hanı yendi. 1206 yılında Naymanları da yenerek Batı Moğolistan’a hâkim oldu ve Cengiz adını takınarak imparatorluğunu îlân etti.<br />
<br />
İlk olarak devletine, ileride Cengiz Kânunu denilecek olan kâidelerle düzen verdi. Boy beyleri ve büyük kumandanlarından meydana gelen kurultayını topladı. İlk hedefi Çin İmparatorluğu idi. 1215’te çok çetin geçen muhârebelerden sonra, Çin’in başkenti Pekin’i ele geçirdi. Sonra Uygur ve Karluk Türk devletlerini kendisine tâbi hâle getirdi. Nihâyet 1218’de Türkistan’a, Harezmşahlara ve Doğu Türk Hakanlığına karşı sefere çıktı. Harezmşahlar hükümdârı Celâleddîn Harezmşah büyük bir mücâdele vermesine ve kahramanlıklar göstermesine rağmen dalga dalga gelen Moğol kuvvetleri karşısında yenilmekden kurtulamadı. Bütün Türkistan, başkenti Semerkand da dâhil, Cengiz’in eline geçti. Celâleddîn Harezmşah İran’a çekildi ise de, bir müddet sonra Moğollar burayı da ele geçirdiler.<br />
<br />
Bundan sonra Moğolistan’a dönen Cengiz, Çin’e karşı son seferine çıktı. Son seferini kazanan Cengiz, 1227’de Kansu’da öldü. Burhan-Haldun Dağlarında, bugün dahi bilinemeyen bir yere gömüldü.<br />
<br />
Cengiz, kan dökücü ve zâlim bir hükümdâr olup, Türk şehirlerinde müthiş katliâmlar yaptırdı. Çeşitli târih kitaplarında ifâde edildiğine göre; “Cengiz dünyânın en büyük cihângirlerinden ve en meşhur zâlim ve kan dökücülerindendir. Horasan, Kandehar ve Multan gibi medeniyet merkezlerini yakıp yıktı. Milyonlarca Müslümanı öldürdü. Çoğunu câmilerde kılıçtan geçirdi. Buhara, Semerkand ve Herat gibi ilim merkezi olan büyük şehirleri harabeye çevirdi. Kadınlarını esir diye askerlerine dağıttı. İslâm medeniyetine, yerine getirilemeyecek darbeler indirdi. İslâm âlimlerinin milyonlarca eserlerinin bugün elde bulunamaması, Cengiz ile torunlarının ve bunların emri ile saldıran vahşi Moğol yağmacılarının yaptıkları tahriplerin netîcesidir. <br />
<br />
Cengiz, Moğol olup, Türklükle hiçbir ilgisi yoktur. Yağmacılıkla geçinir ve Güneşe tapınırlardı. İslâm ve medeniyet düşmanıydılar. Askerlerinde nikâh ve âile duygusu yoktu. Cengiz, teşkilâtlı ve düzenli bir ordudan çok, çapulcu gürûhu gibi bir orduya sâhipti. Bu sebepledir ki, taşkınlık ve azgınlık zamânı kısa sürdüğü hâlde, yıktığı medeniyetler bir daha eski hâlini alamadı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CENGİZNÂME</span></span><br />
<br />
Moğol hükümdârı Cengiz Hanın hayâtı, şahsiyeti ve fetihleri etrafında söylenmiş destan. Bu destan Orta Asya’da Cengiz ve çocukları tarafından idâre edilen bâzı Türk kabîleleri arasında 13. asırda doğmuştur. Yazılı edebiyâta 15. yüzyıl sonlarında geçmiş olan bu destanın, Orta Asya Türkleri arasında yaygın ve devamlı bir ömrü olmuştur.Türklerin İslâmiyetten uzak kalan Başkurt, Kırgız-Kazakları, Yakutlar-Tonguzlar gibi boyları arasında ısrarla yaşatılmıştır.<br />
<br />
Eserde vak’alar, Moğol İmparatoru Cengiz’in ve çocuklarının târihi hikâyelerine uygundur. Bu sebeple Cengiznâme, Cengiz’den başlayarak Moğol Hanlarının destânî bir târihi olarak kabul edilmiştir. Destan, Cengiz’in atalarını ve doğuşunu hikâye ile başlar. Evlenişi, bâzı Orta Asya kabîlelerinin başına geçişi, yaptığı savaşlar ve fetihleri anlatıldıktan sonra kurduğu imparatorluğu çocukları arasında paylaştırarak ölmesiyle biter.<br />
<br />
Cengiz, Müslüman Türkler tarafından hiç sevilmemiş ve hep nefretle karşılanmıştır. Bilhassa Osmanlı Türkleri Cengiz’in yaptığı fetihler esnâsında yaptığı zulümleri, yakıp yıktığı şehirleri, harâb ettiği mâmûreleri ve oluk gibi akıttığı Müslüman kanını unutamamışlardır. Ayrıca Anadolu’da 12. asırda bütün şiddetiyle yaşanan Moğol zulüm ve baskısı, Cengiz ve ordularının Selçuklu ve Osmanlı Türkleri içinde nefretle anılmasına yetmiştir. Dolayısıyla Anadolu Türkleri arasında bu destan bilinmez.<br />
<br />
Cengiznâme’nin Paris Millî Kütüphanesinde, Berlin Devlet Kütüphânesinde, British Museumda yazma nüshaları vardır. İlk matbu nüshası İbrâhim Halfin tarafından 1822’de Kazan’da bastırılmıştır.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KÖPRÜLÜ MEHMED PAŞA]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29664</link>
			<pubDate>Tue, 13 Aug 2024 17:50:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29664</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KÖPRÜLÜ MEHMED PAŞA</span></span><br />
<br />
On yedinci yüzyıl Osmanlı Sadrâzamlarından. Babasının adı Hüseyin olup, Arnavutluk’un Berat Sancağının Rudnik köyünde doğdu. Gençliğinde Osmanlı sarayında hizmete alındı. İyi bir tahsil ve terbiye görerek yetiştirildi. Köprülü lakabı, Amasya’ya bağlı Köprü kasabasından evlenip orada ikâmet etmesindendir.<br />
<br />
Osmanlı Devletinde saray mutfağı olan Matbah-ı âmirede hizmete başladı. Osmanlı sultanlarından Dördüncü Mehmed Han (1623-1640) devrinde, Silâhdâr Hüsrev Paşanın maiyetine girdi. Enderun’da başladığı hizmette, Hüsrev Paşanın vezirliği sırasında Hazînedarlığa yükseldi. Çeşitli voyvodalıklarda yaptığı hizmetler üzerine makam ve rütbesi yükseldi. Şam, Kudüs, Trablus eyâletlerinde vâlilik yapıp, 1650’de vezirlik rütbesi verildi. Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) devrinde, Boynueğri Mehmed Paşadan sonra 15 Eylül 1656’da Sadrâzamlığa tâyin edildi.<br />
<br />
Köprülü Mehmed Paşa, sadrâzamlığa getirilmesiyle, esaslı bir ıslâhat başlattı. Mâlî, adlî, askerî tedbirler alıp, Osmanlı Devletini daha da kuvvetlendirdi. Venediklilerin işgâline uğrayan Bozcaada’yı 31 Ağustos 1657’de, Limni Adasını da 15 Kasım 1657’de kurtardı. Osmanlı Devletine karşı Avrupa devletleriyle ittifak kurup, isyân eden Erdel üzerine, 1658 yazında sefere çıktı. 1 Eylül 1658’de Erdel’in kapısı vaziyetindeki Yanova teslim alınıp, Prens Georges Rakoczy kaçınca, yerine Akos Borcsai tâyin edildi. Yanova, Şebes ve Lagoş şehirleri Osmanlı Devletine katıldı. Erdel’in haracı kırk bin altına çıkarılıp, elli bin kuruş harb tazmînâtı alındı. Osmanlı ordusunun ve Vezir-i âzam Köprülü Mehmed Paşanın Avrupa kıtasında seferde olmasını fırsat bilen Celâlîler, Anadolu’da harekete geçti. Bunun üzerine Avrupa seferi dönüşünde görevlendirilen Köprülü fesad yuvalarını dağıtıp, elebaşlarını yakalattı. Âsilerin üzerine kuvvet sevk edip, cezâlandırdı. Bu Celâli hareketlerinin bastırılmasında, Diyarbakır Vâlisi Murtaza Paşanın çok hizmeti geçti. Osmanlı Devletinin varlığı ve bekâsı için âsilere karşı sert tedbirler aldı.<br />
<br />
Köprülü Mehmed Paşa, uzun yıllar çeşitli kademelerde vazîfe yaptıktan sonra, vezîr-i âzamlığının 5 yıl 1 ay 15. gününde seksen yaşlarındayken 29/30 Ekim 1661 gecesi vefât etti. Devlete hizmetinden çok memnun olan Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın oğlu Fâzıl Ahmed Paşayı Vezir-i âzamlığa tâyin etti. Köprülü; akıllı, zekî, hâdiselerden ders alır, vaziyete göre hareket eder, hissî hareket etmezdi. Her şeyi zamânında yapmaya dikkat ederdi. Devletin menfaatlerini her şeyden üstün tutardı.<br />
<br />
Amasya’nın Vezirköprü kazâsı ve Köprülü âilesi, Köprülü Mehmed Paşanın adıyla alâkalıdır. Kabri, İstanbul Çemberlitaş yakınında yaptırdığı kütüphânesinin bahçesindedir.<br />
<br />
Âl-i Osman’a son derecede sâdık olup pâdişâh kendisinden emindi. Devletin en buhranlı dönemlerinde idâreyi ele alıp içeride fitne ve fesâdın kökünü kazıyan dışarıda kaybedilen toprakları tekrar ele geçiren Köprülü Mehmed Paşa pekçok hayır eserleri bıraktı. Türbesinin yanında medresesi ve çeşmesi, Taraklu Borlu (Safranbolu) da câmisi vardır. Tokat’ın Turhal kazâsında han, Amasya’nın Vezirköprü kazasında çeşme ve namazgâhı, Anadolu, Rumeli ve adalarda pekçok câmi, mescit namazgâh, mektep, köprü, han, çeşme, değirmen ve dükkânlar yaptırdı. Bu eserlerin masraflarını ve tâmirâtının karşılanabilmesi için de pekçok arâzi vakfetti.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KÖPRÜLÜ MEHMED PAŞA</span></span><br />
<br />
On yedinci yüzyıl Osmanlı Sadrâzamlarından. Babasının adı Hüseyin olup, Arnavutluk’un Berat Sancağının Rudnik köyünde doğdu. Gençliğinde Osmanlı sarayında hizmete alındı. İyi bir tahsil ve terbiye görerek yetiştirildi. Köprülü lakabı, Amasya’ya bağlı Köprü kasabasından evlenip orada ikâmet etmesindendir.<br />
<br />
Osmanlı Devletinde saray mutfağı olan Matbah-ı âmirede hizmete başladı. Osmanlı sultanlarından Dördüncü Mehmed Han (1623-1640) devrinde, Silâhdâr Hüsrev Paşanın maiyetine girdi. Enderun’da başladığı hizmette, Hüsrev Paşanın vezirliği sırasında Hazînedarlığa yükseldi. Çeşitli voyvodalıklarda yaptığı hizmetler üzerine makam ve rütbesi yükseldi. Şam, Kudüs, Trablus eyâletlerinde vâlilik yapıp, 1650’de vezirlik rütbesi verildi. Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) devrinde, Boynueğri Mehmed Paşadan sonra 15 Eylül 1656’da Sadrâzamlığa tâyin edildi.<br />
<br />
Köprülü Mehmed Paşa, sadrâzamlığa getirilmesiyle, esaslı bir ıslâhat başlattı. Mâlî, adlî, askerî tedbirler alıp, Osmanlı Devletini daha da kuvvetlendirdi. Venediklilerin işgâline uğrayan Bozcaada’yı 31 Ağustos 1657’de, Limni Adasını da 15 Kasım 1657’de kurtardı. Osmanlı Devletine karşı Avrupa devletleriyle ittifak kurup, isyân eden Erdel üzerine, 1658 yazında sefere çıktı. 1 Eylül 1658’de Erdel’in kapısı vaziyetindeki Yanova teslim alınıp, Prens Georges Rakoczy kaçınca, yerine Akos Borcsai tâyin edildi. Yanova, Şebes ve Lagoş şehirleri Osmanlı Devletine katıldı. Erdel’in haracı kırk bin altına çıkarılıp, elli bin kuruş harb tazmînâtı alındı. Osmanlı ordusunun ve Vezir-i âzam Köprülü Mehmed Paşanın Avrupa kıtasında seferde olmasını fırsat bilen Celâlîler, Anadolu’da harekete geçti. Bunun üzerine Avrupa seferi dönüşünde görevlendirilen Köprülü fesad yuvalarını dağıtıp, elebaşlarını yakalattı. Âsilerin üzerine kuvvet sevk edip, cezâlandırdı. Bu Celâli hareketlerinin bastırılmasında, Diyarbakır Vâlisi Murtaza Paşanın çok hizmeti geçti. Osmanlı Devletinin varlığı ve bekâsı için âsilere karşı sert tedbirler aldı.<br />
<br />
Köprülü Mehmed Paşa, uzun yıllar çeşitli kademelerde vazîfe yaptıktan sonra, vezîr-i âzamlığının 5 yıl 1 ay 15. gününde seksen yaşlarındayken 29/30 Ekim 1661 gecesi vefât etti. Devlete hizmetinden çok memnun olan Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın oğlu Fâzıl Ahmed Paşayı Vezir-i âzamlığa tâyin etti. Köprülü; akıllı, zekî, hâdiselerden ders alır, vaziyete göre hareket eder, hissî hareket etmezdi. Her şeyi zamânında yapmaya dikkat ederdi. Devletin menfaatlerini her şeyden üstün tutardı.<br />
<br />
Amasya’nın Vezirköprü kazâsı ve Köprülü âilesi, Köprülü Mehmed Paşanın adıyla alâkalıdır. Kabri, İstanbul Çemberlitaş yakınında yaptırdığı kütüphânesinin bahçesindedir.<br />
<br />
Âl-i Osman’a son derecede sâdık olup pâdişâh kendisinden emindi. Devletin en buhranlı dönemlerinde idâreyi ele alıp içeride fitne ve fesâdın kökünü kazıyan dışarıda kaybedilen toprakları tekrar ele geçiren Köprülü Mehmed Paşa pekçok hayır eserleri bıraktı. Türbesinin yanında medresesi ve çeşmesi, Taraklu Borlu (Safranbolu) da câmisi vardır. Tokat’ın Turhal kazâsında han, Amasya’nın Vezirköprü kazasında çeşme ve namazgâhı, Anadolu, Rumeli ve adalarda pekçok câmi, mescit namazgâh, mektep, köprü, han, çeşme, değirmen ve dükkânlar yaptırdı. Bu eserlerin masraflarını ve tâmirâtının karşılanabilmesi için de pekçok arâzi vakfetti.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[I. Bayezid Kimdir?]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29091</link>
			<pubDate>Sat, 20 Jul 2024 14:28:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29091</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">I. Bayezid Kimdir?</span></span><br />
<br />
I. Bayezid veya Yıldırım Bayezid (Osmalıca: بايزيد اول) (y.1360, Edirne – 8 Mart 1403, Akşehir), dördüncü Osmanlı padişahı. 1389'dan 1402 yılına kadar hükümdarlık yapmıştır.[1][2] Babası Sultan I. Murad, annesi ise Gülçiçek Hatun'dur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Padişahlık öncesi yaşamı</span></span><br />
<br />
Babası Sultan I. Murad, annesi Rum[3] asıllı olan Gülçiçek Hatun'du.[4][5] Adı babaannesinin babası Türkmenlerin Şeyh Edebali diye andığı Ebâ Yezîd'in adından gelir. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin âlimlerinden genel İslam eğitimi ve değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare dersleri aldı. Osmanlı tarihlerinde kendisinden ilk olarak söz edilmesi, 1381'de Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Sultan/Hatun'la evlenişi nedeniyledir. Bu evlilik babası I. Murat'ın Germiyan topraklarının neredeyse tamamını "gelin çeyizi" olarak sınırlarına katmak politikasının sonucuydu. 1381 yılında evlenişinin takip eden yıllarda devlet idaresinde yetişmesi için Sultanönü, Eskişehir ve sonra Germiyan ili Kütahya sancakları beyliğine atandı. Sancaklarının askeriyle Anadolu ve Rumeli yakalarında savaşlarda babasının safında yer aldı. 1385'te kardeşi Şehzade Savcı Bey'in, Bizans veliahdı Andronikos Paleologos ile birlikte hareket ederek ayaklanmasının bastırılışı ve Şehzade Savcı'nın gözlerine mil çekilmesi sonucu öldürülmesi olayları ile de Osmanlı tarihlerinde bahsi geçmektedir. 1389'da Sırpların çoğunluğunu oluşturduğu Haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı. Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını yaptı; savaşta büyük kahramanlık gösterdi ve savaşın Osmanlılar tarafından kazanılmasında komutası altında bulunan Osmanlı sağ kanadının Sırplara bir karşı taarruz ile Sırp ordusunu çökertmesi çok önemli katkı sağladı. Babası Sultan I. Murad, bu savaş sonunda bir Sırp soylusu olan Milos Obilic tarafından öldürülünce, devlet ileri gelenlerinin ortaklaşa kararı ile Osmanlı tahtına geçti.[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saltanatı<br />
Yakup Bey'in öldürülmesi</span></span><br />
<br />
I. Bayezid'in Kosova'daki cülûs töreni] (Hünernâme)<br />
<br />
I. Bayezid, I. Kosova Muharebesi'nin son saatlerinde babasının suikasta uğrayıp öldürülmesi üzerine, öldürülen Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'ın eşi Milica ve küçük oğlu Stefan Lazarevic savaş alanından çağrılarak kendisine biat ettirildi. Bu biat töreni biter bitmez kaçan düşman askerlerinin peşinde olan kardeşi Yakup Çelebi çağırtılarak çadırda boğduruldu. Böylece Bayezid, tahtın tek varisi konumuna ulaştı. Zamanının tarihçisi Âşıkpaşazâde, Yâkub'un öldürülmesi “o gece askeri iztiraba düşürdü” demektedir.[7]<br />
Rumeli sorunları ve seferleri[2]<br />
<br />
1389'da ilk olarak I. Bayezid, Anadolu işlerini bir köşeye koyup Rumeli sorunları ile ilgilendi. Sırbistan işlerini yoluna koymak için çaba verdi. Kosova Savaşı'nda öldürülen Sırp Kralı Lazar'ın ardılı olan İstvan Lazaroviç'le yeni bir anlaşma yapılarak Sırplar için yıllık vergi ödenmesi tayin edildi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despina'nın I. Bayezid ile evlenmesi için anlaşma yapıldı. Yeni bir Hristiyan ittifakını önlemek amacıyla Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Yoğun bir Türkmen grubunun Üsküp ve civarına yerleştirilmesi sağlandı. Padişah kışı Edirne'de geçirdi. Edirne'nin imar edilmesi için uğraştı. Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuirini'ye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazların devam etmesi için güvence sağlandı.<br />
<br />
1391 ilkbaharında Anadolu'da Kastamonu seferi yapmaktayken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehri'ni geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine I. Bayezid hızla Rumeli'ye Mirce üzerine yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaşı Osmanlı ordusu kazanıp Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce ile yapılan anlaşmaya göre Mirce çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda kalıp ülkesine dönebildi. Eflak Voyvodalığı da Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.<br />
<br />
1393'te de I. Bayezid Anadolu'da Amasya ve civarında iken Macarların saldırıları üzerine Rumeli'ye döndü. Bulgarların başkenti olan Tırnova'yı ele geçirdi. Macar-Bulgar karışık orduları işgaline uğrayan Tuna boyu kaleleri olan Silistre, Niğbolu ve Vidin'i tekrar Osmanlı egemenliğine aldı. Niğbolu kalesine kapanmış Bulgar Kralı Şişman ve oğlu Aleksander kısa bir kuşatma sonunda bu kalede I. Bayezid eline esir düştüler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yıldırım Bayezid Han</span></span><br />
<br />
1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora Yarımadası) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.<br />
<br />
1395'te Bizans İmparatoru ve prenslerinin Serez'de görüşmeleri başarısız kalınca I. Bayezid komutasında Osmanlı ordusu güneye Yunanistan üzerine hücuma geçip Tırhala, Domacia, Patras ve Farsala şehirlerini eline geçirdi. Sonra tarihî Termopylae Geçidi'nden geçerek Atika Yarımadası bölgesine girdi. Yunanistan'daki başarısından sonra I. Bayezid yine o yaz sonu Anadolu'ya Kastamonu'ya yöneldi.<br />
<br />
23 Eylül 1396 tarihinde Rumeli'de ilerlemekte olan Haçlı Ordusu'nu Niğbolu Muharebesi ile mağlubiyete uğrattı. Haçlı Ordusu tamamen dağıldı.<br />
<br />
1397'de Balkanlardaki akıncı grupları Evrenos Bey, Murtaza Bey ve Yakup Paşa komutalarında Venedik'e bağlı olan Koron ve Modon kaleleri ile Mora'ya akınlar tertip ettiler. Bu akınlar yıldırma ve yağma toplama hedefliydi; bu kaleler ve arazileri fethetmeleri ve arazilerine yeni Türkmen aileleri yerleştirilmeleri ön görülmemekteydi. Tam aksine Rumeli'nin bu yörelerinin bazı yerlerinde bulunan halk toplu olarak Anadolu'ya göç ettirilmişti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anadolu sorunları ve seferleri</span></span><br />
<br />
1389'da I. Bayezid'e yönelik daha büyük bir tepki Anadolu Türkmen beyliklerinden gelmişti. Sözde Yakup Çelebi'nin öcünü almak üzere, Germiyanlı, Aydınlı, Saruhanlı, Menteşeli, Hamitli beylikleri ve hatta Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin eyleme geçmişlerdi. Amaçları giderek büyüyen Osmanlı devletinin gücünü kırmak ve kaybettikleri topraklar varsa bunları geri almaktı.<br />
<br />
1390 baharında I. Bayezid yanına vasal devletlerden katkılar olarak Sırp Kralı İstvan Lazaroviç ile Bizans İmparatorunun oğlu ve veliahtı Manuil'i alarak olağanüstü başarılar sağlayan bir Anadolu seferi gerçekleştirdi. Hızla hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamitoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı. Saruhan beyleri Hızırşah ve Orhan Bey'in Bursa'da, Germiyanlı Yakup Bey'in İpsala'da ve Aydınlı İsa Bey'in ise Tire'de oturmaları emredildi. Antalya'ya kadar indi. Bu arada Bizans'in elinde bulunan Anadolu içinde dört tarafı Osmanlı arazisi ile çevrili bir enklav şeklindeki Filedelfiya (şimdiki Alaşehir) kalesini vasalı olan Manuil'e zaptettirdi. O yıl sonbaharda Karamanoğlu Alâeddin Bey, Candaroğulları BeyiSüleyman ve Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin arasındaki ittifakı yıkmak için Konya'yı kuşattı. Yıldırım'ın eniştesi olan Karamanoğlu Alâeddin Bey barış imzalayarak Çarşamba Suyu'na kadar topraklarını Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı.<br />
<br />
1391-92 kışını Bursa'da geçiren I. Bayezid 1392 baharında Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi.[8] Kadı Burhaneddin üzerine gönderilen öncü Osmanlı birlikleri önce Osmancık Kalesi'ni aldılar. Fakat Kadı Burhaneddin ordularına karşı yapılan Kırkdilim Muharebesi'nde yenilip bu ordunun komutanı olan, I. Bayezid'in büyük oğlu Şehzade Ertuğrul Çelebi bu savaşta şehit düştü. Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncıları Anadolu Osmanlı topraklarına yayıldı. I. Bayezid ise Macar ordularının Rumeli'de yaptıkları hücumları önlemek amacıyla Rumeli'ye dönmek zorunda kaldı.<br />
<br />
1393 baharında Anadolu büyük bir savaş ortamı hâlini alıp I. Bayezid müttefikleri ile Kadı Burhaneddin müttefikleri arasında yer yer patlak veren savaşlara sahne oldu. Anadolu'da sefere çıkan I. Bayezid bu defa Amasya ve yöresine yöneldi. I. Bayezid'in yerel müttefiki Niksar merkezli Canik bölgesi yerleşikli Taceddinoğullarıydı. Bunun sefer sonucunda Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kaleleri Osmanlılar eline geçmiştir.<br />
<br />
I. Bayezid bu stratejik önemi çok büyük sınır bölgesini yeni bir Osmanlı eyaleti olarak organize etmiş ve eyalet valiliğine oğlu Mehmet Çelebi'yi atamıştır. O yıl yazı da I. Bayezid Rumeli'ye dönüp Bulgar ve Macarların Tuna kalelerini işgali sorunu ile uğraşmak zorunda kaldı.<br />
<br />
1394'te Timur, Dicle'yi geçip Anadolu'ya girmişti. Anadolu'da ve Suriye'de yerel egemenliğini yitirmiş veya yitirme tehlikesi altında olduğu görünen beyler, Timur'a yanaştılar. Buna karşılık I. Bayezid güney Anadolu'da egemenlik gösteren Mısır merkezli Memlûklülerle dostane ilişki kurmak niyetiyle Mısır'a bir elçi gönderdi.<br />
<br />
1395'te Rumeli'de Yunanistan üzerine bir seferden sonra, o yazın da yine ivedilikle Anadolu'ya döndü ve Candaroğullarına bağlı Sinop Kalesi'ni kuşattı. Candaroğlu İsfendiyar Bey bir barış teklif etti ve kendisi anlaşma ile bir bağımlı vasal devlet statüsüne girdi. I. Bayezid kışı Bursa'da geçirdi.<br />
<br />
1396'da en önemli olay Niğbolu Muharebesi oldu. Büyük bir Haçlı ordusuna karşı çok önemli bir zafer kazanan I. Bayezid bu savaştan büyük ganimetle kışı geçirmek için Anadolu'daki Bursa başkentine döndü. Savaş ganimetlerini Bursa'nın imarına sarf etmeye başladı. Bursa Ulu Camii bu ganimetlerin kullanıldığı eserlerin başında gelir. Ayrıca Bursa'da bir hastane, bir darûlhayr, Ebu İshakane ve iki medrese de yaptırılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı sınırları.</span></span><br />
<br />
1397'de I. Bayezid'in eniştesi olan Karamanoğulları Beyi Alâeddin Bey, Oğuz boyları Türkmenlerinden büyük bir ordu oluşturmuştu ve 1390'da Osmanlılara kaybetmiş olduğu arazileri almaya hazırlanmaktaydı. I. Bayezid İstanbul kuşatmasını bırakarak bir ordu ile Karamanoğulları karşına gitti. Karamanlılar ve Osmanlılar arasında yapılan Akçay Ovası Savaşı I. Bayezid'in kesin galibiyeti ile bitti. Karamanoğlu Ahmet Bey savaş meydanından kaçıp Konya Kalesi'ne sığındı. I. Bayezid tarafından kısa bir kuşatmayla alınan Konya'da Alâeddin Bey yakalanıp idam ettirildi. Osmanlılar Karaman (Larende) Kalesi'ni de aldılar. I. Bayezid, Karamanlı Alâeddin Bey'in karısı olan kız kardeşi Nefise Melek Hatun'u ve yeğenleri Mehmed ve Bengi Ali'yi Bursa'ya gönderdi.<br />
<br />
1398'de ilkbaharda I. Bayezid, Samsun ve çevresinden oluşan Canik yöresine bir sefer yaptı. Bu yörede bulunan küçük beylerin egemenliklerine son verdi ve yaz başında tekrar Bursa'ya geri döndü. Fakat o yaz başında Kadı Burhaneddin, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile savaşa girişmiş; bu savaşı kaybedip esir düşüp Akkoyunlular tarafından öldürülmüştü.[9] Kadı Burhaneddin'in ümerası I. Bayezid'e çağrı gönderip bu devlet arazilerinin Osmanlıların eline geçmesini istediler. Bu nedenle 1398 yaz sonu I. Bayezid yeni bir Anadolu seferine çıkmak zorunda kaldı. Bu sefer de Kırşehir'den Sivas'a kadar uzanan bir büyük yöreyi Osmanlı sınırlarına katıp yine Bursa'ya geri döndü.<br />
<br />
1399'da ise tekrar bir Anadolu seferi düzenleyen I. Bayezid bu sefer Mısırlı Memlûk Devleti elinde bulunan güney ve güneydoğu Anadolu yörelerine yürüdü. Bu suretle Memlûklülerle yıllar süren barışı sağlayan karşılıklı anlaşmalar ihlal edilmiş olmaktaydı. Fakat I. Bayezid, Mısır Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesi nedeniyle Osmanlılar ve Memlûklüler arasındaki anlaşmanın da yürürlüğü kalmadığı tezini ortaya atıp bu mütecaviz olan askerî harekâtını savunmaya çalıştı. Mısır'ın sınır kaleleri olan Malatya, Darende ve Divriği kalelerini eline geçirdi. Dulkadiroğulları topraklarına girdi.<br />
<br />
Kosova Savaşı'nı tasvir eden bir tablo<br />
<br />
O yıl Uygur asıllı Erzincan Emiri Mutahharten'in teşviki ile Timur bir öncü Anadolu seferi yaptı. Yörelerini Osmanlılara yitirmiş olan Anadolu beyleri de Mutahharren vasıtasıyla Timur'a sığınmışlardı. Buna karşılık Karakoyunlu Kara Yusuf Bey ve Sultan Ahmed Jelayir, Osmanlılara sığınmıştı.<br />
<br />
1400'ün ilk aylarında I. Bayezid yine İstanbul kuşatması ile ilgiliyken Timur'un Sivas'ı aldığı, Kayseri yakınlarında bir Osmanlı Anadolu eyaletleri ordusunu mağlup edip dağıttığı ve Malatya'ya inip bu kaleyi ele geçirdiği haberlerini aldı. Ağustos'ta İstanbul kuşatmasından ayrılmakla beraber, I. Bayezid o yıl Anadolu'ya sefer yapmadı.<br />
<br />
1401'de ise Timur'un Bağdat'a yöneldiği haberi geldi. I. Bayezid o yaz Erzincan Emiri Mutahharten üzerine bir sefer başlattı. Osmanlılar ve Timur arasında sıkışan Mutahharren Osmanlılara bağlılığını sundu. Ancak Timur'un Sivas'ı almasına yardımcı olduğunu bilen ve ona güvenmeyen I. Bayezid, Erzincan'ı ve Kemah'ı ele geçirerek Erzincanlılar'ın isteği üzerine Mutahharten'in, kendisine bağlı olmak kaydıyla hükümdarlığını tanıdı. Buna rağmen Mutahharten, Timur ile olan ilişkisini sürdürmüş ve I. Bayezid'in eline geçmiş Kemah Kalesi'ni geri almak için destek sağlama girişiminde bulunmuştu.<br />
<br />
Timur o yıl Karabağ'da kışlağa çekilmişti. Timur diğer Anadolu beyliklerinin de yasal hükümdarlarına geri verilmesini I. Bayezid'den istiyordu. O yıl iki hükümdar arasında birbirini tahrik etmek için karşılıklı hakaretlerle dolu bir mektup diplomasisi başladı.[10] Timur bir taraftan Fransa, Cenova ve Bizans ile ilişkilere başlamıştı; diğer taraftan da I. Bayezid'e gönderdiği mektuplarla sözde uzlaşmacı bir yaklaşımla I. Bayezid'i çileden çıkaracak isteklerde bulunmaktaydı. I. Bayezid Mısır Memlûklüleri ile dayanışma için diplomatik girişimlerde bulunduysa da bunda başarı sağlanmadı.<br />
<br />
1402'de Timur büyük bir ordu ile Anadolu seferi başlattı. O yıl baharında Kemah Kalesi'ni kuşatıp aldı ve Sivas üzerine yürüdü. I. Bayezid ise ordusu ile Tokat'a gelmiş ve orada ordugâh kurmuştu. Her iki taraf da bu yörede savaşa razı olmayarak biri kuzeyden diğeri güneyden Kızılırmak'ı takip ederek Ankara'ya geldiler. Burada 22 Temmuz1402'de Ankara Savaşı başladı. Timur Ankara Savaşın'da büyük başarı kazandı.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid yıldan yıla askerî sefere geçerek Anadolu Türk siyasi birliğini kuran ilk Osmanlı hükümdarı oldu. Bu faaliyetleri üzerine Yıldırım Bayezid, Abbasi halifesinden Sultan-ı İklim-i Rum (Anadolu ülkesi sultanı) unvanını aldı.[11] Bu da bir anlamda Bayezid'in icraatını meşrulaştırıyordu.<br />
<br />
Bizans sorunları ve İstanbul kuşatması[12]<br />
<br />
I. Bayezid padişahlığının ilk yılı olan 1389'da Bizans İmparatorluğu'ndaki saltanat çekişmesi sorunlarına da önem verdi. V. İoannis tahtta bulunuyordu; ama yeğeni VII. İoannis Kosova Savaşı sırasında Ceneviz'de bulunup amcası aleyhine bir darbe hazırlamaktaydı. I. Bayezid'in de yardımını sağlayıp 11 Nisan 1390'da Yıldırım'ın sağladığı bir Türk birliği desteği ile amcası V. İoannis'i ikinci defa tahttan indirmeyi başardı. Fakat VII. İoannis şimdiki Yedikule yerinde olan Altın Kapı hisarında kendini savunmaya başladı ve oğlu Manuil'i Midilli adasından çağırdı. Midilli'den Rodos Sen Jan Şövalyeleri gemileri ile gelen Manuil ve babası 3 hafta süren bir şehir iç savaşı sonunda tekrar V. İoannis'i Bizans İmparatorluğu tahtına getirdiler. Destek verdiği kişinin tahttan indirilmesinden hoşlanmayan I. Bayezid ise Osmanlılara yıllık tazminat ve askerî yardım sağlamakla yükümlü olan bir vasal devlet olan Bizans'tan 1390'da çıktığı Anadolu seferi için yardım istedi ve Manuil, Yıldırım'ın Anadolu seferine katılmak zorunda kaldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oğullarından Musa Çelebi</span></span><br />
<br />
1390'da Bizans İmparatoru V. İoannis, Bayezid'in Anadolu'da olmasından yararlanarak İstanbul şehri surlarının şimdi Yedikule içinde kalan tören kapısı olan Altın Kapı civarını, şehrin içinde ve etrafında bulunan, kullanılmayan ve yıkık kiliselerden alınan taşlar ve mermerlerle pekiştirmişti. Bu projeye kızan I. Bayezid bu yeni yapıları yıkmasını ve bu yıkım yapılmazsa iki devlet arasında savaş başlayacağını ve Yıldırım'ın yanında bulunan İmparator'un oğlu ve vârisi Manuil'in gözlerinin kör edileceğini söyleyerek tehdit etti. Çaresiz kalan V. İoannis, Sultan'ın bu isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı ve bu yeni sur tamirlerini yıktırdı. Bunu çok utandırıcı bulan V. İoannis bu nedenle sinir buhranları geçirdi; 16 Şubat 1391'de öldü ve yerine oğlu II. Manuil geçti.<br />
<br />
II. Manuil, Yıldırım'ın şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması isteklerini kabul etmeyince Yıldırım (aralıklı olarak 1391 ile 1400 dönemlerinde) İstanbul'u karadan kuşatıp kara ablukası uygulamaya başladı.<br />
<br />
1391'de İstanbul, karadan ve denizden kuşatıldı. Bizans'a gözdağı vermek için yapılan ve 7 ay süren kuşatma sonunda Bizanslılardan bazı imtiyazlar elde edildi.<br />
<br />
1395'te Yıldırım Bayezid, uzun süre abluka altında tuttuğu İstanbul'u ikinci kez kuşattı. Kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatmaya son verildi.<br />
<br />
1396'da Yıldırım Bayezid, İstanbul'u üçüncü kez kuşattı, ancak sonuç alamadı.<br />
<br />
1400'de Bizans imparatorunun Avrupa ülkelerini yeni bir haçlı seferi için örgütlemeye çalışması üzerine Yıldırım Bayezid, İstanbul'u dördüncü kez kuşattı. Timur'un Anadolu'ya girmesi üzerine kuşatma kaldırıldı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Niğbolu Muharebesi</span></span><br />
<br />
Ana madde: Niğbolu Muharebesi (1396)<br />
Ayrıca bakınız: Devşirme<br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa kuşatmaktayken yeni bir Haçlı ordusu hakkında haberi oldu. Osmanlı istihbaratı iyi çalışmıştı. Esasen İstanbul Boğazı'ndan geçen ve Haçlı donanmasına iştirak edecek olan gemiler görülmekteydi. Ayrıca Bizans İmparatoru II. Manuil'in Macar kralına gönderdiği, Yıldırım'ın Haçlı ordusundan haberdar olduğuna dair mesaj da Osmanlıların eline geçmişti. Haçlı ordusu Buda'ya eriştiği zaman Yıldırım, İstanbul kuşatmasını çoktan bırakmış bulunuyordu. Gazi Evrenos Bey komutasındaki akıncılar hemen ilerlemişler ve Osmanlı ordusunun güzergâhı için keşif yapmaya başlamışlardı. Bayezid İstanbul'un ablukası için az sayıda birliği geri bıraktı ve bu yüzden Bizanslılar donanmalarını Tuna'ya gönderemediler.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid, Rumeli eyaleti ordularının düşmana hücum etmemesini ve Osmanlı ordusunun Edirne ve Filibe arasında toplanması emrini vermişti. Tecrübeli Sadrazam Kara Timurtaş Paşa tarafından organize edilen Rumeli ve Anadolu eyalet orduları büyük bir hızla burada toplanmaya başladılar ve Meriç kıyısına hemen hasıl oldular. Vasal devletlerden de önemli katkı sağlayanlar oldu. Özellikle Sırplar Stefan Lazarević komutasında Filibe'ye geldi ve ana Osmanlı ordusu ile Sıpka Geçidi güneyinde birleşti. Ana Osmanlı ordusu ise toplanma mevkiinden Ağustos sonunda hızla yola çıkıp 20 Eylül'de Sıpka Geçidi'nden geçip 21-22 Eylül'de Tırnova'ya vardı. Burada ilk defa bir Haçlı keşif birliği ile karşılaştılar. Osmanlı keşif birlikleri ise Niğbolu'ya yetişip Haçlı ordularının kale önünde ordugâhta olduğunu gördü. 24 Eylül'de Yıldırım Bayezid ve ana Osmanlı ordusu Niğbolu'nun birkaç kilometre güneyine geldi ve Yıldırım'ın otağı burada bir tepe üzerine kuruldu.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid, Edirne'den Tuna Nehri kıyısında bulunan Niğbolu Kalesi'ne 24 saat gibi kısa bir sürede ordusuyla beraber ulaştı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Yıldırım Bayezid, Divanı toplayarak durum değerlendirmesi yaptı. 25 Eylül 1396 günü kendinden aşırı emin Haçlı birlikleri Osmanlı süvarilerinin amansız akını karşısında bozguna uğramış âdeta bir baskın yemişlerdir.<br />
<br />
Savaşın başlarında tepeden tırnağa zırhlı seçkin Hospitalier Şövalyeleri Osmanlıların öncü birliklerine kayıplar verdirmiş, onları kovalamak için ilerledikçe Türk askerlerinin daha önceden yerlere sapladıkları kazıkların olduğu bölgeye gelmişler ve atlarla ilerlemenin mümkün olmadığını görünce atlarından inmişlerdir.<br />
<br />
Haçlı ordusunun, geçtiği yerde Müslümanları ve hatta Ortodoksları katlettiğini öğrenen Yıldırım Bayezid çok öfkelendi. Soylular bir kenara ayrıldıktan sonra yere bir kazık çakıldı ve boyu bu kazıktan uzun olan tüm diğer esirler idam edildi. Niğbolu Savaşı, Osmanlı'nın ilk zamanlarında esirlerin öldürüldüğü tek savaştır. Ancak çocuk yaştaki Haçlı askerlerinin canı bağışlandı ve onlar da Müslüman olarak yetiştirilmek üzere Türk ailelerine gönderildi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Timur ve Ankara Muharebesi[13]</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ana madde: Ankara Muharebesi</span></span><br />
<br />
I. Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Celayirli beyleri de I. Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu kışkırtmalar bir yana, Osmanlı için büyük bir tehdit oluşturan Timur ordusu Anadolu'ya ilerlemeye başlamıştı. Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması, Osmanlı ve Timur'un ordularının Ankara'da karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurdu.<br />
<br />
I. Bayezid Çubuk Ovası'nda, Timur'un ordusunu konaklarken buldu, bunun üzerine tüm vezirleri, paşaları ve oğulları hemen saldırmayı önermesine rağmen, mertlik üzere Timur'a toparlanma fırsatı verdi ve konakladı. Daha önce Timur ile anlaşmış olan Menteşeoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları beyleri ve kuvvetleri, ihanet ederek karşı tarafa geçtiler. I. Bayezid'in vezirleri de büyük oğlu Emir Süleyman'ı, Osmanlı Devleti'nin devamı için savaş alanından kaçırdılar. Bu olayı gören Mehmet Çelebi ve Mustafa Çelebi de savaş alanını taht mücadelesi için terk etti. Osmanlı ordusunda yer alan Kara Tatarlar da Timur saflarına geçti. Daha savaşmadan yaşanılan bu bozguna rağmen I. Beyazıt elinde kalan en sadık 10 bin kişilik askeriyle saldırdı. Timur-Tatar ordusuna müthiş zararlar verdirdi. Ordusundan kaçanları savaş alanına geri getirebilmek için, merkezinde bulunduğu kuvvetinin, yanındaki paşalarının "Çıkmayınız akşama kadar dayanırız, gece olunca da geri çekiliriz" uyarılarına rağmen çıktı ve Tatar askerlerine yakalandı, esir düştü (28 Temmuz 1402).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonuçları:</span></span><br />
<br />
    Anadolu'daki Türk siyasal birliği bozuldu.<br />
    Beylikler Dönemi yeniden başladı.<br />
    İstanbul'un Fethi gecikti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm</span></span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid, Timur'un elinde esir iken<br />
<br />
Timur'un fetihnamesine göre Ankara Savaşı'nın bitiminde Bayezid bir gürz darbesiyle atından düşürülüp yakalanmış ve "Ben Sultan Bayezid'im. Beni sağ olarak hükümdarınıza götürünüz" demesi üzerine elleri bağlı olarak Timur'un çadırına götürülmüştür.[2] Timur tarafından şahsen Bayezid'in iyi karşılandığı belirtilmiştir. Yıldırım'ın oğulları Mustafa Çelebi ve Musa Çelebi de aynı savaşta tutsak düşmüşlerdir. Timur ve tümenleri Bursa ve İznik'i ve sonra İzmir'i ele geçirmişler; talan edip yakıp yıkmışlardır. Timur bu seferlerinde ve Anadolu'da bulunduğu sıralarda Bayezid'i devamlı olarak yakınında tutup ayrılmasına izin vermemiştir. Bayezid'i kaçırmak için birkaç girişim ortaya çıkartılınca Bayezid ve eşi Sırp Prensesi Olivera (veya Maria Despina) ile birlikte tutsak alarak demir kafeste tutuldukları da söylenmiştir.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Yıldırım Bayezid 8 Mart 1403'te 43 yaşındayken Akşehir'de nedeni hâlâ bilinmeyen gizemli bir şekilde ölmüştür. Dönemin Timur vakanuvisleri[14] hastalanarak öldüğü belirtse de Timur vakanuvislerinin bu konuda esas alınamayacağı açıktır. Bu olayları Bayezidin ölümüne kadar yanında bulunmuş olan Koca Naib isimli bir solağından aktardığını[15] belirten Aşıkpaşazade, Bayezidin intihar ettiğini belirtir.[16]<br />
<br />
Ord. Prof. Fuad Köprülü'nün böyle bir iddiası ise Türk tarih kurumunda kendi yazdığı makalesinde bu durumu açıkladı ve zehir içme vb. bir durumun gerçeklik ile bağlantısı olmadığı bizlere göstermektedir.<br />
<br />
Yıldırım naaşı geçici olarak Akşehir'de Seyyid Mahmud Hayrani'nin türbesine defnedilmiştir. Ancak Semerkand'a dönerken Timur'a kendisini beğendirmiş olan Musa Çelebi'ye babası Yıldırım'ın naaşını alıp Bursa'ya birlikte götürmesi buyruğu verilmiştir. Bazı kaynaklara göre cenaze Musa Çelebi tarafından Bursa'ya getirilmiş ve Yıldırım Camii yanındaki türbesine gömülmüştür. Diğer kaynaklar ise Musa Çelebi'nin babasının naaşını mumyalanmış olarak Germiyanoğlu Yakup Bey'e Kütahya'ya getirdiğini; burada naaşın saklandığını ve 1404'te Çelebi Mehmed tarafından Bursa'ya getirilerek türbesine gömüldüğü yazılıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yıldırım lakabı</span></span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in Türbesi<br />
<br />
I. Bayezid, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, ela gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu.<br />
<br />
"Yıldırım" lakabını nasıl edindiği konusunda çeşitli rivayetler vardır:<br />
<br />
    Bunlardan en yaygın olanı Niğbolu Savaşı nedeniyle savaş meydanına hiç beklenmeyecek bir süratle ulaştığı için aldığıdır. Haçlılarca kuşatılan kalenin komutanı Doğan Bey'e gecenin karanlığında, kale duvarlarına kadar gelerek gerekli talimatları verecek kadar gözüpek bir komutan olduğu, savaşlarda askerinin önünde savaştığı ve askerlerinin yetişmekte zorluk çektiği tarih kitaplarında sıkça yer almıştır.<br />
    Bir başka rivayet de bu lakabı daha padişah olmadan babası I. Murad'ın yaptığı I. Kosova Savaşı'nda, Türk ordusunun zor duruma düştüğü anda, düşman ordusunu bir kanattan diğer kanada kadar yararak geçmiş olmasına bağlamaktadır.<br />
    Tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall ise bu lakabın Bayezid'in kardeşi şehzade Yakup Bey'i öldürtmesinden kaynaklandığını belirtmektedir.[17]<br />
    İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın Büyük Osmanlı Tarihi adıyla toplanan çalışmasında, yıldırım lakabının kökeni olarak 1386'da (veya 87'de) Karamanoğlu'na karşı Konya Ovası'nda yapılan savaş gösterilir. Bu savaşta Şehzade Bayezid, sol kanattaki sipahilere komuta etmiş ve süratiyle dikkat çekmişti.<br />
    17. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinden Bostanzade Yahya Efendi, Tarih-i Saf (Tuhefetu'l-ahbâb) adlı eserinde ise öfkeli ve kibirli olduğu için yıldırıma benzetildiğini yazmaktadır.[18]<br />
    Osmanlı sultanları biyografilerini yazan Necdet Sakaoğlu'na göre Yıldırım olasılıkla öz Türkçe adıdır.[2]<br />
    Müneccimbaşı Ahmed Dede'nin (1631-1702) yazdığı "Müneccimbaşı Tarihi" adlı kitabında ise bu lakabın yalnız kahramanlık ve şiddetinden dolayı verildiğini aktarır.[19]<br />
<br />
İlk üç iddianın yanlış olması çok olasıdır çünkü Sultan Murat, 1386 (hicri 788) yılında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey'e karşı kazandığı başarı üzerine Ahmed Celâyir'e gönderdiği mektupta oğlu için Yıldırım lakabını kullanmıştır. O tarihte ne Kosova savaşı ne de Niğbolu savaşı söz konusudur.[20] Bu durum, lakabın Konya Ovası savaşında verildiği tezini destekler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ailesi</span></span><br />
Eşleri[21]<br />
<br />
    Angelina Hâtûn - 1372'de evlendiği Birinci eşi. (İkinci kocası Don Diego Gonzalez de Contreras olan Yunan bir hanım.)<br />
    Fülane Hâtûn - 1372'de evlendiği İkinci eşi. (Konstantin'in kızlarından birisi.)<br />
    Devlet Şah Hatun - 1378'de evlendiği Üçüncü eşi; İsa Çelebi, Düzmece Mustafa Çelebi ile Büyük Musa Çelebi'nin annesi. (Büyük Musa Çelebi, İkinci Rumeli Sultanı Musa Çelebi Han ile karıştırılmamalıdır.)[21]<br />
    Maria Hâtûn - Dördüncü eşi. (İkinci kocası Don Payo Gómez de Soto Mayor olan Macar Kontu János’un kızı.)<br />
    ........... Hâtûn - 1386'da Yenişehir'de evlendiği Beşinci eşi. (Bizans İmparatoru Manuil Paleologos'un kızlarından birisi.)<br />
    ........... Hâtûn - 1389'da evlendiği Altıncı eşi. (Bizans İmparatoru V. İoannis'in karısı Eleni Kantakuzini'den olan kızlarından birisi.)<br />
    Hafsa Hatun - 1390'da evlendiği Yedinci eşi. (Aydınoğlu Emir Fahr’ed-Dîn İsa Bey'in kızı.)<br />
    Karamanoğlu..........hanım - Sekizinci eşi.<br />
    Sultan Hâtûn - Dokuzuncu eşi. (Dulkadiroğlu Emir Süleyman Şah Suli Bey'in kızı.)<br />
    Mileva Olivera Despina Hatun - 1390'da evlendiği Onuncu eşi. (Sırp kralı Lazar Hrebelyanoviç'in "Kraliçe Militza" ismindeki hanımından doğan kızı.)<br />
    ..................<br />
    Devlet Hatun - On ikinci eşi. (Mehmet Çelebi'nin annesi.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkek çocukları[21]</span></span><br />
<br />
    Şehzade Ertuğrul Çelebi<br />
    Şehzade İsa Çelebi<br />
    Şehzade Mustafa Çelebi<br />
    Şehzade Büyük Musa Çelebi<br />
    Şehzade İbrahim Çelebi<br />
    Şehzade Kasım Çelebi<br />
    Şehzade Yusuf Çelebi<br />
    Şehzade Hasan Çelebi<br />
    Sultan Küçük Musa Çelebi<br />
    Sultan Süleyman Çelebi<br />
    Şehzade Ömer Çelebi<br />
    Sultan I. Mehmed Çelebi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kız çocukları[21]</span></span><br />
<br />
    İrhondu Hanım (Pars Bey'in oğlu Yakub Bey ile evlendi.)<br />
    ............. Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı - Celâl ed-Dîn Miranşah'ın oğlu Ebu Bekir Mirza ile evlendi.)<br />
    Paşa Melek Hatun (Olivera Despina Hatun'un kızı - Timur'un generallerinden Şems ud-din Muhammed'in oğlu Emir Celâl ed-Dîn İslam ile evlendi.)<br />
    Sultan Fatma Hanım (Şehzade Kasım Çelebi ile birlikte İstanbul'a tutsak olarak yollandı, daha sonra 1420'de Sancak Bey ile evlendi.)<br />
    Oruz Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı.)<br />
    Hundi Fatma Hatun (Seyyid Emir Sultan ile evlendi.)<br />
    Fatıma Hanım<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Batı Avrupa kültürel alanında Bayezid</span></span><br />
<br />
Bayezid'in Timur'a yenilgisi çok sonradan Batı Avrupa'da efsanevi bir şekilde oyun yazarları, opera bestecileri ve ressamlar tarafından ele alınmıştır. Bütün bu Batı Avrupa kültürel eserleri gerçeklerden uzak ve gizemli Oryantalist fantezi olmaktan ileri gidememişlerdir. Bunların önemlilerinin listesi şöyledir:<br />
<br />
    1400 yılı civarında yazılmış Yakub Çelebi'nin Öyküsü (Història de Jacob Xalabín) adlı anonim eser. Bayezid, I. Murad'ın yaşça küçük ve gayrimeşru oğlu olarak tasvir edilir. Eserin sonunda tahtı elde etmek için kardeşi Yakub Çelebi'yi ve babası I. Murad'ı öldürür.<br />
    1587'de İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe'un iki kısımdan oluşan "Tamburlane the Great" oyunu.<br />
    1648'de Fransız oyun yazarı Jean Magnon'un "Le Gran Tamerlan et Bejezet" oyunu. Bu eserde Yıldırım yanında gerçekle ilişkisiz karısı ve kızı önemli rol oynarlar.<br />
    1670'li yıllarda bitirilen Avusturya Graz şehri civarındaki "Schloss Eggenberg" şatosunu süslemek için Bayezid esaretine dair bir sıra resim.<br />
    1725'te İngiltere'de bulunan Alman besteci Handel Londra'da Tamerlano adlı operasını sahneye koymuştur. Zamanının Avrupa'da alaturka modasının fantezisi olan bu eserde Bayezid yanında bir Yunanistan despotuna, ona âşık olan Beyazit'ın kızına, bir Trabzon Rum Kralı ve ona âşık bir kıza rol verilir.<br />
    1735'te Venedikli İtalyan besteci Antonio Vivaldi Verona karnivali için Il Bajazet (Tamerlano) adlı bir opera eseri: Bu opera eseri de Handel'in eseri karakterlerini içinde bulundurur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">I. Bayezid Kimdir?</span></span><br />
<br />
I. Bayezid veya Yıldırım Bayezid (Osmalıca: بايزيد اول) (y.1360, Edirne – 8 Mart 1403, Akşehir), dördüncü Osmanlı padişahı. 1389'dan 1402 yılına kadar hükümdarlık yapmıştır.[1][2] Babası Sultan I. Murad, annesi ise Gülçiçek Hatun'dur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Padişahlık öncesi yaşamı</span></span><br />
<br />
Babası Sultan I. Murad, annesi Rum[3] asıllı olan Gülçiçek Hatun'du.[4][5] Adı babaannesinin babası Türkmenlerin Şeyh Edebali diye andığı Ebâ Yezîd'in adından gelir. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin âlimlerinden genel İslam eğitimi ve değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare dersleri aldı. Osmanlı tarihlerinde kendisinden ilk olarak söz edilmesi, 1381'de Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Sultan/Hatun'la evlenişi nedeniyledir. Bu evlilik babası I. Murat'ın Germiyan topraklarının neredeyse tamamını "gelin çeyizi" olarak sınırlarına katmak politikasının sonucuydu. 1381 yılında evlenişinin takip eden yıllarda devlet idaresinde yetişmesi için Sultanönü, Eskişehir ve sonra Germiyan ili Kütahya sancakları beyliğine atandı. Sancaklarının askeriyle Anadolu ve Rumeli yakalarında savaşlarda babasının safında yer aldı. 1385'te kardeşi Şehzade Savcı Bey'in, Bizans veliahdı Andronikos Paleologos ile birlikte hareket ederek ayaklanmasının bastırılışı ve Şehzade Savcı'nın gözlerine mil çekilmesi sonucu öldürülmesi olayları ile de Osmanlı tarihlerinde bahsi geçmektedir. 1389'da Sırpların çoğunluğunu oluşturduğu Haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı. Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını yaptı; savaşta büyük kahramanlık gösterdi ve savaşın Osmanlılar tarafından kazanılmasında komutası altında bulunan Osmanlı sağ kanadının Sırplara bir karşı taarruz ile Sırp ordusunu çökertmesi çok önemli katkı sağladı. Babası Sultan I. Murad, bu savaş sonunda bir Sırp soylusu olan Milos Obilic tarafından öldürülünce, devlet ileri gelenlerinin ortaklaşa kararı ile Osmanlı tahtına geçti.[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saltanatı<br />
Yakup Bey'in öldürülmesi</span></span><br />
<br />
I. Bayezid'in Kosova'daki cülûs töreni] (Hünernâme)<br />
<br />
I. Bayezid, I. Kosova Muharebesi'nin son saatlerinde babasının suikasta uğrayıp öldürülmesi üzerine, öldürülen Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'ın eşi Milica ve küçük oğlu Stefan Lazarevic savaş alanından çağrılarak kendisine biat ettirildi. Bu biat töreni biter bitmez kaçan düşman askerlerinin peşinde olan kardeşi Yakup Çelebi çağırtılarak çadırda boğduruldu. Böylece Bayezid, tahtın tek varisi konumuna ulaştı. Zamanının tarihçisi Âşıkpaşazâde, Yâkub'un öldürülmesi “o gece askeri iztiraba düşürdü” demektedir.[7]<br />
Rumeli sorunları ve seferleri[2]<br />
<br />
1389'da ilk olarak I. Bayezid, Anadolu işlerini bir köşeye koyup Rumeli sorunları ile ilgilendi. Sırbistan işlerini yoluna koymak için çaba verdi. Kosova Savaşı'nda öldürülen Sırp Kralı Lazar'ın ardılı olan İstvan Lazaroviç'le yeni bir anlaşma yapılarak Sırplar için yıllık vergi ödenmesi tayin edildi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despina'nın I. Bayezid ile evlenmesi için anlaşma yapıldı. Yeni bir Hristiyan ittifakını önlemek amacıyla Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Yoğun bir Türkmen grubunun Üsküp ve civarına yerleştirilmesi sağlandı. Padişah kışı Edirne'de geçirdi. Edirne'nin imar edilmesi için uğraştı. Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuirini'ye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazların devam etmesi için güvence sağlandı.<br />
<br />
1391 ilkbaharında Anadolu'da Kastamonu seferi yapmaktayken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehri'ni geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine I. Bayezid hızla Rumeli'ye Mirce üzerine yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaşı Osmanlı ordusu kazanıp Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce ile yapılan anlaşmaya göre Mirce çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda kalıp ülkesine dönebildi. Eflak Voyvodalığı da Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.<br />
<br />
1393'te de I. Bayezid Anadolu'da Amasya ve civarında iken Macarların saldırıları üzerine Rumeli'ye döndü. Bulgarların başkenti olan Tırnova'yı ele geçirdi. Macar-Bulgar karışık orduları işgaline uğrayan Tuna boyu kaleleri olan Silistre, Niğbolu ve Vidin'i tekrar Osmanlı egemenliğine aldı. Niğbolu kalesine kapanmış Bulgar Kralı Şişman ve oğlu Aleksander kısa bir kuşatma sonunda bu kalede I. Bayezid eline esir düştüler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yıldırım Bayezid Han</span></span><br />
<br />
1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora Yarımadası) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.<br />
<br />
1395'te Bizans İmparatoru ve prenslerinin Serez'de görüşmeleri başarısız kalınca I. Bayezid komutasında Osmanlı ordusu güneye Yunanistan üzerine hücuma geçip Tırhala, Domacia, Patras ve Farsala şehirlerini eline geçirdi. Sonra tarihî Termopylae Geçidi'nden geçerek Atika Yarımadası bölgesine girdi. Yunanistan'daki başarısından sonra I. Bayezid yine o yaz sonu Anadolu'ya Kastamonu'ya yöneldi.<br />
<br />
23 Eylül 1396 tarihinde Rumeli'de ilerlemekte olan Haçlı Ordusu'nu Niğbolu Muharebesi ile mağlubiyete uğrattı. Haçlı Ordusu tamamen dağıldı.<br />
<br />
1397'de Balkanlardaki akıncı grupları Evrenos Bey, Murtaza Bey ve Yakup Paşa komutalarında Venedik'e bağlı olan Koron ve Modon kaleleri ile Mora'ya akınlar tertip ettiler. Bu akınlar yıldırma ve yağma toplama hedefliydi; bu kaleler ve arazileri fethetmeleri ve arazilerine yeni Türkmen aileleri yerleştirilmeleri ön görülmemekteydi. Tam aksine Rumeli'nin bu yörelerinin bazı yerlerinde bulunan halk toplu olarak Anadolu'ya göç ettirilmişti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anadolu sorunları ve seferleri</span></span><br />
<br />
1389'da I. Bayezid'e yönelik daha büyük bir tepki Anadolu Türkmen beyliklerinden gelmişti. Sözde Yakup Çelebi'nin öcünü almak üzere, Germiyanlı, Aydınlı, Saruhanlı, Menteşeli, Hamitli beylikleri ve hatta Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin eyleme geçmişlerdi. Amaçları giderek büyüyen Osmanlı devletinin gücünü kırmak ve kaybettikleri topraklar varsa bunları geri almaktı.<br />
<br />
1390 baharında I. Bayezid yanına vasal devletlerden katkılar olarak Sırp Kralı İstvan Lazaroviç ile Bizans İmparatorunun oğlu ve veliahtı Manuil'i alarak olağanüstü başarılar sağlayan bir Anadolu seferi gerçekleştirdi. Hızla hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamitoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı. Saruhan beyleri Hızırşah ve Orhan Bey'in Bursa'da, Germiyanlı Yakup Bey'in İpsala'da ve Aydınlı İsa Bey'in ise Tire'de oturmaları emredildi. Antalya'ya kadar indi. Bu arada Bizans'in elinde bulunan Anadolu içinde dört tarafı Osmanlı arazisi ile çevrili bir enklav şeklindeki Filedelfiya (şimdiki Alaşehir) kalesini vasalı olan Manuil'e zaptettirdi. O yıl sonbaharda Karamanoğlu Alâeddin Bey, Candaroğulları BeyiSüleyman ve Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin arasındaki ittifakı yıkmak için Konya'yı kuşattı. Yıldırım'ın eniştesi olan Karamanoğlu Alâeddin Bey barış imzalayarak Çarşamba Suyu'na kadar topraklarını Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı.<br />
<br />
1391-92 kışını Bursa'da geçiren I. Bayezid 1392 baharında Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi.[8] Kadı Burhaneddin üzerine gönderilen öncü Osmanlı birlikleri önce Osmancık Kalesi'ni aldılar. Fakat Kadı Burhaneddin ordularına karşı yapılan Kırkdilim Muharebesi'nde yenilip bu ordunun komutanı olan, I. Bayezid'in büyük oğlu Şehzade Ertuğrul Çelebi bu savaşta şehit düştü. Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncıları Anadolu Osmanlı topraklarına yayıldı. I. Bayezid ise Macar ordularının Rumeli'de yaptıkları hücumları önlemek amacıyla Rumeli'ye dönmek zorunda kaldı.<br />
<br />
1393 baharında Anadolu büyük bir savaş ortamı hâlini alıp I. Bayezid müttefikleri ile Kadı Burhaneddin müttefikleri arasında yer yer patlak veren savaşlara sahne oldu. Anadolu'da sefere çıkan I. Bayezid bu defa Amasya ve yöresine yöneldi. I. Bayezid'in yerel müttefiki Niksar merkezli Canik bölgesi yerleşikli Taceddinoğullarıydı. Bunun sefer sonucunda Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kaleleri Osmanlılar eline geçmiştir.<br />
<br />
I. Bayezid bu stratejik önemi çok büyük sınır bölgesini yeni bir Osmanlı eyaleti olarak organize etmiş ve eyalet valiliğine oğlu Mehmet Çelebi'yi atamıştır. O yıl yazı da I. Bayezid Rumeli'ye dönüp Bulgar ve Macarların Tuna kalelerini işgali sorunu ile uğraşmak zorunda kaldı.<br />
<br />
1394'te Timur, Dicle'yi geçip Anadolu'ya girmişti. Anadolu'da ve Suriye'de yerel egemenliğini yitirmiş veya yitirme tehlikesi altında olduğu görünen beyler, Timur'a yanaştılar. Buna karşılık I. Bayezid güney Anadolu'da egemenlik gösteren Mısır merkezli Memlûklülerle dostane ilişki kurmak niyetiyle Mısır'a bir elçi gönderdi.<br />
<br />
1395'te Rumeli'de Yunanistan üzerine bir seferden sonra, o yazın da yine ivedilikle Anadolu'ya döndü ve Candaroğullarına bağlı Sinop Kalesi'ni kuşattı. Candaroğlu İsfendiyar Bey bir barış teklif etti ve kendisi anlaşma ile bir bağımlı vasal devlet statüsüne girdi. I. Bayezid kışı Bursa'da geçirdi.<br />
<br />
1396'da en önemli olay Niğbolu Muharebesi oldu. Büyük bir Haçlı ordusuna karşı çok önemli bir zafer kazanan I. Bayezid bu savaştan büyük ganimetle kışı geçirmek için Anadolu'daki Bursa başkentine döndü. Savaş ganimetlerini Bursa'nın imarına sarf etmeye başladı. Bursa Ulu Camii bu ganimetlerin kullanıldığı eserlerin başında gelir. Ayrıca Bursa'da bir hastane, bir darûlhayr, Ebu İshakane ve iki medrese de yaptırılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı sınırları.</span></span><br />
<br />
1397'de I. Bayezid'in eniştesi olan Karamanoğulları Beyi Alâeddin Bey, Oğuz boyları Türkmenlerinden büyük bir ordu oluşturmuştu ve 1390'da Osmanlılara kaybetmiş olduğu arazileri almaya hazırlanmaktaydı. I. Bayezid İstanbul kuşatmasını bırakarak bir ordu ile Karamanoğulları karşına gitti. Karamanlılar ve Osmanlılar arasında yapılan Akçay Ovası Savaşı I. Bayezid'in kesin galibiyeti ile bitti. Karamanoğlu Ahmet Bey savaş meydanından kaçıp Konya Kalesi'ne sığındı. I. Bayezid tarafından kısa bir kuşatmayla alınan Konya'da Alâeddin Bey yakalanıp idam ettirildi. Osmanlılar Karaman (Larende) Kalesi'ni de aldılar. I. Bayezid, Karamanlı Alâeddin Bey'in karısı olan kız kardeşi Nefise Melek Hatun'u ve yeğenleri Mehmed ve Bengi Ali'yi Bursa'ya gönderdi.<br />
<br />
1398'de ilkbaharda I. Bayezid, Samsun ve çevresinden oluşan Canik yöresine bir sefer yaptı. Bu yörede bulunan küçük beylerin egemenliklerine son verdi ve yaz başında tekrar Bursa'ya geri döndü. Fakat o yaz başında Kadı Burhaneddin, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile savaşa girişmiş; bu savaşı kaybedip esir düşüp Akkoyunlular tarafından öldürülmüştü.[9] Kadı Burhaneddin'in ümerası I. Bayezid'e çağrı gönderip bu devlet arazilerinin Osmanlıların eline geçmesini istediler. Bu nedenle 1398 yaz sonu I. Bayezid yeni bir Anadolu seferine çıkmak zorunda kaldı. Bu sefer de Kırşehir'den Sivas'a kadar uzanan bir büyük yöreyi Osmanlı sınırlarına katıp yine Bursa'ya geri döndü.<br />
<br />
1399'da ise tekrar bir Anadolu seferi düzenleyen I. Bayezid bu sefer Mısırlı Memlûk Devleti elinde bulunan güney ve güneydoğu Anadolu yörelerine yürüdü. Bu suretle Memlûklülerle yıllar süren barışı sağlayan karşılıklı anlaşmalar ihlal edilmiş olmaktaydı. Fakat I. Bayezid, Mısır Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesi nedeniyle Osmanlılar ve Memlûklüler arasındaki anlaşmanın da yürürlüğü kalmadığı tezini ortaya atıp bu mütecaviz olan askerî harekâtını savunmaya çalıştı. Mısır'ın sınır kaleleri olan Malatya, Darende ve Divriği kalelerini eline geçirdi. Dulkadiroğulları topraklarına girdi.<br />
<br />
Kosova Savaşı'nı tasvir eden bir tablo<br />
<br />
O yıl Uygur asıllı Erzincan Emiri Mutahharten'in teşviki ile Timur bir öncü Anadolu seferi yaptı. Yörelerini Osmanlılara yitirmiş olan Anadolu beyleri de Mutahharren vasıtasıyla Timur'a sığınmışlardı. Buna karşılık Karakoyunlu Kara Yusuf Bey ve Sultan Ahmed Jelayir, Osmanlılara sığınmıştı.<br />
<br />
1400'ün ilk aylarında I. Bayezid yine İstanbul kuşatması ile ilgiliyken Timur'un Sivas'ı aldığı, Kayseri yakınlarında bir Osmanlı Anadolu eyaletleri ordusunu mağlup edip dağıttığı ve Malatya'ya inip bu kaleyi ele geçirdiği haberlerini aldı. Ağustos'ta İstanbul kuşatmasından ayrılmakla beraber, I. Bayezid o yıl Anadolu'ya sefer yapmadı.<br />
<br />
1401'de ise Timur'un Bağdat'a yöneldiği haberi geldi. I. Bayezid o yaz Erzincan Emiri Mutahharten üzerine bir sefer başlattı. Osmanlılar ve Timur arasında sıkışan Mutahharren Osmanlılara bağlılığını sundu. Ancak Timur'un Sivas'ı almasına yardımcı olduğunu bilen ve ona güvenmeyen I. Bayezid, Erzincan'ı ve Kemah'ı ele geçirerek Erzincanlılar'ın isteği üzerine Mutahharten'in, kendisine bağlı olmak kaydıyla hükümdarlığını tanıdı. Buna rağmen Mutahharten, Timur ile olan ilişkisini sürdürmüş ve I. Bayezid'in eline geçmiş Kemah Kalesi'ni geri almak için destek sağlama girişiminde bulunmuştu.<br />
<br />
Timur o yıl Karabağ'da kışlağa çekilmişti. Timur diğer Anadolu beyliklerinin de yasal hükümdarlarına geri verilmesini I. Bayezid'den istiyordu. O yıl iki hükümdar arasında birbirini tahrik etmek için karşılıklı hakaretlerle dolu bir mektup diplomasisi başladı.[10] Timur bir taraftan Fransa, Cenova ve Bizans ile ilişkilere başlamıştı; diğer taraftan da I. Bayezid'e gönderdiği mektuplarla sözde uzlaşmacı bir yaklaşımla I. Bayezid'i çileden çıkaracak isteklerde bulunmaktaydı. I. Bayezid Mısır Memlûklüleri ile dayanışma için diplomatik girişimlerde bulunduysa da bunda başarı sağlanmadı.<br />
<br />
1402'de Timur büyük bir ordu ile Anadolu seferi başlattı. O yıl baharında Kemah Kalesi'ni kuşatıp aldı ve Sivas üzerine yürüdü. I. Bayezid ise ordusu ile Tokat'a gelmiş ve orada ordugâh kurmuştu. Her iki taraf da bu yörede savaşa razı olmayarak biri kuzeyden diğeri güneyden Kızılırmak'ı takip ederek Ankara'ya geldiler. Burada 22 Temmuz1402'de Ankara Savaşı başladı. Timur Ankara Savaşın'da büyük başarı kazandı.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid yıldan yıla askerî sefere geçerek Anadolu Türk siyasi birliğini kuran ilk Osmanlı hükümdarı oldu. Bu faaliyetleri üzerine Yıldırım Bayezid, Abbasi halifesinden Sultan-ı İklim-i Rum (Anadolu ülkesi sultanı) unvanını aldı.[11] Bu da bir anlamda Bayezid'in icraatını meşrulaştırıyordu.<br />
<br />
Bizans sorunları ve İstanbul kuşatması[12]<br />
<br />
I. Bayezid padişahlığının ilk yılı olan 1389'da Bizans İmparatorluğu'ndaki saltanat çekişmesi sorunlarına da önem verdi. V. İoannis tahtta bulunuyordu; ama yeğeni VII. İoannis Kosova Savaşı sırasında Ceneviz'de bulunup amcası aleyhine bir darbe hazırlamaktaydı. I. Bayezid'in de yardımını sağlayıp 11 Nisan 1390'da Yıldırım'ın sağladığı bir Türk birliği desteği ile amcası V. İoannis'i ikinci defa tahttan indirmeyi başardı. Fakat VII. İoannis şimdiki Yedikule yerinde olan Altın Kapı hisarında kendini savunmaya başladı ve oğlu Manuil'i Midilli adasından çağırdı. Midilli'den Rodos Sen Jan Şövalyeleri gemileri ile gelen Manuil ve babası 3 hafta süren bir şehir iç savaşı sonunda tekrar V. İoannis'i Bizans İmparatorluğu tahtına getirdiler. Destek verdiği kişinin tahttan indirilmesinden hoşlanmayan I. Bayezid ise Osmanlılara yıllık tazminat ve askerî yardım sağlamakla yükümlü olan bir vasal devlet olan Bizans'tan 1390'da çıktığı Anadolu seferi için yardım istedi ve Manuil, Yıldırım'ın Anadolu seferine katılmak zorunda kaldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oğullarından Musa Çelebi</span></span><br />
<br />
1390'da Bizans İmparatoru V. İoannis, Bayezid'in Anadolu'da olmasından yararlanarak İstanbul şehri surlarının şimdi Yedikule içinde kalan tören kapısı olan Altın Kapı civarını, şehrin içinde ve etrafında bulunan, kullanılmayan ve yıkık kiliselerden alınan taşlar ve mermerlerle pekiştirmişti. Bu projeye kızan I. Bayezid bu yeni yapıları yıkmasını ve bu yıkım yapılmazsa iki devlet arasında savaş başlayacağını ve Yıldırım'ın yanında bulunan İmparator'un oğlu ve vârisi Manuil'in gözlerinin kör edileceğini söyleyerek tehdit etti. Çaresiz kalan V. İoannis, Sultan'ın bu isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı ve bu yeni sur tamirlerini yıktırdı. Bunu çok utandırıcı bulan V. İoannis bu nedenle sinir buhranları geçirdi; 16 Şubat 1391'de öldü ve yerine oğlu II. Manuil geçti.<br />
<br />
II. Manuil, Yıldırım'ın şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması isteklerini kabul etmeyince Yıldırım (aralıklı olarak 1391 ile 1400 dönemlerinde) İstanbul'u karadan kuşatıp kara ablukası uygulamaya başladı.<br />
<br />
1391'de İstanbul, karadan ve denizden kuşatıldı. Bizans'a gözdağı vermek için yapılan ve 7 ay süren kuşatma sonunda Bizanslılardan bazı imtiyazlar elde edildi.<br />
<br />
1395'te Yıldırım Bayezid, uzun süre abluka altında tuttuğu İstanbul'u ikinci kez kuşattı. Kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatmaya son verildi.<br />
<br />
1396'da Yıldırım Bayezid, İstanbul'u üçüncü kez kuşattı, ancak sonuç alamadı.<br />
<br />
1400'de Bizans imparatorunun Avrupa ülkelerini yeni bir haçlı seferi için örgütlemeye çalışması üzerine Yıldırım Bayezid, İstanbul'u dördüncü kez kuşattı. Timur'un Anadolu'ya girmesi üzerine kuşatma kaldırıldı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Niğbolu Muharebesi</span></span><br />
<br />
Ana madde: Niğbolu Muharebesi (1396)<br />
Ayrıca bakınız: Devşirme<br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa kuşatmaktayken yeni bir Haçlı ordusu hakkında haberi oldu. Osmanlı istihbaratı iyi çalışmıştı. Esasen İstanbul Boğazı'ndan geçen ve Haçlı donanmasına iştirak edecek olan gemiler görülmekteydi. Ayrıca Bizans İmparatoru II. Manuil'in Macar kralına gönderdiği, Yıldırım'ın Haçlı ordusundan haberdar olduğuna dair mesaj da Osmanlıların eline geçmişti. Haçlı ordusu Buda'ya eriştiği zaman Yıldırım, İstanbul kuşatmasını çoktan bırakmış bulunuyordu. Gazi Evrenos Bey komutasındaki akıncılar hemen ilerlemişler ve Osmanlı ordusunun güzergâhı için keşif yapmaya başlamışlardı. Bayezid İstanbul'un ablukası için az sayıda birliği geri bıraktı ve bu yüzden Bizanslılar donanmalarını Tuna'ya gönderemediler.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid, Rumeli eyaleti ordularının düşmana hücum etmemesini ve Osmanlı ordusunun Edirne ve Filibe arasında toplanması emrini vermişti. Tecrübeli Sadrazam Kara Timurtaş Paşa tarafından organize edilen Rumeli ve Anadolu eyalet orduları büyük bir hızla burada toplanmaya başladılar ve Meriç kıyısına hemen hasıl oldular. Vasal devletlerden de önemli katkı sağlayanlar oldu. Özellikle Sırplar Stefan Lazarević komutasında Filibe'ye geldi ve ana Osmanlı ordusu ile Sıpka Geçidi güneyinde birleşti. Ana Osmanlı ordusu ise toplanma mevkiinden Ağustos sonunda hızla yola çıkıp 20 Eylül'de Sıpka Geçidi'nden geçip 21-22 Eylül'de Tırnova'ya vardı. Burada ilk defa bir Haçlı keşif birliği ile karşılaştılar. Osmanlı keşif birlikleri ise Niğbolu'ya yetişip Haçlı ordularının kale önünde ordugâhta olduğunu gördü. 24 Eylül'de Yıldırım Bayezid ve ana Osmanlı ordusu Niğbolu'nun birkaç kilometre güneyine geldi ve Yıldırım'ın otağı burada bir tepe üzerine kuruldu.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid, Edirne'den Tuna Nehri kıyısında bulunan Niğbolu Kalesi'ne 24 saat gibi kısa bir sürede ordusuyla beraber ulaştı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Yıldırım Bayezid, Divanı toplayarak durum değerlendirmesi yaptı. 25 Eylül 1396 günü kendinden aşırı emin Haçlı birlikleri Osmanlı süvarilerinin amansız akını karşısında bozguna uğramış âdeta bir baskın yemişlerdir.<br />
<br />
Savaşın başlarında tepeden tırnağa zırhlı seçkin Hospitalier Şövalyeleri Osmanlıların öncü birliklerine kayıplar verdirmiş, onları kovalamak için ilerledikçe Türk askerlerinin daha önceden yerlere sapladıkları kazıkların olduğu bölgeye gelmişler ve atlarla ilerlemenin mümkün olmadığını görünce atlarından inmişlerdir.<br />
<br />
Haçlı ordusunun, geçtiği yerde Müslümanları ve hatta Ortodoksları katlettiğini öğrenen Yıldırım Bayezid çok öfkelendi. Soylular bir kenara ayrıldıktan sonra yere bir kazık çakıldı ve boyu bu kazıktan uzun olan tüm diğer esirler idam edildi. Niğbolu Savaşı, Osmanlı'nın ilk zamanlarında esirlerin öldürüldüğü tek savaştır. Ancak çocuk yaştaki Haçlı askerlerinin canı bağışlandı ve onlar da Müslüman olarak yetiştirilmek üzere Türk ailelerine gönderildi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Timur ve Ankara Muharebesi[13]</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ana madde: Ankara Muharebesi</span></span><br />
<br />
I. Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Celayirli beyleri de I. Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu kışkırtmalar bir yana, Osmanlı için büyük bir tehdit oluşturan Timur ordusu Anadolu'ya ilerlemeye başlamıştı. Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması, Osmanlı ve Timur'un ordularının Ankara'da karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurdu.<br />
<br />
I. Bayezid Çubuk Ovası'nda, Timur'un ordusunu konaklarken buldu, bunun üzerine tüm vezirleri, paşaları ve oğulları hemen saldırmayı önermesine rağmen, mertlik üzere Timur'a toparlanma fırsatı verdi ve konakladı. Daha önce Timur ile anlaşmış olan Menteşeoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları beyleri ve kuvvetleri, ihanet ederek karşı tarafa geçtiler. I. Bayezid'in vezirleri de büyük oğlu Emir Süleyman'ı, Osmanlı Devleti'nin devamı için savaş alanından kaçırdılar. Bu olayı gören Mehmet Çelebi ve Mustafa Çelebi de savaş alanını taht mücadelesi için terk etti. Osmanlı ordusunda yer alan Kara Tatarlar da Timur saflarına geçti. Daha savaşmadan yaşanılan bu bozguna rağmen I. Beyazıt elinde kalan en sadık 10 bin kişilik askeriyle saldırdı. Timur-Tatar ordusuna müthiş zararlar verdirdi. Ordusundan kaçanları savaş alanına geri getirebilmek için, merkezinde bulunduğu kuvvetinin, yanındaki paşalarının "Çıkmayınız akşama kadar dayanırız, gece olunca da geri çekiliriz" uyarılarına rağmen çıktı ve Tatar askerlerine yakalandı, esir düştü (28 Temmuz 1402).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonuçları:</span></span><br />
<br />
    Anadolu'daki Türk siyasal birliği bozuldu.<br />
    Beylikler Dönemi yeniden başladı.<br />
    İstanbul'un Fethi gecikti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm</span></span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid, Timur'un elinde esir iken<br />
<br />
Timur'un fetihnamesine göre Ankara Savaşı'nın bitiminde Bayezid bir gürz darbesiyle atından düşürülüp yakalanmış ve "Ben Sultan Bayezid'im. Beni sağ olarak hükümdarınıza götürünüz" demesi üzerine elleri bağlı olarak Timur'un çadırına götürülmüştür.[2] Timur tarafından şahsen Bayezid'in iyi karşılandığı belirtilmiştir. Yıldırım'ın oğulları Mustafa Çelebi ve Musa Çelebi de aynı savaşta tutsak düşmüşlerdir. Timur ve tümenleri Bursa ve İznik'i ve sonra İzmir'i ele geçirmişler; talan edip yakıp yıkmışlardır. Timur bu seferlerinde ve Anadolu'da bulunduğu sıralarda Bayezid'i devamlı olarak yakınında tutup ayrılmasına izin vermemiştir. Bayezid'i kaçırmak için birkaç girişim ortaya çıkartılınca Bayezid ve eşi Sırp Prensesi Olivera (veya Maria Despina) ile birlikte tutsak alarak demir kafeste tutuldukları da söylenmiştir.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Yıldırım Bayezid 8 Mart 1403'te 43 yaşındayken Akşehir'de nedeni hâlâ bilinmeyen gizemli bir şekilde ölmüştür. Dönemin Timur vakanuvisleri[14] hastalanarak öldüğü belirtse de Timur vakanuvislerinin bu konuda esas alınamayacağı açıktır. Bu olayları Bayezidin ölümüne kadar yanında bulunmuş olan Koca Naib isimli bir solağından aktardığını[15] belirten Aşıkpaşazade, Bayezidin intihar ettiğini belirtir.[16]<br />
<br />
Ord. Prof. Fuad Köprülü'nün böyle bir iddiası ise Türk tarih kurumunda kendi yazdığı makalesinde bu durumu açıkladı ve zehir içme vb. bir durumun gerçeklik ile bağlantısı olmadığı bizlere göstermektedir.<br />
<br />
Yıldırım naaşı geçici olarak Akşehir'de Seyyid Mahmud Hayrani'nin türbesine defnedilmiştir. Ancak Semerkand'a dönerken Timur'a kendisini beğendirmiş olan Musa Çelebi'ye babası Yıldırım'ın naaşını alıp Bursa'ya birlikte götürmesi buyruğu verilmiştir. Bazı kaynaklara göre cenaze Musa Çelebi tarafından Bursa'ya getirilmiş ve Yıldırım Camii yanındaki türbesine gömülmüştür. Diğer kaynaklar ise Musa Çelebi'nin babasının naaşını mumyalanmış olarak Germiyanoğlu Yakup Bey'e Kütahya'ya getirdiğini; burada naaşın saklandığını ve 1404'te Çelebi Mehmed tarafından Bursa'ya getirilerek türbesine gömüldüğü yazılıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yıldırım lakabı</span></span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in Türbesi<br />
<br />
I. Bayezid, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, ela gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu.<br />
<br />
"Yıldırım" lakabını nasıl edindiği konusunda çeşitli rivayetler vardır:<br />
<br />
    Bunlardan en yaygın olanı Niğbolu Savaşı nedeniyle savaş meydanına hiç beklenmeyecek bir süratle ulaştığı için aldığıdır. Haçlılarca kuşatılan kalenin komutanı Doğan Bey'e gecenin karanlığında, kale duvarlarına kadar gelerek gerekli talimatları verecek kadar gözüpek bir komutan olduğu, savaşlarda askerinin önünde savaştığı ve askerlerinin yetişmekte zorluk çektiği tarih kitaplarında sıkça yer almıştır.<br />
    Bir başka rivayet de bu lakabı daha padişah olmadan babası I. Murad'ın yaptığı I. Kosova Savaşı'nda, Türk ordusunun zor duruma düştüğü anda, düşman ordusunu bir kanattan diğer kanada kadar yararak geçmiş olmasına bağlamaktadır.<br />
    Tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall ise bu lakabın Bayezid'in kardeşi şehzade Yakup Bey'i öldürtmesinden kaynaklandığını belirtmektedir.[17]<br />
    İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın Büyük Osmanlı Tarihi adıyla toplanan çalışmasında, yıldırım lakabının kökeni olarak 1386'da (veya 87'de) Karamanoğlu'na karşı Konya Ovası'nda yapılan savaş gösterilir. Bu savaşta Şehzade Bayezid, sol kanattaki sipahilere komuta etmiş ve süratiyle dikkat çekmişti.<br />
    17. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinden Bostanzade Yahya Efendi, Tarih-i Saf (Tuhefetu'l-ahbâb) adlı eserinde ise öfkeli ve kibirli olduğu için yıldırıma benzetildiğini yazmaktadır.[18]<br />
    Osmanlı sultanları biyografilerini yazan Necdet Sakaoğlu'na göre Yıldırım olasılıkla öz Türkçe adıdır.[2]<br />
    Müneccimbaşı Ahmed Dede'nin (1631-1702) yazdığı "Müneccimbaşı Tarihi" adlı kitabında ise bu lakabın yalnız kahramanlık ve şiddetinden dolayı verildiğini aktarır.[19]<br />
<br />
İlk üç iddianın yanlış olması çok olasıdır çünkü Sultan Murat, 1386 (hicri 788) yılında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey'e karşı kazandığı başarı üzerine Ahmed Celâyir'e gönderdiği mektupta oğlu için Yıldırım lakabını kullanmıştır. O tarihte ne Kosova savaşı ne de Niğbolu savaşı söz konusudur.[20] Bu durum, lakabın Konya Ovası savaşında verildiği tezini destekler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ailesi</span></span><br />
Eşleri[21]<br />
<br />
    Angelina Hâtûn - 1372'de evlendiği Birinci eşi. (İkinci kocası Don Diego Gonzalez de Contreras olan Yunan bir hanım.)<br />
    Fülane Hâtûn - 1372'de evlendiği İkinci eşi. (Konstantin'in kızlarından birisi.)<br />
    Devlet Şah Hatun - 1378'de evlendiği Üçüncü eşi; İsa Çelebi, Düzmece Mustafa Çelebi ile Büyük Musa Çelebi'nin annesi. (Büyük Musa Çelebi, İkinci Rumeli Sultanı Musa Çelebi Han ile karıştırılmamalıdır.)[21]<br />
    Maria Hâtûn - Dördüncü eşi. (İkinci kocası Don Payo Gómez de Soto Mayor olan Macar Kontu János’un kızı.)<br />
    ........... Hâtûn - 1386'da Yenişehir'de evlendiği Beşinci eşi. (Bizans İmparatoru Manuil Paleologos'un kızlarından birisi.)<br />
    ........... Hâtûn - 1389'da evlendiği Altıncı eşi. (Bizans İmparatoru V. İoannis'in karısı Eleni Kantakuzini'den olan kızlarından birisi.)<br />
    Hafsa Hatun - 1390'da evlendiği Yedinci eşi. (Aydınoğlu Emir Fahr’ed-Dîn İsa Bey'in kızı.)<br />
    Karamanoğlu..........hanım - Sekizinci eşi.<br />
    Sultan Hâtûn - Dokuzuncu eşi. (Dulkadiroğlu Emir Süleyman Şah Suli Bey'in kızı.)<br />
    Mileva Olivera Despina Hatun - 1390'da evlendiği Onuncu eşi. (Sırp kralı Lazar Hrebelyanoviç'in "Kraliçe Militza" ismindeki hanımından doğan kızı.)<br />
    ..................<br />
    Devlet Hatun - On ikinci eşi. (Mehmet Çelebi'nin annesi.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkek çocukları[21]</span></span><br />
<br />
    Şehzade Ertuğrul Çelebi<br />
    Şehzade İsa Çelebi<br />
    Şehzade Mustafa Çelebi<br />
    Şehzade Büyük Musa Çelebi<br />
    Şehzade İbrahim Çelebi<br />
    Şehzade Kasım Çelebi<br />
    Şehzade Yusuf Çelebi<br />
    Şehzade Hasan Çelebi<br />
    Sultan Küçük Musa Çelebi<br />
    Sultan Süleyman Çelebi<br />
    Şehzade Ömer Çelebi<br />
    Sultan I. Mehmed Çelebi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kız çocukları[21]</span></span><br />
<br />
    İrhondu Hanım (Pars Bey'in oğlu Yakub Bey ile evlendi.)<br />
    ............. Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı - Celâl ed-Dîn Miranşah'ın oğlu Ebu Bekir Mirza ile evlendi.)<br />
    Paşa Melek Hatun (Olivera Despina Hatun'un kızı - Timur'un generallerinden Şems ud-din Muhammed'in oğlu Emir Celâl ed-Dîn İslam ile evlendi.)<br />
    Sultan Fatma Hanım (Şehzade Kasım Çelebi ile birlikte İstanbul'a tutsak olarak yollandı, daha sonra 1420'de Sancak Bey ile evlendi.)<br />
    Oruz Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı.)<br />
    Hundi Fatma Hatun (Seyyid Emir Sultan ile evlendi.)<br />
    Fatıma Hanım<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Batı Avrupa kültürel alanında Bayezid</span></span><br />
<br />
Bayezid'in Timur'a yenilgisi çok sonradan Batı Avrupa'da efsanevi bir şekilde oyun yazarları, opera bestecileri ve ressamlar tarafından ele alınmıştır. Bütün bu Batı Avrupa kültürel eserleri gerçeklerden uzak ve gizemli Oryantalist fantezi olmaktan ileri gidememişlerdir. Bunların önemlilerinin listesi şöyledir:<br />
<br />
    1400 yılı civarında yazılmış Yakub Çelebi'nin Öyküsü (Història de Jacob Xalabín) adlı anonim eser. Bayezid, I. Murad'ın yaşça küçük ve gayrimeşru oğlu olarak tasvir edilir. Eserin sonunda tahtı elde etmek için kardeşi Yakub Çelebi'yi ve babası I. Murad'ı öldürür.<br />
    1587'de İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe'un iki kısımdan oluşan "Tamburlane the Great" oyunu.<br />
    1648'de Fransız oyun yazarı Jean Magnon'un "Le Gran Tamerlan et Bejezet" oyunu. Bu eserde Yıldırım yanında gerçekle ilişkisiz karısı ve kızı önemli rol oynarlar.<br />
    1670'li yıllarda bitirilen Avusturya Graz şehri civarındaki "Schloss Eggenberg" şatosunu süslemek için Bayezid esaretine dair bir sıra resim.<br />
    1725'te İngiltere'de bulunan Alman besteci Handel Londra'da Tamerlano adlı operasını sahneye koymuştur. Zamanının Avrupa'da alaturka modasının fantezisi olan bu eserde Bayezid yanında bir Yunanistan despotuna, ona âşık olan Beyazit'ın kızına, bir Trabzon Rum Kralı ve ona âşık bir kıza rol verilir.<br />
    1735'te Venedikli İtalyan besteci Antonio Vivaldi Verona karnivali için Il Bajazet (Tamerlano) adlı bir opera eseri: Bu opera eseri de Handel'in eseri karakterlerini içinde bulundurur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ankara Muharebesi]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29090</link>
			<pubDate>Sat, 20 Jul 2024 14:22:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29090</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ankara Muharebesi</span></span><br />
<br />
Ankara Muharebesi, farklı kaynaklara göre 20 veya 28 Temmuz 1402'de Ankara'nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası'nda, Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında gerçekleşen muharebedir. Timur İmparatorluğu'nun kesin zaferiyle sonuçlanan muharebe sonrasında, Osmanlı Padişahı I. Bayezid Timurlulara esir düşmüş ve devlet, Fetret Devri olarak bilinen 11 yıllık hükümdarsız bir döneme girmiştir.<br />
<br />
I. Murad'ın yerine 1389'da Osmanlı padişahı olan I. Bayezid ilk olarak ayaklanan Anadolu beyliklerini egemenliği altına aldı ve 1391'de Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. 1397 sonbaharında Karamanlılara karşı Akçay Muharebesi'ni kazandı. I. Bayezid 1399'da Malatya'yı Memlûklerden aldı. 1370 yılında Timur'un başına geçtiği Türk-Moğol devleti Timur İmparatorluğu ise Mâverâünnehir'de dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı alan Timur, sonrasında Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirdi. 1391 ve 1395'te olmak üzere iki kez Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. Timur 1399 yılında Hindistan Seferi ile Hindistan'ın kuzeyini kontrolü altına aldı. Ardından batıya yönelerek Bağdat'ı aldı ve Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf, tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte I. Bayezid'e sığındı. Timur, Azerbaycan bölgesini verdiği oğlu Miranşah'ın akıl sağlığının bozulması ve karışıklıklar çıkması nedeniyle yedi yıl harbi olarak adlandırılan üçüncü batı seferine çıktı.<br />
<br />
1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği esnada Anadolu beyleri kendisine sığındı ve Bayezid tarafından alınan topraklarının geri verilmesini talep etti. Timur, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i siyasi vaatler ile kendi safına çekti. I. Bayezid ise Mutahharten'e tekrar kendisine tâbi olmasını ve vergisini vermesini istedi. Timur ise Bayezid'e Haçlılar ile savaşması nedeniyle saldırmadığını, haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını tembihledi. Bayezid ise Timur'a; "önceden beri onunla muharebe yapmak istediğini ve gelmediği takdirde kendisinin onun üzerine gideceğini" söyleyen bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Timur, Sivas Kalesi'ni ele geçirmesinin ardından Suriye tarafına hareket etti. Bayezid ise bu esnada Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri alırken Mutahharten'in ailesini tutsak etti. Timur, Bayezid'den Kemah ve çevresini teslim etmesini, şehzadelerinden birisini kendisine rehin vermesini, kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını geri vermesini ve Kara Yusuf ile ailesinin teslim edilmesini talep ederken Bayezid bu istekleri reddetti. Timur, 1402 yılında tekrar Kemah Kalesi'ni ele geçirdi. Daha sonra Osmanlı elçileri tarafından Bayezid'in diplomatik teamüllere uymayan hakaret içerikli mektubu getirildi. Timur mektubu okuduktan sonra elçilere: "Bayezid'e verdiği nasihatlerin fayda etmediğini ve taleplerini yerine getirmeyen Bayezid'in sabırla bekleyerek intikamına hazır olmasını" tembihleyen bir konuşma yaptı. Timur, şart koştuğu taleplerinden vazgeçmedi ve Bayezid'in ordusuyla harekete geçtiğini öğrenince muharebe kararı aldı.<br />
<br />
İki ordu Çubuk Ovası'nda, 20 veya 28 Temmuz günü muharebe düzenini aldı. Farklı kaynakların belirttiğine göre; Timur'un 140.000-800.000, Bayezid'in ise 70.000-300.000 aralığında askerden oluşan ordusu mevcuttu. Timur İmparatorluğu'nun, Osmanlı ordusunun sol cenahına ok saldırısıyla yaptığı ilk saldırıyı Rumeli tımarlı sipahileri püskürttü. Muharebe başında Osmanlı ordusunun sol cenahında yer alan Kara Tatarlar, muharebe esnasında saf değiştirerek Timur tarafına geçtiler. Daha sonra Anadolu beylerine bağlı eyalet askerleri de saf değiştirdiler. Her iki cenahını kaybeden Osmanlı ordusu, kalan kuvvetlerini merkezde birleştirerek tek bir tümen hâline geldi. Osmanlı ordusunda Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, Süleyman Çelebi, Mehmed Çelebi ve İsa Çelebi kuvvetleriyle birlikte muharebe alanını terk ettiler. Bayezid kalan kuvvetleriyle düşman çemberini yararak, muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Mahmutoğlan'a ulaştı ancak burada atının tökezleyip düşmesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir alındı.<br />
<br />
Muharebenin ardından Osmanlıların elindeki birçok şehir Timur ordusu tarafından yağmalanırken Bayezid'in Bursa'daki ailesi esir alındı. Bayezid, 8 Mart 1403'te Akşehir'de öldü. Timur, Bayezid'in ele geçirdiği topraklarını Anadolu beylerine iade etti ve Anadolu'daki siyasi birlik bozuldu. Kalan topraklar Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı. Böylece Osmanlı Devleti, Fetret Devri olarak adlandırılan ve 1413 yılına kadar süren bir iktidar boşluğu dönemine girdi. Devletin sınırları; Çorum, Amasya ve Tokat hariç, Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına kadar küçüldü. Timur'un Anadolu ve civar yerlere yaptığı seferler nedeniyle Anadolu'daki ticaret akışı bozuldu. Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini ele geçirdi. Anadolu'nun demografik yapısı kısmen değişirken, buradaki insan nüfusu Rumeli ve Balkanlara göç etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muharebe öncesindeki askerî ve siyasi durum</span></span><br />
<br />
Osmanlı Padişahı I. Murad'ın 1389'daki ölümünün ardından yerine geçen I. Bayezid, ilk olarak yeniden ayaklanan Anadolu beyliklerini bir yıl içinde kendi ülkesinin topraklarına kattı.[1] Anadolu'daki birliği sağladıktan sonra 1391 yılında Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı.[a] 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Macaristan Kralı Sigismund yönetiminde, Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu mağlup etti.[3] Ertesi sene 1397 yılının sonbaharında Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebesi sonucunda Konya, Niğde, Aksaray, Karaman ve Develi; Osmanlı Devleti'nin eline geçti.[4][5][6] 1398'de ise Sivas ve çevresini kontrol eden Kadı Burhâneddin'in öldürülmesiyle Sivas, Tokat, Kayseri ve Amasya da Osmanlı egemenliğine girdi.[3][7][8]<br />
<br />
1399'da Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesiyle birlikte, yerine çocuk yaştaki Ferec'in geçmesinden yararlanan I. Bayezid, Malatya'yı Memlûklerden aldı.[9] Dulkadiroğulları Beyliği'nin elinde bulunan Kâhta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlıların eline geçti.[3][10] Bu fetihlerden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları böylece Fırat boylarına dayandı.[11] I. Bayezid daha sonra yenilgiye uğrayan yerel hanedanları tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezî yapı kurmaya girişti.[3] Bu amaçla Balkanların Hristiyan prensliklerine ve aristokrasisine yaslanması ise, Türk beylerinin ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.[12]<br />
<br />
Aynı dönemde Mâverâünnehir'de Timur'un başında olduğu başka bir Türk-Moğol devleti de bulunduğu bölgede topraklarını genişletiyordu. 1370 yılında devletin başına geçen Timur ilk olarak civar yerlerde dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı ele geçirdi. Daha sonra Azerbaycan ve Irak'ı aldı.[13] 1391'de Kunduzca Muharebesi'nde Toktamış Han yönetimindeki Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. 1395'teki Terek Muharebesi'nde bir kez daha Altın Orda ordusunu yenilgiye uğratarak onların Rusya üzerindeki hâkimiyetine son verdi.[14] Timur, daha sonra doğuya yöneldi ve 1399 yılında Hindistan seferi sonunda Kuzey Hindistan'ın tamamını ele geçirdi.[15] Bu seferin ardından tekrar batıya yönelerek Bağdat'ı ele geçirdi ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte Anadolu'ya geçerek I. Bayezid'e sığındı.[15]<br />
<br />
Mısır'daki Memlûk Devleti ise Timur'un baskıları sonucu ismen Timur'a tâbi olduklarını bildirdi. İran'ı hâkimiyeti altına alan Timur, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve İlhanlıların varisi olarak Anadolu'da kendi hâkimiyetini sağlamak amacındaydı.[4][16] Asıl amacı hiçbir zaman yeni ve sürekli bir devlet kurmak olmayan, bunun aksine; ganimet ve ün kazanmayı ve kendisine karşı yapılan hakaret ve meydan okumaya karşılık vermeyi amaçlayan Timur,[17] Osmanlı Devleti'ni kontrolü altına almak amacındaydı.[18]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arka plan</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Timur İmparatorluğu'nun 1392 ile 1396 yılları arasındaki Altın Orda seferinin gösterildiği harita</span></span><br />
<br />
Timur, Azerbaycan valiliğine atadığı oğlu Miranşah'ın asayişi sağlayamaması, hakkında şikâyetler gelmesi ve bu bölgede karışıklıklar çıkması nedeniyle,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hindistan seferinin ardından Eylül 1399'da çıktığı "Yedi Yıl Harbi" olarak da adlandırılan üçüncü Batı seferinde;[19] Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ı ele geçirdi.[20][9] Ankara Muharebesi öncesinde kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti Timur'a mağlup oldu ve böylece Osmanlı Devleti muhtemel iş birliği yapacağı devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. 1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği zaman Germiyanoğlu II. Yakub Bey, Menteşeoğlu İlyas Bey, Aydınoğlu İsa Bey ve Saruhanoğlu Hızır Şah gibi eski Anadolu beyleri kendisine iltica ederek Bayezid tarafından ele geçirilen topraklarının geri verilmesini talep ettiler.[21][22] Timur, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i[c] isyan etmeleri ve Osmanlı iktidarını zayıflatmaları için kendi safına çekerek birtakım siyasi vaatlerde bulundu.[24][20] Bunun yanında Timur'un hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf ile Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir de Bayezid'e sığındı.[21][25][26]<br />
<br />
Bayezid, Timur'a itaatini bildiren Mutahharten'e yolladığı mektupla kendisine tâbi olarak vergisini göndermesini istese de bunu reddeden Mutahharten, durumu Timur'a bildirdi.[27][28][29] Timur ise buna cevaben tehditkâr ve nasihatvari bir mektup yolladı. Mektupta özetle; "Osmanlıların Avrupa sınırında Hristiyanlarla savaşmaları nedeniyle onlara saldırmadığını, böyle bir savaşın Müslümanların aleyhine olacağını" ve "Bayezid'in haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını" ifade etti.[30][31][32] Bu mektuba Bayezid, "Seninle ne zamandan beri muharebe etmek isterdim, şimdi bunu fiile çıkarmaya azmettim; eğer sen benim üzerime gelmezsen ben sana karşı Tebriz ve Sultaniye'ye geliyorum." sözleriyle yanıt verdi.[27][33][34]<br />
<br />
Bayezid'in cevabı üzerine Timur, ordusunu toplayarak Sivas'a doğru hareket etti ve Sivas Kalesi'ni ele geçirdikten sonra kaleyi yakıp yıktırdı.[35][36] Teslim olanları bırakmasının ardından, 4.000 sipahiyi kendisine karşı koydukları gerekçesiyle öldürttü.[d] Devamında ise önce Malatya, Kâhta ve civar yerleri;[39] ardından Antep, Halep ve Şam'ı;[40][41] sonrasında ise Mardin ve üçüncü kez Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Tebriz'e giderek Karabağ'da kışladı.[40][42] Bayezid ise Sivas'ı ele geçiren Timur'un Batı Anadolu'ya doğru yöneleceğini düşünerek Kayseri'ye hareket edip beklemeye geçti.[43] Timur Sivas'ı ele geçirdikten sonra buradan Suriye tarafına hareket etti.[e] Timur'un Suriye'ye girdiğini ve 1400-1401 kışını Şam civarında geçirdiğini öğrenen Bayezid ise Rumeli ve Anadolu'dan topladığı kuvvetlerle Timur'un müttefiki olan ve Timur ile aralarındaki düşmanlığın sebebi olarak gördüğü Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri aldı.[45] Kendisinin hâkimiyetini tanıması şartıyla Mutahharten'e geri verdi.[43] Ancak Kemah Kalesi'ni iade etmeyen Bayezid, buraya muhafızlar yerleştirip Mutahharten'in ailesini rehin alarak Bursa'ya göndertti.[46][43] Timur'a tâbi olan Mutahharten'e karşı yapılan bu muamele, Bayezid ile Timur'un arasının büsbütün bozulmasına yol açtı.[43] Timur, Suriye seferi esnasında Bayezid'e kendi başarılarını saydıktan sonra itaat etmesini bildirirken, Bayezid ise neslinden ve üstünlüklerinden bahsederek, karşısına çıkacak düşmana karşı hazır olduğunu bildirdi. Timur bu cevaba karşılık Bayezid'e, aralarında oluşacak birliğin düşmanlara karşı İslam'ın kuvvetini artıracağını belirtip oğullarından birini kendisine göndermesini isteyerek Bayezid'i nüfuzu altına almak istedi.[47][48]<br />
<br />
Bu gelişmeleri takiben başta Sadrazam Çandarlı Ali Paşa olmak üzere Osmanlı devlet erkânı Bayezid'i barış yapması için ikna etmeye çalıştılar. Bu sebeple Timur'a bir kez daha elçi gönderen Bayezid, aradaki huzursuzluğun hiçbir sebebinin olmadığını ve bütün ecdadı gibi kendisinin de kâfirlerle gaza hâlinde olduğunu belirterek anlaşma teklif etti.[47] Timur ise Bayezid'den Kemah'ın Mutahharten'e teslim edilerek ailesinin serbest bırakılmasını, şehzadelerinden birisinin kendisine rehin olarak verilmesini, yollayacağı külâh ve kemeri kabul ederek kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını iade etmesini, Kara Yusuf'un Osmanlı topraklarını terk etmesi sebebiyle ailesinin teslim edilmesini talep ederek;[24] bunları kabul ettiği takdirde aralarında baba oğul ilişkisi olacağını ve kâfirlere karşı kendisine yardım edileceğini bildirdi.[49] Ayrıca ordusunun kışı burada geçireceğini, ilkbaharda Anadolu sınırına gelerek Bayezid'in cevabını bekleyeceğini belirterek kendi elçileriyle birlikte Bayezid'in elçilerini tekrar gönderdi.[47][50] Timur ısrarla Kara Yusuf'un kendisine ölü veya diri olarak teslim edilmesini şart koşarken, Bayezid ise onun zaten gittiğini ve tekrar kendisine sığınsa bile teslim etmeyeceğini belirtiyordu.[47][48] Timur elindeki kuvvetle Bayezid'e karşı başarılı olamayacağı düşüncesiyle Orta Asya'dan kuvvet takviyesi yaparak kışı Karabağ'da geçirdikten sonra Anadolu'ya hareket etmeyi planlıyordu.[47]<br />
<br />
Karabağ'da geçirdiği kışın ardından Timur, Mart 1402'de kurultayını toplayarak Mirza ve emirlerinin fikirlerini aldı. Emirlerinin birçoğu iki İslam ve Türk devletinin savaşmasına karşı fikirdeydiler.[51] Ancak bu tarihlerde Timur'un oğlu Şahruh'un Semerkant'ta bir oğlu dünyaya geldi, ayrıca gökyüzünde bir kuyruklu yıldızın batıdan doğuya doğru hareket ettiği gözlemlendi. Timur'un müneccimleri bunu Timur'un batıda zafer elde edeceğinin bir belirtisi olarak yorumladılar[f] ve bu sebepler Timur'un savaşma azmini arttırdı.[53] Timur Bayezid'e bir kez daha; Kara Yusuf'un ailesinin kendisine teslim edilerek aralarında barışın sağlanmasını, Kemah'ın tekrar kendisine bırakılmasını talep etti ve bunların sağlanması hâlinde Bayezid'e din muhalifleriyle yaptığı savaşlarda yardım etme sözü verdi.[54]<br />
<br />
Timur Avnik bölgesinde iki ay bekledikten sonra Erzurum'a hareket etti ve orada Irak'tan dönen kuvvetleriyle birleşerek, Bayezid'den kendisine teslim edilmesini istediği Kemah Kalesi'ni kuşattı.[g] Yaklaşık on gün süren bir kuşatmadan sonra Timur Kemah Kalesi'ni tekrar ele geçirdi ve Mutahharten'e verdi.[56] Timur burayı aldıktan sonra artık Osmanlı'ya karşı harekete geçmeye karar verdi.[57] Kemah Kalesi'ni ele geçirdikten sonra Bayezid'in yolladığı elçiler beraberinde hediyeler ve mektupla geldiler.[53] Ancak getirilen hediyelerin adedi ve mektubun üslubu Timur'u kızdırdı. Anadolu beyliklerini kontrolü altına alan ve kendine güvenen Bayezid, Timur'a gönderdiği mektupta; diplomatik teamüle uymayan hakaret içerikli ve meydan okuyan bir üslup kullandı.[58][53] Timur'a "kudurmuş köpek" (kelb-i akur)[h] yakıştırması yaparken, yolladığı mektubu aldıktan sonra savaş meydanına gelmediği takdirde "üç talak ile zevcelerin boş olsun" (in len ta't fezevecâtike tewâlik selâsâ), kendisinin de onun karşısına çıkmadığı takdirde "zevcelerim üç talak ile boş olsun" cümlelerini kullandı.[i][58] Bayezid, ayrıca gönderdiği hediyelerin sayısını âdet olduğu üzere dokuzar değil onar adet olarak gönderip[j] mektupta kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazarken, Timur'un adını da küçük ve siyah mürekkeple yazdı.[62][63] Timur mektubu okuduktan sonra "Osmanoğlu aptal bir delidir" dedi[64] ve elçilere; "kendisinin verdiği nasihatlerin Bayezid'e fayda etmediğini" ima ederek, "Kemah Kalesi'ni Osmanlılara ihtiyaç duymadan ele geçirdiğini, Kara Yusuf'un ailesi ile Kemah Kalesi'nin kendisine teslim edilmemesi nedeniyle, bundan sonrasında mertçe sabrederek kendisinin intikamına hazır olmalarını" söyledi.[65] Daha sonra Timur, Osmanlı elçilerinin de bulunduğu Sivas'ta ordusunun geçit töreni yapmasını emretti. Şafak vaktinden öğleye kadar süren bu geçidin ardından Timur elçileri yollarken kendi askerlerinin safları arasından geçirerek ordusunun ihtişamını gösterdi.[66][67] Daha sonra ise elçilere; tüm dargınlığına rağmen Bayezid ile barış yapmak niyetinde olduğunu belirterek, Mutahharten'in ailesi ile Bayezid'in oğullarından birinin kendisine getirilmesini şart koştu.[65][68][69][70] Ancak daha sonra Bayezid'in kalabalık bir ordu ile geldiğini haber aldıktan sonra savaş hazırlıklarına başladı.[65]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[b]Orduların hareketleri</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Timur'un Ankara Muharebesi öncesinde ve sonrasında izlediği güzergâh</span></span><br />
<br />
Muharebe kararı alındıktan sonra Bayezid ordunun toplanması için Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar gönderdi.[72][73] Bunun yanında Timur'un ordusuyla mücadele edebilmek için mevcut kuvvetine yeni askerlerin alınmasını emretti.[74] 1402 baharının başlarında, Balkanlardaki Osmanlı faaliyetleri durdu. Hem Hristiyan hem de Müslümanlardan toplanabilen her asker aceleyle Anadolu'ya sevk edilmeye başlandı.[75] Muharebe için Bursa, İznik ve İzmit bölgelerinde toplanan Osmanlı ordusu,[76] tüm hazırlıklarını tamamlayarak; İzmit, Bolu ve Gerede ile Bursa, Geyve ve Beypazarı güzergâhlarını takip eden iki kolla Haziran'ın ortasına doğru Ankara üzerine harekete başladı.[77] Bayezid, ordusunun çoğunluğunu süvari askerlerin oluşturduğu Timur'un herhangi bir kaleye ansızın saldırmaması için bütün harekâtın ivedilikle yapılmasına önem gösterdi. Osmanlı ordusu 1402 Haziran ayının sonuna doğru, Ankara etrafında tüm birlikleriyle birlikte çadırlı ordugâhlarını kurdu.[77][78] Timur'un ordusunun ise henüz Sivas çevresinde olduğu ve Tokat üzerinden hareket edeceği istihbaratı alındı.[79] Bayezid Ankara'yı bir üs merkezi olarak kullandı ve ordusunun ağırlıklarını burada bırakarak Timur'u karşılamak amacıyla orta yol güzergâhını takip ederek doğuya doğru hareket etti.[80] Bayezid, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa ve devlet erkânının, Ankara'da bekleyip muharebeyi bu mevkide yapma tavsiyesini kabul etmedi. Çoğunluğu piyade olan Osmanlı ordusu, muharebeyi dağlık bir alanda yapmak amacıyla Kızılırmak'ı geçerek Kadışehri, Artıkova ve Akdağmadeni bölgesine hareket etti.[81][82] Osmanlı ordusunun Tokat ve Amasya bölgesindeki kuvvetleri, Timur'a karşı Sivas'ın doğu ve kuzeyini, Akdağ ve Yıldız Dağı'ndan geçen bütün güzergâhlarını kontrol altına alarak savunma konumuna getirdiler.[81]<br />
<br />
Timur Karabağ'da kışladığı zaman, emrindeki ülkelere haberciler yollayarak "bahar ayında bütün ülkelerden askerlerin kendi ordusuna katılması"nı emretti.[46] Muharebeden önce arazi, yol, geçit, iaşe ve Osmanlı ordusu ile ilgili konularda bilgi topladı.[83] Bu bilgiler kapsamında Sivas'tan batıya giden yollar ve Tokat'taki kuzey yolu ile günümüzde Alaca istikametinden geçen orta yol; yer yer ormanlık, dağlık, dar ve derin vadilerden meydana geliyordu.[83] Ordu ve hayvan iaşesi için de uygun değildi. Ayrıca Bayezid'in de bu güzergâhları kontrolü altında tuttuğundan haberdar olan Timur, kendi ordusu için müsait olmayan dağlık arazi koşullarında bir saldırı yapmayı uygun görmeyerek, güneydeki Kızılırmak vadisinden batıya doğru hareket etti.[84] Timur'un ordusu bu harekât esnasında Bayezid'in ordusunun yakınında kısa mesafelerle bölge bölge ilerleyerek tedbirli bir şekilde hareket etti.[85] Timur, Osmanlı topraklarının içerisine girdikçe Bayezid'in kendisine saldıracağını düşünerek onu üzerine çekmek amacındaydı. Timur'un ordusu Sivas'tan Kayseri'ye kadar olan yaklaşık 150 kilometrelik mesafeyi; atlı bir şekilde kısa yürüyüşlerle yaklaşık 6 günde kat edip orada toplandı.[85][86] Kayseri'de 4 gün kalan Timur buradaki yeni mahsulü toplatarak kendi ordusu için kullandı. Düşman ordusunun harekât ve durumu hakkında bilgi topladıktan sonra tekrar Kırşehir istikametine doğru hareket etti.[85] Bu istikamette coğrafi koşullar sebebiyle düşman ordusu ile aradaki mesafe azaldı ve Timur, Ebubekir ve Emir Nureddin liderliğinde öncü birlikler ile çeşitli keşif birliklerini ileri sürdü. Bu harekâtın dördüncü gününde Kırşehir civarında Osmanlı ordusu ile bir temas yaşandı. Timur düşman ordusunun yerini tespit etmek amacıyla Şahmelik liderliğinde bir keşif birliği gönderdi. Bu birlik ertesi gün Osmanlı ordusunun büyük kısmının, günümüzdeki Yerköy civarında Delice Irmağı boyunda olduğunu tespit etti.[85] Osmanlı ordusunun ileri hattında yer alan birliklerle kısa bir çarpışma yaşandı ve iki Osmanlı askeri rehin alındı. Timur bu aşamadan sonra birtakım tedbirler aldı. İlk olarak ordusunu Kırşehir'in kuzeyinde müsait bir alanda hazırlık mevziine soktu, daha sonra tahkimat yaptırarak hendekler kazdırdı ve düşman hakkında alınan istihbaratları emirleri ile paylaştı.[87] Ertesi gün Şahmelik tarafından Osmanlı ordusunun Kırşehir'e doğru hareket ettiği bilgisi geldi. Timur muharebe için müsait olmayan bir alanda baskın yememek için düşman ordusunun üzerine öncü birlikler yolladı. Daha sonra emirlerini ve devlet erkânını toplayarak "biri; bulunulan bu sahada bekleyerek burada bir muharebe vermek, diğeri, derhâl ileri hareket etmek ve her tarafa ılgar eylemektir. Bu hâlde onlar arkamıza düşerler" sözleriyle düşman ordusunun gelmesini beklemeden hareket etti.[87]<br />
<br />
Kırşehir'den hareketinin üçüncü gününde Ankara'ya ulaşan Timur, daha önceden birliklerini etrafına konuşlandırdığı Ankara Kalesi'ni kuşatarak saldırıya başladı.[88][89] Bayezid ise Sivas'ta savunma mevzilerine saldırmayıp Kayseri üzerinden hareket eden Timur'un kendisini hazırlıksız bir hâlde taarruz ettirmek istediğini ya da hızlı bir şekilde Ankara'yı tutarak geriden ters cephe ile savaşmak zorunda bırakacağını düşünüyordu.[90] Bu nedenle Tokat'tan tekrar ordusuyla birlikte Ankara'ya dönerek muharebeyi Ankara Kalesi'nin çevresinde yapmak istedi[91] ve kale kumandanını haberdar ederek kalenin mutlak suretle savunulmasını emretti. Osmanlı ordusu kısa istirahatlerle sekiz gün süren bir hareketle, Akdağmadeni, Yozgat, Delice Vadisi ve Kalecik güzergâhlarını[k] izleyerek Ankara'ya ulaştı.[l][96][97] Timur, Bayezid Ankara'ya ulaşmadan Ankara Kalesi'ni ele geçirmek niyetindeydi.[98] Ancak Bayezid'in ordusu ile yaklaştığını ve yaklaşık 16 kilometrelik mesafede olduğunu haber aldı. Ordusu yorgun durumda olan Bayezid'in beklediğinden daha erken geleceğini tahmin etmeyen Timur, kuvvetlerinin bir kısmını Ankara'nın güneydoğusundaki mevzilere, bir kısmını Eymir ve Mogan gölleri civarına ve bir kısmını da Ankara Çayı boyuna konumlandırdı. Timur; düşmanın geleceğini düşünmediği ve ona göre düzen almadığı bu güzergâhta Bayezid'in kuvvetlerine emniyet tedbirlerinden yoksun bir şekilde yakalandı.[99] Bu durum üzerine Timur muhasarayı kaldırdı ve Çubuk Çayı'nı geçerek ordusunu muharebe düzenine soktu ve tahkimat yaptırdı. Bayezid ise düşmanı Ankara Kalesi ile kendi ordugâhının arasına çekmek için, Ravlı civarındaki sulak alanı bırakarak daha önceden muharebe için uygun olduğunu düşündüğü Melikşah köyü civarına hareket etti.[95][100] Gece öncü birlikler arasında çarpışmalar devam etti. 28 Temmuz sabahı Timur ordusuyla beraber Osmanlılara yaklaşık 12 kilometrelik bir mesafede mevzi aldı.[101]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Muharebe</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gerçekleştiği tarih</span></span><br />
<br />
Muharebenin tarihi konusunda tarihçiler arasında farklı görüşler olsa da, genel olarak 1402 yılının 20-28 Temmuz günleri kabul edilmektedir.[102] Farklı iddialara göre muharebenin 16 Haziran ile 5 Ağustos arasındaki 50 günlük süre içerisinde gerçekleştiği tahmin edilir.[103] Şerafeddin Ali Yezdî, muharebenin 20 Temmuz Perşembe günü yapıldığını yazar.[103][104] Bu iki ismi kaynak alan Hoca Sâdeddin Efendi, Ömer Halis Bıyıktay, Yılmaz Öztuna ve René Grousset gibi tarihçiler de aynı tarihi kabul eder.[105][104] Müneccimbaşı ile Hayrullah Efendi de 20 Temmuz tarihini verir.[104] Muharebenin cuma namazı kılındıktan sonra başladığını belirten Âşıkpaşazâde'nin belirttiği cuma gününün muhtemelen 21 Temmuz (20 Zilhicce) olduğu düşünülür.[106] Herbert Adams Gibbons ve Oruç Bey muharebeyle ilgili bir tarih vermezken, Paul Wittek ise bir eserinde 18 Temmuz Salı, bir başka eserinde 28 Temmuz Cuma gününü verir.[106] İbn Arabşah da 28 Temmuz tarihini verir.[104] Yine İbn Tağrıberdî 28 Temmuz tarihini;[107] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Neşrî'nin verdiği 1401 yılının muhtemelen 1402 olduğunu ve yanlışlıkla 1401 yazdığını belirtir.[104]<br />
<br />
Makrîzî ile Bedreddin Aynî, muharebenin Ağustos 1402'nin beşinci pazarında yapıldığını savunur.[108][109] Rûhî Çelebi 13 Ağustos 1402, Behiştî 2 Ağustos 1403, Ahmed Atâ ise 19 Temmuz 1402 Çarşamba tarihini verir.[110] Uzunçarşılı, bu tarihlerden en yakın olanının 20 veya 28 Temmuz olduğunu belirterek 20 Temmuz'u kabul eden tarihçilerin Şerafeddin Ali Yezdî'yi, 28 Temmuz'u kabul edenlerin ise İbn Arabşah'ı referans aldıklarını yazar.[110] İsmail Aka da yaygın olarak 28 Temmuz Cuma tarihinin kabul edildiğini belirtirken;[111] ayrı nüshaları karşılaştırarak yayınladığı Fetihnâme'de 28 Temmuz'u verir.[112] İsmail Hami Danişmend de; Âşıkpaşazâde, Lütfi Paşa, Oruç Bey, Hoca Sâdeddin Efendi ve Âli Çelebi gibi tarihçilerin ortak şekilde cuma gününden bahsetmelerinden ötürü Timur'a ait olduğu iddia edilen bir mektubunda 28 Temmuz tarihine rastlaması sebebiyle muharebenin 28 Temmuz 1402 tarihinde gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu, muharebede yer alan Sultaniye Başpiskoposu Johannes'in hatıratında ve Georgios Frantzis'in eserinde de bu tarihin gösterildiğini belirtir.[113] Yine Alexandrescu Dersca da Georgios Frantzis ve Johannes'e ek olarak; Giovanni Cornaro'nun ve Gerardo Sagredo'nun 28 Temmuz tarihini verdiğini; Sagredo'nun, bilgilerini Bayezid'in ordusunda askere alınan ve bu nedenle Ankara'da savaşan bir görgü tanığı Pictro Longo Candiotto'dan alma avantajına sahip olduğunu ifade eder.[109] Franz Babinger'in Muhyiddin'e atfettiği Friedrich Giese tarafından yayınlanan anonim kronik, savaşın bir cuma günü yapıldığını öne sürer.[114]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Muharebe alanı</span></span><br />
<br />
Muharebenin yapıldığı alan yaygın kabul edilen görüşe göre; doğuda Çubuk Çayı vadisi; batıda Kuşçu Dağı, Mire Dağı, Ova Çayı, Kışlacık Deresi; kuzeyde Cankurtaran; güneyde Karacaviran ve Kuşçu Dağı arasında kalan Çubuk Ovası[m] adıyla bilinen yerdi.[111][116] Muharebe esas olarak; Çubuk Çayı'ndan itibaren batıya doğru yaklaşık 6 kilometre kadar uzanan Kızılcaköy Deresi[n] üzerinde meydana geldi.[111] İlk olarak Ömer Halis Bıyıktay tarafından ortaya atılan bu görüş daha sonra Alexandrescu Dersca'nın da kabul etmesiyle sonraki araştırmacılar tarafından da benimsendi.[116] İki ordunun öncü birlikleri arasındaki mesafe yaklaşık 12 kilometreydi.[118][119] Muharebe alanının toplamı 30 km2den daha fazlaydı. Muharebe alanının rakımı yaklaşık 500 metreydi.[120]<br />
<br />
Muharebenin gerçekleştiği yer, başlıca çağdaş kaynaklardan Şamî'nin Zafernâme adlı eserinde "Çuluğ arazisi" şeklinde geçer.[121] Hüseyin Çınar ve Osman Gümüşçü gibi akademisyenler, bölgenin yabancısı olan bu tarihçinin "Çubuk" ismini yanlış okuduğunu ve belirtilen yerin "Çubuk" olması gerektiği görüşünü savundular.[117] Çubuk ilk defa 1463 tarihli bir Osmanlı tahrir defterinde "Çubukbazarı" adıyla günümüzdeki "Çubuk" ilçesinin yerinde yer alan ve 24 haneye sahip bir yerleşim yeri olarak geçer.[117] Neşrî, Âşıkpaşazâde, Hadîdî ve Oruç Bey gibi ilk Osmanlı tarihçileri muharebenin Ankara'da geçtiğinden bahseder. Bunlardan yalnızca Oruç Bey "Ankara ovası"; Dukas da "Ankara'da bir ova" tanımını kullanır. Johannes Schiltberger "Ankara yakınlarında" ifadesini kullanırken, İbn Arabşah da Timur'un ordusunun "suyun karşısında" yerini aldığını ve muharebenin Ankara'ya yakın bir yerde olduğundan bahseder.[122] Timur'un Fetihnâme'sinde, muharebenin "Ankara'nın doğusunda, buraya yarım fersah [yaklaşık 3 km] uzaklıkta" yapıldığı belirtilir.[112] Kemalpaşazâde, Selâtîn-nâme adlı eserinde "Çubuk sahrası" ifadesiyle muharebe alanı için Çubuk adını açıkça kullanan ilk tarihçidir. Aynı dönemin tarihçilerinden Rûhî Çelebi de muharebenin gerçekleştiği mekânı; "Ankara nevâhisinde Çubuk nâm mevkide" ifadeleriyle tanımlar.[122] Bunlardan sonra gelen Gelibolulu Mustafa Âlî; "Çibuk Ovası", Müneccimbaşı Ahmed Dede ise; "Cibuk Ova" tanımlamasını yapar.[123]<br />
<br />
Akademisyen Halil Çetin, yaygın görüşün aksine Ankara'nın Haymana ilçesine bağlı Culuk köyü olduğundan bahsederken, buranın Şâmî'nin muharebe yeri olarak verdiği "Culug" ismiyle de uyuştuğunu söyler. Ayrıca Neşrî'nin Kitâb-ı Cihannümâ adlı eserinde de; Bayezid'in ordusuyla Sivriler'de yerini aldığından bahsettiğini ve günümüzde Haymana'nın batısında Sivri köy adında bir yerleşim yerinin bulunduğuna işaret eder.[124] Yine Osmanlı ordusunun susuzluk çektiğinden bahseden Çetin, Çubuk Ovası'nda su kaynaklarının olduğunu ancak Haymana taraflarının bahsi geçen iddialara uygun bir yer olduğunu belirtir.[125] Yazar buna benzer tespitlerle muharebenin Çubuk Ovası'nda olduğuna dair kesin bir bilgi olmadığını ve Haymana'nın da muhtemel muharebe alanı olabileceğini iddia eder.[126]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Orduların büyüklükleri</span></span><br />
<br />
Muharebede iki ordunun asker sayıları hakkında farklı iddialar mevcuttur.[127][128] Osmanlı ordusu, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya göre 70.000,[o] Ömer Halis Bıyıktay'a göre 74.000,[129] Solakzade Mehmed Hemdemî'ye göre 90.000,[130] Hoca Sâdeddin Efendi'ye göre 90.000,[128] İdris-i Bitlisî'ye göre 90.000,[131] Joseph von Hammer-Purgstall'a göre 120.000,[128] Âşıkpaşazâde ile Neşrî'ye göre 130.000[128] ve Hayrullah Efendi'ye göre 300.000'dir.[128] Yılmaz Öztuna, Hammer'ın verdiği rakamı "en makulü" kabul eder.[128] Ahmet Şimşirgil, Osmanlıların 80.000 kişilik bir kuvvete sahip olduklarını ve yüz binli ordu kuvvetinin ancak I. Selim döneminde elde edildiğini savunur.[132] Timur'un Ankara Muharebesi'nden sonra yazdığı Fetihnâme'de, Osmanlı kuvvetlerinin 70.000 atlı ve yayadan oluştuğu belirtilir.[133]<br />
<br />
Timur'un ordusundaki asker sayısı ise; Ömer Halis Bıyıktay'a göre 140.000,[134] Ernest Lavisse ile Alfred Rambaud'a göre 200-300.000,[135] Kâtip Çelebi'ye göre 700.000,[135] Sâdeddin Efendi ve Hammer'a göre 840.000[135] ve Hayrullah Efendi'ye göre 850.000'dir.[135] Yılmaz Öztuna, Hayrullah Efendi'nin her iki ordunun asker sayılarını "abartılı" yazdığını iddia eder. Ayrıca Hoca Sâdeddin Efendi'nin de Osmanlı'nın yenilgisini düşman kuvvetlerinin sayısının çok olmasına bağlamak amacıyla abarttığını belirterek, eserlerinde onu kaynak alan Hammer'ın da ondan etkilenerek sayıyı "abartılı" yazdığını söyler. Öztuna, Rambaud'un görüşünü desteklediğini ve "en makul" sayının 250.000 olduğunu kabul eder.[135] Ayrıca Bıyıktay'ın her iki ordunun asker sayılarını oldukça az verdiğini belirtir.[135]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orduların düzeni</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tarafların temsilî muharebe düzenleri</span></span><br />
<br />
Bayezid, yanlardan ve arkadan bir saldırıya uğramamak amacıyla düşmanın süvari kuvvetlerinin Osmanlı birliklerinin cephesine gelecek veya düşman hareketini takip ederek hızlıca cephe alınabilecek bir alanı muharebe için seçti.[136] Bu nedenle ordu, cephesi Melikşah köyünün güney kısmına bakacak şekilde konuşlandırıldı. Yeniçerilerin tuttuğu yer yüksek olmasının yanı sıra, tahkim ve savunma için de uygundu.[136] Muharebe alanında Osmanlı ordusunun; 10.000 kişilik yeniçeri birliklerinin önünde azaplar ve tımarlı sipahilerden oluşan merkez kuvvetlerine Bayezid kumanda ediyordu.[137] Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi ve Musa Çelebi onun yanında ve arkasında yer alıyordu.[138] Sağ cenahta[p] Kara Timurtaş Paşa komutasındaki Anadolu eyalet askerleri ve onların sağında okçular vardı.[110] Yine Bayezid'in kayınbiraderi de olan Sırbistan Despotu Stefan Lazareviç'in kumandası altında tamamı zırhlı ve siyah giysili 20.000 asker de sağ cenahtaydı.[138][139] Sağ cenahta bir miktar Arnavut kuvveti de mevcuttu.[110] Sol cenah ise Süleyman Çelebi komutasındaki Rumeli askerlerinden meydana geliyordu.[110][138] Bunların gerisinde ise Kara Tatarlar ve ihtiyat kuvvetleri ile Mehmed Çelebi yer alıyordu. Sadrazam Çandarlı Ali Paşa'nın girişimiyle Anadolu ve Rumeli'den toplanan cerehor adıyla anılan bir askerî birlik de muharebede yer alıyordu.[140] Osmanlı ordusunun sah cenahı Mire Dağı'na ve sol cenahı ise ova tarafına düşüyordu.[110][141] Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri ise Melikşah köyünün güneyindeki tepede bulunuyordu.[142] Bayezid ayrıca, herhangi bir kuşatma girişimini önlemek için yaklaşık 4 kilometre uzaklıktaki Çataltepe'de takviye birlikleri bıraktı.[143] Saldırının Böyrek ve Mire dağları bölgesinde bulunan askerler tarafından yapılması planlandı.[143]<br />
<br />
Timur ise Ankara Kalesi'nin kuşatmasını kaldırdıktan sonra, ordusuyla kuzeye ilerledi ve nehrin karşı yakasındaki Çubuk Çayı ovasında kampını kurarak ordusunun su ihtiyacını da temin etti.[144] Ayrıca civardaki çeşmelere, Çubuk Çayı'nın Kızılcaköy, İncesu ve Bent derelerine zehir dökerek Osmanlıları susuz bırakırken, bölgedeki çeşme, sebil, kuyu, sarnıç, tarla, değirmen, depo, sürü ve çiftlikleri Bayezid'in kullanmaması için tahrip ettirdi.[144] Timur, ordusunun Çubuk ovasındaki savaş düzeninde merkezde yer alıyordu. Sağ cenahta Miranşah; onun yanında tamamıyla zırhlı süvari birlikleriyle Muhammed Sultan Mirza,[145] Pir Muhammed Mirza, Şeyh Nureddin, Ali Sultan, Ali Kavçin, Emir Mübeşşir ve Mutahharten vardı. Sol cenahta ise yine Timur'un oğlu Şahruh, Halil Sultan, Emirzade Rüstem, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah, Emir Şahmelik, Emir Burunduk, Sevincek Bahadır, Devlet Timur, Emir Musa ve Emir Bisteri vardı.[146] Hindistan'dan getirilen 32 zırhlı savaş fili, İsen Buga komutası altında ordunun önünde yer alıyordu. Birbirlerine zincirlerle bağlanan bu fillerin sırtlarında bir kule bulunur ve bu kulelerden düşman askerlere oklar ve ateşler atıldığı rivayet edilir.[115]<br />
İki ordunun karşılaşması<br />
"Her taraftan savaş erleri keskin kılıçlarını düşmanların kafasına öyle vuruyorlardı ki, bulutlardan kılıç yağıyor zannedilirdi.<br />
<br />
Gürzlerin ve okların çıkardığı seslerden savaş erlerinin ruhları feryad ediyordu.<br />
Süvarilerin atlarının kaldırdığı tozlardan hava karardı, muharebe meydanı ölülerle doldu."<br />
<br />
<br />
Muharebe gecesi, ileri karakollarda ve keşif birlikleri arasında sabaha kadar süren çarpışmalar dışında orduların ana kuvvetleri arasında herhangi bir çatışma yaşanmadı.[118] 28 Temmuz 1402 sabahında Bayezid ordusunu organize etti. Osmanlı sancakları açıldıktan sonra Bayezid, ordusunun sadakati ve başarılarından bahseden bir konuşma yaptı.[118] Timur da ordusunun düzenini sağladıktan sonra her muharebe öncesinde yaptığı gibi; iki rekât namaz kıldı ve onun emrinden sonra nefir, borgu ve nakkare sesleri ile birlikte muharebe başladı.[147][148][118] İlk olarak Timur ordusunun sağ cenahındaki Ebubekir Mirza komutasındaki birlikler ok saldırısıyla atak yaptı. Cihanşah Mirza ve Kara Yülük Osman Bey de muharebenin ilk hücumuna destek verdi.[118][148][119] Yapılan bu saldırıyı Rumeli tımarlı askerleri karşıladılar ve Timurluları geri püskürttüler.[149] Bir süre bu cenahtaki mücadelenin böyle devam etmesi sonrasında, muharebenin başında Osmanlı tarafında yer alan Kara Tatarlar taraf değiştirerek ön saflarındaki Rumeli askerlerine ok saldırısı yapmaya başladılar.[150][149] Bu durum Rumeli askerleri üzerinde olumsuz bir etkiye sebep oldu.[151][149] Mehmed Çelebi genel ihtiyat kuvvetleri ile birlikte sol cenahta Timurlulara karşı saldırı yapsa da durumu düzeltemedi.[151] İki ateş arasında kalan Osmanlı sol cenahı, kuvvet dengesinin Timurlular lehine değişmesiyle birlikte bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][149] Böylece Osmanlı sol cenahı yarı yarıya eksildi ve bu durum Osmanlıların maneviyatı üzerinde olumsuz bir etki bıraktı.[152] Moğollar, Türkmenler, Karakoyunlular, Tatarlar ve Kara Tatarlar saf değiştirdikten sonra Osmanlı sol cenahının arkasından saldırmaya başladılar.[153] Bu cenaha Timurlular tarafından yapılan saldırılar Osmanlılarca ancak öğleye doğru Bahadırtepe önlerinde durduruldu. Böylece Timurlular muharebenin bu aşamasında gerilere doğru çekilen Osmanlı ordusunun sol cenahının arkasına kadar sokularak üstünlüğü ele geçirdi.[154]<br />
<br />
<br />
Osmanlıların öğlene doğru merkezden gerçekleştirdiği genel hücumla Timur ordusu geriye püskürtüldü. Sultan Hüseyin'in Osmanlılara karşı başarısızlıkla sonuçlanan hücumunun ardından Muhammed Sultan Mirza'nın ihtiyat kuvvetleri bir hücum gerçekleştirdi. Osmanlı sağ cenahı bu hücumlara karşılık verdi. Timur ise bozulan sol cenahını yeniden takviye etti.[153] Timurluların bu cenaha yaptıkları saldırılar, Anadolu eyalet askerlerinin okçuları tarafından püskürtüldü. Sırp askerlerinin de bu savunmaya katılmasıyla birlikte karşı saldırıya geçen Osmanlılar, Timurluları güneye çekilmek zorunda bıraktı.[155] Ancak Timur karşı bir hamleyle geri çekilen ordusunu, birbirine bağlı zırhlı savaş filleri ve Mâverâünnehir'dan gelen zırhlı süvariler ile destekleyerek karşı saldırıya geçirdi.[155] Timur öğleden sonra ise ordusunda yer alan Germiyan, Saruhan, Aydın ve Menteşe beylerine kendi sancaklarını açtırarak; Osmanlı sağ cenahında bulunan Anadolu eyalet askerlerinin sipahilerini kendi saflarına çekti.[155] Böylece Osmanlı ordusunun sağ cenahı da bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][156] Bu durum üzerine Osmanlı ordusunun merkez kuvvetlerinin etrafı açıldı.[157] Sağ kanattaki Sırp birliklerinin mücadelesi ise Timur tarafından takdir edildi.[158][156][159]<br />
<br />
Timur, öğleden sonra ordusuna genel hücum emri verdi.[153] Bu esnada Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murad Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa; en büyük şehzade Süleyman Çelebi ile birlikte muharebe alanını terk ettiler.[158][153] Mehmed Çelebi ihtiyat kuvvetleriyle gerçekleştirdiği hücumla Timur ordusunun sol cenahını bozdu. Ancak Timur daha sonra zırhlı Semerkant kuvvetleriyle bu cenahı takviye etti.[160] Muharebeyi terk eden Süleyman Çelebi'nin peşine takılan Şeyh Nureddin ise başarısız bir kovalamadan sonra tekrar muharebe alanına döerek yaptığı saldırıyla Osmanlı sol cenahındaki Rumeli tımarlı sipahilerini bozdu.[161] Osmanlı ordusunda yalnızca Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri düşmana karşı başarıyla savunma yapıyordu.[161] İkindiye doğru Mehmed Çelebi kendi kuvvetleriyle birlikte muharebeden çekilerek sancak merkezi Amasya'ya gitti.[162][158] Mustafa Çelebi'nin kuvvetleri ise dağıldı ve kendisi de kayboldu.[q] İsa Çelebi de muharebe alanını terk etti.[161] Her iki cenahını kaybeden Osmanlılar burada kalan az sayıdaki kuvvetlerle birlikte merkezde birleşerek tek bir tümen hâline geldiler.[162]<br />
<br />
İkindi vaktinden sonra Bayezid elinde kalan birkaç bin kuvvetle birlikte Çataltepe'ye[r] çekildi. Timur, Bayezid'i yakalaması için oğlu Şahruh'u gönderdi. Şahruh'un yanında Miranşah, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah da kuvvetleriyle yer alıyordu. Timur askerleri Çataltepe'nin etrafını sararken Bayezid ise tepedeki birkaç bin askerden oluşan kuvvetiyle kendini savunuyordu. Timur'un, düşmanı takip etmek için dağılan kuvvetlerinin de gelmesiyle birlikte yaklaşık 70.000 askerden oluşan Timur kuvvetleri, Çataltepe'yi ablukaya aldılar.[164] Tepeye çıkmaya çalışan Timur ordusunun süvarileri ise Yeniçeriler veya sipahiler tarafından geri püskürtülmeye çalışılıyordu.[165] Bayezid güneşin batmasıyla birlikte, düşman hücumlarının azaldığı bir vakitte elindeki yaklaşık 300 sipahiyle kuşatmayı yararak kaçmaya karar verdi.[166] Bulunduğu tepenin kuzeydoğusuna doğru ilerleyerek; Sığırlıhacı istikametindeki düşman kuvvetlerinin oluşturduğu çemberi yarmayı başardı.[167] Timur, Bayezid'in kaçmaya çalışması üzerine Sultan Mahmud'u, yakalaması için gönderdi. Bayezid'in bu girişiminde, yanındaki askerlerin birçoğu sıcaktan ve susuzluktan dolayı hayatını kaybetti.[168] Bayezid muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklaşmayı başarsa da, Mahmutoğlan'a gelindiğinde atının tökezleyip düşmesiyle birlikte, hamle yapamadan aldığı bir gürz darbesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir edildi.[s][168][162][170][158] Musa Çelebi, Mustafa Çelebi, Kara Timurtaş Paşa[t] ve Rumeli Beylerbeyi Hoca Fîruz da Bayezid ile birlikte esir düştü.[162][158]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonrası</span></span><br />
<br />
<br />
Muharebenin neticelenmesiyle birlikte Bayezid'in yakalandığını öğrenen Timur, devlet erkânının tebriklerini kabul etti.[172] Bayezid gece yarısına doğru, oğlu Şahruh ile otağında satranç oynayan Timur'un yanına getirildi.[173] Timur, Bayezid'in ellerinin çözülerek "saygılı bir şekilde" yanına getirilmesini emretti ve onu karşılayarak, özetle bu duruma düşmesinin onun hatası olduğunu belirterek teselli etti.[168][163] Bayezid ise hatalı olduğunu kabul ederek Timur'un kendisini affetmesi durumunda yaşadığı müddetçe kendisinin ve çocuklarının elinden geldiğince hizmette kusur etmeyeceğini söyledi.[174][175] Bu sözlerden sonra Timur Bayezid'e hil'at giydirdi. Daha sonra Bayezid, oğulları Musa Çelebi ve Mustafa Çelebi'nin bulunarak kendi yanına getirilmesini talep etti. Birkaç gün sonra Musa Çelebi bulundu ve hil'at giydirilerek Bayezid'in yanına gönderildi.[174][175] Timur, Bayezid'i bir otağ kurdurarak orada ağırladı ve her gün sohbet edip teselli etti.[174] Muharebeden sonra Ankara Kalesi'nin kumandanı Hoca Fîruz'un oğlu Yakup Bey kaleyi Timur'a teslim etti.[174][176] Timur bu zaferden sonra Fransa Kralı VI. Charles ile İngiltere Kralı IV. Henry'ye mektup göndererek; kendilerinin yenemedikleri Osmanlı hükümdarına karşı zafer kazandığını bildirdi.[163] Trabzon İmparatoru III. Manuil, Timur'a haraç ödedi.[177]<br />
<br />
Timur, muharebenin ardından Muhammed Sultan Mirza'yı 30.000 kişilik bir ordu ile Bursa'ya, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah ve Rüstem Togay Buğa'yı da Konya, Akşehir ve Karahisar taraflarına takip ve istila amacıyla gönderdi.[174][178][179] Daha sonra Sivrihisar'a[180] oradan Kütahya'ya geçen Timur, burada bir eğlence düzenledi ve Bayezid'e çeşitli hediyeler verdi.[181] Bunun yanında Bayezid'e devletini geri iade edeceği vaadinde de bulundu.[182] Üç günlük bir yolculuktan sonra Bursa'ya ulaşan Muhammed Sultan Mirza, şehrin kontrolünü eline aldı. Daha sonra o tarihe kadar toplanan Osmanlı hazinesini ele geçirerek Timur'a yolladı. Bu yağmanın ardından şehir yakıldı.[181][183] Bursa'ya giren Şeyh Nureddin ise burada şehri yağmalayıp Ahmed Celâyir'in kızını, Stefan Lazareviç'in kız kardeşi aynı zamanda Bayezid'in eşi Olivera Despina Hatun'u ve Bayezid'in iki kızını esir aldı.[184][185] Timur, Bayezid'in kızlarından büyüğünü, Ebu Bekir Mirza ile Paşa Melek adındaki küçüğünü de Emir Celaleddin'in oğlu Şemseddin Muhammed ile evlendirdi.[182]<br />
Chronicorum Turcicorum adlı eserde Bayezid'in demir kafeste resmedildiği bir çizim (Philipp Lonicer, 1584)<br />
<br />
Bir-iki ay kadar Kütahya'da konaklayan Timur, daha sonra Altıntaş'a hareket etti.[186] Daha sonra muharebeyi terk eden Mehmed Çelebi, Bayezid'i kurtarmak amacıyla Altıntaş'a casuslar gönderdi. Bu casuslar, Bayezid'in bulunduğu otağa lağım kazarken yakalanıp idam edildi. Bayezid'i kaçırma girişiminde parmağı olduğu düşünülen Hoca Fîruz da idam edildi.[187] Bu olaydan sonra, Bayezid'in herhangi bir baskın ile kaçırılmaması için güvenlik önlemleri artırıldı.[188] Buna göre Timur'un Bayezid'in kaçırılmasını önlemek için demirden bir kafes yaptırarak onu bu kafeste taşıttığı rivayetleri mevcuttur.[v] Bizans İmparatoru II. Manuil ve Süleyman Çelebi, Timur'a tâbi olduklarını bildirdiler. Timur, Süleyman Çelebi'ye hil'atla birlikte çeşitli hediyeler yolladı.[191] Daha sonra Denizli'ye, oradan da İzmir'e hareket eden Timur, İzmir'de Hristiyanların elinde bir kalenin olduğu ve o tarihe kadar kimsenin orayı ele geçiremediğinin söylenmesi üzerine buraya Pir Muhammed Mirza ile Şeyh Nureddin'i elçi olarak gönderdi. İslam'a davet edilen Hristiyanların bu daveti geri çevirmeleri üzerine kale kuşatılarak ele geçirildi ve şövalyeleri kılıçtan geçirildi.[192][193] Buranın ardından sonra Foça Kalesi'ne yönelen Timur, kaledekilerin teslim olmasıyla burayı da ele geçirdi.[194] Bu esnada Bayezid'in oğlu İsa Çelebi de Timur'a hediyeler göndererek tâbiiyetini bildirdi. İsa Çelebi, Timur'un izni ile işgal ettiği Bursa'nın yönetimini eline aldı.[188]<br />
<br />
Bayezid'in 8 Mart 1403'te Akşehir'deyken ölmesi üzerine Timur, Bayezid'e ait topraklar ile ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini duyurdu.[195] Bayezid'in ölüm nedeniyle ilgili farklı iddialar mevcuttur: Bunlardan ilki Bayezid'in yüzük taşında sakladığı zehri içerek intihar ettiğidir. İkincisi ise gut hastalığı veya nefes darlığı sebebiyle eceliyle öldüğüdür.[196][197] 16. yüzyıl vakayinameleri ve daha sonraki Osmanlı vakayinameleri ile Hammer ve Gibbons gibi batılı Osmanlı tarihçileri Bayezid'in eceli ile öldüğünü kabul eder. Timur ve sonraki İran tarihçileri de aynı görüşü paylaşır. Bunun yanında ilk dönem Osmanlı kaynaklarından; Oruç Bey ve Hadîdî ise Bayezid'in Timur tarafından Semerkant'a götürüleceğini anladıktan sonra yüzüğündeki zehri içerek intihar ettiğini iddia eder.[197][198] Bayezid'in Timur tarafından öldürüldüğü iddiası ise zayıf bir iddia olarak kabul edilir.[u][197]<br />
Sonuçları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Genel ve politik sonuçları</span></span><br />
<br />
Ankara Muharebesi, Osmanlı tarihinin ilk üç asrında Osmanlı ordusunun ezici şekilde yenilgiye uğradığı ve devletin bir hükümdarının esir düştüğü tek örnek oldu.[173] Gibbons'a göre Ankara Muharebesi; Kosova ya da Niğbolu Muharebesi gibi kazanan ya da kaybeden ulusun kaderini etkilemediği için, tarihin akışını değiştirecek muharebeler arasında yer almamaktadır.[173]<br />
<br />
Timurlular, muharebe sonrası Anadolu'yu ordu birliklerinin muhtelif kolları ile ele geçirdi ve 1402 yazı ile 1402-1403 kışını Anadolu'da yerleştikleri İzmir, Manisa, Denizli, Uluborlu ve Kütahya yörelerinde dört grup hâlinde geçirdi. Bu süre zarfında Timur kuvvetleri, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yağma ve talan yaptı.[199] Muharebe sahasında Bayezid'in esir düşmesiyle birlikte Osmanlı Devleti, Osmanlı tarihinde Fetret Devri olarak bilinen[w] 11 yıl süren hükümdarsız bir dönem yaşadı.[202] Osmanlı Devleti'nin Bursa'daki devlet hazinesinin tamamı Timur ordusu tarafından ele geçirildi ve o tarihe kadar tutulan Osmanlı arşivleri yok edildi.[202][203]<br />
<br />
Bu yenilgi, Osmanlı Devleti'nin varlığını tehlikeye düşürdü[204] ve geçici süreliğine dağılmasına yol açtı.[202] Tuna kıyılarından Erzurum ve Halep limanlarına kadar uzanan ve genişlemekte olan Osmanlı Devleti'nin yerini, iç savaşların pençesindeki parçalanan bir devlet aldı.[205] Bunun yanında Anadolu ve Rumeli'deki birçok bölge terk edilirken, I. Murad zamanında ele geçirilen Çorum ile Bayezid devletinin topraklarına kattığı Amasya ve Tokat hariç, devlet Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına küçüldü.[202][206] Kalan topraklar ise Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı.[206]<br />
<br />
Ankara Muharebesi, kuruluş dönemini tamamlamakta olan Osmanlı Devleti'nin imparatorluk dönemine geçişini geciktirdi.[202][x] Osmanlılar tarafından kuşatma altında tutulan Konstantinopolis halkı, uzun süren kuşatma ve açlık nedeniyle Bayezid ile anlaşarak şehri teslim etmeye niyetlendilerse de, Ankara Muharebesi'nin başlamasıyla kuşatma kaldırıldı.[208] Timur, Bayezid'in topraklarını aldığı Anadolu beyliklerine yurtlarını yeniden iade etti. Wittek'in yazdığına göre; Saruhan beyi Manisa'ya muharebenin bitmesinden 3 hafta sonra, 17 Ağustos'ta alayla girdi. Böylece Erzincan'dan Menteşe Beyliği'nin yerleştiği Karya'ya kadar bütün eski Anadolu beylikleri yeniden kuruldu. Selçukluların başkenti Konya'da bulunan Karamanoğulları Beyliği ise onların meşru varisi oldukları gerekçesiyle, Anadolu'da üstünlük hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etti.[209] Karamanoğulları Sivrihisar ve Beypazarı bölgelerini kapsayacak şekilde Ankara ile Bursa arasına yerleşti.[210] Bunun yanında Kayseri, Kırşehir ve Antalya yörelerini de kontrolüne almasıyla, eski sınırlarından daha büyük bir hâkimiyet alanına ulaştı.[201]<br />
<br />
Yaşanan iç savaşlar Osmanlı gücünün sürekli zayıflamasına yol açarken, Romanya beylikleri, Venedik, Avusturya ve Macaristan gibi Avrupa devletleri yeniden güç kazandı.[211] Osmanlılara ait Selanik, Teselya, Konstantinopolis'in etrafındaki yerler, Karadeniz kıyıları, İskiri, Skopelos ve İskados adaları Bizans'a bırakıldı.[212][213] Osmanlılar, Rumeli'de Adriyatik kıyılarından; Pindus Dağları'nın doğusuna kadar geri çekildi. Süleyman Çelebi, "baba" olarak gördüğü Bizans İmparatoru II. Manuil'e küçük kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatma Hatun'u rehin olarak verdi.[213][214] Bizans, Osmanlılara ödediği haracı keserken Konstantinopolis'teki Türkleri şehir dışına attı.[202] Atina Dükalığı'nı 1402'de ele geçiren I. Antonio Acciaioli, Türklerle ittifak hâlinde olan Eğriboz'a saldırdı ve buranın karşısına düşen anakaradaki yaklaşık 8 kilometre uzunluğundaki yerleri Venedik Cumhuriyeti adına kendi tımarı olarak aldı. Böylece Türklerin yerleştiği köyler Venedik kontrolüne geçti.[215] Gibbons, "hayret verici" olarak nitelendirdiği Ankara'daki yenilgi sonrasında ya da şehzadeler arasında yaşanan Fetret Devri sırasında ne Bizanslıların ne Venediklilerin ne de Cenevizlilerin, Osmanlılara karşı düşmanca bir tavır almadıklarını kaydetti.[216] Ankara Muharebesi, Osmanlı'nın Anadolu ve Balkanlara derinden kök saldığını ve yaşanacak çeşitli aksiliklerin üstesinden gelebileceğini de kanıtladı.[217]<br />
<br />
Amasya hâkimi Mehmed Çelebi'nin diğer kardeşlerini yenerek yeniden birliği sağlamasıyla Osmanlı Devleti de jure konumuna yükseldi. Ancak muharebede esir olarak Semerkant'a götürülen şehzade Mustafa Çelebi, Timur'un ölümüyle birlikte tekrar Anadolu'ya gelerek önce Karamanoğlu, ardından Bizans ve Eflak himayesinde Rumeli'de saltanat iddialarına taraftar kazanmaya çalıştı. Bu sebeple Bizans'ın elinde olan Mustafa Çelebi, I. Mehmed ve II. Murad dönemlerinde Osmanlıların ihtiyatlı bir siyaset yolunu izlemesine sebep oldu. Mustafa Çelebi'nin müttefiklerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, 1416'da başlattıkları isyanla Anadolu'da karışıklığa yol açtı.[218] II. Murad döneminde Mustafa Çelebi 1421'de Edirne'de hükümdarlığını ilan etti. Ancak daha sonra yakalanarak idam edildi.[206]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ekonomik ve askerî sonuçları</span></span><br />
<br />
Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki kara ticaretinin büyük çoğunluğu Anadolu'daki yollar üzerinden yapılıyordu. Timur'un ordusuyla bu yollar üzerinde Anadolu ve civar ülkelere yaptığı seferler, buradaki ticaret ve ulaşımı engelledi ve Osmanlı Devleti ile diğer ülkelerin ticaret ve ekonomilerini olumsuz yönde etkiledi. Osmanlıların muharebeyi kaybetmesiyle birlikte ülke toprakları Timur İmparatorluğu'nun eline geçti ve Fetret Devri'nin başlamasıyla Anadolu'daki yurt içi ve kıtalararası ulaşım, ticaret ve ikmal işleri aksadı.[214] Bunlarla birlikte hemen hemen her şehirden alınan aman parası ile birlikte Osmanlı Devleti iktisadi olarak sıkıntıya düştü.[219]<br />
<br />
Muharebede Osmanlı ordusu yenilgiye uğrasa da kuvvetlerin birçoğu Anadolu'nun çeşitli bölgelerine çekilmeyi başardı. Osmanlı Devleti bu mağlubiyetten sonra Rumeli'de artık savunmaya geçmek zorunda kalırken, Timur İzmir ve Foça'yı Hristiyanların elinden alarak Müslümanlara bıraktı. Osmanlıların batıya doğru yaptığı seferler sona erdi ve esir alımı yapılamayınca Pençik Kanunu uygulanamadı.[214] Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini tekrar kontrolü altına aldı.[220][221] Deniz ve ticaret dengesi yeniden Venedik'in lehine döndü.[222]<br />
<br />
Yaşanan iç savaşlar insan mevcudiyetini azaltırken, Osmanlı ordu teşkilatı kadro bakımından eksildi. Mevcut kuvvetler ise yurtta iç güvenliği sağlayamayacak kadar yetersiz hâle geldi.[223] Muharebe sonrasında Anadolu'nun demografik yapısı kısmi değişikliklere maruz kaldı. Buna göre Orta Anadolu'daki Kara Tatarlar zorunlu olarak Orta Asya'ya göç ettirildi.[224][225] Büyük ticaret merkezlerinde veya kırsal kesimde yaşayan Türkmen, Kürt ve Araplar muharebeden sonra Rumeli'ye göç ettiler.[216] Halil İnalcık'a göre; Timur'un Anadolu'yu istila etmesi, Türk nüfusunun Balkanlara akmasına neden oldu.[219] Zanaatkâr ve ilim adamlarının Anadolu'dan Semerkant'a götürülmesi de, Osmanlı Devleti'ni sanayi ve ilim alanlarında olumsuz etkiledi.[226] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia[/b]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ankara Muharebesi</span></span><br />
<br />
Ankara Muharebesi, farklı kaynaklara göre 20 veya 28 Temmuz 1402'de Ankara'nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası'nda, Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında gerçekleşen muharebedir. Timur İmparatorluğu'nun kesin zaferiyle sonuçlanan muharebe sonrasında, Osmanlı Padişahı I. Bayezid Timurlulara esir düşmüş ve devlet, Fetret Devri olarak bilinen 11 yıllık hükümdarsız bir döneme girmiştir.<br />
<br />
I. Murad'ın yerine 1389'da Osmanlı padişahı olan I. Bayezid ilk olarak ayaklanan Anadolu beyliklerini egemenliği altına aldı ve 1391'de Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. 1397 sonbaharında Karamanlılara karşı Akçay Muharebesi'ni kazandı. I. Bayezid 1399'da Malatya'yı Memlûklerden aldı. 1370 yılında Timur'un başına geçtiği Türk-Moğol devleti Timur İmparatorluğu ise Mâverâünnehir'de dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı alan Timur, sonrasında Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirdi. 1391 ve 1395'te olmak üzere iki kez Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. Timur 1399 yılında Hindistan Seferi ile Hindistan'ın kuzeyini kontrolü altına aldı. Ardından batıya yönelerek Bağdat'ı aldı ve Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf, tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte I. Bayezid'e sığındı. Timur, Azerbaycan bölgesini verdiği oğlu Miranşah'ın akıl sağlığının bozulması ve karışıklıklar çıkması nedeniyle yedi yıl harbi olarak adlandırılan üçüncü batı seferine çıktı.<br />
<br />
1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği esnada Anadolu beyleri kendisine sığındı ve Bayezid tarafından alınan topraklarının geri verilmesini talep etti. Timur, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i siyasi vaatler ile kendi safına çekti. I. Bayezid ise Mutahharten'e tekrar kendisine tâbi olmasını ve vergisini vermesini istedi. Timur ise Bayezid'e Haçlılar ile savaşması nedeniyle saldırmadığını, haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını tembihledi. Bayezid ise Timur'a; "önceden beri onunla muharebe yapmak istediğini ve gelmediği takdirde kendisinin onun üzerine gideceğini" söyleyen bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Timur, Sivas Kalesi'ni ele geçirmesinin ardından Suriye tarafına hareket etti. Bayezid ise bu esnada Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri alırken Mutahharten'in ailesini tutsak etti. Timur, Bayezid'den Kemah ve çevresini teslim etmesini, şehzadelerinden birisini kendisine rehin vermesini, kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını geri vermesini ve Kara Yusuf ile ailesinin teslim edilmesini talep ederken Bayezid bu istekleri reddetti. Timur, 1402 yılında tekrar Kemah Kalesi'ni ele geçirdi. Daha sonra Osmanlı elçileri tarafından Bayezid'in diplomatik teamüllere uymayan hakaret içerikli mektubu getirildi. Timur mektubu okuduktan sonra elçilere: "Bayezid'e verdiği nasihatlerin fayda etmediğini ve taleplerini yerine getirmeyen Bayezid'in sabırla bekleyerek intikamına hazır olmasını" tembihleyen bir konuşma yaptı. Timur, şart koştuğu taleplerinden vazgeçmedi ve Bayezid'in ordusuyla harekete geçtiğini öğrenince muharebe kararı aldı.<br />
<br />
İki ordu Çubuk Ovası'nda, 20 veya 28 Temmuz günü muharebe düzenini aldı. Farklı kaynakların belirttiğine göre; Timur'un 140.000-800.000, Bayezid'in ise 70.000-300.000 aralığında askerden oluşan ordusu mevcuttu. Timur İmparatorluğu'nun, Osmanlı ordusunun sol cenahına ok saldırısıyla yaptığı ilk saldırıyı Rumeli tımarlı sipahileri püskürttü. Muharebe başında Osmanlı ordusunun sol cenahında yer alan Kara Tatarlar, muharebe esnasında saf değiştirerek Timur tarafına geçtiler. Daha sonra Anadolu beylerine bağlı eyalet askerleri de saf değiştirdiler. Her iki cenahını kaybeden Osmanlı ordusu, kalan kuvvetlerini merkezde birleştirerek tek bir tümen hâline geldi. Osmanlı ordusunda Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, Süleyman Çelebi, Mehmed Çelebi ve İsa Çelebi kuvvetleriyle birlikte muharebe alanını terk ettiler. Bayezid kalan kuvvetleriyle düşman çemberini yararak, muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Mahmutoğlan'a ulaştı ancak burada atının tökezleyip düşmesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir alındı.<br />
<br />
Muharebenin ardından Osmanlıların elindeki birçok şehir Timur ordusu tarafından yağmalanırken Bayezid'in Bursa'daki ailesi esir alındı. Bayezid, 8 Mart 1403'te Akşehir'de öldü. Timur, Bayezid'in ele geçirdiği topraklarını Anadolu beylerine iade etti ve Anadolu'daki siyasi birlik bozuldu. Kalan topraklar Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı. Böylece Osmanlı Devleti, Fetret Devri olarak adlandırılan ve 1413 yılına kadar süren bir iktidar boşluğu dönemine girdi. Devletin sınırları; Çorum, Amasya ve Tokat hariç, Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına kadar küçüldü. Timur'un Anadolu ve civar yerlere yaptığı seferler nedeniyle Anadolu'daki ticaret akışı bozuldu. Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini ele geçirdi. Anadolu'nun demografik yapısı kısmen değişirken, buradaki insan nüfusu Rumeli ve Balkanlara göç etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muharebe öncesindeki askerî ve siyasi durum</span></span><br />
<br />
Osmanlı Padişahı I. Murad'ın 1389'daki ölümünün ardından yerine geçen I. Bayezid, ilk olarak yeniden ayaklanan Anadolu beyliklerini bir yıl içinde kendi ülkesinin topraklarına kattı.[1] Anadolu'daki birliği sağladıktan sonra 1391 yılında Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı.[a] 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Macaristan Kralı Sigismund yönetiminde, Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu mağlup etti.[3] Ertesi sene 1397 yılının sonbaharında Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebesi sonucunda Konya, Niğde, Aksaray, Karaman ve Develi; Osmanlı Devleti'nin eline geçti.[4][5][6] 1398'de ise Sivas ve çevresini kontrol eden Kadı Burhâneddin'in öldürülmesiyle Sivas, Tokat, Kayseri ve Amasya da Osmanlı egemenliğine girdi.[3][7][8]<br />
<br />
1399'da Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesiyle birlikte, yerine çocuk yaştaki Ferec'in geçmesinden yararlanan I. Bayezid, Malatya'yı Memlûklerden aldı.[9] Dulkadiroğulları Beyliği'nin elinde bulunan Kâhta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlıların eline geçti.[3][10] Bu fetihlerden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları böylece Fırat boylarına dayandı.[11] I. Bayezid daha sonra yenilgiye uğrayan yerel hanedanları tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezî yapı kurmaya girişti.[3] Bu amaçla Balkanların Hristiyan prensliklerine ve aristokrasisine yaslanması ise, Türk beylerinin ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.[12]<br />
<br />
Aynı dönemde Mâverâünnehir'de Timur'un başında olduğu başka bir Türk-Moğol devleti de bulunduğu bölgede topraklarını genişletiyordu. 1370 yılında devletin başına geçen Timur ilk olarak civar yerlerde dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı ele geçirdi. Daha sonra Azerbaycan ve Irak'ı aldı.[13] 1391'de Kunduzca Muharebesi'nde Toktamış Han yönetimindeki Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. 1395'teki Terek Muharebesi'nde bir kez daha Altın Orda ordusunu yenilgiye uğratarak onların Rusya üzerindeki hâkimiyetine son verdi.[14] Timur, daha sonra doğuya yöneldi ve 1399 yılında Hindistan seferi sonunda Kuzey Hindistan'ın tamamını ele geçirdi.[15] Bu seferin ardından tekrar batıya yönelerek Bağdat'ı ele geçirdi ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte Anadolu'ya geçerek I. Bayezid'e sığındı.[15]<br />
<br />
Mısır'daki Memlûk Devleti ise Timur'un baskıları sonucu ismen Timur'a tâbi olduklarını bildirdi. İran'ı hâkimiyeti altına alan Timur, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve İlhanlıların varisi olarak Anadolu'da kendi hâkimiyetini sağlamak amacındaydı.[4][16] Asıl amacı hiçbir zaman yeni ve sürekli bir devlet kurmak olmayan, bunun aksine; ganimet ve ün kazanmayı ve kendisine karşı yapılan hakaret ve meydan okumaya karşılık vermeyi amaçlayan Timur,[17] Osmanlı Devleti'ni kontrolü altına almak amacındaydı.[18]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arka plan</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Timur İmparatorluğu'nun 1392 ile 1396 yılları arasındaki Altın Orda seferinin gösterildiği harita</span></span><br />
<br />
Timur, Azerbaycan valiliğine atadığı oğlu Miranşah'ın asayişi sağlayamaması, hakkında şikâyetler gelmesi ve bu bölgede karışıklıklar çıkması nedeniyle,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Hindistan seferinin ardından Eylül 1399'da çıktığı "Yedi Yıl Harbi" olarak da adlandırılan üçüncü Batı seferinde;[19] Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ı ele geçirdi.[20][9] Ankara Muharebesi öncesinde kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti Timur'a mağlup oldu ve böylece Osmanlı Devleti muhtemel iş birliği yapacağı devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. 1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği zaman Germiyanoğlu II. Yakub Bey, Menteşeoğlu İlyas Bey, Aydınoğlu İsa Bey ve Saruhanoğlu Hızır Şah gibi eski Anadolu beyleri kendisine iltica ederek Bayezid tarafından ele geçirilen topraklarının geri verilmesini talep ettiler.[21][22] Timur, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i[c] isyan etmeleri ve Osmanlı iktidarını zayıflatmaları için kendi safına çekerek birtakım siyasi vaatlerde bulundu.[24][20] Bunun yanında Timur'un hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf ile Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir de Bayezid'e sığındı.[21][25][26]<br />
<br />
Bayezid, Timur'a itaatini bildiren Mutahharten'e yolladığı mektupla kendisine tâbi olarak vergisini göndermesini istese de bunu reddeden Mutahharten, durumu Timur'a bildirdi.[27][28][29] Timur ise buna cevaben tehditkâr ve nasihatvari bir mektup yolladı. Mektupta özetle; "Osmanlıların Avrupa sınırında Hristiyanlarla savaşmaları nedeniyle onlara saldırmadığını, böyle bir savaşın Müslümanların aleyhine olacağını" ve "Bayezid'in haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını" ifade etti.[30][31][32] Bu mektuba Bayezid, "Seninle ne zamandan beri muharebe etmek isterdim, şimdi bunu fiile çıkarmaya azmettim; eğer sen benim üzerime gelmezsen ben sana karşı Tebriz ve Sultaniye'ye geliyorum." sözleriyle yanıt verdi.[27][33][34]<br />
<br />
Bayezid'in cevabı üzerine Timur, ordusunu toplayarak Sivas'a doğru hareket etti ve Sivas Kalesi'ni ele geçirdikten sonra kaleyi yakıp yıktırdı.[35][36] Teslim olanları bırakmasının ardından, 4.000 sipahiyi kendisine karşı koydukları gerekçesiyle öldürttü.[d] Devamında ise önce Malatya, Kâhta ve civar yerleri;[39] ardından Antep, Halep ve Şam'ı;[40][41] sonrasında ise Mardin ve üçüncü kez Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Tebriz'e giderek Karabağ'da kışladı.[40][42] Bayezid ise Sivas'ı ele geçiren Timur'un Batı Anadolu'ya doğru yöneleceğini düşünerek Kayseri'ye hareket edip beklemeye geçti.[43] Timur Sivas'ı ele geçirdikten sonra buradan Suriye tarafına hareket etti.[e] Timur'un Suriye'ye girdiğini ve 1400-1401 kışını Şam civarında geçirdiğini öğrenen Bayezid ise Rumeli ve Anadolu'dan topladığı kuvvetlerle Timur'un müttefiki olan ve Timur ile aralarındaki düşmanlığın sebebi olarak gördüğü Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri aldı.[45] Kendisinin hâkimiyetini tanıması şartıyla Mutahharten'e geri verdi.[43] Ancak Kemah Kalesi'ni iade etmeyen Bayezid, buraya muhafızlar yerleştirip Mutahharten'in ailesini rehin alarak Bursa'ya göndertti.[46][43] Timur'a tâbi olan Mutahharten'e karşı yapılan bu muamele, Bayezid ile Timur'un arasının büsbütün bozulmasına yol açtı.[43] Timur, Suriye seferi esnasında Bayezid'e kendi başarılarını saydıktan sonra itaat etmesini bildirirken, Bayezid ise neslinden ve üstünlüklerinden bahsederek, karşısına çıkacak düşmana karşı hazır olduğunu bildirdi. Timur bu cevaba karşılık Bayezid'e, aralarında oluşacak birliğin düşmanlara karşı İslam'ın kuvvetini artıracağını belirtip oğullarından birini kendisine göndermesini isteyerek Bayezid'i nüfuzu altına almak istedi.[47][48]<br />
<br />
Bu gelişmeleri takiben başta Sadrazam Çandarlı Ali Paşa olmak üzere Osmanlı devlet erkânı Bayezid'i barış yapması için ikna etmeye çalıştılar. Bu sebeple Timur'a bir kez daha elçi gönderen Bayezid, aradaki huzursuzluğun hiçbir sebebinin olmadığını ve bütün ecdadı gibi kendisinin de kâfirlerle gaza hâlinde olduğunu belirterek anlaşma teklif etti.[47] Timur ise Bayezid'den Kemah'ın Mutahharten'e teslim edilerek ailesinin serbest bırakılmasını, şehzadelerinden birisinin kendisine rehin olarak verilmesini, yollayacağı külâh ve kemeri kabul ederek kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını iade etmesini, Kara Yusuf'un Osmanlı topraklarını terk etmesi sebebiyle ailesinin teslim edilmesini talep ederek;[24] bunları kabul ettiği takdirde aralarında baba oğul ilişkisi olacağını ve kâfirlere karşı kendisine yardım edileceğini bildirdi.[49] Ayrıca ordusunun kışı burada geçireceğini, ilkbaharda Anadolu sınırına gelerek Bayezid'in cevabını bekleyeceğini belirterek kendi elçileriyle birlikte Bayezid'in elçilerini tekrar gönderdi.[47][50] Timur ısrarla Kara Yusuf'un kendisine ölü veya diri olarak teslim edilmesini şart koşarken, Bayezid ise onun zaten gittiğini ve tekrar kendisine sığınsa bile teslim etmeyeceğini belirtiyordu.[47][48] Timur elindeki kuvvetle Bayezid'e karşı başarılı olamayacağı düşüncesiyle Orta Asya'dan kuvvet takviyesi yaparak kışı Karabağ'da geçirdikten sonra Anadolu'ya hareket etmeyi planlıyordu.[47]<br />
<br />
Karabağ'da geçirdiği kışın ardından Timur, Mart 1402'de kurultayını toplayarak Mirza ve emirlerinin fikirlerini aldı. Emirlerinin birçoğu iki İslam ve Türk devletinin savaşmasına karşı fikirdeydiler.[51] Ancak bu tarihlerde Timur'un oğlu Şahruh'un Semerkant'ta bir oğlu dünyaya geldi, ayrıca gökyüzünde bir kuyruklu yıldızın batıdan doğuya doğru hareket ettiği gözlemlendi. Timur'un müneccimleri bunu Timur'un batıda zafer elde edeceğinin bir belirtisi olarak yorumladılar[f] ve bu sebepler Timur'un savaşma azmini arttırdı.[53] Timur Bayezid'e bir kez daha; Kara Yusuf'un ailesinin kendisine teslim edilerek aralarında barışın sağlanmasını, Kemah'ın tekrar kendisine bırakılmasını talep etti ve bunların sağlanması hâlinde Bayezid'e din muhalifleriyle yaptığı savaşlarda yardım etme sözü verdi.[54]<br />
<br />
Timur Avnik bölgesinde iki ay bekledikten sonra Erzurum'a hareket etti ve orada Irak'tan dönen kuvvetleriyle birleşerek, Bayezid'den kendisine teslim edilmesini istediği Kemah Kalesi'ni kuşattı.[g] Yaklaşık on gün süren bir kuşatmadan sonra Timur Kemah Kalesi'ni tekrar ele geçirdi ve Mutahharten'e verdi.[56] Timur burayı aldıktan sonra artık Osmanlı'ya karşı harekete geçmeye karar verdi.[57] Kemah Kalesi'ni ele geçirdikten sonra Bayezid'in yolladığı elçiler beraberinde hediyeler ve mektupla geldiler.[53] Ancak getirilen hediyelerin adedi ve mektubun üslubu Timur'u kızdırdı. Anadolu beyliklerini kontrolü altına alan ve kendine güvenen Bayezid, Timur'a gönderdiği mektupta; diplomatik teamüle uymayan hakaret içerikli ve meydan okuyan bir üslup kullandı.[58][53] Timur'a "kudurmuş köpek" (kelb-i akur)[h] yakıştırması yaparken, yolladığı mektubu aldıktan sonra savaş meydanına gelmediği takdirde "üç talak ile zevcelerin boş olsun" (in len ta't fezevecâtike tewâlik selâsâ), kendisinin de onun karşısına çıkmadığı takdirde "zevcelerim üç talak ile boş olsun" cümlelerini kullandı.[i][58] Bayezid, ayrıca gönderdiği hediyelerin sayısını âdet olduğu üzere dokuzar değil onar adet olarak gönderip[j] mektupta kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazarken, Timur'un adını da küçük ve siyah mürekkeple yazdı.[62][63] Timur mektubu okuduktan sonra "Osmanoğlu aptal bir delidir" dedi[64] ve elçilere; "kendisinin verdiği nasihatlerin Bayezid'e fayda etmediğini" ima ederek, "Kemah Kalesi'ni Osmanlılara ihtiyaç duymadan ele geçirdiğini, Kara Yusuf'un ailesi ile Kemah Kalesi'nin kendisine teslim edilmemesi nedeniyle, bundan sonrasında mertçe sabrederek kendisinin intikamına hazır olmalarını" söyledi.[65] Daha sonra Timur, Osmanlı elçilerinin de bulunduğu Sivas'ta ordusunun geçit töreni yapmasını emretti. Şafak vaktinden öğleye kadar süren bu geçidin ardından Timur elçileri yollarken kendi askerlerinin safları arasından geçirerek ordusunun ihtişamını gösterdi.[66][67] Daha sonra ise elçilere; tüm dargınlığına rağmen Bayezid ile barış yapmak niyetinde olduğunu belirterek, Mutahharten'in ailesi ile Bayezid'in oğullarından birinin kendisine getirilmesini şart koştu.[65][68][69][70] Ancak daha sonra Bayezid'in kalabalık bir ordu ile geldiğini haber aldıktan sonra savaş hazırlıklarına başladı.[65]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">[b]Orduların hareketleri</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Timur'un Ankara Muharebesi öncesinde ve sonrasında izlediği güzergâh</span></span><br />
<br />
Muharebe kararı alındıktan sonra Bayezid ordunun toplanması için Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar gönderdi.[72][73] Bunun yanında Timur'un ordusuyla mücadele edebilmek için mevcut kuvvetine yeni askerlerin alınmasını emretti.[74] 1402 baharının başlarında, Balkanlardaki Osmanlı faaliyetleri durdu. Hem Hristiyan hem de Müslümanlardan toplanabilen her asker aceleyle Anadolu'ya sevk edilmeye başlandı.[75] Muharebe için Bursa, İznik ve İzmit bölgelerinde toplanan Osmanlı ordusu,[76] tüm hazırlıklarını tamamlayarak; İzmit, Bolu ve Gerede ile Bursa, Geyve ve Beypazarı güzergâhlarını takip eden iki kolla Haziran'ın ortasına doğru Ankara üzerine harekete başladı.[77] Bayezid, ordusunun çoğunluğunu süvari askerlerin oluşturduğu Timur'un herhangi bir kaleye ansızın saldırmaması için bütün harekâtın ivedilikle yapılmasına önem gösterdi. Osmanlı ordusu 1402 Haziran ayının sonuna doğru, Ankara etrafında tüm birlikleriyle birlikte çadırlı ordugâhlarını kurdu.[77][78] Timur'un ordusunun ise henüz Sivas çevresinde olduğu ve Tokat üzerinden hareket edeceği istihbaratı alındı.[79] Bayezid Ankara'yı bir üs merkezi olarak kullandı ve ordusunun ağırlıklarını burada bırakarak Timur'u karşılamak amacıyla orta yol güzergâhını takip ederek doğuya doğru hareket etti.[80] Bayezid, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa ve devlet erkânının, Ankara'da bekleyip muharebeyi bu mevkide yapma tavsiyesini kabul etmedi. Çoğunluğu piyade olan Osmanlı ordusu, muharebeyi dağlık bir alanda yapmak amacıyla Kızılırmak'ı geçerek Kadışehri, Artıkova ve Akdağmadeni bölgesine hareket etti.[81][82] Osmanlı ordusunun Tokat ve Amasya bölgesindeki kuvvetleri, Timur'a karşı Sivas'ın doğu ve kuzeyini, Akdağ ve Yıldız Dağı'ndan geçen bütün güzergâhlarını kontrol altına alarak savunma konumuna getirdiler.[81]<br />
<br />
Timur Karabağ'da kışladığı zaman, emrindeki ülkelere haberciler yollayarak "bahar ayında bütün ülkelerden askerlerin kendi ordusuna katılması"nı emretti.[46] Muharebeden önce arazi, yol, geçit, iaşe ve Osmanlı ordusu ile ilgili konularda bilgi topladı.[83] Bu bilgiler kapsamında Sivas'tan batıya giden yollar ve Tokat'taki kuzey yolu ile günümüzde Alaca istikametinden geçen orta yol; yer yer ormanlık, dağlık, dar ve derin vadilerden meydana geliyordu.[83] Ordu ve hayvan iaşesi için de uygun değildi. Ayrıca Bayezid'in de bu güzergâhları kontrolü altında tuttuğundan haberdar olan Timur, kendi ordusu için müsait olmayan dağlık arazi koşullarında bir saldırı yapmayı uygun görmeyerek, güneydeki Kızılırmak vadisinden batıya doğru hareket etti.[84] Timur'un ordusu bu harekât esnasında Bayezid'in ordusunun yakınında kısa mesafelerle bölge bölge ilerleyerek tedbirli bir şekilde hareket etti.[85] Timur, Osmanlı topraklarının içerisine girdikçe Bayezid'in kendisine saldıracağını düşünerek onu üzerine çekmek amacındaydı. Timur'un ordusu Sivas'tan Kayseri'ye kadar olan yaklaşık 150 kilometrelik mesafeyi; atlı bir şekilde kısa yürüyüşlerle yaklaşık 6 günde kat edip orada toplandı.[85][86] Kayseri'de 4 gün kalan Timur buradaki yeni mahsulü toplatarak kendi ordusu için kullandı. Düşman ordusunun harekât ve durumu hakkında bilgi topladıktan sonra tekrar Kırşehir istikametine doğru hareket etti.[85] Bu istikamette coğrafi koşullar sebebiyle düşman ordusu ile aradaki mesafe azaldı ve Timur, Ebubekir ve Emir Nureddin liderliğinde öncü birlikler ile çeşitli keşif birliklerini ileri sürdü. Bu harekâtın dördüncü gününde Kırşehir civarında Osmanlı ordusu ile bir temas yaşandı. Timur düşman ordusunun yerini tespit etmek amacıyla Şahmelik liderliğinde bir keşif birliği gönderdi. Bu birlik ertesi gün Osmanlı ordusunun büyük kısmının, günümüzdeki Yerköy civarında Delice Irmağı boyunda olduğunu tespit etti.[85] Osmanlı ordusunun ileri hattında yer alan birliklerle kısa bir çarpışma yaşandı ve iki Osmanlı askeri rehin alındı. Timur bu aşamadan sonra birtakım tedbirler aldı. İlk olarak ordusunu Kırşehir'in kuzeyinde müsait bir alanda hazırlık mevziine soktu, daha sonra tahkimat yaptırarak hendekler kazdırdı ve düşman hakkında alınan istihbaratları emirleri ile paylaştı.[87] Ertesi gün Şahmelik tarafından Osmanlı ordusunun Kırşehir'e doğru hareket ettiği bilgisi geldi. Timur muharebe için müsait olmayan bir alanda baskın yememek için düşman ordusunun üzerine öncü birlikler yolladı. Daha sonra emirlerini ve devlet erkânını toplayarak "biri; bulunulan bu sahada bekleyerek burada bir muharebe vermek, diğeri, derhâl ileri hareket etmek ve her tarafa ılgar eylemektir. Bu hâlde onlar arkamıza düşerler" sözleriyle düşman ordusunun gelmesini beklemeden hareket etti.[87]<br />
<br />
Kırşehir'den hareketinin üçüncü gününde Ankara'ya ulaşan Timur, daha önceden birliklerini etrafına konuşlandırdığı Ankara Kalesi'ni kuşatarak saldırıya başladı.[88][89] Bayezid ise Sivas'ta savunma mevzilerine saldırmayıp Kayseri üzerinden hareket eden Timur'un kendisini hazırlıksız bir hâlde taarruz ettirmek istediğini ya da hızlı bir şekilde Ankara'yı tutarak geriden ters cephe ile savaşmak zorunda bırakacağını düşünüyordu.[90] Bu nedenle Tokat'tan tekrar ordusuyla birlikte Ankara'ya dönerek muharebeyi Ankara Kalesi'nin çevresinde yapmak istedi[91] ve kale kumandanını haberdar ederek kalenin mutlak suretle savunulmasını emretti. Osmanlı ordusu kısa istirahatlerle sekiz gün süren bir hareketle, Akdağmadeni, Yozgat, Delice Vadisi ve Kalecik güzergâhlarını[k] izleyerek Ankara'ya ulaştı.[l][96][97] Timur, Bayezid Ankara'ya ulaşmadan Ankara Kalesi'ni ele geçirmek niyetindeydi.[98] Ancak Bayezid'in ordusu ile yaklaştığını ve yaklaşık 16 kilometrelik mesafede olduğunu haber aldı. Ordusu yorgun durumda olan Bayezid'in beklediğinden daha erken geleceğini tahmin etmeyen Timur, kuvvetlerinin bir kısmını Ankara'nın güneydoğusundaki mevzilere, bir kısmını Eymir ve Mogan gölleri civarına ve bir kısmını da Ankara Çayı boyuna konumlandırdı. Timur; düşmanın geleceğini düşünmediği ve ona göre düzen almadığı bu güzergâhta Bayezid'in kuvvetlerine emniyet tedbirlerinden yoksun bir şekilde yakalandı.[99] Bu durum üzerine Timur muhasarayı kaldırdı ve Çubuk Çayı'nı geçerek ordusunu muharebe düzenine soktu ve tahkimat yaptırdı. Bayezid ise düşmanı Ankara Kalesi ile kendi ordugâhının arasına çekmek için, Ravlı civarındaki sulak alanı bırakarak daha önceden muharebe için uygun olduğunu düşündüğü Melikşah köyü civarına hareket etti.[95][100] Gece öncü birlikler arasında çarpışmalar devam etti. 28 Temmuz sabahı Timur ordusuyla beraber Osmanlılara yaklaşık 12 kilometrelik bir mesafede mevzi aldı.[101]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Muharebe</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gerçekleştiği tarih</span></span><br />
<br />
Muharebenin tarihi konusunda tarihçiler arasında farklı görüşler olsa da, genel olarak 1402 yılının 20-28 Temmuz günleri kabul edilmektedir.[102] Farklı iddialara göre muharebenin 16 Haziran ile 5 Ağustos arasındaki 50 günlük süre içerisinde gerçekleştiği tahmin edilir.[103] Şerafeddin Ali Yezdî, muharebenin 20 Temmuz Perşembe günü yapıldığını yazar.[103][104] Bu iki ismi kaynak alan Hoca Sâdeddin Efendi, Ömer Halis Bıyıktay, Yılmaz Öztuna ve René Grousset gibi tarihçiler de aynı tarihi kabul eder.[105][104] Müneccimbaşı ile Hayrullah Efendi de 20 Temmuz tarihini verir.[104] Muharebenin cuma namazı kılındıktan sonra başladığını belirten Âşıkpaşazâde'nin belirttiği cuma gününün muhtemelen 21 Temmuz (20 Zilhicce) olduğu düşünülür.[106] Herbert Adams Gibbons ve Oruç Bey muharebeyle ilgili bir tarih vermezken, Paul Wittek ise bir eserinde 18 Temmuz Salı, bir başka eserinde 28 Temmuz Cuma gününü verir.[106] İbn Arabşah da 28 Temmuz tarihini verir.[104] Yine İbn Tağrıberdî 28 Temmuz tarihini;[107] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Neşrî'nin verdiği 1401 yılının muhtemelen 1402 olduğunu ve yanlışlıkla 1401 yazdığını belirtir.[104]<br />
<br />
Makrîzî ile Bedreddin Aynî, muharebenin Ağustos 1402'nin beşinci pazarında yapıldığını savunur.[108][109] Rûhî Çelebi 13 Ağustos 1402, Behiştî 2 Ağustos 1403, Ahmed Atâ ise 19 Temmuz 1402 Çarşamba tarihini verir.[110] Uzunçarşılı, bu tarihlerden en yakın olanının 20 veya 28 Temmuz olduğunu belirterek 20 Temmuz'u kabul eden tarihçilerin Şerafeddin Ali Yezdî'yi, 28 Temmuz'u kabul edenlerin ise İbn Arabşah'ı referans aldıklarını yazar.[110] İsmail Aka da yaygın olarak 28 Temmuz Cuma tarihinin kabul edildiğini belirtirken;[111] ayrı nüshaları karşılaştırarak yayınladığı Fetihnâme'de 28 Temmuz'u verir.[112] İsmail Hami Danişmend de; Âşıkpaşazâde, Lütfi Paşa, Oruç Bey, Hoca Sâdeddin Efendi ve Âli Çelebi gibi tarihçilerin ortak şekilde cuma gününden bahsetmelerinden ötürü Timur'a ait olduğu iddia edilen bir mektubunda 28 Temmuz tarihine rastlaması sebebiyle muharebenin 28 Temmuz 1402 tarihinde gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu, muharebede yer alan Sultaniye Başpiskoposu Johannes'in hatıratında ve Georgios Frantzis'in eserinde de bu tarihin gösterildiğini belirtir.[113] Yine Alexandrescu Dersca da Georgios Frantzis ve Johannes'e ek olarak; Giovanni Cornaro'nun ve Gerardo Sagredo'nun 28 Temmuz tarihini verdiğini; Sagredo'nun, bilgilerini Bayezid'in ordusunda askere alınan ve bu nedenle Ankara'da savaşan bir görgü tanığı Pictro Longo Candiotto'dan alma avantajına sahip olduğunu ifade eder.[109] Franz Babinger'in Muhyiddin'e atfettiği Friedrich Giese tarafından yayınlanan anonim kronik, savaşın bir cuma günü yapıldığını öne sürer.[114]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Muharebe alanı</span></span><br />
<br />
Muharebenin yapıldığı alan yaygın kabul edilen görüşe göre; doğuda Çubuk Çayı vadisi; batıda Kuşçu Dağı, Mire Dağı, Ova Çayı, Kışlacık Deresi; kuzeyde Cankurtaran; güneyde Karacaviran ve Kuşçu Dağı arasında kalan Çubuk Ovası[m] adıyla bilinen yerdi.[111][116] Muharebe esas olarak; Çubuk Çayı'ndan itibaren batıya doğru yaklaşık 6 kilometre kadar uzanan Kızılcaköy Deresi[n] üzerinde meydana geldi.[111] İlk olarak Ömer Halis Bıyıktay tarafından ortaya atılan bu görüş daha sonra Alexandrescu Dersca'nın da kabul etmesiyle sonraki araştırmacılar tarafından da benimsendi.[116] İki ordunun öncü birlikleri arasındaki mesafe yaklaşık 12 kilometreydi.[118][119] Muharebe alanının toplamı 30 km2den daha fazlaydı. Muharebe alanının rakımı yaklaşık 500 metreydi.[120]<br />
<br />
Muharebenin gerçekleştiği yer, başlıca çağdaş kaynaklardan Şamî'nin Zafernâme adlı eserinde "Çuluğ arazisi" şeklinde geçer.[121] Hüseyin Çınar ve Osman Gümüşçü gibi akademisyenler, bölgenin yabancısı olan bu tarihçinin "Çubuk" ismini yanlış okuduğunu ve belirtilen yerin "Çubuk" olması gerektiği görüşünü savundular.[117] Çubuk ilk defa 1463 tarihli bir Osmanlı tahrir defterinde "Çubukbazarı" adıyla günümüzdeki "Çubuk" ilçesinin yerinde yer alan ve 24 haneye sahip bir yerleşim yeri olarak geçer.[117] Neşrî, Âşıkpaşazâde, Hadîdî ve Oruç Bey gibi ilk Osmanlı tarihçileri muharebenin Ankara'da geçtiğinden bahseder. Bunlardan yalnızca Oruç Bey "Ankara ovası"; Dukas da "Ankara'da bir ova" tanımını kullanır. Johannes Schiltberger "Ankara yakınlarında" ifadesini kullanırken, İbn Arabşah da Timur'un ordusunun "suyun karşısında" yerini aldığını ve muharebenin Ankara'ya yakın bir yerde olduğundan bahseder.[122] Timur'un Fetihnâme'sinde, muharebenin "Ankara'nın doğusunda, buraya yarım fersah [yaklaşık 3 km] uzaklıkta" yapıldığı belirtilir.[112] Kemalpaşazâde, Selâtîn-nâme adlı eserinde "Çubuk sahrası" ifadesiyle muharebe alanı için Çubuk adını açıkça kullanan ilk tarihçidir. Aynı dönemin tarihçilerinden Rûhî Çelebi de muharebenin gerçekleştiği mekânı; "Ankara nevâhisinde Çubuk nâm mevkide" ifadeleriyle tanımlar.[122] Bunlardan sonra gelen Gelibolulu Mustafa Âlî; "Çibuk Ovası", Müneccimbaşı Ahmed Dede ise; "Cibuk Ova" tanımlamasını yapar.[123]<br />
<br />
Akademisyen Halil Çetin, yaygın görüşün aksine Ankara'nın Haymana ilçesine bağlı Culuk köyü olduğundan bahsederken, buranın Şâmî'nin muharebe yeri olarak verdiği "Culug" ismiyle de uyuştuğunu söyler. Ayrıca Neşrî'nin Kitâb-ı Cihannümâ adlı eserinde de; Bayezid'in ordusuyla Sivriler'de yerini aldığından bahsettiğini ve günümüzde Haymana'nın batısında Sivri köy adında bir yerleşim yerinin bulunduğuna işaret eder.[124] Yine Osmanlı ordusunun susuzluk çektiğinden bahseden Çetin, Çubuk Ovası'nda su kaynaklarının olduğunu ancak Haymana taraflarının bahsi geçen iddialara uygun bir yer olduğunu belirtir.[125] Yazar buna benzer tespitlerle muharebenin Çubuk Ovası'nda olduğuna dair kesin bir bilgi olmadığını ve Haymana'nın da muhtemel muharebe alanı olabileceğini iddia eder.[126]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Orduların büyüklükleri</span></span><br />
<br />
Muharebede iki ordunun asker sayıları hakkında farklı iddialar mevcuttur.[127][128] Osmanlı ordusu, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya göre 70.000,[o] Ömer Halis Bıyıktay'a göre 74.000,[129] Solakzade Mehmed Hemdemî'ye göre 90.000,[130] Hoca Sâdeddin Efendi'ye göre 90.000,[128] İdris-i Bitlisî'ye göre 90.000,[131] Joseph von Hammer-Purgstall'a göre 120.000,[128] Âşıkpaşazâde ile Neşrî'ye göre 130.000[128] ve Hayrullah Efendi'ye göre 300.000'dir.[128] Yılmaz Öztuna, Hammer'ın verdiği rakamı "en makulü" kabul eder.[128] Ahmet Şimşirgil, Osmanlıların 80.000 kişilik bir kuvvete sahip olduklarını ve yüz binli ordu kuvvetinin ancak I. Selim döneminde elde edildiğini savunur.[132] Timur'un Ankara Muharebesi'nden sonra yazdığı Fetihnâme'de, Osmanlı kuvvetlerinin 70.000 atlı ve yayadan oluştuğu belirtilir.[133]<br />
<br />
Timur'un ordusundaki asker sayısı ise; Ömer Halis Bıyıktay'a göre 140.000,[134] Ernest Lavisse ile Alfred Rambaud'a göre 200-300.000,[135] Kâtip Çelebi'ye göre 700.000,[135] Sâdeddin Efendi ve Hammer'a göre 840.000[135] ve Hayrullah Efendi'ye göre 850.000'dir.[135] Yılmaz Öztuna, Hayrullah Efendi'nin her iki ordunun asker sayılarını "abartılı" yazdığını iddia eder. Ayrıca Hoca Sâdeddin Efendi'nin de Osmanlı'nın yenilgisini düşman kuvvetlerinin sayısının çok olmasına bağlamak amacıyla abarttığını belirterek, eserlerinde onu kaynak alan Hammer'ın da ondan etkilenerek sayıyı "abartılı" yazdığını söyler. Öztuna, Rambaud'un görüşünü desteklediğini ve "en makul" sayının 250.000 olduğunu kabul eder.[135] Ayrıca Bıyıktay'ın her iki ordunun asker sayılarını oldukça az verdiğini belirtir.[135]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orduların düzeni</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tarafların temsilî muharebe düzenleri</span></span><br />
<br />
Bayezid, yanlardan ve arkadan bir saldırıya uğramamak amacıyla düşmanın süvari kuvvetlerinin Osmanlı birliklerinin cephesine gelecek veya düşman hareketini takip ederek hızlıca cephe alınabilecek bir alanı muharebe için seçti.[136] Bu nedenle ordu, cephesi Melikşah köyünün güney kısmına bakacak şekilde konuşlandırıldı. Yeniçerilerin tuttuğu yer yüksek olmasının yanı sıra, tahkim ve savunma için de uygundu.[136] Muharebe alanında Osmanlı ordusunun; 10.000 kişilik yeniçeri birliklerinin önünde azaplar ve tımarlı sipahilerden oluşan merkez kuvvetlerine Bayezid kumanda ediyordu.[137] Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi ve Musa Çelebi onun yanında ve arkasında yer alıyordu.[138] Sağ cenahta[p] Kara Timurtaş Paşa komutasındaki Anadolu eyalet askerleri ve onların sağında okçular vardı.[110] Yine Bayezid'in kayınbiraderi de olan Sırbistan Despotu Stefan Lazareviç'in kumandası altında tamamı zırhlı ve siyah giysili 20.000 asker de sağ cenahtaydı.[138][139] Sağ cenahta bir miktar Arnavut kuvveti de mevcuttu.[110] Sol cenah ise Süleyman Çelebi komutasındaki Rumeli askerlerinden meydana geliyordu.[110][138] Bunların gerisinde ise Kara Tatarlar ve ihtiyat kuvvetleri ile Mehmed Çelebi yer alıyordu. Sadrazam Çandarlı Ali Paşa'nın girişimiyle Anadolu ve Rumeli'den toplanan cerehor adıyla anılan bir askerî birlik de muharebede yer alıyordu.[140] Osmanlı ordusunun sah cenahı Mire Dağı'na ve sol cenahı ise ova tarafına düşüyordu.[110][141] Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri ise Melikşah köyünün güneyindeki tepede bulunuyordu.[142] Bayezid ayrıca, herhangi bir kuşatma girişimini önlemek için yaklaşık 4 kilometre uzaklıktaki Çataltepe'de takviye birlikleri bıraktı.[143] Saldırının Böyrek ve Mire dağları bölgesinde bulunan askerler tarafından yapılması planlandı.[143]<br />
<br />
Timur ise Ankara Kalesi'nin kuşatmasını kaldırdıktan sonra, ordusuyla kuzeye ilerledi ve nehrin karşı yakasındaki Çubuk Çayı ovasında kampını kurarak ordusunun su ihtiyacını da temin etti.[144] Ayrıca civardaki çeşmelere, Çubuk Çayı'nın Kızılcaköy, İncesu ve Bent derelerine zehir dökerek Osmanlıları susuz bırakırken, bölgedeki çeşme, sebil, kuyu, sarnıç, tarla, değirmen, depo, sürü ve çiftlikleri Bayezid'in kullanmaması için tahrip ettirdi.[144] Timur, ordusunun Çubuk ovasındaki savaş düzeninde merkezde yer alıyordu. Sağ cenahta Miranşah; onun yanında tamamıyla zırhlı süvari birlikleriyle Muhammed Sultan Mirza,[145] Pir Muhammed Mirza, Şeyh Nureddin, Ali Sultan, Ali Kavçin, Emir Mübeşşir ve Mutahharten vardı. Sol cenahta ise yine Timur'un oğlu Şahruh, Halil Sultan, Emirzade Rüstem, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah, Emir Şahmelik, Emir Burunduk, Sevincek Bahadır, Devlet Timur, Emir Musa ve Emir Bisteri vardı.[146] Hindistan'dan getirilen 32 zırhlı savaş fili, İsen Buga komutası altında ordunun önünde yer alıyordu. Birbirlerine zincirlerle bağlanan bu fillerin sırtlarında bir kule bulunur ve bu kulelerden düşman askerlere oklar ve ateşler atıldığı rivayet edilir.[115]<br />
İki ordunun karşılaşması<br />
"Her taraftan savaş erleri keskin kılıçlarını düşmanların kafasına öyle vuruyorlardı ki, bulutlardan kılıç yağıyor zannedilirdi.<br />
<br />
Gürzlerin ve okların çıkardığı seslerden savaş erlerinin ruhları feryad ediyordu.<br />
Süvarilerin atlarının kaldırdığı tozlardan hava karardı, muharebe meydanı ölülerle doldu."<br />
<br />
<br />
Muharebe gecesi, ileri karakollarda ve keşif birlikleri arasında sabaha kadar süren çarpışmalar dışında orduların ana kuvvetleri arasında herhangi bir çatışma yaşanmadı.[118] 28 Temmuz 1402 sabahında Bayezid ordusunu organize etti. Osmanlı sancakları açıldıktan sonra Bayezid, ordusunun sadakati ve başarılarından bahseden bir konuşma yaptı.[118] Timur da ordusunun düzenini sağladıktan sonra her muharebe öncesinde yaptığı gibi; iki rekât namaz kıldı ve onun emrinden sonra nefir, borgu ve nakkare sesleri ile birlikte muharebe başladı.[147][148][118] İlk olarak Timur ordusunun sağ cenahındaki Ebubekir Mirza komutasındaki birlikler ok saldırısıyla atak yaptı. Cihanşah Mirza ve Kara Yülük Osman Bey de muharebenin ilk hücumuna destek verdi.[118][148][119] Yapılan bu saldırıyı Rumeli tımarlı askerleri karşıladılar ve Timurluları geri püskürttüler.[149] Bir süre bu cenahtaki mücadelenin böyle devam etmesi sonrasında, muharebenin başında Osmanlı tarafında yer alan Kara Tatarlar taraf değiştirerek ön saflarındaki Rumeli askerlerine ok saldırısı yapmaya başladılar.[150][149] Bu durum Rumeli askerleri üzerinde olumsuz bir etkiye sebep oldu.[151][149] Mehmed Çelebi genel ihtiyat kuvvetleri ile birlikte sol cenahta Timurlulara karşı saldırı yapsa da durumu düzeltemedi.[151] İki ateş arasında kalan Osmanlı sol cenahı, kuvvet dengesinin Timurlular lehine değişmesiyle birlikte bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][149] Böylece Osmanlı sol cenahı yarı yarıya eksildi ve bu durum Osmanlıların maneviyatı üzerinde olumsuz bir etki bıraktı.[152] Moğollar, Türkmenler, Karakoyunlular, Tatarlar ve Kara Tatarlar saf değiştirdikten sonra Osmanlı sol cenahının arkasından saldırmaya başladılar.[153] Bu cenaha Timurlular tarafından yapılan saldırılar Osmanlılarca ancak öğleye doğru Bahadırtepe önlerinde durduruldu. Böylece Timurlular muharebenin bu aşamasında gerilere doğru çekilen Osmanlı ordusunun sol cenahının arkasına kadar sokularak üstünlüğü ele geçirdi.[154]<br />
<br />
<br />
Osmanlıların öğlene doğru merkezden gerçekleştirdiği genel hücumla Timur ordusu geriye püskürtüldü. Sultan Hüseyin'in Osmanlılara karşı başarısızlıkla sonuçlanan hücumunun ardından Muhammed Sultan Mirza'nın ihtiyat kuvvetleri bir hücum gerçekleştirdi. Osmanlı sağ cenahı bu hücumlara karşılık verdi. Timur ise bozulan sol cenahını yeniden takviye etti.[153] Timurluların bu cenaha yaptıkları saldırılar, Anadolu eyalet askerlerinin okçuları tarafından püskürtüldü. Sırp askerlerinin de bu savunmaya katılmasıyla birlikte karşı saldırıya geçen Osmanlılar, Timurluları güneye çekilmek zorunda bıraktı.[155] Ancak Timur karşı bir hamleyle geri çekilen ordusunu, birbirine bağlı zırhlı savaş filleri ve Mâverâünnehir'dan gelen zırhlı süvariler ile destekleyerek karşı saldırıya geçirdi.[155] Timur öğleden sonra ise ordusunda yer alan Germiyan, Saruhan, Aydın ve Menteşe beylerine kendi sancaklarını açtırarak; Osmanlı sağ cenahında bulunan Anadolu eyalet askerlerinin sipahilerini kendi saflarına çekti.[155] Böylece Osmanlı ordusunun sağ cenahı da bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][156] Bu durum üzerine Osmanlı ordusunun merkez kuvvetlerinin etrafı açıldı.[157] Sağ kanattaki Sırp birliklerinin mücadelesi ise Timur tarafından takdir edildi.[158][156][159]<br />
<br />
Timur, öğleden sonra ordusuna genel hücum emri verdi.[153] Bu esnada Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murad Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa; en büyük şehzade Süleyman Çelebi ile birlikte muharebe alanını terk ettiler.[158][153] Mehmed Çelebi ihtiyat kuvvetleriyle gerçekleştirdiği hücumla Timur ordusunun sol cenahını bozdu. Ancak Timur daha sonra zırhlı Semerkant kuvvetleriyle bu cenahı takviye etti.[160] Muharebeyi terk eden Süleyman Çelebi'nin peşine takılan Şeyh Nureddin ise başarısız bir kovalamadan sonra tekrar muharebe alanına döerek yaptığı saldırıyla Osmanlı sol cenahındaki Rumeli tımarlı sipahilerini bozdu.[161] Osmanlı ordusunda yalnızca Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri düşmana karşı başarıyla savunma yapıyordu.[161] İkindiye doğru Mehmed Çelebi kendi kuvvetleriyle birlikte muharebeden çekilerek sancak merkezi Amasya'ya gitti.[162][158] Mustafa Çelebi'nin kuvvetleri ise dağıldı ve kendisi de kayboldu.[q] İsa Çelebi de muharebe alanını terk etti.[161] Her iki cenahını kaybeden Osmanlılar burada kalan az sayıdaki kuvvetlerle birlikte merkezde birleşerek tek bir tümen hâline geldiler.[162]<br />
<br />
İkindi vaktinden sonra Bayezid elinde kalan birkaç bin kuvvetle birlikte Çataltepe'ye[r] çekildi. Timur, Bayezid'i yakalaması için oğlu Şahruh'u gönderdi. Şahruh'un yanında Miranşah, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah da kuvvetleriyle yer alıyordu. Timur askerleri Çataltepe'nin etrafını sararken Bayezid ise tepedeki birkaç bin askerden oluşan kuvvetiyle kendini savunuyordu. Timur'un, düşmanı takip etmek için dağılan kuvvetlerinin de gelmesiyle birlikte yaklaşık 70.000 askerden oluşan Timur kuvvetleri, Çataltepe'yi ablukaya aldılar.[164] Tepeye çıkmaya çalışan Timur ordusunun süvarileri ise Yeniçeriler veya sipahiler tarafından geri püskürtülmeye çalışılıyordu.[165] Bayezid güneşin batmasıyla birlikte, düşman hücumlarının azaldığı bir vakitte elindeki yaklaşık 300 sipahiyle kuşatmayı yararak kaçmaya karar verdi.[166] Bulunduğu tepenin kuzeydoğusuna doğru ilerleyerek; Sığırlıhacı istikametindeki düşman kuvvetlerinin oluşturduğu çemberi yarmayı başardı.[167] Timur, Bayezid'in kaçmaya çalışması üzerine Sultan Mahmud'u, yakalaması için gönderdi. Bayezid'in bu girişiminde, yanındaki askerlerin birçoğu sıcaktan ve susuzluktan dolayı hayatını kaybetti.[168] Bayezid muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklaşmayı başarsa da, Mahmutoğlan'a gelindiğinde atının tökezleyip düşmesiyle birlikte, hamle yapamadan aldığı bir gürz darbesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir edildi.[s][168][162][170][158] Musa Çelebi, Mustafa Çelebi, Kara Timurtaş Paşa[t] ve Rumeli Beylerbeyi Hoca Fîruz da Bayezid ile birlikte esir düştü.[162][158]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonrası</span></span><br />
<br />
<br />
Muharebenin neticelenmesiyle birlikte Bayezid'in yakalandığını öğrenen Timur, devlet erkânının tebriklerini kabul etti.[172] Bayezid gece yarısına doğru, oğlu Şahruh ile otağında satranç oynayan Timur'un yanına getirildi.[173] Timur, Bayezid'in ellerinin çözülerek "saygılı bir şekilde" yanına getirilmesini emretti ve onu karşılayarak, özetle bu duruma düşmesinin onun hatası olduğunu belirterek teselli etti.[168][163] Bayezid ise hatalı olduğunu kabul ederek Timur'un kendisini affetmesi durumunda yaşadığı müddetçe kendisinin ve çocuklarının elinden geldiğince hizmette kusur etmeyeceğini söyledi.[174][175] Bu sözlerden sonra Timur Bayezid'e hil'at giydirdi. Daha sonra Bayezid, oğulları Musa Çelebi ve Mustafa Çelebi'nin bulunarak kendi yanına getirilmesini talep etti. Birkaç gün sonra Musa Çelebi bulundu ve hil'at giydirilerek Bayezid'in yanına gönderildi.[174][175] Timur, Bayezid'i bir otağ kurdurarak orada ağırladı ve her gün sohbet edip teselli etti.[174] Muharebeden sonra Ankara Kalesi'nin kumandanı Hoca Fîruz'un oğlu Yakup Bey kaleyi Timur'a teslim etti.[174][176] Timur bu zaferden sonra Fransa Kralı VI. Charles ile İngiltere Kralı IV. Henry'ye mektup göndererek; kendilerinin yenemedikleri Osmanlı hükümdarına karşı zafer kazandığını bildirdi.[163] Trabzon İmparatoru III. Manuil, Timur'a haraç ödedi.[177]<br />
<br />
Timur, muharebenin ardından Muhammed Sultan Mirza'yı 30.000 kişilik bir ordu ile Bursa'ya, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah ve Rüstem Togay Buğa'yı da Konya, Akşehir ve Karahisar taraflarına takip ve istila amacıyla gönderdi.[174][178][179] Daha sonra Sivrihisar'a[180] oradan Kütahya'ya geçen Timur, burada bir eğlence düzenledi ve Bayezid'e çeşitli hediyeler verdi.[181] Bunun yanında Bayezid'e devletini geri iade edeceği vaadinde de bulundu.[182] Üç günlük bir yolculuktan sonra Bursa'ya ulaşan Muhammed Sultan Mirza, şehrin kontrolünü eline aldı. Daha sonra o tarihe kadar toplanan Osmanlı hazinesini ele geçirerek Timur'a yolladı. Bu yağmanın ardından şehir yakıldı.[181][183] Bursa'ya giren Şeyh Nureddin ise burada şehri yağmalayıp Ahmed Celâyir'in kızını, Stefan Lazareviç'in kız kardeşi aynı zamanda Bayezid'in eşi Olivera Despina Hatun'u ve Bayezid'in iki kızını esir aldı.[184][185] Timur, Bayezid'in kızlarından büyüğünü, Ebu Bekir Mirza ile Paşa Melek adındaki küçüğünü de Emir Celaleddin'in oğlu Şemseddin Muhammed ile evlendirdi.[182]<br />
Chronicorum Turcicorum adlı eserde Bayezid'in demir kafeste resmedildiği bir çizim (Philipp Lonicer, 1584)<br />
<br />
Bir-iki ay kadar Kütahya'da konaklayan Timur, daha sonra Altıntaş'a hareket etti.[186] Daha sonra muharebeyi terk eden Mehmed Çelebi, Bayezid'i kurtarmak amacıyla Altıntaş'a casuslar gönderdi. Bu casuslar, Bayezid'in bulunduğu otağa lağım kazarken yakalanıp idam edildi. Bayezid'i kaçırma girişiminde parmağı olduğu düşünülen Hoca Fîruz da idam edildi.[187] Bu olaydan sonra, Bayezid'in herhangi bir baskın ile kaçırılmaması için güvenlik önlemleri artırıldı.[188] Buna göre Timur'un Bayezid'in kaçırılmasını önlemek için demirden bir kafes yaptırarak onu bu kafeste taşıttığı rivayetleri mevcuttur.[v] Bizans İmparatoru II. Manuil ve Süleyman Çelebi, Timur'a tâbi olduklarını bildirdiler. Timur, Süleyman Çelebi'ye hil'atla birlikte çeşitli hediyeler yolladı.[191] Daha sonra Denizli'ye, oradan da İzmir'e hareket eden Timur, İzmir'de Hristiyanların elinde bir kalenin olduğu ve o tarihe kadar kimsenin orayı ele geçiremediğinin söylenmesi üzerine buraya Pir Muhammed Mirza ile Şeyh Nureddin'i elçi olarak gönderdi. İslam'a davet edilen Hristiyanların bu daveti geri çevirmeleri üzerine kale kuşatılarak ele geçirildi ve şövalyeleri kılıçtan geçirildi.[192][193] Buranın ardından sonra Foça Kalesi'ne yönelen Timur, kaledekilerin teslim olmasıyla burayı da ele geçirdi.[194] Bu esnada Bayezid'in oğlu İsa Çelebi de Timur'a hediyeler göndererek tâbiiyetini bildirdi. İsa Çelebi, Timur'un izni ile işgal ettiği Bursa'nın yönetimini eline aldı.[188]<br />
<br />
Bayezid'in 8 Mart 1403'te Akşehir'deyken ölmesi üzerine Timur, Bayezid'e ait topraklar ile ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini duyurdu.[195] Bayezid'in ölüm nedeniyle ilgili farklı iddialar mevcuttur: Bunlardan ilki Bayezid'in yüzük taşında sakladığı zehri içerek intihar ettiğidir. İkincisi ise gut hastalığı veya nefes darlığı sebebiyle eceliyle öldüğüdür.[196][197] 16. yüzyıl vakayinameleri ve daha sonraki Osmanlı vakayinameleri ile Hammer ve Gibbons gibi batılı Osmanlı tarihçileri Bayezid'in eceli ile öldüğünü kabul eder. Timur ve sonraki İran tarihçileri de aynı görüşü paylaşır. Bunun yanında ilk dönem Osmanlı kaynaklarından; Oruç Bey ve Hadîdî ise Bayezid'in Timur tarafından Semerkant'a götürüleceğini anladıktan sonra yüzüğündeki zehri içerek intihar ettiğini iddia eder.[197][198] Bayezid'in Timur tarafından öldürüldüğü iddiası ise zayıf bir iddia olarak kabul edilir.[u][197]<br />
Sonuçları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Genel ve politik sonuçları</span></span><br />
<br />
Ankara Muharebesi, Osmanlı tarihinin ilk üç asrında Osmanlı ordusunun ezici şekilde yenilgiye uğradığı ve devletin bir hükümdarının esir düştüğü tek örnek oldu.[173] Gibbons'a göre Ankara Muharebesi; Kosova ya da Niğbolu Muharebesi gibi kazanan ya da kaybeden ulusun kaderini etkilemediği için, tarihin akışını değiştirecek muharebeler arasında yer almamaktadır.[173]<br />
<br />
Timurlular, muharebe sonrası Anadolu'yu ordu birliklerinin muhtelif kolları ile ele geçirdi ve 1402 yazı ile 1402-1403 kışını Anadolu'da yerleştikleri İzmir, Manisa, Denizli, Uluborlu ve Kütahya yörelerinde dört grup hâlinde geçirdi. Bu süre zarfında Timur kuvvetleri, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yağma ve talan yaptı.[199] Muharebe sahasında Bayezid'in esir düşmesiyle birlikte Osmanlı Devleti, Osmanlı tarihinde Fetret Devri olarak bilinen[w] 11 yıl süren hükümdarsız bir dönem yaşadı.[202] Osmanlı Devleti'nin Bursa'daki devlet hazinesinin tamamı Timur ordusu tarafından ele geçirildi ve o tarihe kadar tutulan Osmanlı arşivleri yok edildi.[202][203]<br />
<br />
Bu yenilgi, Osmanlı Devleti'nin varlığını tehlikeye düşürdü[204] ve geçici süreliğine dağılmasına yol açtı.[202] Tuna kıyılarından Erzurum ve Halep limanlarına kadar uzanan ve genişlemekte olan Osmanlı Devleti'nin yerini, iç savaşların pençesindeki parçalanan bir devlet aldı.[205] Bunun yanında Anadolu ve Rumeli'deki birçok bölge terk edilirken, I. Murad zamanında ele geçirilen Çorum ile Bayezid devletinin topraklarına kattığı Amasya ve Tokat hariç, devlet Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına küçüldü.[202][206] Kalan topraklar ise Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı.[206]<br />
<br />
Ankara Muharebesi, kuruluş dönemini tamamlamakta olan Osmanlı Devleti'nin imparatorluk dönemine geçişini geciktirdi.[202][x] Osmanlılar tarafından kuşatma altında tutulan Konstantinopolis halkı, uzun süren kuşatma ve açlık nedeniyle Bayezid ile anlaşarak şehri teslim etmeye niyetlendilerse de, Ankara Muharebesi'nin başlamasıyla kuşatma kaldırıldı.[208] Timur, Bayezid'in topraklarını aldığı Anadolu beyliklerine yurtlarını yeniden iade etti. Wittek'in yazdığına göre; Saruhan beyi Manisa'ya muharebenin bitmesinden 3 hafta sonra, 17 Ağustos'ta alayla girdi. Böylece Erzincan'dan Menteşe Beyliği'nin yerleştiği Karya'ya kadar bütün eski Anadolu beylikleri yeniden kuruldu. Selçukluların başkenti Konya'da bulunan Karamanoğulları Beyliği ise onların meşru varisi oldukları gerekçesiyle, Anadolu'da üstünlük hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etti.[209] Karamanoğulları Sivrihisar ve Beypazarı bölgelerini kapsayacak şekilde Ankara ile Bursa arasına yerleşti.[210] Bunun yanında Kayseri, Kırşehir ve Antalya yörelerini de kontrolüne almasıyla, eski sınırlarından daha büyük bir hâkimiyet alanına ulaştı.[201]<br />
<br />
Yaşanan iç savaşlar Osmanlı gücünün sürekli zayıflamasına yol açarken, Romanya beylikleri, Venedik, Avusturya ve Macaristan gibi Avrupa devletleri yeniden güç kazandı.[211] Osmanlılara ait Selanik, Teselya, Konstantinopolis'in etrafındaki yerler, Karadeniz kıyıları, İskiri, Skopelos ve İskados adaları Bizans'a bırakıldı.[212][213] Osmanlılar, Rumeli'de Adriyatik kıyılarından; Pindus Dağları'nın doğusuna kadar geri çekildi. Süleyman Çelebi, "baba" olarak gördüğü Bizans İmparatoru II. Manuil'e küçük kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatma Hatun'u rehin olarak verdi.[213][214] Bizans, Osmanlılara ödediği haracı keserken Konstantinopolis'teki Türkleri şehir dışına attı.[202] Atina Dükalığı'nı 1402'de ele geçiren I. Antonio Acciaioli, Türklerle ittifak hâlinde olan Eğriboz'a saldırdı ve buranın karşısına düşen anakaradaki yaklaşık 8 kilometre uzunluğundaki yerleri Venedik Cumhuriyeti adına kendi tımarı olarak aldı. Böylece Türklerin yerleştiği köyler Venedik kontrolüne geçti.[215] Gibbons, "hayret verici" olarak nitelendirdiği Ankara'daki yenilgi sonrasında ya da şehzadeler arasında yaşanan Fetret Devri sırasında ne Bizanslıların ne Venediklilerin ne de Cenevizlilerin, Osmanlılara karşı düşmanca bir tavır almadıklarını kaydetti.[216] Ankara Muharebesi, Osmanlı'nın Anadolu ve Balkanlara derinden kök saldığını ve yaşanacak çeşitli aksiliklerin üstesinden gelebileceğini de kanıtladı.[217]<br />
<br />
Amasya hâkimi Mehmed Çelebi'nin diğer kardeşlerini yenerek yeniden birliği sağlamasıyla Osmanlı Devleti de jure konumuna yükseldi. Ancak muharebede esir olarak Semerkant'a götürülen şehzade Mustafa Çelebi, Timur'un ölümüyle birlikte tekrar Anadolu'ya gelerek önce Karamanoğlu, ardından Bizans ve Eflak himayesinde Rumeli'de saltanat iddialarına taraftar kazanmaya çalıştı. Bu sebeple Bizans'ın elinde olan Mustafa Çelebi, I. Mehmed ve II. Murad dönemlerinde Osmanlıların ihtiyatlı bir siyaset yolunu izlemesine sebep oldu. Mustafa Çelebi'nin müttefiklerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, 1416'da başlattıkları isyanla Anadolu'da karışıklığa yol açtı.[218] II. Murad döneminde Mustafa Çelebi 1421'de Edirne'de hükümdarlığını ilan etti. Ancak daha sonra yakalanarak idam edildi.[206]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ekonomik ve askerî sonuçları</span></span><br />
<br />
Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki kara ticaretinin büyük çoğunluğu Anadolu'daki yollar üzerinden yapılıyordu. Timur'un ordusuyla bu yollar üzerinde Anadolu ve civar ülkelere yaptığı seferler, buradaki ticaret ve ulaşımı engelledi ve Osmanlı Devleti ile diğer ülkelerin ticaret ve ekonomilerini olumsuz yönde etkiledi. Osmanlıların muharebeyi kaybetmesiyle birlikte ülke toprakları Timur İmparatorluğu'nun eline geçti ve Fetret Devri'nin başlamasıyla Anadolu'daki yurt içi ve kıtalararası ulaşım, ticaret ve ikmal işleri aksadı.[214] Bunlarla birlikte hemen hemen her şehirden alınan aman parası ile birlikte Osmanlı Devleti iktisadi olarak sıkıntıya düştü.[219]<br />
<br />
Muharebede Osmanlı ordusu yenilgiye uğrasa da kuvvetlerin birçoğu Anadolu'nun çeşitli bölgelerine çekilmeyi başardı. Osmanlı Devleti bu mağlubiyetten sonra Rumeli'de artık savunmaya geçmek zorunda kalırken, Timur İzmir ve Foça'yı Hristiyanların elinden alarak Müslümanlara bıraktı. Osmanlıların batıya doğru yaptığı seferler sona erdi ve esir alımı yapılamayınca Pençik Kanunu uygulanamadı.[214] Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini tekrar kontrolü altına aldı.[220][221] Deniz ve ticaret dengesi yeniden Venedik'in lehine döndü.[222]<br />
<br />
Yaşanan iç savaşlar insan mevcudiyetini azaltırken, Osmanlı ordu teşkilatı kadro bakımından eksildi. Mevcut kuvvetler ise yurtta iç güvenliği sağlayamayacak kadar yetersiz hâle geldi.[223] Muharebe sonrasında Anadolu'nun demografik yapısı kısmi değişikliklere maruz kaldı. Buna göre Orta Anadolu'daki Kara Tatarlar zorunlu olarak Orta Asya'ya göç ettirildi.[224][225] Büyük ticaret merkezlerinde veya kırsal kesimde yaşayan Türkmen, Kürt ve Araplar muharebeden sonra Rumeli'ye göç ettiler.[216] Halil İnalcık'a göre; Timur'un Anadolu'yu istila etmesi, Türk nüfusunun Balkanlara akmasına neden oldu.[219] Zanaatkâr ve ilim adamlarının Anadolu'dan Semerkant'a götürülmesi de, Osmanlı Devleti'ni sanayi ve ilim alanlarında olumsuz etkiledi.[226] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia[/b]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Montrö Boğazlar Sözleşmesi]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29089</link>
			<pubDate>Sat, 20 Jul 2024 14:17:06 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=29089</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Montrö Boğazlar Sözleşmesi</span></span><br />
<br />
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 1936'da imzalanan ve Türkiye'ye İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası sözleşmedir. Sözleşme, Türkiye'ye Boğazlar üzerinde tam kontrol hakkı verir ve barış zamanı sivil gemilerin özgürce geçişini garantiler. Sözleşme, Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkelere ait savaş gemilerinin geçişini sınırlar. Sözleşmenin şartları, özellikle Sovyetler Birliği Donanması'na Akdeniz'e erişim hakkı sağlaması yıllar boyunca tartışma konusu olmuştur. 1923'te Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçmiştir. Bu sözleşmeyle birlikte Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun da görevi sonlanmıştır.<br />
<br />
Türkiye, Lozan Antlaşması'yla birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin getirdiği kısıtlamalardan dolayı daima endişe içinde olmuştu. Sözleşmenin imzalandığı tarihlerde güncelliğini koruyan silahsızlanma ümitlerine güvenen Türkiye'nin silahlanma yarışının tekrar başlamasıyla duyduğu huzursuzluk giderek artmıştı. Türkiye, duyduğu bu huzursuzluğu ve Boğazlar'ın statüsünde değişiklik yapılması yolundaki teklifini konu ile ilgili imzacı devletlere duyurduğunda farklı kutuplarda yer almaya başlayan bu devletlerin hemen hepsinden ortak bir anlayış görmüştü. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir notasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: "Türkiye'nin Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabul edilmektedir."<br />
<br />
Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş rejimi ile her zaman yakından ilgilenen Birleşik Krallık'ın Türkiye'yi desteklemesine paralel olarak Balkan Antantı Daimi Konseyi'nin 4 Mayıs 1936'da Belgrad'da yaptığı toplantıda Türkiye'nin teklifini destekleme kararı alınmıştır. Türkiye'nin girişimi Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin diğer akitleri tarafından da kabul edilince Boğazlar'ın rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin Montrö kentinde toplanmıştır. İki ay süren toplantılardan sonra 20 Temmuz 1936'da Bulgaristan, Fransa, Büyük Britanya, Avustralya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Türkiye tarafından imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye'nin kısıtlanmış hakları iade edilmiş ve boğazlar bölgesinin egemenliği Türkiye'ye geçmiştir.[2] Türkiye daha önce Sovyetler Birliği ile yaptığı saldırmazlık antlaşması uyarınca Sovyetler Birliği'nin de desteği alınmıştır. Sözleşme 9 Kasım 1936'da yürürlüğe girmiş ve Milletler Cemiyeti Sözleşme Serisi'ne 11 Kasım 1936'da kaydedilmiştir.[3] Günümüzde yürürlüktedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Maddeleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ticari Gemilerin Geçiş Rejimi</span></span><br />
<br />
    Barış zamanında, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir işlem (formalite) - sağlık denetimi hariç - olmaksızın Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır.<br />
    Savaş zamanında Türkiye, savaşan değil ise bayrak ve yük ne olursa olsun Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.<br />
    Savaş zamanında Türkiye savaşta ise, Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla Boğazlar'da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlar'a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.<br />
    Türkiye'nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda, Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır; ancak gemilerin Boğazlar'a gündüz girmeleri ve geçişin her seferinde Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir. Kılavuzluk, bir durumda zorunlu kılınabilecek; ancak ücrete bağlı olmayacaktır.<br />
<br />
Savaş Gemilerinin Tâbi Olacağı Yaptırımlar ve Geçiş Rejimi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Barış Zamanı</span></span><br />
<br />
    Karadeniz'e kıyısı olan devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgâha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye'ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlar'dan geçirme hakkına sahip olacaklardır. Söz edilen devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye'ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgâhlarda onarılmak üzere de Boğazlar'dan geçebileceklerdir. Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlar'dan tek başlarına geçmeleri gerekecektir.<br />
    Savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi için, Türk Hükûmeti'ne diplomasi yoluyla bir ön bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan devletler için bu süre on beş gündür.<br />
    Boğazlar'dan geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek toplam tonajı 15.000 tonu aşmayacaktır.<br />
    Herhangi bir anda, Karadeniz'in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton aşarsa diğer kıyıdaş ülkeler Karadeniz donanmalarının tonajlarını en çok 45.000 tona varıncaya değin arttırabilirler. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, Türk Hükûmetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz'deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecektir; Türk Hükûmeti de, bu bilgiyi, kıyıdaş olmayan diğer devletlerle Milletler Cemiyeti nezdinde paylaşacaktır.<br />
    Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, bu kuvvetin toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşamaz.<br />
    Karadeniz'de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Savaş Zamanı</span></span><br />
<br />
    Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, savaş gemileri yukarıda belirtilen koşullar içinde, Boğazlar'da tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.<br />
    Saldırıya uğramış bir Devlete ve Türkiye'yi bağlayan bir karşılıklı yardım antlaşması gereğince yapılan yardım durumları dışında savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi yasak olacaktır.<br />
    Karadeniz'e kıyıdaş olan ya da olmayan devletlere ait olup da bağlama limanlarından ayrılmış bulunan savaş gemileri, kendi limanlarına gitmek maksadıyla boğaz geçişi yapabilirler.<br />
    Savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlar'da herhangi bir el koymaya girişmeleri, denetleme (ziyaret) hakkı uygulamaları ve başka herhangi bir düşmanca eylemde bulunmaları yasaktır.<br />
    Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükûmeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.<br />
    Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye savaş durumu geçiş rejimini uygulamaya başlayacak ancak; Milletler Cemiyeti Konseyi Türkiye'nin aldığı önlemleri 3'te 2 çoğunlukla haklı bulmazsa Türkiye bu önlemlerini geri almak zorunda kalacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uçaklar</span></span><br />
<br />
    Sivil uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükûmeti, Boğazların yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterecektir; sivil uçaklar, Türk Hükûmetine, ara sıra (tarifesiz) yapılan uçuşlar için üç gün öncesinden bir ön bildirim ile, düzenli (tarifeli) servis uçuşları için geçiş tarihlerini belirten genel bir ön-bildirimde bulunarak, bu yolları kullanabileceklerdir.<br />
    Öte yandan, Boğazların yeniden askerleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, Türk Hükûmeti, yine de Türkiye'de yürürlükte olan hava ulaşımı yönetim kuralları uyarınca, Avrupa ile Asya arasında Türk ülkesi üzerinden uçmalarına izin verilmiş olan sivil uçaklara, tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli kolaylıkları sağlayacaktır. Bir uçuş izninin verilmiş olduğu durumlarda, Boğazlar bölgesinde izlenecek yol belirli dönemlerde gösterilecektir.[4]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Genel Hükümler</span></span><br />
<br />
    Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.<br />
    Türk Hükûmeti, sözleşmenin, savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fesih şartları</span></span><br />
<br />
Sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, 20 yıl sürecektir. Bununla birlikte, sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır.<br />
<br />
20 Temmuz 1956'da sözleşmenin süresi bitmiş, sözleşmeyi imzalayan devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni değiştirmek için girişimlerde bulunmuşlar ancak başarılı olamamışlardır.<br />
<br />
Uluslararası Deniz Hukuku kuralları ve fesih şartlarında da belirtildiği gibi gemilerin uğraksız geçiş (transit değildir) hakkı gereği sözleşmenin değişmesi durumunda dahi, sözleşmenin I sayılı Ek'i değişmedikçe Türk Boğazları'ndan geçecek hiçbir gemiden zorunlu olarak, sözleşmenin I sayılı Ek'inde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka ücret talep edilemeyecektir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Montrö Boğazlar Sözleşmesi</span></span><br />
<br />
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 1936'da imzalanan ve Türkiye'ye İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası sözleşmedir. Sözleşme, Türkiye'ye Boğazlar üzerinde tam kontrol hakkı verir ve barış zamanı sivil gemilerin özgürce geçişini garantiler. Sözleşme, Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkelere ait savaş gemilerinin geçişini sınırlar. Sözleşmenin şartları, özellikle Sovyetler Birliği Donanması'na Akdeniz'e erişim hakkı sağlaması yıllar boyunca tartışma konusu olmuştur. 1923'te Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçmiştir. Bu sözleşmeyle birlikte Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun da görevi sonlanmıştır.<br />
<br />
Türkiye, Lozan Antlaşması'yla birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin getirdiği kısıtlamalardan dolayı daima endişe içinde olmuştu. Sözleşmenin imzalandığı tarihlerde güncelliğini koruyan silahsızlanma ümitlerine güvenen Türkiye'nin silahlanma yarışının tekrar başlamasıyla duyduğu huzursuzluk giderek artmıştı. Türkiye, duyduğu bu huzursuzluğu ve Boğazlar'ın statüsünde değişiklik yapılması yolundaki teklifini konu ile ilgili imzacı devletlere duyurduğunda farklı kutuplarda yer almaya başlayan bu devletlerin hemen hepsinden ortak bir anlayış görmüştü. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir notasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: "Türkiye'nin Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabul edilmektedir."<br />
<br />
Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş rejimi ile her zaman yakından ilgilenen Birleşik Krallık'ın Türkiye'yi desteklemesine paralel olarak Balkan Antantı Daimi Konseyi'nin 4 Mayıs 1936'da Belgrad'da yaptığı toplantıda Türkiye'nin teklifini destekleme kararı alınmıştır. Türkiye'nin girişimi Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin diğer akitleri tarafından da kabul edilince Boğazlar'ın rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin Montrö kentinde toplanmıştır. İki ay süren toplantılardan sonra 20 Temmuz 1936'da Bulgaristan, Fransa, Büyük Britanya, Avustralya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Türkiye tarafından imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye'nin kısıtlanmış hakları iade edilmiş ve boğazlar bölgesinin egemenliği Türkiye'ye geçmiştir.[2] Türkiye daha önce Sovyetler Birliği ile yaptığı saldırmazlık antlaşması uyarınca Sovyetler Birliği'nin de desteği alınmıştır. Sözleşme 9 Kasım 1936'da yürürlüğe girmiş ve Milletler Cemiyeti Sözleşme Serisi'ne 11 Kasım 1936'da kaydedilmiştir.[3] Günümüzde yürürlüktedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Maddeleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ticari Gemilerin Geçiş Rejimi</span></span><br />
<br />
    Barış zamanında, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir işlem (formalite) - sağlık denetimi hariç - olmaksızın Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır.<br />
    Savaş zamanında Türkiye, savaşan değil ise bayrak ve yük ne olursa olsun Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.<br />
    Savaş zamanında Türkiye savaşta ise, Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla Boğazlar'da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlar'a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.<br />
    Türkiye'nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda, Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır; ancak gemilerin Boğazlar'a gündüz girmeleri ve geçişin her seferinde Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir. Kılavuzluk, bir durumda zorunlu kılınabilecek; ancak ücrete bağlı olmayacaktır.<br />
<br />
Savaş Gemilerinin Tâbi Olacağı Yaptırımlar ve Geçiş Rejimi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Barış Zamanı</span></span><br />
<br />
    Karadeniz'e kıyısı olan devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgâha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye'ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlar'dan geçirme hakkına sahip olacaklardır. Söz edilen devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye'ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgâhlarda onarılmak üzere de Boğazlar'dan geçebileceklerdir. Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlar'dan tek başlarına geçmeleri gerekecektir.<br />
    Savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi için, Türk Hükûmeti'ne diplomasi yoluyla bir ön bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan devletler için bu süre on beş gündür.<br />
    Boğazlar'dan geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek toplam tonajı 15.000 tonu aşmayacaktır.<br />
    Herhangi bir anda, Karadeniz'in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton aşarsa diğer kıyıdaş ülkeler Karadeniz donanmalarının tonajlarını en çok 45.000 tona varıncaya değin arttırabilirler. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, Türk Hükûmetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz'deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecektir; Türk Hükûmeti de, bu bilgiyi, kıyıdaş olmayan diğer devletlerle Milletler Cemiyeti nezdinde paylaşacaktır.<br />
    Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, bu kuvvetin toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşamaz.<br />
    Karadeniz'de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Savaş Zamanı</span></span><br />
<br />
    Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, savaş gemileri yukarıda belirtilen koşullar içinde, Boğazlar'da tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.<br />
    Saldırıya uğramış bir Devlete ve Türkiye'yi bağlayan bir karşılıklı yardım antlaşması gereğince yapılan yardım durumları dışında savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi yasak olacaktır.<br />
    Karadeniz'e kıyıdaş olan ya da olmayan devletlere ait olup da bağlama limanlarından ayrılmış bulunan savaş gemileri, kendi limanlarına gitmek maksadıyla boğaz geçişi yapabilirler.<br />
    Savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlar'da herhangi bir el koymaya girişmeleri, denetleme (ziyaret) hakkı uygulamaları ve başka herhangi bir düşmanca eylemde bulunmaları yasaktır.<br />
    Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükûmeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.<br />
    Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye savaş durumu geçiş rejimini uygulamaya başlayacak ancak; Milletler Cemiyeti Konseyi Türkiye'nin aldığı önlemleri 3'te 2 çoğunlukla haklı bulmazsa Türkiye bu önlemlerini geri almak zorunda kalacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uçaklar</span></span><br />
<br />
    Sivil uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükûmeti, Boğazların yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterecektir; sivil uçaklar, Türk Hükûmetine, ara sıra (tarifesiz) yapılan uçuşlar için üç gün öncesinden bir ön bildirim ile, düzenli (tarifeli) servis uçuşları için geçiş tarihlerini belirten genel bir ön-bildirimde bulunarak, bu yolları kullanabileceklerdir.<br />
    Öte yandan, Boğazların yeniden askerleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, Türk Hükûmeti, yine de Türkiye'de yürürlükte olan hava ulaşımı yönetim kuralları uyarınca, Avrupa ile Asya arasında Türk ülkesi üzerinden uçmalarına izin verilmiş olan sivil uçaklara, tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli kolaylıkları sağlayacaktır. Bir uçuş izninin verilmiş olduğu durumlarda, Boğazlar bölgesinde izlenecek yol belirli dönemlerde gösterilecektir.[4]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Genel Hükümler</span></span><br />
<br />
    Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.<br />
    Türk Hükûmeti, sözleşmenin, savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fesih şartları</span></span><br />
<br />
Sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, 20 yıl sürecektir. Bununla birlikte, sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır.<br />
<br />
20 Temmuz 1956'da sözleşmenin süresi bitmiş, sözleşmeyi imzalayan devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni değiştirmek için girişimlerde bulunmuşlar ancak başarılı olamamışlardır.<br />
<br />
Uluslararası Deniz Hukuku kuralları ve fesih şartlarında da belirtildiği gibi gemilerin uğraksız geçiş (transit değildir) hakkı gereği sözleşmenin değişmesi durumunda dahi, sözleşmenin I sayılı Ek'i değişmedikçe Türk Boğazları'ndan geçecek hiçbir gemiden zorunlu olarak, sözleşmenin I sayılı Ek'inde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka ücret talep edilemeyecektir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hititler]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=26972</link>
			<pubDate>Wed, 13 Mar 2024 04:44:48 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=26972</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİTİTLER</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SİY ASAL TARİH <br />
1. TARIHÖNCESİNDEN TARİHE </span></span><br />
Toplumların Tarihöncesi çağları, henüz kendileriyle ilgili <br />
dolaysız bilgi veren yazılı belgelerin bulunmadığı, başka bir <br />
deyişle herhangi bir yazı sistemini dillerine uygulamaya <br />
geçmedikleri zaman kesitleridir. Bu dönemlerde toplumların <br />
yarattıkları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili <br />
bilgiler, günümüze gelebilmiş maddi belgeler'in arkeologlar <br />
tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılması sonucu elde <br />
edilmektedir. Maddi belgelerden, günümüzde artık yaşama<br />
 yan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile, mimarlık <br />
ve sanat eserleri anlaşılmaktadır. Bu suskun belgelerin <br />
dışında, bir de o günkü toplumların fikir ürünleri <br />
diyebileceğimiz yazılı belgeler bulunmaktadır ki, bunların <br />
okunması ile elde edilen bilgilerin ışığı altında insanlığın <br />
geçmişi hemen her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir. Bu <br />
aşamaya gelen toplumlar, tarihöncesi çağlardan tarihsel <br />
çağlara geçmiş sayılırlar. Eğer, bir toplum henüz kendisiyle <br />
ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına <br />
gelmemiş, fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını <br />
bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi <br />
veriyorsa, söz konusu insan topluluğu protohistoril bir çağ <br />
yaşıyor demektir. · <br />
Anadolu'da 'yaşayan toplumlar da tarih çağlarına geçmeden <br />
önce, Ön Asya adını verdiğimiz ve yaklaşık olarak batıda Ege <br />
Adaları'ndan başlayarak Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, <br />
Mezopotamya ve !ran'ı içine alan coğrafi alanda yaşamış <br />
yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış <br />
toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir <br />
protohistorik çağa ulaşmıştır. <br />
Anadolu, Ön Asya'nın kapsamına giren yukarıdaki alanlar <br />
içinde iki bakımdan önemli bir yere sahipti. Bu önemin birinci <br />
nedeni Anadolu'nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktay<br />
18 -ı <br />
dı; Ege dünyası ile Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan <br />
Anadolu Yarımadası idi. Ancak, bu durumu nedeniyle <br />
Anadolu'yu çoğu kez görüldüğü gibi, bir köprü olarak da <br />
nitelemek doğru değildir, çünkü köprü daha çok bir geçiş <br />
aracıdır; oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir <br />
toprak parçası değil, yerleşilen, yurt edinilen, yöresindeki <br />
bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen, değerli bir <br />
yaşam alanı idi. Anadolu'nun ikinci önemli yönü ekonomikti. <br />
Anadolu, ilgili komşu toplumların yazılı belgelerinden <br />
sağlanan ilk bilgilere bakılacak olursa ön Asya'nın, <br />
özellikle Mezopotamya'mn, inşaat ahşabı, bakır ve gümüş <br />
gereksinmesini karşılayan bir hammadde deposu durumun<br />
daydı. Anadolu toplumları henüz büyük bir devıet haline <br />
gelmemişken, Mezopotamya'da bir İmparatorluk kurmuş olan <br />
Akad Kralı Sargon (IÖ 2340-2284), tarihsel içerikli <br />
y~zıtlarında Amanus ve Toros Dağları'na, yani Anadolu'nun <br />
guneydoğu sınırlarına değin geldiğinden söz etmektedir, <br />
Kendinden sonra,_ fakat yine Akadlı Sargon'a atfen yazılan, <br />
daha çok efsanevı karakter taşıyan ve literatüre Savaş Kralı <br />
Efsanesi olarak geçmiş belgede ise, Sargon'un Anadolu <br />
içlerine sefer düzenlediği anlatılmaktadır. Belgeye göre, <br />
Anadolu'da bulunan ve Hitit dönemindeki Puruşhanda kenti <br />
ile eşitliği kuşkusuz olan Burşahanda kenti tüccarlarından <br />
bir kurul Dilnyanın kralı olarak niteledikleri Sargon'a <br />
başvurarak, ondan kendilerini korumasını, rica ederler; <br />
çilnkil onlar asker değildirler. Sargon'un gideceği ülke çeşitli <br />
ağaçlarla dolu, ormanlık, zengin bir ülkedir; ama, <br />
Burşahanda'ya değin yol uzun ve zahmetli bir yolculuk <br />
gerektirecektir. Sargon'un bu sefere girişip, girişmediğini bu <br />
belgeden öğrenemiyoruz. Fakat, eğer Puruşhanda kenti, <br />
araştırıcıların Hitit metinlerinden çıkardıkları sonuca göre <br />
gerçekten <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">SİYASAL TARİH <br />
<br />
1. TARIHÖNCESİNDEN TARİHE </span></span><br />
<br />
Toplumların Tarihöncesi çağları, henüz kendileriyle ilgili <br />
dolaysız bilgi veren yazılı belgelerin bulunmadığı, başka bir <br />
deyişle herhangi bir yazı sistemini dillerine uygulamaya <br />
geçmedikleri zaman kesitleridir. Bu dönemlerde toplumların <br />
yarattıkları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili <br />
bilgiler, günümüze gelebilmiş maddi belgeler'in arkeologlar <br />
tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılması sonucu elde <br />
edilmektedir. Maddi belgelerden, günümüzde artık yaşama<br />
 yan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile, mimarlık <br />
ve sanat eserleri anlaşılmaktadır. Bu suskun belgelerin <br />
dışında, bir de o günkü toplumların fikir ürünleri <br />
diyebileceğimiz yazılı belgeler bulunmaktadır ki, bunların <br />
okunması ile elde edilen bilgilerin ışığı altında insanlığın <br />
geçmişi hemen her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir. Bu <br />
aşamaya gelen toplumlar, tarihöncesi çağlardan tarihsel <br />
çağlara geçmiş sayılırlar. Eğer, bir toplum henüz kendisiyle <br />
ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına <br />
gelmemiş, fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını <br />
bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi <br />
veriyorsa, söz konusu insan topluluğu protohistoril bir çağ <br />
yaşıyor demektir. · <br />
Anadolu'da 'yaşayan toplumlar da tarih çağlarına geçmeden <br />
önce, Ön Asya adını verdiğimiz ve yaklaşık olarak batıda Ege <br />
Adaları'ndan başlayarak Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, <br />
Mezopotamya ve !ran'ı içine alan coğrafi alanda yaşamış <br />
yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış <br />
toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir <br />
protohistorik çağa ulaşmıştır. <br />
Anadolu, Ön Asya'nın kapsamına giren yukarıdaki alanlar <br />
içinde iki bakımdan önemli bir yere sahipti. Bu önemin birinci <br />
nedeni Anadolu'nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktay<br />
18 -ı <br />
dı; Ege dünyası ile Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan <br />
Anadolu Yarımadası idi. Ancak, bu durumu nedeniyle <br />
Anadolu'yu çoğu kez görüldüğü gibi, bir köprü olarak da <br />
nitelemek doğru değildir, çünkü köprü daha çok bir geçiş <br />
aracıdır; oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir <br />
toprak parçası değil, yerleşilen, yurt edinilen, yöresindeki <br />
bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen, değerli bir <br />
yaşam alanı idi. Anadolu'nun ikinci önemli yönü ekonomikti. <br />
Anadolu, ilgili komşu toplumların yazılı belgelerinden <br />
sağlanan ilk bilgilere bakılacak olursa ön Asya'nın, <br />
özellikle Mezopotamya'mn, inşaat ahşabı, bakır ve gümüş <br />
gereksinmesini karşılayan bir hammadde deposu durumun<br />
daydı. Anadolu toplumları henüz büyük bir devıet haline <br />
gelmemişken, Mezopotamya'da bir İmparatorluk kurmuş olan <br />
Akad Kralı Sargon (IÖ 2340-2284), tarihsel içerikli <br />
y~zıtlarında Amanus ve Toros Dağları'na, yani Anadolu'nun <br />
guneydoğu sınırlarına değin geldiğinden söz etmektedir, <br />
Kendinden sonra,_ fakat yine Akadlı Sargon'a atfen yazılan, <br />
daha çok efsanevı karakter taşıyan ve literatüre Savaş Kralı <br />
Efsanesi olarak geçmiş belgede ise, Sargon'un Anadolu <br />
içlerine sefer düzenlediği anlatılmaktadır. Belgeye göre, <br />
Anadolu'da bulunan ve Hitit dönemindeki Puruşhanda kenti <br />
ile eşitliği kuşkusuz olan Burşahanda kenti tüccarlarından <br />
bir kurul Dilnyanın kralı olarak niteledikleri Sargon'a <br />
başvurarak, ondan kendilerini korumasını, rica ederler; <br />
çilnkil onlar asker değildirler. Sargon'un gideceği ülke çeşitli <br />
ağaçlarla dolu, ormanlık, zengin bir ülkedir; ama, <br />
Burşahanda'ya değin yol uzun ve zahmetli bir yolculuk <br />
gerektirecektir. Sargon'un bu sefere girişip, girişmediğini bu <br />
belgeden öğrenemiyoruz. Fakat, eğer Puruşhanda kenti, <br />
araştırıcıların Hitit metinlerinden çıkardıkları sonuca göre <br />
gerçekten <br />
<br />
bulunulmuşsa <br />
da, <br />
bunlar <br />
başarısız <br />
kalmıştır. <br />
1893-94 yıllarında E. Chantre bu tabletlerin Kültepe'de <br />
bulunabileceğini düşünmüş, ~cak bu düşünce bir türlü <br />
doğrulanamamış ve 1925'e değin her yıl daha çok sayıda <br />
tablet <br />
eski eser pazarlarına sunulmuştur. Sonunda Çek <br />
bilgini B.Hrozny, Kültepe'de kazılar yapmaya başladığında, <br />
tabletlerin höyükten değil de, çok yakinındaki bir tarladan <br />
çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada <br />
başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir. Daha <br />
sonra Hrozny bu ~azıları sürdürememiş ve araya giren 2. <br />
Dünya Savaşı nedeniyle araştırmalara ara verme zorunlulu<br />
ğu doğmuştur. <br />
Gerek Kültepe Höyüğü'nde, gerek Asurlu tüccarların <br />
oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşme<br />
 de, 1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. <br />
Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmaktadır. Bu <br />
kazılar sonucunda, bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak <br />
niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmış<br />
 br. Bunlardan IV. ve III. tabakalar en eski yerleşmeler olup, <br />
yazılı belgeden yolrnuııdur. il ve 1b tabakalarında bulunan <br />
tabletlerin sayısı ise onbine varmaktadır._ <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ASUR TİCARET KOL-ONİLERİ </span></span><br />
Mezopotamya'da kurulmuş devletlerin tarihleri, ilk kuruluş <br />
evreleri dış,a- tutulacak olursa, Anadolu'nuıı tarihine göre <br />
daha iyi bilinir. Bunun nedeni, Mezopotamya'da yapılmış ve <br />
bugün de sürmekte olan yoğun arkeolojik araşbrmalarda ele <br />
geçen yazılı belge sayıslDlll fazlalığı kadar, bu yazılı belgeler <br />
arasında bulunan kral listelerinin varlığıdır. Kral listeleri, <br />
habrlanabilen <br />
ilk krallardan, <br />
belgenin yazıldığı ana kadar <br />
başa geçmiş bütün kralları tahtta kalış süreleri ile birlikte <br />
sıralar. Aradan geçen zamanla ilk kralların tümü akılda <br />
tutulamamış olduğundan, adları bilinen krallara çok uzun <br />
egemenlik süreleri verilmiş; böylece daha iyi hatırlanan <br />
krallarla <br />
ilk . başa geçenlar <br />
arasında oluşan boşluk <br />
kapatılmaya çalışılmıştır. Bundan dolayı, başlangıç evreleri <br />
için bu listeler fazla güvenilir tarih kaynakları değilse de, <br />
daha sonraki tarihsel gelişimin öğrenilmesinde yararları <br />
büyüktür. Yukardaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi, kral <br />
listeleri sadece hangi kralın hangisinden sonra geldiğini, kaç <br />
yıl başta kaldığını gösteren ve devletlerin göreli (nisbi) <br />
kronolojisini belirleyen kaynaklardır. Örneğin, Kral A, 10 yıl <br />
hükümdarlık etmiş, sonra başa geçen Kral B, 25 yıl tahtta <br />
kalmıştır. Listede üçüncü kral olarak görünen Kral C ile <br />
Kı:a~ A arasında 35 yıllık bir süre olduğu hesaplanabilmekte<br />
akıp <br />
dir, ancak bu 35 yıllık za_man dilimi, dünyanın yaratılışından <br />
bugüne <br />
giden <br />
ve <br />
çeşitli <br />
takvim <br />
sistemleri <br />
ile <br />
_kavrayabildiğimiz zaman içinde nereye oturtulmalıdır? <br />
Örneğin 1800-1835 arasına mı ya da 1210-1245 arasına mı? <br />
İşte kral listeleri bu sorulara yanıt vermez, ama dolaylı <br />
olarak bunların yanıtlanmasına da yardım eder. Göreli <br />
kronolojiyi, kesin kronoloji haline sokmak için, yukarıdaki -örnekte"Verdiğinıiz zaman dilimi içinde bir değişmez nokta <br />
bulmak gerekmektedir. Bu kesin noktayı da bize Mısır ve <br />
Mezopotamya kaynaklı olan astronomi çalışmaları ve <br />
gökyüzü cisimlerinin hareketlerine, ay ve güneş tutulmaları<br />
 na ait gözlemlerin kaydedilmiş olduğu belgeler sağlar. Bu gibi <br />
olaylar bazen çok uzun aralıklarla da olsa: periyodik olarak <br />
tekrarlanmakta <br />
ve bu periyodların süresi biliniyorsa, aynı <br />
durumun ne. zamanlar görülmüş olabileceği geriye doğru <br />
hesapl_an~~ktadır. Sözgelimi eğer Kral B döneminin 3. yılında <br />
tam bır guneş tutulması olduğu belgelenmişse, bu kralın <br />
yaşamış olduğu sanılan zaman kesiti içine rastlayan güneş <br />
tutulması hesaplanır ve diyelim ki. 10 1337 yılı bulunur. <br />
<br />
Bundan sonrası arlık kolaydır; elde edilen bu değişmez <br />
noktadan hareketle, yalnız Kral B'nin değil, listede adı geçen <br />
bütün kralların tarihleri saptanabilir, dolayısıyla bir devletin <br />
kronolojisi anahatları ile ortaya çıkar. <br />
Kültepe yanındaki Asurlu tüccarlara ait yerleşme yerinde <br />
saptanan II. tabakada bulunan tabletlerde geçen İrişum, <br />
Sargan ve Puzuraşşur gibi Asur kral adları ve her yıl atanan <br />
ve yıllara adlarını veren yıl memurlan'n~n adları yardımıyla <br />
bu tabaka İÖ 19.yüzyıla, Ib tabakası ıse, tö 18. yüzyıla <br />
tarihlenebilmektedir. <br />
Buradaki tabletlerden anlaşıldığına göre , yönetim merkezi <br />
Mezopotamya'daki Asur (bugün ~.alat Şergat) kenti olan <br />
Asur Devleti vatandaşlan-· olan tuccarlar, İÖ 19. ve 18. <br />
yüzyıllarda Kültepe'de. ol?uğu gibi, An~~o}u'~un d~ğiş~k <br />
yerlerinde ticaret kolonılerı kurmuşlar ve ıyı orgutlenmış bır <br />
pazar ağı geliştirmişlerdi. Bu ağ, iki tür ticaret merkezinden <br />
oluşmaktaydı. Bunlardan biri, Anadolu'da o zaman varlığı <br />
yine tabletlerden <br />
anlaşılan, henüz merkezi bir devlet <br />
otoritesine bağlı olmayan kent beylikleri yakınında kurulmuş <br />
·olan, Asurlu tüccarların belirli bir serbesti içinde yaşayıp <br />
mesleklerini icra ettikleri, adına karıun denilen ve Asurca <br />
liman ve nhbm anlamına gelen yerleşmeler, büyük <br />
yerleşmelerdi. Diğer bir yerleşme ise Asurca ubrıun/ <br />
wabruın sözcüğünden türetilmiş olan wabartuın'lar [anlamı <br />
misafir) bulunmaktaydı ki, bunlar herhalde ana merkezler <br />
arasında tüccarların konakladıkları, belki mallarını geçici <br />
olarak depoladıkları, bir çeşit kervansaraylardı. <br />
Ticaret kolonisi terimi . Asur'un Anadolu içine uzanan siyasal <br />
egemenliği olarak anlaşıımamaııctır. Hunlar, hem Asurlu <br />
tiiccarlara, <br />
hem de koruması altına girdikleri kent beylerine <br />
karşılıklı çıkarlar sağlayan bir ticaret sistemin parçalarıydı. <br />
Dikkat edilmesi gereken ikinci bir nolctA nA. bu kolonilerin <br />
uluslararası bir karakter göstermesidir. Ele geçen belgeler<br />
deki tüccar adları incelendiğinde, burada yalnız Asurlular'ın <br />
yerli <br />
Anadolu halkına ait kişilerin de ticaret <br />
değil, <br />
şirketlerine sahip oldukları ortaya çıkmaktadır. Bunların <br />
yanında Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya kökenli kişiler <br />
de ticaret yapmaktaydı. Bu nedenle, çoğunluğu Asurla sıkı <br />
ilişkili tüccarlardan <br />
oluşan bir topluluğu barındırmasına <br />
karşın bu yerleşmelerin, yabancı devletlerin ve hükümdarla<br />
rın egemenliğinde olmadığını vurgulamak gerekmektedir. <br />
Sözünü ettiğimiz ticaret ağı, Kültepe karum'unun II. katı ile <br />
çağdaş belgelerde 10, Ib ile çağdaş belgelerde ise 4 adet <br />
olarak görülmektedir. Wabartum'lar ise, II. tabakaya ait <br />
belgelerde yine 10, Ib'de bulunmuş belgelerde ise 2 adet <br />
olarak belirmektedir. Bütün bu örgütlenme içinde, sistemli <br />
bir biçimde kazıldığı için en iyi tanınanı ve en çok yazılı belge <br />
,ereni, <br />
eski adının Kaneş olduğu anlaşılan Kültepe'deki <br />
karum'dur. Tablet veren diğer 2 karum, sonradan Hititler'in <br />
başkentini oluşturacak olan Boğazköy'deki karuın Hattuş, <br />
diğeri ise, eski adını kesinlikle bilmediğimiz Alişar'daki <br />
tüccar yerleşmesidir. Bu iki karum'da da Kaneş karum'una -oranla çok daha az sayıda tablet bulunmuştur. <br />
Asur ile Anadolu arasındaki ticaretin temelini, Asur'dan <br />
Anadolu'ya kalay ve dokuma ürünleri dışalımı, karşılığında <br />
da Anadolu'dan genellikle gümüş, bazen de altın dışsatırnı <br />
oluşturmaktaydı. Anadolu'dan <br />
Asur'a <br />
bakır· dışsatımı <br />
yapıldığı bilinmekteyse de, bakır ticaretinin Kaneş karum'un<br />
dan değil de bakır madenleri yakınında kurulmuş başka bir <br />
karurn'dan yapıldığı anlaşılmaktadır; Kaneş karum'unda ele <br />
geçen belgelerde bakır yollanması ile ilgili bir şey yoktur. <br />
Büyük bir olasılıkla bakır ticaretini elinde tutan ve Fırat <br />
yakınındaki Ergani bakır madenleri ile ilişkili olan bir karum <br />
bulunmaktaydı. Asurlu tüccarların Anadolu'ya getirdikleri <br />
21 <br />
rnıayın da Mezopotamya'dan değil, Iran'da bulunan kalay <br />
kaynaklarından alındığı sanılmaktadır. Asur'dan getirilen <br />
tekstil ürünlerinin ise, Asur'a başka bölgelerden dışalıını <br />
yapılan yünün dokunması ile oluşturulduğunu ve dokumacılık <br />
işinde, genellikle kocaları Kaneş karumu'nda <br />
ticaretle <br />
uğraşan kadınların çalıştığını öğreniyoruz. Bu arada bazı <br />
tekstil ürünlerinin <br />
Asur aracılığıyla güneydeki Babil'den <br />
alındığını, işlenmiş eşya olarak bazı tunç malzemenin Asur'a <br />
dışsatımının yapıldığını yazılı belgelerden <br />
anlamaktayız. <br />
Mezopotamya ile İndus Bölgesi'nin de ticaret ilişkileri <br />
olduğuna dair ipuçlarına sahip olmaınıza karşılık, buradan <br />
alınan eşyanın Asurlu tüccarlar aracılığı ile Anadolu'ya <br />
gönderilip gönderilmediğini kesinlikle bilmiyoruz. <br />
Ticaret kervanlarında eşekler kullanılmaktaydı. Her tüccarın <br />
ya da firmanın Asur'dan birkaç eşeklik kervanlarla yola <br />
çıktığı, fakat bunların birleşerek konvoylar oluşturduğu <br />
anlaşılmaktadır. Yollarda bazı tehlikeli durumlarla karşıla<br />
 şıldığı kesindir. Tabletlerde tepenin Usttınde pusuya yatmış <br />
kara bir köpek, dağınık kervanları bekliyor; gözleri iyi <br />
insanları kolluyor biçiminde, haydutları anlatan ya~ı-ede?i <br />
türde anlatımlara rastlanır. Buna karşın, bu tehlikelerın <br />
Ortaçağ'da Akdeniz ticaretini olumsuz yönde etkileyen <br />
korsanların yarattığından daha az olduğu da söylenebilir. <br />
Kervanı korumakla yükümlü olan kişiye yapılan ödemelerden <br />
bazı belgelerde söz edilmekle beraber, büyük güvenlik <br />
güçlerinin gerekli olduğunu gösteren bir kayıt yoktur. <br />
Anadolu ile yapılan ticaretin Asurlu tüccarlara <br />
büyük <br />
kazançlar sağladığı, özellikle tunç alaşımında kullanılan <br />
kalayın Anadolu'ya <br />
getirilmesinin <br />
°/o <br />
getirdiği, eldeki yazılı belgelerden öğrenilmektedir. Alıcının <br />
lOO'ü aşan kar <br />
borçlanması durumunda O/o 30 oranında faiz elde edilmektey<br />
di. Kolonilerin bulundu~ kentlerdeki verel Anadolu kralları <br />
<br />
dışalımı yapılan mallar üzerinden <br />
dokumalardan 1/20, kalaydan 2/65 oranında vergi almak<br />
taydılar. Ayrıca, kervan yollarının geçtiği bölgelerdeki başka <br />
beylere malın °/o 10'u oranında yol vergisi ödemekteydiler. <br />
Kaneş gibi, karum'ların yakınında kurulu kentlerin kralları, <br />
meteorik demir ve değerli taşları doğrudan kendileri satma <br />
hakkına da sahiptiler. Bu nedenle, bazı malları yerel krallara <br />
haber vermeden kaçak olarak onların bölgelerine sokan ve <br />
vergiden kurtulma yollarına başvuran tüccarlar <br />
da yok <br />
değildi. Bir belgede ... kaçak mallar yakalandı; saray <br />
Puşu-ken adlı tüccarı hapse atb. Gardiyanlar çok uyanık. <br />
Bütlln ülkelere kaçakçılık bildirildi ve nöbetçiler kondu. <br />
Dikkat! Kaçakçılık yapmayın! biçiminde tüccarları uyaran <br />
bir <br />
metin dikkati çekmektedir. Yerel kralların Asurlu <br />
tüccarları koruma yükümlülüğünden başka, soygunlar <br />
nedeniyle oluşan kayıplarını garanti etme yönünde de <br />
görevleri vardı. Tüccarlar ise, siyasal ve adli bakımdan Asur <br />
yönetimine bağlıydılar. <br />
Asurlu tüccarların yerleşmelerinde yaratmış oldukları maddi <br />
kültür, <br />
Anadolulu bir karaktere sahiptir. Avluları tam <br />
merkezde olmayan, tek ya da iki katlı dikdörtgen ev~eri, <br />
çanak-çömlek, madeni araçları ve pişmiştoprak heykelcikleri <br />
Anadolu'nun kültür çerçevesine çok uygundur. Geometrik <br />
motiflerle bezenmiş aslan, boğa ve diğer hayvan ya da <br />
ayakkabı biçiminde yapılrrnş kaplar, bu yerleşmenin kendine <br />
özgü ürünleridir. <br />
Tabletler üzerinde görülen mühürler de <br />
üslup bakımından aynı dönemdeki Mezopotamya örneklerin<br />
den farklıdır. <br />
Anlaşıldığına göre, Asurlu tüccarların oluşturdukları kültür, <br />
maddi belgelerde kendini belli etmemekte, Anadolu'ya <br />
yabancı kişilerin buralarda yaşadığı, sadece yazılı belgeler<br />
den öğrenilmektedir. Bu tüccarların Anadolu kültürüne <br />
<br />
etkileri de fazla olmamıştır. İlişkileri, daha çok korunması <br />
altında bulundukları saraylarla olmuş, doğal olarak .kültürel <br />
bakımdan daha tutucu olan yerel halk, Asurlular'ın ne <br />
clilinden, ne de toplumsal ve dinsel görüşlerinden fazla <br />
etkilenmemiştir. tleride sözünü edeceğimiz bir mektubun <br />
gösterdiği gibi, bu kolonistlerin zamanında yerel Anadolu <br />
krallarının keneli aralarındaki yazışmalarında bile kullanmış <br />
oldukları Eski Asur dili, Asur yerleşmelerinin ortadan <br />
kalkışından sonra tamamen silinip kaybolmuştur. <br />
Asur Ticaret Kolonileri'nin hangi nedenlerle sona ercliğini <br />
kesinlikle bilemiyoruz. Ancak.kazılardan elde edilen verilere <br />
ülkeme saldırdı, 12 kentimi yıkıp, sığır ve koyunları <br />
yağmaladı. Bu belge, koloni çağı Anadolu'sunda <br />
küçük <br />
bölgeleri egemenliği altında tutan ve sahip oldukları askeri <br />
güç nedeniyle başka kralları da kendilerine bağımlı kılan <br />
yerel <br />
kralların varlığını açıkça ortaya <br />
koymaktadır. <br />
Genişleme siyasetlerinin birbirine ters düşmesi nedeniyle, <br />
bunlar arasında zaman zaman sert mücadeleler olmakla <br />
beraber, zaman zaman da anlaşmalarla çıkarlarını daha iyi <br />
göre, bunlar büyük bir yıkım sonunda yok olmuşlardır, <br />
Karum II ve Ib tabakaları arasındaki yangın bunun kanıtıdır. <br />
Ib <br />
katında, ticaret <br />
ilişkilerinin <br />
az <br />
da <br />
olsa <br />
yeniden <br />
canlandığını, fakat eski canlılığına kavuşmadan, Asur ile <br />
olan btığların tümüyle kesilcliğini görmekteyiz. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HİTİTLER 'İN ORTAYA ÇIKI</span></span>ŞI <br />
Asur Ticaret Kolonileri sırasında Anadolu'nun gevşek bir <br />
siyasi dokuya sahip olduğundan. yani o dönemde henüz güçlü <br />
bir merkezi otoritenin varolmadığından yukarda söz etmiştik. <br />
Kültepe'de ele geçen ve Mama Kralı Anum-Hirbi'den, Kaneş <br />
Kralı Warşama'ya yazılmış bir mektup, Anadolu'nun siyasal <br />
durumu ile ilgili çok ayrıntılı bilgi vermekteclir. Bu belgede <br />
Anum-Hirbi, Kaneş kralına şöyle demekteclir: Sen bana şöyle <br />
yazmışsın: Taişamalı benim kölemdir, ben onu saldnleştiri<br />
 rim. Fakat sen kölen Sibuhalı'yı yatışbrabillyor musun? <br />
Taişamalı senin köpeğin ise, o nasıl oluyor da diğer <br />
bil.lctlmdarlara karşı bağımsız gibi davranabiliyor? Benim <br />
köpeğim Sibuhalı diğer bil.lctlmdarlara karşı istediği gibi <br />
davranıyor mu? Taşimalı aramızda nerdeyse üçüncü lcral mı <br />
olacak? Benim düşmanım beni yendiğinde, Taişamalı benim <br />
koruyacak ·ittifaklar oluşturulmaktaydı. Bu mektubun başka <br />
bir yerinde, gerçekten de Warşama'nın babası Kaneş kralı <br />
İnar döneminde, iki yerel devlet arasında bir anlaşma <br />
imzalandığı ve aralarında elçiler aracılığı ile diplomatik <br />
ilişkiler kurulmuş olduğu yazılıdır. <br />
Mektupta kullanılan clil, Asurlu tüccarların da belgelerinde <br />
kullanmış oldukları Asurca'nın Eski lehçesiclir. Bu nokta <br />
Anadolu için çok önemliclir ve Asurca'nın siyasal yazışma clili <br />
olarak yerel hükümdarlar arasında da geçerli olduğunu <br />
kanıtlamaktadır. Fakat sonradan bu clil Anadolu'dan silinmiş <br />
ve yerini ilerde göreceğimiz gibi, Hint-Avrupa dil ailesinin bir <br />
üyesi olan Hititçe almıştır. <br />
Asur Ticaret Kolonileri'nde bulunmuş yazılı belgelerde, <br />
aslında Asurca olmayan birçok teknik terim geçer. Bu <br />
clil ailesine <br />
terimler, köken bakımından dilbilimciler tarafından Hint-Av<br />
rupa <br />
bağlanmaktadır. Bu özel sözcüklerin <br />
yanında, belgelerde bulunan kişi adlarından birçoğu da, <br />
yine etimolojik açıdan Hint-Avrupa kökenli olarak analiz <br />
edilebilmekte ve Hititler'in İÖ 19. yüzyılda Anadolu'da <br />
varolduklarının kanıtı sayılmaktadır. Daha ilerideki bölüm<br />
lerde göreceğimiz gibi, kendilerini Kültepe'de krallık yapmış <br />
kişilerin soyuna bağlayan Hititler'in öncülleri, Asur Ticaret <br />
Kolonileri çağında Anadolu'ya çoktan girmiş. dil ve <br />
varlıklarını duyurmağa başlamış ve hatta yerel devletlerin <br />
21 <br />
<br />
yönetiminde etkin bir rol oynamağa başlamışlardı. Hint-Av<br />
rupa soyundan olan Hititler'in, Anadolu'nun yerli halkı <br />
olmadıkları bilinmekte, ancak göç tarihleri ve Anadolu'ya <br />
giriş yolları henüz kesinlikle saptanamamaktadır. Hititler'in <br />
ya da daha genel bir terimle Hint-Avrupalı toplulukların <br />
Anadolu'ya, <br />
Trakya <br />
ve <br />
Kafkaslar yoluyla Derbent Kapıları'ndan, hatta Balkanlar'ın <br />
Karadeniz'e olan kıyılarından deniz yoluyla Orta Karadeniz'e <br />
geldikleri yönünde varsayımlar bugün tartışma konusu <br />
olmaktadır. Arkeolojik veriler, bunlardan hangisinin daha <br />
doğru olduğunu kanıtlayacak sağlam ipuçlarını henüz ortaya <br />
koyamamıştır. <br />
Bilim dünyasının Hititler ile ilk karşılaşması 1887 yılına <br />
rastlar. <br />
Orta Mısır'daki Tell el-Amarna'da yapılan kaçak <br />
kazılarda, büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte <br />
eski eser pazarlarına sürülmüştü. Bu belgeler, İÔ. 14. <br />
yüzyılda Mısır firavunları olan 3. Amenofis, 4. Amenofis ve <br />
Tutenkamon'un, Ön Asya'daki başka devletlerin kralları ile <br />
olan diplomatik yazışmalarını içermekteydi. Çiviyazısı ve <br />
Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde, Hitit <br />
Kralı Şuppiluliuma, firavun'a kardeşim diye hitab ediyor, <br />
kendisini <br />
onunla <br />
eşdeğer bir hükümdar olarak kabul <br />
ediyordu. Bazı belgelerde ise, Hititler'in Suriye üzerinde <br />
siyasal bir baskı öğesi oldukları ve buraya girdikleri <br />
kaydediliyordu. Mısır'ın Yeni İmparatorluk dönemine ait <br />
başka mektuplarda <br />
ise, <br />
Mısır-Hitit çatışmalarından söz <br />
edilmekteydi. Bütün bunlar, Martin Luther'in İncil çevirisin<br />
de, İbranca Hittim'in karşılığı olarak kullanılan Hititler ya da <br />
Het oğullarının, tö 2. bin yılda büyük bir siyasal güç olarak <br />
bütün Ön Asya'ya kendilerini kabul ettirdiklerinin kanıtıydı. <br />
Burada hemen şu noktayı belirtmemiz gerekir ki, İncil'de, İÔ <br />
1. bin yılda Filistin'de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile, <br />
IO 2. bin yılda Anadolu'da bir devlet kurmuş Hititler aynı <br />
kişiler değillerdi; ancak, daha ileride göreceğimiz gibi, <br />
bunlar da dil ve köken bakımından asıl Hititler'in akrabası, <br />
Boğazlar üzerinden; <br />
Doğu'da <br />
onların bir bakıma devamı idiler. El-Amarna belgeleri <br />
arasında 2 mektup daha vardı ki, bunlar o güne kadar <br />
bilinmeyen bir dille, fakat yine de çiviyazısı ile yazılmışlardı. <br />
Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A. <br />
Knudtzon, bu mektupların dilinin bir Hint-Avrupa dili <br />
olduğunu dünyaya duyurdu. Ne var ki, Knudtzon'un bu <br />
buluşu, diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve <br />
hemen hemen hiç yandaş bulamadı. Aradan 4 yıl geçtikten <br />
sonra, <br />
1834 yılında Ch. Texier tarafından bulunan, <br />
Ankara'nın 150 km. kadar doğusundaki Boğazköy'de H. <br />
Winckler <br />
tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda. <br />
yukarıda sözünü ettiğimiz El-Amarna'da <br />
bulunmuş ve <br />
Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için, adına Arzawa <br />
mektuplan denen bu 2 belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış <br />
olan başka-tabletler de ele geçirilmeğe başlandı. Winckler <br />
kazılarını 1913 yılına kadar sürdürdükten <br />
sonra ölünce, <br />
Alman Şarkiyat Cemiyeti, aslen bir Çek bilgini olan B. <br />
Hrozny'yi İstanbul'a göndererek, Boğazköy'den çıkan bu <br />
tabletleri incelemesini istedi. Bu sırada patlayan ı. Dünya <br />
Savaşı nedeni ile Hrozny, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki <br />
çalışmalarını kısa kesmek zorunda kaldıysa da, araştırmala<br />
 rını olumlu bir yönde geliştirmeyi başararak, 24 Kasım 1915 <br />
tarihinde, <br />
Berlin <br />
Ön Asya Cemiyeti'nde verdiği Hitit <br />
sorununun çözümü konulu bir konferansta bu belgelerdeki <br />
dilin gerçekten bir Hint-Avrupa dili olduğu tezini tekrar <br />
ortaya attı. Aynı yılın içinde yayınlanan bir kitapta Hrozny, <br />
Eski Yuna~ca, Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştır<br />
 malarla, bırçok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit <br />
dilinin ilk gramer kurallarını ortaya koymayı başardı. <br />
<br />
Böylece, bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu <br />
gerçekleşmiş oluyordu. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. BOĞAZKÖY ARŞİVİNİN ÖĞRIITTİKLERİ </span></span><br />
Hititçe'nin çözülmeğe başlanması ile, Boğazköy'de bulunmuş <br />
binlerce tabletin okunması ve anlaşılması yolu açılmış oldu. <br />
İlk dikkati çeken nokta, konuları bakımından bu tabletlerin <br />
çeşitliliği oldu. Arşiv denince ilk akla gelen, devlet yönetimi <br />
ile <br />
ilgili belgelerin <br />
saklandığı bir yer olmasına karşın, <br />
Boğazköy arşivinde tarih, edebiyat, mitoloji, din; sihir ve <br />
büyü , hukuk gibi hemen bütün yazın ~ürl~rini kaps~y~~ <br />
tabletler bulunması, bu arşivin daha çok bır kitaplık nıteliğını <br />
taşıdığını göstermektedir. <br />
Şaşırtıcı olan bir diğer nokta da, bu kitaplıkta ele geçen <br />
belgelerin Hititçe'nin yanında, o zamana kadar bilinm~~en, <br />
daha birçok eski dilin varlığını ortaya çıkarması oldu. Hititçe <br />
ile <br />
aynı zamanda ve aynı coğrafi alanda kullanılmış <br />
olduklarından, komşu diller olarak adlandırılan bu dillerin <br />
içinde en fazla belge bırakanı, doğal olarak Hititçedir. <br />
Hititler'in <br />
kendileri tarafından Neşa kentinin dili olarak <br />
nitelenen Hititçe, Anadolu'da İÔ 2. binyılda konuşulmuş olan <br />
tek Hint-Avrupa kökenli dil değildi. <br />
Güneybatı Anadolu'ya lokalize edilen Luwiya ülkesinin dili <br />
olan Luwi dili, yine Hint-Avrupa dil ailesinin bir üyesi idi. <br />
Anlaşıldığına göre bu dil, bazı lehçe ayrıcalıkları da <br />
göstermekteydi. Bu dilin yayılma alanı da oldukça genişti ve <br />
Çukurova Bölgesi'ne değin bütün Akdeniz kıyı kesimini <br />
kapsamaktaydı. Hitit dünyasında kullanılan ikinci bir yazı <br />
sistemi olan hiyeroglif yazısının da Luwiler tarafından icad <br />
edildiği sanılmaktadır. Mısır'daki gibi bir resimyazısı olan, <br />
Hitit ya da daha doğru bir terimle Luwi hiyeroglifleri, özollik <br />
le büyük boyutlu kaya yazıtlarında ve mühürler üzerinde <br />
çöküşünden sonra <br />
güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'de varlıklarını sürdilren <br />
ve adına G_eç Hitit Devletleri dediğimiz yerel krallıklar <br />
zamanında ısa, yaygın olarak stel denilen dikili taşlar ve <br />
mimarlık eserlerindr <br />
uygulama alanı bulmuştur. Iô 700 <br />
yıllarına değin süren bu zaman dilimi içinde yaşayan <br />
toplumlar, İncil'de sözü edilen Het oğullarıdır. <br />
Luwice ve dolayısıyla Hititçe ile akraba bir başka <br />
Hint-Avrupa dili, Anadolu'nun kuzeybatısında bulunan Pala <br />
~~sinin <br />
diliydi. ~u dilde yazılmış belge sayısı az olmakla <br />
bırlikte, her 3 dil arasındaki yakınlık kuşku götürmez bir <br />
biçimde kanıtlanabilmektedir. <br />
Bunlarla hiçbir dilbilimsel akrabalığı bulunmayan fakat <br />
özellikle din ve sanat açısından Hititler'i çok etkilemiş bir <br />
toplum ~lan Hurriler tarafından konuşulduğu için, Boğazköy <br />
belge_ler!~d_e de s~a <br />
rastlanan bir başka dil de Hur ya da <br />
Hurrı dılid~ ~e Hi_nt-Avrupa dillerine göre çok değişik bir <br />
yapıya sahıptır. Hint-Avrupa dillerinin Almanca, İngilizce, <br />
Farsça ve başkaları gibi günümüzde de yaşayan üyeleri <br />
olmaşına karşılık, Hur dilinin yaşayan bir akrabası kesinlikle <br />
~aptanamamıştır; ~a.&lt;;lece ke,ndisinden sonra, lô ı. bin yılın <br />
ilk yarısında Van Golu merkez olmak üzere yayılmış bir devlet <br />
olan Urartular'ın konuştukları ve yine çiviyazısı ile yazdıkları <br />
Urartuc~ il? akraba~ <br />
bağları açıkça görülebilmektedir. <br />
Gerek sozclik haznesındeki benzerlikler, gerekse dilbilgisi <br />
kurallarındaki uyum. her iki dilin ayııı kökenden türediğini, <br />
zaman ve alan ayrılıkları yüzünden zaman değişikliklere <br />
uğradığını kanıtlamaktadır. Yapı bakımından bu dile en çok <br />
benzeyen modern diller, bazı Kafkas dilleridir. Boğazköy <br />
belgelerinde, özefil!&lt;le dinsel bayramların anlatıldığı metinler<br />
de, ver ver Hurrıce yazılmış bölümlere rastlanmaktadır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">25 HİTİTLER </span></span><br />
Anlaşıldığına göre, Kuzey Mezopotamya ve Suriye'de <br />
yerleşmiş Hurlar, Mezopotamya kültür ve sanat etkinliğinin <br />
Anadolu toplumuna aktarılmasında aracı rolü oynamışlardır. <br />
Hitit ülkesinin adı Hatti'dir. Bu ad Hint-Avrupalı Hititler'in <br />
göçünden önce de vardı. Hititler, ülkeleri için aynı adı <br />
kullanmışlar, fakat dillerine az önce değindiğimiz gibi, Neşa <br />
kentinin dili adını vermişlerdi. Onların gelişinden önce <br />
burada yaşayan dil, Hatti dili idi. Aslında Hititçe teriminin bu <br />
sonradan <br />
dil için kullanılması daha doğru olurdu. Fakat ülkenin adı ile <br />
Hititler'in konuştukları dil,ilk araştırmalarda aynı tutulmuş <br />
ve <br />
Hititler'in <br />
kendi dillerine başka bir ad <br />
verdikleri anlaşıldıktan sonra da bu yanlışlık, karışıklığa <br />
neden olmamak için düzeltilmemiştir. Hitit metinlerinde de bu <br />
dilde yazılmış bölümler bulunmaktadır. Hititler'in Anadolu'<br />
ya ilk göç ettikleri zamanda henüz canlılığını koruyan bu <br />
dilin, !O 2. bin yıl içinde zamanla kaybolduğu anlaşılmakta<br />
 dır. Ön Asya 'nın diğer dilleri ile Hattice'nin akrabalığını <br />
gösterebilecek bir kanıt, biraz da bu dildeki belge sayısının <br />
azlığı nedeniyle, henüz bulunamamıştır. <br />
Bunlardan ayrı olarak, adının Hattuşa olduğu belgelerden <br />
anlaşılan Boğazköy arşivlerinde, zamanın diplomasi dili olan <br />
Akadça (Asur-Babil dili) ile yazılmış tabletler de vardır. <br />
Ancak, bu dildeki tabletler yalnız siyasal içerikli olan bazı <br />
yazışma ve devletlerarası antlaşmalardan ibaret değildir; <br />
ilk Hitit büyük kralının siyasal bir vasiyetname niteliği <br />
taşıyan metni ile yine onw1 yaptıklarınıanlattığı belge çift-dilli <br />
olarak kaleme alındığı gibi, bazı kehanet ve fal tabletleri ile <br />
dinsel içeriğe sahip birkaç metin de Akadçadır. Diğer yön<br />
den, Hitit yazı dilinde Akadça ve Sumerce sözcükler de yer <br />
almaktadır. Anadolu'nun Hititler dönemindeki dilleri ile ilgili <br />
bilgi sahibi olabilmemizin nedeni, Hititler'in kendi kültürleri<br />
ni dış etkenlere karşı kapalı tutmamış ve beraber yaşadıkları <br />
toplumlardan pek çok kültür öğcsi alınış olmalarıdır. Bütün <br />
bu öğeler bir Hatti uygarlığı içinde birleşmiş, yeni bir kültür <br />
oluşumuna yol açmıştır. Bu, herhalde sadece Hititler'in <br />
büyiik bir hoşgörüye sahip olmaları ile açıklanacak bir şey <br />
değildir. Hititler'in göçebe bir topluluk olarak Anadolu'ya <br />
girdikleri zaman, orada kendilerininkinden <br />
çok üstün bir <br />
uygarlık düzeyi ile karşılaşmış oldukları kesindir. Etkilendik<br />
leri <br />
pek çok maddi kültür öğesini kullanmaya zorunlu <br />
kalmışlar , topluma, Kültepe'deki Kaniş karum'u belgelerinin <br />
gösterdiği biçimde her düzeyde sızmışlar, sözünü ettiğimiz <br />
gevşek siyasal dokudan yararlanarak <br />
yerel <br />
krallıkların <br />
yönetiminde söz sahibi olmaya dahi başlamışlardı. Sonuçta <br />
bütün Anadolu'yu egemenlikleri altına alıp, büyük bir siyasal <br />
güç halinde tarih sahnesine çıktıklarında da, ilk zamanlar<br />
dan beri alışageldikleri kültürel etkileşmeleri yine sürdür<br />
müşlerdi. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. GÖÇEBELİKTEN DEVLETE </span></span><br />
Anadolu tarihinin kilit noktalarından biri olduğu, sürekli <br />
adının geçmesinden de belli olan Kült~pe'de el~. geç_en ve bir <br />
çeşit noterlik belgesi niteliği taşıyan bır tablet uzerınde k~al <br />
Pithana ve merdiven büyüğü Anitta adları geçmektedir. <br />
Merdiven büyüğü ya da Asurca biçimiyle rab~ similtim <br />
ünvanının hem veliahta hem de saraya çıkan merdıvenlerde, <br />
yani bir tür açık hava ~ahkemesinde hukuksal işle~? b~kan <br />
bulunsaydı <br />
kişilere verildiği sanılmaktadır. Sadece bu belge uzerınde <br />
tarih açısından çok büyük önemi olduğu <br />
herhalde ~nlaşılamıyacak bu adlar, birkaç yazılı belgede <br />
daha geçerek, Hitit tarihinin ilk evrelerinin sorunl~r~a ışık <br />
tutmakta ve Hitit Devleti ile Asur Ticaret Kolonilerı çağı <br />
arasında köprü lcurulmasını sağlamakta~. Yuk_a~ıd_a a&lt;;Iı <br />
geçen ve yapılan kazılarda eski adını bılemediğımız bır <br />
karum'a sahip olduğu anlaşılan Alişar'da ele geçen 2 tablet <br />
üzerinde yine Anitta 'nın adına rastlanmaktadır. Bunlardan <br />
birinde, kral Anitta'nın mührll yazısı vardır ki, Kültepe'de <br />
veliaht olarak tanıdığımız bu kişinin, belgenin yazıldığı za~a~ <br />
babası Pithana'nın yerine geçtiğini kanıtlamaktadır. tıdncı <br />
belgede ise Büyük Kral Anitta, merdiven büyüğü Benıwa <br />
adlarını bulmaktayız. Buradan da, Anitta'nın krallıkla da <br />
yetinmeyip Büyük Kral Unvanını aldığını ve oğl~ Beruwa'yı <br />
veliaht atadığını anlıyoruz. Diğer yönden, Anıtta'nın hem <br />
26 <br />
Kültepe'de, hem Alişar'da belge bırakmış olması, ege°:enlik <br />
alanı oldukça geniş olan bir devletin varlığına ışaret <br />
etmektedir. Anitta'ya ait başka bir önemli belge, yine Kültepe <br />
Höyüğü 'nde elde edilmiştir. Önce hançer oldu_~ ~anıl~n, <br />
sonra bir mızrak ucu olduğu anlaşılan bu belge uzerınde ıse <br />
"kral Anitta'nın sarayı" yazısı vardır. Bütün bunlar bize, <br />
Koloni çağında Anadolu'da kurulmuş bir yerel devletin iki <br />
kralını ve bir prensini tanıtmaktadır._ Beruwa'nın kral olup <br />
olmadığını ise bilmiyoruz. <br />
Kazılar sonunda Hititler'in başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan <br />
Boğazköy'de, önce 1906-07 ve 1911-12 yıllarında H. Winckl_er <br />
tarafından başlatılan kazılar, ı. Dünya Savaşı'nın çıkması ile <br />
kesintiye <br />
uğramış, 1931 yılında K. Bitte! yönetiıı~~de <br />
çalışmalara tekrar başlanarak, 1939'da bu kez de 2. Dunya <br />
Savaşı'nın patlamasına kadar sürdürülmüştür. Aynı bilim <br />
adamının yönetiminde bugüne değin sistemli ve sürekli olarak <br />
yapılan üçüncü dönem Boğazköy kazılarının başlangıç tarihi <br />
1951 yılıdır. Şimdiye kadar ele geçen tablet sayısı 25.000'i <br />
aşmıştır. İlk dönemde bulunanların bir bölümü Doğu Berlin <br />
Müzeleri'nde, <br />
Müzesi'ndeki <br />
bir <br />
bölümü İstanbul Eski Şark Eserleri <br />
Çiviyazılı Belgeler <br />
Arşivi'nde, 2. Dünya <br />
Savaşı'ndan sonraki kazı dönemlerinde ortaya çıkarılanlar <br />
ise Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde saklanmakta<br />
dır. <br />
Bu tabletler <br />
arasında bulunan 8 tanesi, 79 satırlık bir <br />
belgenin birbirlerini tamamlayan üç nüshasını oluşturur. A <br />
nüshasının t;;ski Hitit dilinin özelliklerini taşıdığı, diğer iki <br />
nüsha otan B ve C 'nin ise, yine dil ve yazı açısından Hitit <br />
dilinin yeni evresine ait özellikleri yansıttığı ve bu yüzden A <br />
nüshasının daha sonra yapılmış kopyaları olduğu anlaşılmak<br />
 tadır. <br />
Boğazköy'de bulunan bu belge sayesinde, Alişar ve Kültepe <br />
belgeleri üzerinde rastlanan Anitta'nın kişiliği açık seçik <br />
ortaya çıktığı gibi, Hitit başkenti ile Asur Ticaret Kolonileri <br />
çağı'ndaki Alişar ve Kültepe ile de tarihsel köprüler <br />
kurulabilmektedir. <br />
Kısaca Anitta Metni olarak bilinen bu <br />
belge şu sözlerle başlamaktadır: <br />
Anitta, Pithana'nııı oğlu, Kuşşara kralı, söyle: Gökyüzü'nün <br />
Fırtına Tanrısı'nııı sevgilisi idi. Kuşşara kralı, kentten büyük <br />
bir kudretle inip, Neşa'yı bir gecede gücü sayesinde aldı <br />
Neşa kralına saldırdı, ama Neşa'nııı halkına kötülük etmedi. <br />
Onlan 'analar' ve 'babalar' yaptı (yani öyle davrandı). <br />
Babam Pithana'dan sonra ben bir isyanı bastırdım; hangi <br />
ülke ayaklandı ise, onu tanrı Şiu'nun yardımıyla yendim, Kral <br />
Anitta, bundan sonra giriştiği askeri seferlerden söz etmekte, <br />
bu arada <br />
Hatti ülkesiyle olan savaşımını anlatmaktadır. <br />
Daha sonra tekrar geriye dönerek, babası Pithana <br />
zamanında deniz kenarındaki Zalpa olarak adlandırılan bir <br />
kentle aralarındaki savaşlara değinerek, şöyle demektedir: <br />
Bu sözleri bir tablet üzerinde kapıma koydurdum. Gelecekte <br />
bu tableti kimse kırmasın, kim kırarsa, o Neşa'nın düşmanı <br />
olsun I Burada dikkati çeken nokta, kendini Kuşşar kralı <br />
olarak tanıtan Anitta'nın, sözlerini üzerine yazdırıp kapısına <br />
koydurduğu tableti kıranın, Neşa kentinin düşmanı olması <br />
biçimindeki <br />
lanetleme <br />
anlatımıdır. Bu tableti <br />
kıranın <br />
Kuşşar'ın değil, Neşa'nın düşmanı olacağının belirtilmesi, <br />
Anitta'nın, ileride tekrar göreceğimiz gibi, Neşa'yı kendi <br />
kenti olarak benimsediğini göstermektedir. Metin şöyle sürer: <br />
Bir zaman önce , Zalpa kralı Uhııa, tannmız Şiu'yu (yani <br />
onun yontusunu) Neşa'dan Zalpa'ya kaçırmıştı. Fakat ben, <br />
büyüle kral Anitta, bizim tanrımız Şiu'yu, Zalpa'dan Neşa'ya <br />
geri getirdim. Zalpa kralı Huzziya'yı ise, canlı olarak Neşa'ya <br />
getirdim. Tabletin bundan sonraki bölümü soı;· :ıdan Hitit <br />
Devleti'nin başkenti olarak tarih sahnesinde çok önemli bir <br />
rol oynayacak Hattuşa'nın adının geçmesi nedeniyle ilgi <br />
çekicidir: <br />
Hattuşa kenti açWctan lcınlınca, tannm Şiu, onu <br />
taht tanrıçası Halmaşuit'e teslim etti; ve ben bir gecede onu <br />
güçle aldım ve kentin yerine yabani otlar ektim. Bundan <br />
sonra kim kral olur da Hattuşa'yı yeniden iskan ederse, o, <br />
Gökyüzünün Fırtına Tannsı'nın lanetine uğrasın! Bundan <br />
sonra Anitta, Neşa kentini sağlamlaştırdı~ıru orada tanrısı <br />
Şiu, Gökyüzünün Fırtına Tanrısı ve Taht Tanrıçası Halmaşuit <br />
çin tapınaklar yaptırdığını, seferlerinden elde ettiği ganimet <br />
<br />
ile bunları donattığını, ayrıca aslanlar, yabandomuzları, <br />
leoparlar ve dağ keçileri gibi 120 vahşi hayvan getirerek, bir <br />
hayvanat <br />
bahçesi <br />
kurdurduğunu anlatmaktadır. <br />
bayındırlık işlerinin ardından Anitta'mn <br />
başka <br />
düşmanlara yöneldiğini, onları da yenip, tutsaklal', savaş <br />
arabaları ile altın ve gümüş ele geçirdiğini metinden <br />
okumaktayız. Belge şu sözlerle sona ermektedir: Ben sefere <br />
çıhnca, Puruşhandalı adam (yani kral) bana armağanlar <br />
getirdi; bunlar demirden yapılma bir tahta ile, yine demirden <br />
yapılma bir asa idi. Neşa'ya geri dönerken Puruşhandalı <br />
adamı da birlikte göttırdllm. O , taht odasına (B nüshası: <br />
Zalpa'ya ) girince, önUmde, sağda oturacak . <br />
Buradaki <br />
Puruşhanda kenti, birinci bölümde sozunu <br />
ettiğimiz, Sargon'dan yardım isteyen tüccarların oturmuş <br />
oldukları kenttir. Yine yukardaki bölümde adı geçen Zalpa <br />
kentinin önemine ise biraz sonra değineceğiz. Görüldüğü gibi, <br />
Anitta metninde Neşa kentinin önemi açıkça vurgulanmasına <br />
karşİlık, kendisinin bir sarayı bulunduğunu az önce sözünü <br />
ettiğimiz belgeden öğrendiğimiz Kaniş'e hiç değinilmemekte<br />
 dir. <br />
Buna bir açıklama getirmek isteyen araştırıcılar, <br />
Kaniş'in daha Anitta'nın babası zamanında ele geçirilmiş <br />
olduğu için Anitta metninde yer almadığını öne sürmekteydi<br />
ler. Fakat bu pek kabul edilebilir bir varsayım olamazdı. <br />
Çünkü Anitta, babasının da başarılarım belirttiği gibi, kendi <br />
sarayı. bulunan bir kentten söz etmeyi ihmal etmemiş <br />
olmalıydı. Bazı araştırıcılar ise, soruna başka bir açıdan <br />
yaklaşmayı denediler. Onlara göre Kaniş ve Neşa, aynı yer~ <br />
değişik biçimlerde yazılmış adlarıydı. Gerçekten de bu kentin <br />
asıl adı Kneşa ise, bunun, hece sistemi kullanan ve <br />
dolayısıyla sessiz harfleri tek tek belirtemeyen çiviyazısı jle <br />
ancak Ka-neşa olarak yazılabileceği açıktır. <br />
Durum böyle olunca, günümüzdeki bazı modern Hınt- Avrupa <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİTİTLER </span></span><br />
Sol üst: l.Hattuşili'nin vasiyetname <br />
tabletinin Hititçe nüshası. Alt: Aynı <br />
tabletin Akadça nüshası.Anadolu <br />
Medenıyet/eri Müzesi-Ankara. Sag· <br />
Anitta 'nın Kültepe'de bulunmuş o/on çivi <br />
yazılı hançeri. <br />
dil ailesi~e a!t dillerdeki, örneğin İngilizce'de başta bulunan <br />
~-. sessızlerınden k-'nın telaffuz edilmemesi (know. knee <br />
Bu <br />
yine <br />
. <br />
gıbı) olayına benzer bir biçimde, Kneşa'nın Neşa olarak <br />
okunması ve zamanla yazıda da k- sessizinin düşerek, kent <br />
~dının N?şa biç~m.!nde kalması olasıdır. Eğer bu kuram doğru <br />
ıse,. n:etınde sozu geçen Neşa, Kaneş'ten başka bir yer <br />
değıldır. <br />
Bu sorun, Anitta hançeri olarak arkeoloji <br />
literatürüne geçen mızrak ucunun bulunduğu 1957 yılından <br />
Boğazköy'de 1970 yılında ortaya çıkarılan bir tableti~ <br />
okunmasına değin, yeri geldikçe tartışıldı. Söz konusu bu <br />
tab_let, efsane türünde bir anlatımı içermektedir, fakat <br />
tarıhsel olaylara da ışık tutabilecek ipuçlarına sahip olması <br />
bakımından çok ilgi çekicidir: Kaneş kraliçesi bir yıl içinde 30 <br />
erk~k çocuk d~~du. <br />
' <br />
Ben ne biçim bir şey doğurdum !' <br />
dedi; kapları pıslilcle doldurdu, çocukları içine koyup, ırmağa <br />
bıraktı. Irmak onları Zalpuwa ülkesinde denize çıkarttı. <br />
Tanrılar __ ço~ukları denizden aldılar ve onları büyüttüler. <br />
Burada uzerınde durulacak bazı noktalara hemen değinmek <br />
gereklidir. Çocukların ırmağa atılması ve tanrılar tarafından <br />
büyütülmesi. Ön Asya'da pek sevilen bir motiftir. Akadlı <br />
Sargan ve Hz. Musa ile ilgili bu tür efsaneler vardır. <br />
Genellikl_e ~-oplumsal kök~n bakımından geldikleri yiiksek yere <br />
uygun gorulmeyen, yanı soylu sınıftan olmayan yönetici ve <br />
ö~der~erle ilgili bu tür efsaneler uydurularak, esas soyları <br />
gızlenilmeğe çalışılmakta ya da efsaneleşmiş kişiler tanrısal <br />
bir gücün koruyuculuğunda büyütülmüş gibi gösterilmekte<br />
di_~ <br />
· <br />
Burada, Kaniş kraliçesinin çocuklarını attığı ırmak, <br />
Kultepe yakınında bir kolu bulunan Kızılırmak olsa gerektir. <br />
Kızılırmak ise, Bafra'da Karadeniz'e dökülür. Zalpuwa ya da <br />
aynı metinde biraz aşağıda Zalpa olarak görülen ülke, bu <br />
nedenle Kızılırmak ağzı yakınlarında bir yerde olmalıdır. <br />
Metin özetle şöyle sürmektedir: Aradan yıllar geçti. Kraliçe <br />
27 <br />
<br />
bu sefer de 30 kız çoculc doğurdu. Onları lcendisi büyüttü. Bıı. <br />
sırada oğullar Neşa'ya doğru yola çıktılar. Tamarınara <br />
denilen yerde lconakladılar. 'Şimdiye değin nereye gittilcse, <br />
orada kadınlar yılda sadece bir çoculc doğurur, bizi ise <br />
anamız bir babnda doğurmuş' dediler. Kentin insanlan ise, <br />
'bizim Kaniş kraliçemiz de bir kez, bir babnda 30 · ){ız <br />
doğurdu, yine öyle doğurduğu oğlanlar ise kayboldu' dediler. <br />
Oğlanlar bütün kalpleriyle 'daha ne anyoruz, işte anamızı <br />
buldÜk, gelin Neşa'ya gidelim 1' dediler. Neşa'ya vardıkların<br />
 da anaları onları tanıyamadı ve hzlannı oğullanna verdi. ttk <br />
oğullar kız kardeşlerini tanımadılar ama sonuncu oğul dedi ki <br />
'kız kardeşlerimizi almayalım, günah işlemeyelim'. Görüldüğü <br />
gibi, metinde Kaniş ve Neşa adları birbirinin yerine sık sık <br />
kullanılmaktadır. Bu belge yardımıyla, önce sadece bir <br />
varsayım olarak tartışması yapılan Kaniş = Neşa eşitliği, <br />
kesinlikle kanıtlanmış olmaktadır. Zalpa ya da Zalpuwa <br />
olarak geçen kentin yaklaşık yerine yulcarıda değindik, <br />
arkeolojik veriler henüz yetersiz olduğu için, kesin bir şey <br />
söylenememekle beraber, buranın Bafra yakınındaki tkiztepe <br />
Höyüğü olabileceği düşilnülmektedir. Eğer bu doğrulanırsa, <br />
metinde geçen üç önemli yerin . nerede olduğu tümüyle <br />
belirlenmiş olacaktır (Kaniş, Hattuşa, Zalpa). 1Bunların <br />
dışında Kuşşar'ın lokalizasyonunu saptamak olası değildir. <br />
Ancak, kendini Kuşşar kralı olarak tanıtan Anitta'nın <br />
belgelerinden 2 tanesi de Alişar'da bulunduğuna göre, <br />
Kuşşar = Alişar eşitliği de akla yatkın gelmektedir. <br />
Gerek Anitta Metni'nin, gerekse yulcarıda anahaJlarrm <br />
verdiğimiz Zalpa Öyküsü olarak bilinen belgenin Hitit <br />
başkenti Hattuşa'da bulunması, Asur Koloni ça_ğında <br />
kurulmuş yerel devletlerle büyük bir siyasal otorite halini <br />
almış Hitit Devleti arasındaki bağları açık bir biçimde ortaya <br />
koymaktadır. Bu bağların sadece bu kadarla da kalmadığı, <br />
Hitit Devleti'nin ilk kralı kabul edebileceğimiz ı. Hattuşili'nin <br />
yine Boğazköy'de ele geçmiş, Akadça ve Hititçe olarak <br />
yazılmış 2 belgesinden anlaşılmaktadır. Bunlardan biri, <br />
kralın Kuşşar kentinde, hasta yatağında yazdırdığı ve <br />
~~ndisind~n sonra Hitit tahtına oturacak veliahtı belirlediği, <br />
ıçın_de tarıhs~l olayla_r~ da anlatıldığı, siyasal içerikli bir <br />
vasıyetnamedir. Metni ozetlemeden önce hemen açıklamamız <br />
gereken nokta, Anitta'nın lanetlemesine karşın Hattuşa'nın <br />
Hititlerce ye~den iskan edilmesi ve bu belgeyi yazdıranın <br />
burayı devletin başkenti yaptığı için kendi adrm da Hattuşalı <br />
anlamına gelen Hattuşili olarak değiştirmesidir. Asıl adının <br />
Labarna ya da Tabarna olduğu anlaşılan Hattuşili'nin <br />
vasiyetnamesi~. şöyle özetlemek olasıdır: Hattuşili, bir tür <br />
soylular <br />
melcısı olan pankuş'un üyelerine <br />
önce evlat <br />
edine:~k . veliaht ilan ettiği ve iyiliği için he~ şeyi yaptığı <br />
(kendisı ıle aynı adı taşıyan) Labarna adlı prensi, kötü <br />
'davran_ış!arı nedeniyle şikayet etmektedir. Hattuşili'nin kız <br />
kar~eşının oğlu olan bu prens, annesi ve kardeşlerinin <br />
entrıkalarına alet olmuştur. Prensle kralın arasındaki <br />
baba-oğul ilişkisi kesilince, oğlunun taht üzerindeki hakkının <br />
kalmadığını gören Hattuşili'nin kız kardeşi bir sığır <br />
gibi böğürmeye ve yakarmaya başlar, ama b~ da yarar <br />
sağlamaz. Kralın gözünde o da bir yılan• dır. Hattuşili, <br />
b!3basına. sevgi_ şöstermeyenin, uyruğuna karşı da sevgi <br />
gosteremeyeceğini söyler. Prens öç almaya kalkarsa ülkenin <br />
kargaşa içine düşebileceği qüşünülerek, kralın bar;ş içinde <br />
tuttuğu ülkesini başkalarının çökertmesine izin vermeyeceği <br />
vurgulanır ve Labarna, ılımlı bir biçimde 'enterne' edilir. Evi, <br />
tarlası ve hayvanları olacaktır; hatta iyi davranışı görülürse, <br />
kente dahi gelebilecektir. Ama kötülüğü görülürse, gözaltın<br />
 dan kurtulamıyacaktır. Kral, şimdi Murşili'yi veliaht ilan <br />
etmektedir. Murşili'nin yetiştirilmesine adamlar görevlendi<br />
rilir; bunlar <br />
kralın gösterdiği biçimde davranacaklardır. <br />
Emirlere kesinlikle uyulacak, uymayan eskiden de olduğu gibi <br />
cezalandırılacaktır. Veliahtın aklını çelmek için başkaları ile <br />
ilgili suçlamalarda bulunmıık ve bazı kent yaşlılarının devlet <br />
işlerine karışmaları yasaklanmıştır. Böyle davranışların iyi <br />
sonuçlar getirmediğine, Hattuşili'nin bir başka oğlu olan <br />
Huzziya örnektir; ~ir zamanlar o da, yöneticisi bulunduğu <br />
Tappaşanda kenti yaşWarının kışkırtması ile babasına <br />
başkaldırmış ve bu nedenle görevinden alınmıştı. Bu isyan <br />
ülkede kargaşalıklar yaratmış, bu arada kralın kızlarından <br />
biri de kendi oğlunu tahta varis yapmak için entrikalara <br />
girişmişti. Bu isyan da bastırılmış, prenses de enterne <br />
~dilmişti. Ülkenin büyiikleri de düzenli yaşamalıdır, yoksa <br />
ulke karışır. Hattuşili'nin büyükbabası (adı verilmemekle <br />
beraber <br />
. Puşar_ruma olabileceği, aşağıda değineceğimiz <br />
kurban listele~ıne dayanılarak ileri sürülmektedir), yine <br />
Labarna adlı hır prensi veliaht ilan etmişse de, ileri gelenler <br />
Papahdilmah'ı tahta çıkarmışlar ve ülke kötü durumlara <br />
düşmüştü. Kralın vasiyeti tutulmalı ve her ay Murşili'ye <br />
okunarak, iyice belletilmelidir. Tanrılara saygılı olunmalı, <br />
günah işlemekten kaçınılmalı, gereğinde pankuş'un fikrine <br />
başvurulmalıdır. Hattµşili'nin vasiyetnamesi, karısı Haşta<br />
 yar'a <br />
hitaben <br />
geleneklere <br />
şu <br />
sözlerle <br />
sona <br />
ermektedir: <br />
Cesedimi <br />
uygun biçimde yıka; beni kollarına al ve <br />
kollarında toprağa veri <br />
Hattuşili'nin diğer belgesi, daha çok askeri icraatının <br />
anlatıldığı, yine çift-dilli olarak kaleme alınmış ve 1957 <br />
yılında Boğazköy kazılarında ortaya çıkarılmış bir tablettir. <br />
Bu belgenin başlangıç bölümünde Hattuşili kendisini şöyle <br />
tanıtmaktadır: Hattuşili, büyüle Kral, Hattuşa kralı, Kuşşarlı <br />
adam. Bu sözler Kuşşar kralı Anitta ile Hitit kral ailesinin <br />
bağlantısını, artık kuşkuya hiç yer bırakmayacak biçimde <br />
gözler önüne sermektedir. Ne yazık ki eldeki belgeler, Anitta <br />
ile Hattuşili arasında geçen dönemde neler olup bittiğini bize <br />
daha açık anlatacak kadar fazla değildir. Ancak, Hattuşili'<br />
 nin ilk metninde sözü edilen tarihsel geriye bakışlar, devletin <br />
ilk kuruluş yıllarında tahta geçmiş kişileri ve çıkan <br />
karışıklıkları, tam kronolojik bir sıra içinde olmasa da, <br />
belirtmektedir. Hitit dinsel inançlarına göre, öldükten sonra <br />
tanrı olan krallar için yapılacak · kurbanları düzenleyen <br />
kurban listeleri olarak nitelediğimiz belgeler de bu konuda <br />
fazla yardımcı olmamaktadır. Bunlarda Hattuşili'ye değin <br />
Kantuzili, Tuthaliya, Puşarruma ve Pawahtelmah adları <br />
görülmektedir. <br />
Anitta <br />
Bu adlardan Pawahtelmah ile yukarıdaki <br />
belgede geçen Papahdilmah aynı olduğuna göre, Kuşşar <br />
soylu Hitit kralı sülalesini gerilere doğru götürmek ve <br />
yaklaşık olarak İÖ 1650-1620 arasına tarihlenen 1.Hattuşili <br />
ile <br />
(yak. İÖ 1750) arasındaki boşluğu kısmen <br />
doldurmak olası görülmektedir. Böylece, Anadolu'ya sonra<br />
dan göç eden Hint-Avrupalı· Hititler'in hangi aşamalardan <br />
geçtikten sonra bir sülale kurdukları ve yerel krallıkları <br />
yavaş yavaş kendilerine b_ağlayarak merkezi otoriteyi <br />
güçlendirdikleri, <br />
yazılı <br />
belgelerden <br />
sağlanan bilgilerin <br />
mozayik taşları gibi yan yana getirilmesiyle, ana çizgileriyle <br />
de olsa, gözler önüne serilmektedir. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. ESKİ HİTİT DEVLITİ'NİN KURULUŞU: HATTUŞA</span></span><br />
Devletleri ilk kuruldukları andaki sınırları dışına iten, başka <br />
topraklar ü~erinde yayılmaya zorlayan etkenlerin başlıcası, <br />
büyük imparatorluklar kurma, daha büyük alanları ve daha <br />
kalabalık toplumları. egemenlik altına alma gibi tutkuların <br />
yanında, hiç kuşkusuz ekonomik faktörlerdir. <br />
Devlet, <br />
ekonomik, askeri, dinsel ve sosyal her alanda örgütlenme <br />
demektir. Bu örgütlemeyi yapabilmek ve yiirütebilmek ise, <br />
tümüyle ekonomik güce dayanır. Tanrılara düzenli kurbanlar <br />
atlanmasından, kentlerde savunma sistemleri inşa edilmesine <br />
değin her şey, devletin maddi varlığı ile orantılı olarak <br />
gerçekleştirilebilir. Btı, bakımdan, Hitit Devleti de kuruluş <br />
evresini tamamlar tamamlamaz, ekonomik gücünü artırmak <br />
için zengin alanlara yönelik bir genişleme siyaseti izlemeğe <br />
başlamıştır. 1. Hattuşlli'nin önceki bölümde sözünü ettiğimiz <br />
çüt - dilli olan ve askeri icraatını konu alan belgesi, bu <br />
siyasetin ana ilkelerini saptamaktadır. <br />
ı. 1-fattuşili'nin bu belgesine göre ilk seferler güneydoğu <br />
Anadolu ve Kuzey Suriye Bölgesi'ne <br />
düzenlenmiştir. Bu <br />
alandaki en büyük başarı, Alalah kentinin alınmasıdır. <br />
Bugün Hatay ilindeki Teli Açana olan Alalah, Kuzey Suriye <br />
kapılarının kilidi durumundaydı. Bu kentin düşmesi ile <br />
beraber, daha güneydeki alanlar Hitit kuvvetlerine açılmış <br />
oluyordu. Ancak, Anadolu'nun batısı ve Hitit Devleti'nin <br />
çekirdeğini oluşturan Kızılırmak kavsi içinde ka,lan toprakla. <br />
rın kuzey ve güneyinde de düşman toplumlar vardı. Belgeden <br />
anlaşıldığına göre; ı. Hattuşili güneydoğuya yönelince, <br />
Anadolu Yarımadası'nın güneybatısına lokalize edilen <br />
Arzawa, Hititler'e karşı gelmiş, bu kez kral o yöne yiirümek <br />
zorunda kalmıştı. Bu durumda ise, güneydoğuda ele geçirdiği <br />
topraklarda <br />
kıpırdanmalar başlamış ve Hititler iki ateş <br />
arasında kalmışlardı; öyle ki, belgedeki anlatımla- üllcelerin <br />
tümü Hititler'den kopmuş, geriye yalnız Hattuşa kalmışb. <br />
Ancak, Hitit kralı kısa sürede toparlanmayı başarmıştı: <br />
Güneş Tanrıçası, gözdesi Büyüle Kralı dizlerine oturttu, onun <br />
elinden tuttu ve savaşa onun önünde koştu, artık kentler <br />
birbiri ardından düşüyor, Büyüle Kral bir aslanın pençesiyle <br />
yapbğı gibi ülkeleri yeniyordu. Altın ve gümüşün ne başı ne <br />
sonu vardı, Hattuşa'yı ganimetle doldurdu ... aldığı kentlerin <br />
tanrılarının altın ve gümüş heykelİerini ülkesine <br />
getirdi ve onları kendi tanrı ve tanrıçalarının tapınaklarına <br />
koydurdu. Büyük Kral, aldığı ülkelerdeki kadın köleleri de <br />
kendi ülkesine getiriyor ve Arinna'nın Güneş Tannçası'nın <br />
hizmetine veriyordu. Hattuşili'nin en büyük başarısı da <br />
belgede şu sözlerle anlatılmaktadır: Fırat lrmağı'm benden <br />
öncekiler hiç geçmemişti. Ben, Büyüle Kral, onu yaya geçtim, <br />
ordularım da benim ardımdan yaya geçtiler. (Akadlı] Sargon <br />
da onu geçip, Hahhu ordusunu yenmişti. Ama, Hahhu'ya <br />
kötülük yapmam.ışb; kenti ateşe vermemiş, dumanını <br />
Gökyüzünün Fırtına Tanrısı'na yükseltmemişti. Fakat ben, <br />
Büyüle Kral, Haşşu kralını ve Hahhu kralını- yendim, <br />
kentlerini ateşe verdim ve dumanlarını Gökyüzünün Fırtına <br />
Tanrısı'na ve Güneş Tannsı'na yükselttim ve Hahhu kralını <br />
bir yük arabasına koştum! <br />
· <br />
~u ~etinden de görüldüğü gibi, Hitit genişleme siyaseti <br />
oncelikle Kuzey Suriye'ye yönelikti. Önce Alalah, sonra <br />
Hahhu ile Haşşu'nun ele geçirilmesi, Hititler'e miktarı <br />
~esaplanamıyacak kadar çok altın ve gümüş ile içinde <br />
ınsa~ar da olan ç~şitli zengin ganimetler sağlamıştı. Aynı <br />
metnın başka yerlerınde, Anadolu içindeki düşmanlara karşı <br />
yapılan asken seferlerde kazanılan ganimetler, sadece koyun <br />
ve sığır olarak bildirilmektedir. Şu halde Hitit kralının neden <br />
ı~:arla ş~eydo?uyu topraklarına katm~k istediğini anlamak <br />
g~ç değıldır. İlgı çekici bir başka nokta yenik düşen ülkelere <br />
aıt tanrı heykellerininAnadolu'daki <br />
T~~~ı .. hey~e~eri <br />
sadece <br />
maddi <br />
tapınaklara taşınmasıdır. <br />
değerleri bakımından <br />
goturulmemıştır; eğer böyle olsaydı, bunlar eritilip, başka <br />
eşyaların yapımında kullanılırdı. Bunlar, Hititler'in kendi <br />
tanrıları~a ait t_aJ?~akla'rda kutsanıyor ve böylelikle Hitit <br />
pantheon u dediğımız -tanrılar toP,luluğunun birer üyesi <br />
o!uyorl~r.dı. Bu olay bize, ilerki bölümlerde değineceğimiz <br />
gıbı, Hıtı~ı:_r tarafından kutsanan tanrıların neden fazla <br />
olduğ~~ şostermektedir. Belgedeki diğer önemli bir nokta, <br />
Hatt~şılı nın ~ırat Irmağı'nı geçmekle övünmesidir. Hitit kralı <br />
Fırat ı k_endinden önce geçen Akadlı Sargon'dan söz <br />
~t~~ktedır. Bu kral, birinci bölümde Savaş kralı efsanesi ile <br />
ılgı!~ olarak ~nlattığımız Sargon'dur ve Hattuşili ile arasında <br />
7 yuzyıllık hır zaman vardır. Bu, Hititler'deki tarih bilincini <br />
k~nıtladığı kadar, Sargon'un bütün Ön Asya'da nasıl yaygın <br />
b!r efsane kahramanı halini almış olduğunu da göstermekte<br />
dir. <br />
Hat_~uşi~'nin güneydoğudaki askeri faaliyetleri başka tablet<br />
ler uzerınde de anlatılmaktadır. Bunlar, gerçi küçük ve kırık <br />
par_çalar olmasına karşın bu bölgeye Hititler tarafından <br />
v~r_ilen önemi belirtmeye yeterlidir. <br />
Hitit <br />
genişleme siyasetinin <br />
uygulanmasının pek kolay <br />
o~a~ğı, toprakların genişlemesi ile birlikte, askeri ve <br />
yonetım kademelerinde görev yapanların zaman zaman <br />
ihmallfr <br />
ve yanlışlar yaparak, Hitit çıkarlarına zarar <br />
vderme e:i yüzünden cezalandırılmalarını ~onu alan metinler<br />
en belli olmaktadır. Urşu adlı kentin sarılması ve düşmeye <br />
29 <br />
---•r <br />
HİTİTLER <br />
zorlanması sırasında görevlilerin Hattuşili'ye iha tl · <br />
b <br />
u <br />
·b·ı <br />
· <br />
gı ı arın, <br />
d.. <br />
nl <br />
• <br />
ne erı ve <br />
uşma__ arın yandaşları durumunda olan <br />
Karkamış, ~';llpa_ (bugun Halep) ve Hurriler tarafından nasıl <br />
desteklendiğı, ~ır. ta?l?tte çok açık dile getirilmektedir. <br />
Yukarı.da _an':1 91~gilerını verdiğimiz ve Hattuşili'nin vasiyet<br />
n_amesı nıteliğını ta~ıy'.1~ ~elgede, bu kral zamanında iç <br />
sıyasette de her şe~ın ıyı _gıtmediği, tahta geçmek için bazı <br />
P~l':ns ve prenseslerın dahi komploların içine girdiği, belirgin <br />
bıçım~e ortaya konm_?,kta?"'. Anc~k bütün zorluklara karşın, <br />
d:vle~ <br />
esasları ve ozellikle dış sıyasetinin ilkeleri Hattu ili <br />
donemınde saptanmış oluyordu. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">7. BAŞARILI BİR KRAL: 1. MURŞİLİ </span></span><br />
Hattuşili'nin hasta ~atağında, Kuşşar kentinde bir vasiyet<br />
n~me yazdırdığını bılmekle beraber, ölüm nedenini öğrene<br />
 mıyoruz. Ancak kralın Kuzey Suriye seferlerinden birinde <br />
y~ralann:ıış olması, güçlü bir olasılık olarak kabul edilmekte<br />
dır. <br />
Ve~aht olarak ilan edilen Murşili'nin bize kalan <br />
belgelerınden, ~~!t~şili'nin gerçekten iyi bir seçim yapmış <br />
olduğu ve_ Murşili nın dedesi, babası ya da babalığı (il&lt;lsi <br />
arasındakı akr?balık tam anlaşılamamaktadır) tarafından <br />
konmuş dış sıyaset hedeflerini benimseyerek <br />
bunların <br />
gerçe_~~~tirilmesi yönünde hareket ettiği görülmektedir. <br />
Murşıli nın askeri icraatının ağırlık noktasını 2 kentin <br />
alınması oluşturur: Halpa ve Babil. Bunlardan birincisinin <br />
Hattuşili döneminde yayılma siyasetinin ilk hedefi olarak <br />
k!lbul ?dildiğini biliyoruz. Halep'in Hititler'in egemenliğine <br />
gırı:nesı s~nu~u, Ön Asya'daki kuvvet dengesi bu devletin <br />
lehine değışmış, aynı zamanda ticaret yollarının denetimi de <br />
Hititler'in <br />
eline <br />
geçmiş oluyordu. Aynı zamanda bu <br />
kentlerden pek çok ganimet ve tutsak da alınmış, bunlar da <br />
Anadolu içlerine taşınmıştı. Kuzey Suriye'nin fethi, Murşili<br />
 ye Mezopotamya kapılarını açan en büyük etken olmuştu. <br />
Halep düşünce, aynı bölgede egemen olan Hurri kökenli <br />
prensler de Hitit ordusu karşısında tutunamayınca, Murşili <br />
Fırat'ı izleyerek güneye inmiş ve Babil önlerine varmıştı. <br />
Gerçi bu seferin ayrıntıları ile ilgili fazla bilgi sahibi <br />
olamıyoruz; daha sonraki Hitit krallarından Telepinu'nun <br />
Fermanında bu olay, sadece sonra Babil'e sefere çıktı ve <br />
Babil'i yıkb sözleriyle anlatılır. Ancak bir Babil tabletinde bu <br />
olayla ilgili görünen kısa bir not sayesinde Babil seferinin <br />
tarihi de saptanmaktadır. Samsuditana zamanında Hititli, <br />
Akad ülkesine ( = Orta Mezopotamya) yürüdü biçimindeki bu <br />
anlatım, Murşili'nin kimin çağdaşı olduğunu öğrenmemize <br />
yardım etmekte ve bu koşutluktan, Babil'in İÖ 1594 yılında <br />
fethedilmiş olabileceği ortaya çıkmaktadır. Babil'in Hatti <br />
ülkesine olan uzaklığı ve her iki bölgenin birbirine bağlandığı <br />
yolların askeri yönden denetiminin güçlüğü düşünülecek <br />
olursa, <br />
aslında bu seferin Orta Mezopotamya'ya değin <br />
uzanan bütün alanların Hitit İmparatorluğu'na sürekli olarak <br />
kazandırılması amacı ile yapılmadığı anlaşılır. Bu seferler, <br />
Hatti ülkesine pek çok ganimet yanında, belki ondan da çok <br />
ün kazandırmış, Hititler'in kendilerini büytılc devletler <br />
arasında Ön Asya toplumlarına kabul ettirmelerini sağlamış<br />
 yıllık <br />
Dışa dönük askeri başarılarını sürdürürken, <br />
Murşili'nin <br />
Anadolu içindeki düşmanlarının arkadan vurmasına meydan <br />
verip vermediğini bilmiyoruz, ama onun sonunu hazırlayan<br />
 lar düşmanları değil, kendi yakınları olmuştur. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8. KARGAŞA DÖNEMİ </span></span><br />
Hattuşili'nin kendinden sonra gelenlere vasiyet ettiği birlik, <br />
tutkular, <br />
özellikle yönetici sınıftan kişilerin tutkuları sonucu bozulmuş, <br />
bu <br />
Murşili'nin <br />
ş <br />
askeri <br />
faaliyetler <br />
Hattuşa'dan uzun zaman ayrı kalması ile de herhalde <br />
körüklenmişti. Askeri alandaki başarıları çekemeyenler ve <br />
onun,, özellikle Babil'i alarak adeta bir efsane kahramanı <br />
olacağından korkan kral ailesinin üyeleri, Murşili'nin sonunu <br />
hazırlayan komplolara girişmişlerdi. Bu komplolar sonucun<br />
da yalnız Murşili'ye kötülük edilmekle kalmamış, Hitit Devleti <br />
yüzünden <br />
çok uzun süren bir kargaşanın içine itilmiş, taht kavgaları ve <br />
cinayetler birbirini izlemişti. Hattuşili'nin uyarılarına karşın, <br />
iç barışın ortadan kalkması, o giine değin silah zoru ile <br />
kazanılmış olan toprakların elden çıkmasına ve Anadolu <br />
içinde yerel devletler arasında sağlanan bağların kopmasına <br />
neden olmuştu. <br />
Bu karışık dönemle ilgili bilgi edindiğimiz yazılı kaynak, <br />
Murşili'den yaklaşık 70 yıl sonra İÖ 1525 yılında Hitit <br />
Devleti'nin başında bulunan Telipinu'nun ferman niteliği <br />
taşıyan belgesidir. Bu belge, adı geçen kralın kendinden önce <br />
oluşmuş olayları da özetlediği, fakat en önemlisi, tahta geçiş <br />
için belirli bir sistem çerçevesinde kurallar koyduğu bir <br />
metindir. Telipinu, Murşili'nin sonunun nasıl olduğunu şu <br />
ı;özlerle anlatır: Hantili 'içki sunucu' idi. Ve Murşili'nin hz <br />
kardeşi Harapşili ile evliydi. Hantili, Zidanta ile birlik olup, <br />
ihanet etti. Ve fena bir şey yaptılar. Murşili'yi öldürdiller, <br />
kan döktiller. Görüldüğü gibi, Murşili'yi kendi eniştesi <br />
öldürmüş ve başa geçmişti. Yaklaşık İÖ 1590 yıllarındaki bu <br />
olaydan sonra, başka tabletlerin yardımıyla anlaşıldığına <br />
göre, Hitit Devleti bir bocalama dönemine girmişti. Hantili, <br />
yeni askeri seferlerle Kuzey Suriye'deki Hitit etki alanını elde <br />
tutm~ya çalışmış ise de, bunda başarı kazanamamış, <br />
Hurriler Anadolu'ya girmişler ve kendi nüfuzlarını artırarak <br />
güçlenmişlerdi. Bu arada Halep, eskiden içinde bulundu~ <br />
kudretli durumu yeniden tam olarak kazanmasa bile Hitit <br />
egemenliğinden kurtulmuştu. Anadolu'daki durum da' Hitit<br />
}er'in aleyhine bozulmuş, özellikle Karadeniz kıyılarında <br />
yaşayan, yarı yerleşik bir toplum olan Kaşkalar Hitit <br />
Devleti'nin çekirdeğini oluşturan İç Anadolu'ya değin ~kınlar <br />
yaparak, <br />
devlet için çok tehlikeli durumlar yaratmaya <br />
başlamışlardı. Başka belgelerde okuduğumuz ve Hantili'ıün <br />
~adolu'nun <br />
değişik y~rle~inde kaleler yaptırdığına ilişkin <br />
~ır no~U?•. !(aşka te~e~!-°e <br />
karşı kralın almak istediği <br />
onlemle ılgılı olduğu duşunülebilir. Tam anlamı ile kanıtlan<br />
 m_amış~a da, Hattuşa'daki bir bölüm surların Hantili <br />
donemınde yapıldığı ileri sürülmektedir. Siyasal kayıpların <br />
yanı sıra, yine_ ?.a~ı cinayet olaylarının olduğunu, Hantili'nin <br />
kTarliı_s~ Harfapşili nın oğulları ile birlikte öldürüldüğünü, yine <br />
e pınu ermanından öğreniyoruz. Bu bölümde tablet fazla <br />
tır. Murşili'nin Babil seferinden herhalde en karlı çıkan, 150 <br />
Hammurabi sülalesinin Hitit istilası sonucunda, <br />
yıkılması ile ortaya çıkan kuvvet boşluğundan yararlanarak, <br />
Babil'i ellerine geçiren ve dilleri bakımından ne Asurlular ile <br />
ne de Sumerler ile akraba olan Kasitler oldu. Orta Fırat <br />
Bölgesi'nde yaşayan Kasit beyleri, uzun bir süredir Babil'i <br />
zaten etkiliyorlardı; Hititler'in buraya kadar inmelerinde <br />
onların da yardımcı olduklarını düşünmek gerekmektedir. <br />
Hitit ordusunun kendi ana üssünden bu denli uzakta çok uzun <br />
süre dayanamamış olması doğaldır. Babil'e egemen olan <br />
Kasit krallarından 2. Agum'nın bir belgesinde, adı geçen <br />
kralın, Hititler'in Anadolu'ya götüremeden yarı yolda Hana <br />
ülkesinde bırakmak zorunda kaldıkları, biri önemli tanrılar<br />
 dan Marduk'a ait iki yontuyu tekrar Babil'e getirdi~ini <br />
okuyoruz. Bu olay, Hititler'in dönüş yolunun pek kolay <br />
olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Hitit ordusu, kendini <br />
daha güvenli kabul ettiği Anadolu topraklarına bir an önce <br />
ulaşabilmek için, ağırlıklarının bir bölümünü yolda terk <br />
etmel!e zorıınlu kalmıs olmalıdır. <br />
kırık olduğundan, kesin _olmamakla beraber, bu olay, yeri <br />
tam saptanamayan Şukzıya kentinde geçmişti. Bu kırımdan <br />
kurt~l?,n: Hantili'nin bir başka oğlu olan Kaşşeni idi. <br />
Hantıli ~ _son~. ?~ pek parlak olmadı; Telipinu onun <br />
egemenliğının bıtişını de şöyle anlatır: Hantili ihtiyarlayıp, <br />
tanrı. ~~aya yüz tutun~a (yani öltlme yaklaşınca), Zidanta, <br />
Hantili ~ oğl'! Kaşşem'yi oğullan ile birlikte öldürdü, ileri <br />
gı:len hizmetkarları da öldürdü. Ve Zidanta kral oldu. <br />
Boylece, Murşili'nin öldürülmesi sırasında Hantili'nin suç <br />
orta~ığını yapan Zidanta, bu kez de Hantili'nin tahta varis <br />
olabılecek oğlunu, ailesiyle beraber ortadan kaldırıp, Hitit <br />
tahtına oturmuştu. Ancak onun d kr fulT-.n,n <br />
sürmediğ" · · <br />
T li <br />
' <br />
a <br />
a <br />
6= <br />
uzun <br />
ını ~~ . e pinu fermanında okuyoruz: Sonra, <br />
•~ar <br />
tannlar Ka_şşem ~ kanını aradılar (yani, öcünü aldılar). Ve <br />
Zidanta nın oğlu Ammuna 'yı babasına düşman <br />
ettiler. Ve o, babası Zidanta 'yı öldürdü. Ve A.mmuna kral <br />
oldu. Fakat, tannlar babası Zidanta'nın kanını aradılar: <br />
tahılı, ~ahçe ve bağlan, sığırları, koyunları iyi (yani <br />
bereketli) lcılınadılar ve pek çok ülke ona düşman oldu. Ordu<br />
her yere savaşa gitti ve başarısız geri döndü. Görülatiğü gibi, <br />
HİTİTLER <br />
Eski Hitit Devletrnin çeşitli <br />
krallarına ait mühür baskıları. <br />
Sal üst: /şputahşu. Alt: <br />
Tahurwaili. Orta üst: <br />
Alluwamna. Alt: Huzziya. Satı <br />
üst. orta, alt: Anonim Tabarna <br />
mühür baskıları. <br />
etmemiz yanlış olmayacaktır. Saray muhafızlarının başı <br />
Hitit Devleti'nin çöküşü yaklaşık IÖ 1550 yılında başa geçen <br />
Ammuna döneminde sürmüş, siyasal başarısızlıkların <br />
yanında bir de oluşan kuraklık, tanrısal güçlerin de bu <br />
cinayetleri kınadığına, Hititler'i daha çok inandırmıştı. Fakat <br />
başlarına gelen bütün felaketler, kral ailesi içindeki başa <br />
geçme tutkularını söndürmeye yetmemişti. Bundan sonraki <br />
olayları yine elimizdeki belgede buluyoruz: Ammuna da tanrı <br />
olunca, saray muhafızlannın başı olan Zuru, oğlu 'altın <br />
mızrağın adamı' (unvanını taşıyan) Tahurwaili'yi gizlice <br />
gönderdi ve o, Tittiya'yı ve oğullarını ailesi ile birlikt~ <br />
öldürdü. 'Haberci' (unvanını taşıyan) Taruhşu'yu gönderdi <br />
ve o Hantili'yi oğullan ile birlikte öldürdü. Ve Hıızziya kral <br />
oldu.Belgede adı geçen bu kişilerle ilgili daha ayrıntılı bilgi <br />
olmadığından, anlatılan olayları daha ıyi anlayabilmek için <br />
metni <br />
okumakla vetinmemek, onu biraz yorumlamak <br />
gerekmektedir. <br />
önce, <br />
öldürülen <br />
Tittiya <br />
v~ Hantili'_nin <br />
ortadan kaldırılma nedenini araştırmak gerekir. Genellikle <br />
tarih boyunca her devlette kral ailesinde cinayete kurban <br />
gidenler, tahtın mirasçıları ya da taht üzerinde hak sahibi <br />
kişiler olmuştur. Bu bakımdan adı geçen 2 kurban, olasılıkla, <br />
Ammuna'nın oğullarıydı. Bu varsayım doğru ise, onları <br />
öldürenlerin, yani Tahurwaili ve Taruhşu'nun tahta geçen <br />
kişinin yakınları olması gerekirdi; öyleyse, bunları Huzziya'<br />
nın kardeşleri kabul etmekte bir sakınca yoktur. Diğer <br />
yönden Telipinu, okuduğumuz fermanında kendisinin Hıızzi<br />
 ya 'nın i.11 kız kardeşi ile evli olduğunu bildirmektedir. Aynı <br />
metnin bir başka yerinde onlar 5 kardeşti anlatımı <br />
bulunmakta, bir yerde de Tanuwa adında birinden, Taruhşu <br />
ve Tahurwaili ile birlikte söz edilmektedir. Buna dayanarak, <br />
Zuru'nun çocukları olarak Taruhşu, Tahurwaili, Tanuwa, <br />
kral olan Huzziya ve Telipinu'nun karısı İştapariya'yı kabul <br />
görevindeki Zuru'nun oğullarını tahta çıkarmakta kendini <br />
haklı görmesine neden, kesin olmamakla beraber, kral <br />
Ammuna'nın kız kardeşi ile evli olması ve dolayısı ile Hitit <br />
sülalesine akraba olmasıdır. Telipinu, herkesin bildiğini <br />
düşündüğü için olsa gerek, babasının kim olduğunu açıkça <br />
vermemiştir. Ancak metnin devamından, onun babasının da <br />
Ammuna olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda ortaya bir <br />
sorun çıkmaktadır: Tittiya ve Hantili, Ammuna'nın oğulları <br />
oldukları için bertaraf edilmişlerdir de, Telipinu'ya niçin <br />
dokunulmam1ştır? Bu sorunun yanıtı kolaydır; Telipinu, <br />
İştapariya ile evli olması nedeniyle, tahta geçen Huzziya'nın <br />
·eniştesi ve doğal olarak, cinayetleri işleten Zuru'nun da <br />
damadıdır. Ne var ki, kardeşlerinin öldürülüp, Telipinu'nun <br />
akrabalık yüzünden bağışlanması, Huzziya'nın iktidarının <br />
çabuk sona ermesini hazırlamıştı. Bunu, Telipinu'nun <br />
ağzından dinleyelim: Ve Hıızziya kral oldu. Telipinu onun i.11 <br />
kız kardeşi ile evliydi. Hıızziya onlan da öldürecekti, fakat <br />
plam anlaşılınca, Telipinu onlan bertaraf etti. Onlar 5 <br />
kardeşti. Telipinu onlara evler yapb. 'Gitsinler, otursunlar! <br />
Yesinler, içsinler! Onlara lcötUlülc yapmayın! Ve ben <br />
söylüyorum lci,onlar bana lcötülülc ettiler, ben onlara lcötUlülc <br />
etmemi' Burada Telipinu'nun, zamanında kendi canını <br />
b~ğışlayan bu kardeşlere vicdan borcunu ödeyerek, onları <br />
elinde olduğu halde öldürtmediğini ve sadece enterne etmekle <br />
yetindiğini görüyoruz. Huzziya sürgün edilince, doğal olarak <br />
Telipinu kral olmuş, kendi deyimiyle babasının tahtına <br />
~ılcmışbr. Devletin yönetimini ele aldığında, durumun hiç de <br />
ıç <br />
açıcı olmadığı bellidir. İç çekişmelerin devleti zayıf <br />
düşürmesinden sadece Kuzey Suriye'deki yerel krallar <br />
yararlanmamış, Anadolu içindeki merkeze bağlı bölgelerden <br />
de kopmalar başlamıştı. Yaklaşık olarak bugünkü Çukurova <br />
31 <br />
HİTİTLER <br />
ile eşitleyebildiğimiz Kizzuwatna'nın en önemli kentlerinden <br />
olan Adaniya (bugün Adana) dahi bağımsız duruma gelmişti. <br />
Böylece Hitit egemenlik alanı daralarak, <br />
dönemlerindeki, <br />
Hattuşa ve yöresinden <br />
ilk <br />
kuruluş <br />
oluşan, <br />
çekirdeğinin sınırları içine çekilmişti. Diğer yandan <br />
'kendisine karşı katliam planları hazırladığı halde, Telipin~ <br />
tarafından affedilen eski kral Huzziya'nın kardeşleri de <br />
ana <br />
tekrar komplolar düzenlemeye kalkışmışlardı. Telipinu bu <br />
sefer onları panku'nun yargılamasına izin vermiş, soylular <br />
meclisi, suçluların ölümle cezalandırılmasına karar vermişti. <br />
Fakat çok insancıl bir kişiliği olduğu anlaşılan Telipinu <br />
onların canlarını şu sözlerle bağışlamıştı: ... Tanuwa' <br />
Tanıhşu ve Tahurwaili'yi getirdiler ve panlcu onlan ölüm~ <br />
mah.lruın etti. Ve ben, kral, söyledim 'niçin ·ölsünler? Onlar <br />
yüzlerini sallarlar <br />
(yani utanırlar). Ben, kral onlan <br />
(birbirlerinden) ayırdım, onlan çiftçi yapbm. Silahl~ <br />
sağ <br />
yanlarından .aldım ve onlara boyunduruk verdim!' Bu <br />
insancıllığa karşın, cinayetler yine de durmamıştı. Telipinu <br />
yeni olayları da şöyle anlatır: Kral ailesi içinde kan dölcme <br />
arttı. Kraliçe İştapariya öldü, kralın oğlu Ammuna da öldü. <br />
Tannlann insanlan (yani bütün halk) diyor ki 'bale ı <br />
Hattuşa 'da kan dökülmesi çoğaldı '. Bunun üzerine ben, <br />
Telipinu, Hattuşa'da bir toplantı düzenledim. Şimdiden sonra <br />
Hattuşa 'da kral ailesinin oğluna kimse kötülük yapmasın, ona <br />
hançer çelcmesinl Telipinu bundan sonra taht kavgalarına <br />
son vermek üzere, tahta geçiş sırasına açıklık kazandıracak <br />
kurallarını koyar: Birinci prens kral olsun. Birinci dereceden <br />
prens yoksa, ikinci dereceden bir oğul kral olsun. Eğer tahta <br />
geçecek bir erkek çocuk yoksa, birinci dereceden bir <br />
prensese bir içgilveyi koca versinler ve o, kral olsun! Benden <br />
sonra kim kral olursa, onun kardeşleri, oğullan, alıabalan, <br />
ailesinin bireyleri ve askerleri birlik olsun I Ve sen gel, <br />
düşman üll:eleri gücünle yeni Fakat, şöyle söyleme: 'her şeyi <br />
bağışlıyorum'. Aksine hiçbir şeyi bağışlama, onlara· (yani <br />
suçlulara) baskı yap. Kral ailesinden kimseyi öldürme; bu <br />
kötü sonuçlar verir; Bundan sonra kim erkelc ya da kız <br />
kardeşlerine kötülük etmeyi tasarlarsa, siz onun panlcu <br />
üyelerisiniz, ona açıkça deyin lci Ican dölcme ile ilgili bu <br />
tableti okul Hattuşa'da Ican dölcme arttığı zaman, tannlar <br />
kral ailesini cezalandırdılar. Kim erlcek ve kız kardeşlerine <br />
zarar verirse, kralın başını tehlilceye sokarsa, mahlcemeyi <br />
çağınn. O (yani sanıJc), o zaman planını uygulamaya <br />
kalkarsa, kendi başı ile ödesin! Fakat, onu Zuru, Tanuwa, <br />
Tahurwaili ve Taruhşu gibi (yani onların yapbklan gibi) <br />
gizlice öldürtme. Onun evine, karısına ve çoculclanna zarar <br />
vermesinler. Eğer bir prens de lcötülük ederse, o. da <br />
yapbklannı başı ile ödesin. Ancak, onun da e~e, <br />
çocuklarına zarar vermesinler. Ceza onlann evlenne, <br />
tarlalanna, bağlarına, samanlıklarına, tutsalclanna,. sığır ve <br />
koyunlarına uygulanmasın! Prenslerin mallannı ve ınsanla<br />
 nnı başkasına vermek de do~ değildir. Y!"'sl:Ic. mem~l~r<br />
dan prensi avuçlarına almak ısteyenler diyebilirler ki bu <br />
kent benimdir'· ve kentin efendisine (yani yöneticisine) zarar <br />
verirler. Bundan böyle, Hattuşa'da siz (memurlar), _bu <br />
olaylan hatırlayın. Tanuwa, Tahurwaili ve Taruhşu sıze <br />
örnek olsun! Bundan sonra kim, hangi yüksek memur olursa <br />
olsun, kötülük yaparsa, siz soylular meclisi üyeleri onu <br />
karşınıza çağırın ve onu cezalandırın 1 <br />
Görüldüğü gibi, Telipinu'nun, <br />
serbest <br />
_ <br />
?ır <br />
• • • <br />
çevırı <br />
ıle <br />
özetlediğimiz bu metni, gerçek bir. ferman: bır kral buy:uğu <br />
niteliği taşımaktadır. Telipinu burada, ~Ik ~~ esas .~or~v <br />
olarak, taht kavgaları yüzünden devletın _ıçıne duşmuş <br />
olduğtı sıkıntıları . engellemek <br />
üzere <br />
ve <br />
cezalandırıcı mekanizmalar koymayı kabul atmıştır. Soylular <br />
yem . ~rallar <br />
\ <br />
meclisine bu yönde yetki vermekte, suç işleyen kralın dahi <br />
yargılanmasını bu meclise bırakmaktadır. Buyrukta hukuk <br />
açısından göze çarpan öneraji bir nokta, cez~nın s_adece ~uçu <br />
işleyene verilmesi ilkesidir. Suçlunun · aıle bıreylerı ve <br />
mallarının korunması, Telipinu'nun adalet anlayışına ve <br />
insancıl karakterine <br />
de uygun düşmektedir. Tahta geçişte <br />
benimsen!)n ilkelere gelince, açıklanması gereken bazı yerler <br />
vardır, Bunlardan ilki, çocukların birinci, ikinci biçiminde <br />
derecelendirilmesidir. <br />
Bu sınıflandırmadan, yaşça en büyük <br />
3:l <br />
ve daha küçük olanları anlamak -olasıdır.· Ancak, Hitit <br />
krallarının esas eşleri yanında, bir harem'e sahip oldukları <br />
bir gerçektir. Bu bakımdan, ikinci dereceden sözü ile, bir <br />
• harem kadınından olma çocuğun da kasdedilmiş olabileceği <br />
hatırda tutulmalıdır. Tahta varis olabilecek biç erkek <br />
çocuğun bulunmaması halinde, en büyük kıza verilecek bir <br />
içgüveyi kocanın kral olması da, Telipinu açısından dikkati <br />
çekmektedir. Kralın belgesinden öğrendiğimize göre, Telipi<br />
nu'nun varisi olaiı Ammuna, kraliçe İştapariya ile birlikte bir <br />
cinayete <br />
kurban gittiği için, devletin ypnetimini kendi <br />
ıoyıından birine bırakmak amacı ile, tahta geçişi belirleyerı <br />
iüzenleme içine bu kural da konulmuş olmalıdır. <br />
Telipinu'nun, ülkenin iç işleriyle uğraşmayı ve iç barışı <br />
sağlamayı, dışa dönük bir yayılma siyaseti izlemeğe yeğlediği <br />
anlaşılmaktadır ki, onun döıtemine qeğin geçen karışıklıklar <br />
düşünülecek olursa, bu doğaldır.· Elimizde fazla belge <br />
olmamasına karşın, Telipinu'nun bazı diplomatik girişimlerle, <br />
ülkesinin dışa karşı güvence kazanmasına çalıştığını da <br />
biliyoruz. Tabletin kendisi bulunmamış olmakla beraber, <br />
Hitit arşivleri.İldeki belgelerin içeriğini bildirmeye yarayan <br />
bir tablet kataloğundalci bir nottan, Hatti kralı Telipinu ile <br />
Kizzuwatna kralı İşputahşu arasında bir antlaşma yapıldığını <br />
öğreniyoruz. Bu, bir zamanlar Hitit Devleti'ne bağlı olan <br />
Kizzuwatna'nın bağımsızlığını elde ettikten sonra, durumun <br />
Hitit kralı tarafından da zorunlu kabul edildiğini göstermek<br />
tedir. <br />
Arkeoloji ve eski diller fılolojisinin, gerek maddi, <br />
gerekse yazılı belgeleri toplayarak nasıl sentezlere varabildi<br />
ğine iyi bir örnek, Tarsus'daki <br />
Gözlükule kazılarında <br />
İşputahşu'nun mührünün bulunmasıdır. Mühürde, kendini <br />
Pariyawatri oğlu İşputahşu olarak tanıtan bu kralın, bu <br />
buluntu sayesinde hem tarihsel kişiliği kamtlanmakta, hem <br />
de Kizzuwatna'nın bugünkü Çukurova dolaylarına yerleştiril<br />
 m'esinin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. <br />
Telipinu'nun ölümü ile ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Yalnız, son <br />
yıllarda Boğazköy kazılarında bulunan bir mühür baskısı, <br />
Telipinu'dan sonra ülkede bazı karışıklıklar çıkmış' olabi<br />
leceğin_i düşündürmektedir. Adı gecen mülıür Büyük Kral <br />
Tahurwaili'ye aittir. Mühür, 'üslup bahmınctan çok gelişkın <br />
olup, güzel bir işçilik gösterir. Kurban listelffi'ine göre <br />
Telipj.nu'dan sonra kralın kızı Harapşili ile evli olan <br />
Alluwamna tahta geçmiştir. Bundan sonra ise, yine listelerde <br />
Hantili <br />
(2.), , Zidanta <br />
(2.) <br />
ve <br />
Huzziya (2.)'nin <br />
gelmektedir. Bu belgeler üzerinde Tahurwaili'nin <br />
adları <br />
adı hiç <br />
yoktur. Hitit Devleti'ne bu denli kötülükleri dokunmuş olan <br />
.-:lantili, Zidanta ve Huzziya'nın aynı sırayla başa geçen <br />
krallara <br />
verilmiş olması mantığa ters düşmektedir Bu <br />
bakımdan sadec~ ~stelere bakarak, .~u kralların v~lığı <br />
kanıtlanamaz. Elimızde bulunan 2 mühür baskısı da bu <br />
sor~na ışık ~tma~9:1cta,. aksine daha da karmaşık duruma <br />
getirmektedir. Telipınu dan sonra yönetimi ele alan Allu<br />
wamna 'nın mühürü, üslup bakımından Tahurwaili'ninkind <br />
daha_ ~elcnı:. Eğer gerçekt~n 2 J:I~ziya krallık yapmış is:~ <br />
hangısıne aıt olduğunu bilmediğımiz, hangisinin <br />
olduğu <br />
saptanamayan bir Huzziya mühürü, Tahurwaili mühr .. <br />
benzerlik göstermektedir. Sadece üslup acısından değer~~ <br />
dirilirse, mühürleri, eskiden yeniye Alluwamna H <br />
H <br />
. <br />
• <br />
· <br />
Tahurwaili olarak sıralamak gerekir. Böyle yapılır' uzzıhya v 2 e <br />
1ıx <br />
uzzıya nın var 6ını a <br />
k bul <br />
T h <br />
a <br />
·1· il <br />
urwaı ı __ e <br />
T li · <br />
k <br />
etme , hem de mühr' ·· bul <br />
sş, <br />
c <br />
u <br />
em . <br />
unan <br />
e pınu ıermanında adı geçen Tahurwaili' · <br />
ayrı ~yrı k!.ş~~~- o!_arak görmek, zorunlu olur. Bu nedeni: <br />
Huzzıya mühurunu 1. Huzziya'nın saymak Talı <br />
ili' <br />
.' <br />
Telipinu'nun öldürtmediği kişi ile bir tutmak' ve Allurwa yı, <br />
··hr·· ·· <br />
ılı <br />
b kı <br />
d <br />
mu unun yap ş a mm an illcql oluşunu müh' ·· k <br />
uwamna <br />
k <br />
t <br />
ı.::.. <br />
, <br />
ur <br />
azıyıcı<br />
nın pe ns a owıayışına bağlamak', tarihsel rekonstrüksiyon <br />
· <br />
bakımından daha doğru olacaktır. Burada ayrıntı! <br />
k · t <br />
dix· · b k <br />
ınme ıs eme 6.ımız aş a kanıtlarla da destekl <br />
varsa yıma gore, <br />
T h <br />
ili. <br />
ene <br />
a urwa , Telipinu'nun ölum·· ·· d <br />
e~ <br />
lci <br />
11 . . <br />
kl <br />
. <br />
f <br />
z1 <br />
arına a e <br />
bil <br />
en <br />
b <br />
U<br />
un en sonra <br />
e~e erım g~rç~ eş~mek için isyan ederek kısa, bir <br />
sure tahtı ele geçırmış, f~a~ Jelipinu fermanındaki kurallara <br />
sadık kalan soylular meclisınce devrilerek yerın· T li · • <br />
nun <br />
d x <br />
d <br />
ama - dı All <br />
· <br />
k <br />
b <br />
. <br />
, <br />
uwamna getirilmiş olmalıdır B <br />
li <br />
1 <br />
. <br />
. b <br />
. <br />
e <br />
e pınu <br />
u varsayım <br />
o6ru ıse, ur an ~te e~ını u karışık dönem için güvenilmez <br />
saymak gerekecektir. Dı~er yandan, Kizzuwatna kr.alları ile <br />
<br />
<br />
antlaşmalar yaptıkları bazı tablet yarçal_a~ından a~laşılan <br />
Zidanta Hantili ve Huzziya'nın da yıne Telıpınu metnınde adı <br />
geçenle;le aynı kişiler olduklarını kabul etmek ~ereke?e~tir. <br />
Ancak bu takdirde de, Alluwamna ile, aşağı~a gorec~ğımız 2. <br />
Tuthaliya arasında bir zaman boşluğu kalabılmektedır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">9. BÜYÜK İMPARATORLUK DÖNEMİ </span></span><br />
Telipinu sonrası ile Hitit tarihinde başlayan yeni döneme <br />
Büyük İmparatorluk ya da Yeni İmparatorluk dönemi adı <br />
verilir. Ama İmparatorluk teriminden, Hititler'den yüzyıllar <br />
sonra kurul~uş Roma İmparatorluğu gibi, kıtala_r üzerine <br />
yayılmış, geniş topraklara egeme~ olmuş . bır de~let <br />
anlaşılmamalıdır. öte yandan, aynı_ d?ne'!.1e y~nı denmesıne <br />
karşın, bu dönemle ilgili bildıklerımız, ozell~kle başl~n~ıç <br />
evreleri için daha az problemli ya da daha kesın de d~ğıldır. <br />
Hemen belirtelim ki, yaklaşık İÖ 1380 yıllarına tarıhlenen <br />
Büyük Kral Şuppiltıliuma 'ya değin , Hitit tahtına oturmuş <br />
kralların kesin sırasını ve dönemlerinde geçen olayların <br />
tam bir kronolojisini sapta yamıyoruz. Bazı belgeler üzerinde <br />
rastlanan adların gerçekten krallık yapmış olup olmadıkları <br />
dahi bilinmemektedir. <br />
Büyük İmparatorluk dönemine ait ilk belgelerde karşım~za <br />
Tuthaliya (2.) ve eşi Nikalmati, Arnuwa~~a ve kralıçe <br />
Aşmunikal adları çıkar. Kral adlar~nın Hıtıtçe olm~sın~ <br />
karşılık, kraliçe adlarının Hurri köken~ olrı~~sı he~en ~ık.~atı <br />
çekmektedir. Buna neden, bu etnık zumrenın kulturel <br />
etkisinin doğal sonucu kız çocuklar_a Hurri ~dları ta½:'1mas~n~n <br />
moda halini alması ya da bu donemd~ki kral sulalesını~ <br />
Hurriler ile kaynaşmış olmasıdır. Dığer yand~n .Yem <br />
İmparatorluk qönemindeki kral adları ~~• ., E_skı Devlet <br />
zamanında başa geçenlere g~re.d~ha_ çok Hıtıtli dir. ~~ara <br />
örnek olarak Şuppiluliuma gosterılebılır. Bu adı şuppı-saf, <br />
HİTİTLER <br />
Hitit imparatorluk dönemi krallarından 1. Arnuwanda 'ya ait iki mühür <br />
baskısı. <br />
temiz" luli -"kaynak" ve ethnikon eki -uma biçiminde analiz <br />
ederek "saf kaynak-lı" olarak anlamlandırmak olasıdır. <br />
Hattuşa-lı anlamına gelen Hattuşili de yine bunlardan biridir; <br />
ancak bu, Hattuşa'yı başkent yaptığı için bu krala önce bir <br />
çeşit lakap gibi verilmiş, sonra özel ad olarak diğer krallara <br />
da takılmıştır. Arnuwanda da Hitit kökenli adlardandır. <br />
Yalnız hatırda tutulması gereken önemli bir nokta, bazı Hitit <br />
krallarının Hititçe adlar yanında ikinci bir Hurca ad da <br />
taşıdıklarıdır. <br />
Elimizde Tuthaliya (2)'nin icraatı ile ilgili bilgi veren fazla <br />
yazılı belge yoktur. Hatta, Tuthaliya'nın hangi koşullar <br />
altında tahta geçtiğini de bilemiyoruz. Tı.ithaliya'dan çok <br />
sonr~ yaşamış olan Hitit kralı Muwatalli , Halep kralı <br />
Talmışarruma ile yaptığı bir antlaşmada Tuthaliya'dan şu <br />
sözlerle bahsetmektedir; Tuthaliya, krallığın tahbna oturdu<br />
ğu zaman... Bu anlatım biçimi düşündürücüdür. Bütün <br />
krallar, babalarının tahbna geçtiklerini söyledikleri halde, <br />
Tuthaliya babasının değil de krallığın tahtına geçmiştir. <br />
Acaba ~uthaliya, l_ıalckı olmadan tahtı zorla ele geçirmiş bir <br />
gasıp, hır usurpator muydu'? Bu yüzden mi kendinden sonra <br />
gelen Hitit kralları ondan böyle söz etmek zorunda <br />
kalmışlardı'? Belgelerin azlığı bu soruları yanıtlamamıza <br />
engel o~aktadır. Aynı antlaşma, Tuthaliya'nın siyasal <br />
eylemlerıne de ancak bir par,ça ışık tutmaktadır. Bu belgede <br />
a?1atıldığma göre, Halep kralı ile Tuthaliya arasında 'da önce <br />
ht; an~aşma Y,apılmış, fakat Halep kralı sözünden dönerek <br />
Mitannı kralı ile barış imzalamıştı. Bu nedenle Tuthaliya, <br />
Halep ve Mitanni krallarını, ülkeleri ile birlikte yok etmişti. <br />
Aradan l!,ıun zaman geçtikten sonra anlatılan bu başarı <br />
gerçek m~dir. Y?1?ıa, biraz abartılmış mıdır'? Bunu kesinlikle <br />
saptayabılınek ıçın Kuzey Suriye Devletleri yönünden de bu <br />
olayı doğrulayacak belgelerin bulunması zorunludur. Ancak, <br />
33 <br />
<br />
Tuthaliya döneminde dahi Hititler, 1. Murşili'nin fethetmiş <br />
olduğu bu kent üzerinde kısa süreli bir baskı kurmuş ve Halep <br />
kralının Mitanni ile yaptığı antlaşmayı, eski ha~~rına <br />
dayanarak, kendilerine yapılmış bir ihanet saymış olab~ler: <br />
Yeri gelmişken, burada. bir8:z .. da. adı geçen Mitannı <br />
Devleti'nin gelişimi ve tarihçesı uzerınde durmamız gerek<br />
mektedir. <br />
Mitanni ya da başka belgelerde geç~n a _Y ~ Hanıga a _ı e <br />
Hititler'in ilişkileri, Hitit yayılma sıyasetını~. Kuzey Surıye <br />
üzerinde yoğunlaşmaya başladığı andan ıtı~8:re:1 or!aya <br />
çıkar. Hatırlanacağı gibi, 1 Hattuş_ili ve 1. Murşıli donemınde <br />
edilmişti. <br />
dı 1 <br />
· <br />
bu bölgelere giren Hitit kuvvetlen, Yukarı -~ezopotamya_ ve <br />
Kuzey Suriye'deki bazı Hurri prenslerıı::ın askerlerıyle <br />
çatışmalara girişmişlerdi. Olasılıkla İÔ !6 yuzy~lı1: sonl_arına <br />
doğru, adı geçen coğrafi alana gelen ve ':°do-arı _koke.~ı ola_n <br />
savaşçı ve yönetici bir sınıf, bu Hurrı prensliklerının bır <br />
devlet örgütü kurmal~rını ~ağlaı:ruş ve_ or~aya çıkan devlete <br />
resmi bir ad olat'ak Mitannı denılmış, ancak halkın <br />
çoğunluğuna bakarak, Hurri adı da kulla?ıl~ay~. ~eva~ <br />
ları arasında üçüncü bir güç durumuna da gelmiştir. <br />
Başkentleri, henüz yeri saptanamayan, <br />
Waşşukanni olan <br />
Hurriler ile Mısır ve Hitit kralları arasında kız alıp vermeler <br />
olmuş, Mitanni zaman zaman esnek bir siyaset sürdürerek, <br />
bu iki devlet arasında bir tampon bölge oluşturmuştur. <br />
Hurri _ kültürün~ <br />
Hi~~er üzer~nde büyiik etkileri olduğuna <br />
Jb t ·1 <br />
daha once de değınmıştik. Özellikle mitoloji ve din alanındaki <br />
bu etkinlik,. Mezopotamya uygarlığının Hititler'e aktarılma· <br />
sı~da .. ar~cı ol~uş, hatta daha sonra göreceğimiz bazı <br />
m~toloıı~ oğele~ın Yunan, uygarlığına geçişini hazırlamıştır. <br />
~tannı Devletı, İÔ. 13~0 !ardan sonra zayıflamış ve gittikçe <br />
guçlenerek yayılan Yenı Asur İmparatorluğu'nun önce vasali <br />
durumuna düşmüş, sonuçta İÖ 1270 yılında Asur kralı ı. <br />
Salmanassar .tarafından siyaset sahnesinden atılarak bir <br />
Asur eyaleti haline girmiştir. <br />
Tuthaliya <br />
ve <br />
kraliçe <br />
' <br />
Nikalmati'den <br />
sonra <br />
belgelerde <br />
~astlanan Arnuw~~da ve kraliçe Aşmunikal'in kişilik ve <br />
ı~raatla~ını daha ıyı_ t~nıyabiliyoruz. Bu kral çiftine ait beın <br />
!ndo-ari terimini, Hint-Avrupa dıl aılesı ıçındeki <br />
bugünkü Hintçe ile akraba olan Doğu dillerini konuşan bir <br />
zümreye verilen ad olarak kısaca açıklamak olasıdır. <br />
Varlıkları İndra, Varuna ve Mitra gibi Hint tanrı adlarından, <br />
kral adlar0ından ve özellikle at yetiştirme ile ilgili Hint kökenli <br />
sözcüklerden anlaşılan bu yönetici sınıf, dil olarak Hurrice'yi <br />
benimsemiş, hatta Mısır fıravunu 3. A~en_ofis ~e yapılan <br />
yazışmalarda bu dil kullanılmıştı. İndo-arı kokenli kralların<br />
 dan Mattiwaza'nın, bu adı yanında Kili-Teşup gibi Hurri <br />
kökenli ikinci bir ad daha taşıması, y~etici sınıfın Hurri <br />
halkı içinde yavaş · yayaş eritildiği yönünde bir kanıt <br />
sayılabilir. Mfüınni Devleti güçlü olduğu sıralarda Fırat'ın <br />
batısında etkin olmaya başlamış, Mısır ve Hitit İmparatorluk<br />
34 <br />
hiyeroglif, hem de çıvıyazısı ile yazılmış bir mühür üzerinde <br />
şunlar okunmaktardır: Tuthaliya'nın oğlu, büyü1c kral, <br />
tab9:rna Anuwanda'nın mührü - Tuthaliya'nın kızı, büyük <br />
kraliçe tawa~anna Aşmunilcal'in mührü. Burada hemen <br />
hatırlatalım ki, tabarna kralların, tawananna ise kraliçelerin <br />
unvanıdır. Her iki sözcük de Hatti kökenli olmaları <br />
b~1?mından, Anadolu'nun bu yerli halkının sonradan gelen <br />
Hıtitler'e yap_tıkları lcül~irel etkinin diğer kanıtlarıdır. öte <br />
yandan, kraliçe Aşmunikal'in sadece çiviyazısı ile yazıJ.ınıŞ <br />
m~ünde <br />
Nil:~ati'~ <br />
.şu sözleri okuyoruz: Büyük kraliçe Aşmuııikal, <br />
kızı. ~u iki mühürle, kurban listelerinde geçen <br />
Tuthaliya-Nikalmati ve ondan sonra gelen Arnuwanda · <br />
Aşmunikal'in sırası doğrulanmış olmakta <br />
fakat <br />
aynı <br />
zamanda çözülmesi çok zor bir sorun da doğm'aıctadır. Gerek <br />
HİTITLER <br />
kral Arnuwanda'nın gerek kraliçe Aşmunikal'in babaları <br />
Tuthaliya <br />
olarak <br />
verildiğine, Aşmunikal'in annesi ise <br />
Nikalmati adını taşıdığına göre, Arnuwanda ve Aşmunikal'in <br />
Tuthaliya- Nikalmati çiftinin çocukları, başka bir deyişle <br />
kardeş olmaları gerekmektedir. Bu durumda ortaya bazı <br />
varsayımlar çıkmaktadır: ı- İki kardeş, evlenmeden, kral ve <br />
kraliçe Unvanlarını alarak, devleti birlikte yönetmişlerdi; 2<br />
Daha sonra göreceğimiz Hitit yasalarında kardeşler arası <br />
evlilik yasaklanmış ve aksine hareket edenlere ölüm cezası <br />
konmuş olmasına karşın, iki kardeş evlenerek, kral ve kraliçe <br />
olarak hüküm sürmüşlerdi; 3- Eğer evli idiyseler ve bu evlilik <br />
.. <br />
kardeş evliliği değil de yasal bir evlilik ise, Aşmunikal, <br />
Tuthaliya-Nikalmati çiftinin öz kızı, Arnuwanda ise., babasının <br />
adı Tuthaliya olarak verildiğine göre, ya içgüveyisi giren bir <br />
damat,. yada Tuthaliya'nın evlat edindiği bir çocuktur. Bu <br />
varsayımlardan hangisinin doğru olduğuna karar verebilmek <br />
güçtür. bunların her birini destekleyen, yada desteklediği <br />
ileriye <br />
sürülen <br />
kanıtlar vardır. Bu çiftin hükümdarlığı <br />
zamanında bir takım felaketli olayların oluştuğunu dile <br />
getiren metinler ele geçmiştir. Diğer yandan, Tanrı Telipinu <br />
(bu addaki kralla aynı adı taşıyan bir de tanrı vardır) <br />
efsanesinde, adı geçen tanrının kraliçe Aşmunikal'e kızarak <br />
ortadan kaybolup, birlikte bolluk ve bereketi de götürdüğü<br />
 nün anlatılması, kamu oyunda, kardeşi ile evlenmiş olduğu <br />
için, kraliçenin günahkar olduğu inancının varlığına aracılık <br />
eden <br />
bir <br />
işaret sayılabilir. Bu çiftin evli olmadığını <br />
kanıtlamak için de, Hurri dilinde yazılmış bazı belgelerden <br />
yararlanılmaktadır. Bunlar, Taşmişarri adlı birinin hem <br />
Aşmunikal, hem de Taduhepa adlı kadınlarla birlikte <br />
düzenlemiş olduğu belgelerdir. Taduhepa 'nın adı kurban <br />
listelerinde Nikalmati ve Aşmunikal'den sonra geçmektedir. <br />
bu bakımdan, Taduhepa, Tuthaliya ve Arnuwanda'dan sonra <br />
Hitit tahtına oturan Şuppiluliuma'nın ilk karısı olarak kabul <br />
edilmekteydi. Oysa Hurri metinlerinde geçen Taşmişarri, çift <br />
adlı bazı Hitit krallarında da görüldüğü gibi, Arnuwanda'nın <br />
Hurca <br />
adı yani Taşmişarri =Arnuwanda <br />
ikinci <br />
Taduhepa da onun karısı olabilir. Buna göre Arnuwanda <br />
önce kız kardeşi ile evlenmeden devleti yönetirken, karısı <br />
ise, <br />
Taduhepa <br />
geri <br />
planda <br />
sadece <br />
bir <br />
eş <br />
olarak <br />
kalmış, <br />
Aşmunikal öldükten sonra görümcesinin yerine kraliçe <br />
ünvanını almıştı. Kraliçe ünvanı olan tawananna makamı, <br />
Hititler'de eşlerin ölümünden sonra da bir tür ana kraliçelik <br />
olarak sürerdi. Bu bakımdan eski krallardan sonra tahta <br />
geçen prenslerin zamanında da anneleri yada analıkları <br />
ünvanlarını bırakınazlardı. <br />
Arnuwanda-Aşmunikal çiftinin hükümdarlıkları zamanında <br />
Hititler için en büyük sorun, VIII. bölümde varlıklarından söz <br />
ettiğimiz Kaşkalar olmuştur. Merkezi bir otoriteye bağlı <br />
olmadan bağımsız boylar halinde yaşayan bu insanlar, Hitit <br />
Devleti'nin başında gerçek bir belaydı. Bazen başkente değin <br />
inen bu yağmacı boylar ile antlaşmalar yapılmış, fakat bir <br />
boy diğerinin Hitit kralı ile_ yaptığı_ antlaşmayl~ kendini bağlı <br />
sayınadığı için, mutlaka bır tanesı saldırı halinde olmuştur. <br />
Kaşkalar ile kuvvet zoruyla ~aşa &lt;?_ıkamay~n Ar~u~an~8:-Aş<br />
 munikal çifti, aşağıdaki m~tinde ozetle goreceğımız gıbı tek <br />
çareyi tanrılara yakarmakta bulmuşlardır: Majeste, BUyük <br />
Kral Arnuwanda ve BUyük Kraliçe Aşmunikal şöyle söyler <br />
•yalnız Hatti tllkesi siz tannlara karşı se.f (temiz) bir tllkedir. <br />
Siz tannlara yalnız biz Hatti tllkesinde saygı gösteririz. Siz <br />
tannlar, tanrısal içgUdUnUzl~ ~ilirsiniz ki; tapınaklarınızla <br />
kimse bizim kadar ilgilenmemıştir. Ve siz tannların malları, <br />
gUmUşü albnı, hayvan biçimli kaplan (rhyton denilen <br />
kaplar) 've elbiseleri ile kimse bizim kadar ilgilenmemiştir. <br />
Ayrıca, gUmüş ve albn tanrı yontulan il~ tannların <br />
vücudunda <br />
(yontularındaJ ne eskimlş ise, tanrıların <br />
aletlerinden hangileri es~ş ~~, onları bizim kadar ~se <br />
yenilememiştir. ayrıca, kimse sızın kurbanlarınızda temizliğe <br />
bu Jlenli uymamış, gllnl~,, aylık ve yıllık bayr~~ <br />
böylesine yerine getirmemıştir. (Oysa)siz,tannl~ <br />
hizm~tli<br />
leri ve kentleri angarya ve haraca zorlandı ve hizmetçileriniz <br />
kadın ve erkek köle durumuna getirildi. Siz tannlara ben <br />
BUytlk Kral Arnuwanda ve Büyük Kraliçe Aşmunikal her <br />
konuda saygı gösterdik. Biz, sizin ekmek .ve sarap <br />
kurbanlannızla, besili sığır ve koyunlarınızı yeniden <br />
vereceğiz. (Siz) bizim tarafımızı tutun! Düşmanın Hatti <br />
Ulkesine nasıl saldırdığını, Ulkeyi nasıl yağmalayıp ele <br />
geçirdiğini size söyleyip, sizin nezdinizde onlardan davacı <br />
olmak istiyoruz. Bu Ulkeler, siz gökyüzü tannlannın ekmek <br />
şarap ve diıer eşyalarınızı verirlerdi (şimdi bunlar hara'c:a <br />
bağlandı). işte buralardan, rahipler, tanrı anaları (yani <br />
rahibeler), kutsal rahipler çalgıcı ve ilahiciler sllrllldü, <br />
tannlann dinsel törenleri (iptal edildi) ve eşyalan oradan <br />
atıldı. Oradan Arinna kentinin Güneş Tanrıçası'na ait <br />
gllmüş, altın, tunç ve bakır güneş kursları ve hilaller ile <br />
bayram elbiseleri (yani tören elbiseleri), gömlekler, kurban <br />
ekmekleri, şaraplar ve kurbanlık sığır ve koyunlar gasp <br />
edildi. Bu Ulkeler, Nerik, Hurşama, Kaştama, Himuwa, <br />
Zalpuwa ve diğerleridir. Sizin bu tllkelerde sahip olduğunuz <br />
tapınaklan Kaşkalar yıktılar, siz tannlann yontıılannı <br />
kırdılar, rhyton 'lan, gllmüş, altın ve bronz kaplan ve sizin <br />
bronz gereçlerinizi ve elbiselerinizi yağmalayıp paylaştılar. <br />
Rahipleri, çalgıcı ve ilahi okuyuculan, aşçıları, fırıncıları, <br />
çiftçi ve bahçıvanlan da aralarında paylaşıp, köle ettiler. <br />
Kaşkalar her şeyinize sahip oldıılar. Bu yüzden, bu tllkelerde <br />
kimse adınızı bile anmıyor; kimse size kurban sunmuyor ve <br />
sizin için bayram düzenlemiyor. Buraya, Hatti tllkesine de <br />
kimse sizin için vergi getirmiyor. Sizlere hiçbir yerden <br />
rahipler, çalgıcılar gelmiyor. Kimse size güneş kursları, <br />
hilaller, altın ve gllmilş ile elbiseler vermiyor; ekınek, şarap <br />
ve hayvan kurban etmiyor. Size bu ülkeleri (yani Kaşkalar'ın <br />
yağmaladığı tllkeleri) saydık. Şimdi size sürelcli yalvarıyoruz. <br />
Kaşkalar buraya, Hattuşa'ya değin geldiler; Tuhaşuna ve <br />
Tahantariya kentlerini vurup, kapılara kadar indiler. Biz, <br />
tanrılara saygılı olduğumuzdan, onların bayranılanna <br />
özellikle özen gösteriyoruz. Fakat Nerik ili Kaşkalar'ın elinde <br />
olduğundan, Nerik'in Fırbna Tanrısı ve diğer Nerik tanrıları <br />
için, <br />
kurbaulan Hattuşa'dan Nerik yerine, Hakmişa'ya <br />
yollamak istiyoruz. Kaşkalar'ı çağırıp, armağanlar verip, ant <br />
içiririz. 'Nerik Fırtına Tanrısı'na gönderdiğimiz l..-ıırbanlara <br />
dokunmayın, yolda onlara saldırmayın!' Ancak, onlar <br />
armağanlan alıp, ant içerler. Ama, ayrılınca andı bozar ve <br />
tanrıların sözUnii küçük görürler, Fırtına Tanrısı'nın andının <br />
mllhrünü kırarlar, Hatti'dEin giden kurbanlara saldırırlar. Bu <br />
duanın en ilgi çekici yönü, tanrılara Kaşkalar'dan <br />
yakınılırken Kaşka saldırılarının önlenmesinin, tanrıların da <br />
çıkar~arı bakımından gerekli olduğunun, yani Kaşkalar---<br />
 durdurulamazsa, <br />
bundan en fazla tanrıların kendilerinin <br />
zarar göreceğinin vurgulanmasıdır. Buna, tanrılara bir tür <br />
şantaj yapılması da denebilir. Hititler'in ikinci yakınma <br />
konuları da, Nerik ve yöresindeki kentlerin Kaşkalar'ın <br />
elinde olması yüzünden, Hitit pantheon'u içinde çok önemli <br />
bir yer tutan Nerik Fırtına Tanrısı'na armağan ve kurban <br />
yollanamaması, Nerik yerine Hakmiş kentinde kurulan Fırtına <br />
Tanrısı tapınağına gönderilmek istenen eşyanın da yine <br />
Kaşka saldırılarından kurtulamamasıdır. Hakmiş kenti, <br />
bugünkü Amasya'dır. Nerik kentinin yeri ise, henüz <br />
bilinememekle beraber, bunun da kral Hantili döneminde <br />
Kaşkalar'ın eline geçen, Karadeniz Bölgesin'de bir yer olması <br />
gerekmektedir. <br />
Kaşkalar'ın beylerine yapılan toprak bağışlarına ait belgeler <br />
de elimize geçmiştir. Toprak sahibi yapılan Kaşka boylarının <br />
Hititler'e dost bir topluluk haline dönüştürülmesi ve ekonomik <br />
açıdan Hatti ülkesine bağlanmasının amaçlandığı belli <br />
olmaktadır. Kaşka beylerine içirilen andlarda ise, Kaşka<br />
 lar'ın Hitit kralına karşı ihanet girişiınlerinde bulunmamala<br />
kışkırtırsa, <br />
rı, eğer biri kendilerine bir elçi gönderir de onları kötülüğe <br />
onu yakalayıp majeste Hitit kralı önüne <br />
çıkarmaları istenmektedir. <br />
Sözünü ettiğimiz toprak bağışı belgeleri üzerinde, kral <br />
Arnuwanda ve kraliçe Aşmunikal yanında, bir de tuhkaııti <br />
unvanını taş\yan Tuthaliya adında üçüncü bir kişi <br />
bulunmaktadır. Bunun kim olabileceğine dair bazı varsayım<br />
 lar ileri sürülmektedir. <br />
10. ŞUPPİLULİUMA 'NIN ÖNCESİ VE SONRASI <br />
Arnuwanda ve Aşmunikal'den sonra Hitit tahtına oturan ve<br />
<br />
Büyük İmparatorluğun ilk güçlü kralı olarak tanıdığımız <br />
Şuppiluliuma'nın egemenlik döneminin öncesi Hitit tarihinin <br />
µelge açısından kısır ve bu yüzqen de üzerinde hala <br />
tartışmalar olan bir kesitidir. İÖ 1380 '!erde başa geçtiği <br />
anlaşılan Şuppiluliuma'nın özellikle askeri alandaki faaliyet<br />
leri, oğlu ve halefi 2. Murşili tarafından ayrıntılı bir biçimde <br />
kaleme alınmış olmasına karşın Murşili, dedesinin adını hiç <br />
bir yerde vermemiştir. Ancak, yine babasının döneqıinde <br />
başlayıp, 20 yıldır süregelen bir veba salgınına karşı <br />
tanrılara yakardığı bir dua metninde, Murşili, babası <br />
Şuppiluliuma'nın, Hitit Krallığı'nı Genç Tuthaliya adlı bir <br />
kraldan zorla ele geçirdiğini anlatmaktadır. Diğer yandan bir <br />
başka belge üzerinde kırık bölümlerinin tamamlanması ile <br />
Şuppiluliuma'dan önce bir 2. Hattuşili'nin varlığı daha <br />
· ortaya çıkmaktadır. Ancak yapılan tamamlamanın doğru <br />
olup olmadığı başka belgeler yardımıyla kontrol edilemediği <br />
için, sözühü ettiğimiz kırıklı tablet, bu kralın gerçekten <br />
varolduğu ya da yok sayılması ile ilgili yorumların <br />
çatışmasına neden olmaktadır. Bu kral gerçekten v~rsa, <br />
acaba 2.Tuthaliya'dan önce mi başa geçmiştir? Böylece"VIII. <br />
bölümün sonunda sözünü ettiğimiz zaman boşluğu doldurula<br />
bilir mi, bunu kesinlikle bilemiyoruz. Kesin olarak bilinen şey, <br />
Şuppiluliuma'nın 3. Tuthaliya olarak da kabul edebileceğimiz <br />
Genç Tuthaliya'dan tahtı zorla almış olmasıdır. Öyleyse, bu <br />
Tuthaliya kimdir? Acaba bu Tuthaliya ile, Arnuwanda-Aş<br />
 munikal zamanındaki toprak bağışı belgelerinde adı geçen <br />
tuhlanti <br />
unvanlı Tuthaliya <br />
aynı mıdır? bir belgede <br />
Tuthaliya'nın oğlunun oğl~ Tuthaliya biçimindeki bir <br />
anlatımın bulunması, bu eşitliği doğrular görünmektedir. Bu <br />
durumda Arnuwanda'nın, karısı Taduhepa'dan olma oğlu, <br />
halası AşmunikaJ'in kraliçeliği sırasında tuhlcanti unvanıyla <br />
devlet işlerinde rol almış, olasılıkla kendi annesinin <br />
36 <br />
kraliçeliği döneminde de bu görevde kalmış, sonunda babası <br />
Arnuwanda'nın ölümü ile boşalan tahtın sahibi <br />
olmuşsa <br />
~~• kısa bir süre sonra Şuppiluliuma tarafından öldürülmüş<br />
 tür. Bu varsayım akla şu soruyu getirmektedir: Şuppiluliu<br />
 ma'nın taht üzerindeki iddiası nereden kaynaklanıyordu? <br />
Y~k~~ ,zamanlarda, Tokat'ın Zile tlçesi yakınındaki Maşat <br />
Ho~ t~ ya~ılan kazılarda bulunan bir mühür üzerinde, <br />
Şuppıluliuma nın babası olarak Tuthaliya verilmektedir Bu <br />
G?nçTut~.a~ya, ya da diğer adıyla 3. Tuthaliya değil, kr~liç~ <br />
Nıkalmatı nın kocası ola.n. 2. Tutha~ya olmalıdır. Eğer bu <br />
varsayımdan hareket edilirse, Şuppıluliuma da Arnuwanda <br />
v~ ~şmunikal'i.n. en küçük kardeşidir ve yaşça onlardan <br />
k~ç~ ~lduğu ıçın babası Tuthaliya'nın ölümünden sonra <br />
yonet~m~ ele alamamış, tahta ağabeyi ve ablası ortaklaşa <br />
geçmı~tır. Ancak ağ~beyinin '&gt;lümünde boşalan krallığa <br />
yeğenı Genç <br />
bertaraf <br />
Tuthaliya'~ın geçmesini hoş görmemiş ve <br />
ederek, olgun bır yaşta devletin yönetimini ele <br />
almıştır. <br />
Şuppiluliuma•~ oğlu ve halefi 2. Murşili bu olayı veba <br />
dualarında şoyle anlatmaktadır: Genç Tuthaliya Hatti <br />
Ulkesinde egemen ilcen, ona bütün prensler, memurlar ve <br />
askerler bağhlık andı içmişlerdi. Babam da ona bağhlık andı <br />
içmişti. Fakat babam Tuthaliya'yı cezalandırmaya kalbşın· <br />
ca, prensler, soylular , Hattuşa'daki yüksek memurların <br />
hepsi babamın tarafını tuttular ... Tuthaliya 'yı ve ona yardım <br />
eden kardeşlerini öldürdüler, (ailesinin diğer bireylerini ise) <br />
Alaşiya 'ya yolladılar. Buna karşın siz tannlar, efendilerim, <br />
babamı korudunuz. Hatti Ulkesinin topraklan düşman eline <br />
geçtiğinde, bl!bam onlara karşı sefere çıhp, onlan yendi, <br />
topraklan gen aldı. Düşman Ulkelerinden de topraklan Hatti <br />
~esine <br />
katb. Onun döneminde Hatti Ulkesi iyi idi, UJkedeki <br />
ınsanlar, sığırlar ve koyıınlar çoğalıyordu. Fakat, siz <br />
<br />
tanrılar, efendilerim, (sonradan) Genç Tuthaliya'nın öcllnu <br />
babamdan aldınız; babam, Tuthaliya'nın katli yüzllnden <br />
öldll. Babamın tarafını tutan prensler, beyler, memurlar ve <br />
askerler de bu yüzden öldüler. Hatti ülkesi de bu yüzden <br />
perişan oldu. Şimdi veba daha da kötüleşti; Hatti ülkesi ağır <br />
zarara ·uğradı. Tanrılar, şimdi ben Murşili, size babamın <br />
suçunu itiraf ettim. Babam (işlediği suçun affedilmesi için) <br />
kurbanlar yapmışb. Ama, Hattuşa böyle kurbanlar yapma<br />
mışh ... Şimdi ben, Murşili, size efendim olan tanrılara ülke <br />
adına da kefaret ödiyeceğim. Siz tanrılar, efendilerim, <br />
Tuthaliya'nın (dökülen) kanının öcllnll almak istiyorsunuz, <br />
(ama) Tuthaliya'yı öldürenler (yaptıklarını) ödediler, Hatti <br />
ülkesi de ödedi. Şimdi, (felaket) benim üzerime de gelince, <br />
ben de tüm ailenıle kefan~t ödeyeceğim ... Ben kötll bir şey <br />
yapmadığıma ve günah işlemiş olanlardan kimse hayatta <br />
kalmadığına göre ... benim yakarışlarımı duyunuz! ... (herkes <br />
ölünce) size .kimse kurbanlar getirmez ... Vebayı kovunuz, onu <br />
dllşman ülkelere gönderiniz. Hatti ili.kesine karşı yine iyi <br />
olunuz! Ben sizin bir rahibiniz ve hizmetçiniz olduğuma göre, <br />
bana karşı merhametli olunuz. Kalbimde.ki bu acıyı ve <br />
ruhumda.ki bu korl.,ıyu alınız! Bu duada da dikkati çeken <br />
nokta, veba salgınının ülkeden uzaklaştırılmasında tanrıların <br />
çıktırının olacağı, aksi halde ta:1rılara kurban sunup, dua <br />
edecek .kimsenin kalmıyacağı gozdağının vurgulanmasıdır. <br />
Bugünkü Kıbrıs ile eşitlenen Alaşiya 'nın,. sürgün ye!i ol~rak <br />
seçilmesi de ilginçtir; bu ada daha sonrakı krallar donamında <br />
de sürgünlerin yollandığı bir yer olarak kullanılıyordu. <br />
Şuppiluliuma tahtı ele geçir~~!nd~ siy~s~l. du~umun iyi <br />
olmadığı, Hatti topraklarının buyuk bır kesımının duşmanlar~ <br />
kaptırıldığı, yukarıdaki veba_ ~-ua.~ı~?a . ~a açıkça . be~lı <br />
olmaktadır. Tarih boyunca gorulduğu gıbı, devletlerın ıç <br />
karışıklıkları düşmanların vayılma doğrultusundaki ·istekleri• <br />
HİTİTI..ER <br />
Şuppiluliumo·yo on üç mühür <br />
baskısı. <br />
ni sürekli çogaitmış, her zayıflama, istila ve toprak <br />
kayıplarını beraberinde getirmiştir. Fa.kat Şuppiluliuma daha <br />
prensliğinden başlayarak, genellikle hasta olduğu anlaşılan <br />
babasını askeri faaliyetlerde temsil ettiğinden, kral olunca <br />
çok deneyimli ve yetenekli bir komutan olarak, düşman <br />
ülkelerle başa çıkmayı başarabilmiştir. Oğlu 2. Murşili <br />
tarafından anlatılan icraatına göre, Şuppiluliuma babasının <br />
Kaşkalar ile yaptığı savaşlarda büyük yararlılıklar göster<br />
miş, ayrıca Kaşka korkusu yüzünden boşalmış ola11 sınır <br />
bölgelerinde kaleler ve tahkimatlar yaptırarak, kaçan halkı <br />
yeniden buralara yerleştirmiştir. Ayrıca Hatti ülkesinin <br />
doğusunda, bugünkü Kuzeydoğu Anadolu'ya yerleştirilen <br />
Hayaşa ile Anadolu'nun batı ya da güneybatısındaki <br />
Arzawa'ya karşı girişilen seferlerde de yine önemli bir rol <br />
oynamıştır. Askerlikten anladığı ve bu işi sevdiği, savaşlara <br />
hep gönüllü olarak katıldığı, bunu belirten bölümlerde11 <br />
anlaşılmaktadır: Bllyükbabam (yani Murşili'nin adını hiç <br />
vermediği bllyükbabası, doğal olarak Şuppiluliuına'nın da <br />
babası) Kaş.kalı Piyapili'nin ya.klaştığını duyunca, kendisi <br />
hasta olduğundan sordu 'Kim gidecek?', babam dedi lci 'Ben <br />
gideceğimi' . Böylece, bllyll.kbabam, babamı yolladı. Babam, <br />
büyllkbabama şöyle dedi 'Ey efendimi Arzawalı düşmana <br />
karşı beni gönder!'. Böylece büyükbabam Arzawalı düşmana <br />
karşı babamı gönderdi. <br />
Şuppiluliuma krallık tahtına çıktığı zaman, herhalde uzun bir <br />
süre Anadolu içindeki kargaşanın yatışması ile uğraşmak <br />
zorunda kalmıştı. Krallığının ilk yıllarında Toros sıradağları<br />
 nın ötesine doğru yayılma girişiminde bulunmuşsa da, <br />
anlaşıldığına göre bunda pek başarılı olamamıştı. İlk olarak, <br />
bugünkü Elazığ dolayları ile eşitlenebilen İşuwa ülkesi ile bir <br />
çatışması olmuş, arkasından Mitanni kralı ile arasında bir <br />
sürtüşme başlamıştı. Mitanni kralına gel dövüşelim diye <br />
37 <br />
HİTİTLER <br />
haber göndermesine karşın, kral, başkenti Waşukanni'den <br />
çıkmamış, Hitit ordusu oraya ilerleyince, herhalde Mitanni <br />
kuvvetlerince yakılan ekinler ve kapatılan kuyular yüzünden <br />
aç ve susuz kalarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu sırada <br />
Mitanni kralı Tuşratta'nın eline geçen ganimetler, Mısır <br />
firavunu 3. Amenofis'e <br />
armağan edilmişti. Hatti-Mitanni <br />
çekişmesinin Şuppiluliuma aleyhine sonuçlanması üzerine, <br />
Kaşkalar tekrar <br />
saldırıya geçmişler ve kral, yayılma <br />
siyasetini bir süre için terk edip, iç düşmanlarla savaşmak <br />
için <br />
kuzeye yönelmişti. Kaşkalar yatıştırılınca, tekrar <br />
güneydoğuya ağırlık verilebilirdi, ki 2. Murşili'nin babası ile <br />
ilgili anlattıklarından böyle olduğunu anlıyoruz. Ancak <br />
yayılma siyasetini yeniden başlatmadan önce, Anadolu <br />
içindeki <br />
güvenliğin sağlama alınması gerekiyordu. <br />
r,üzd~~• ö~celikle Anadolu'nun <br />
Bu <br />
doğusundaki Azzi-Hayaşa <br />
ülkesı ile_bır_ antlaşma yapıldı. Bu antlaşmayı pekiştirmek için <br />
de Şuppiluliuma, Hayaşa kralı Hukkana'ya kızını vermiş, <br />
fakat <br />
antlaşma metnine, <br />
göreneklerin <br />
ayrı <br />
ilci <br />
ülke <br />
arasındaki gelenek <br />
olduğunu, bu nedenle kızının eşlik <br />
haklarının korunması için bazı koşulları kabul etmesi <br />
gerektiğini de koymuştu. Örneğin, karının kız kardeşi ya da <br />
bir başka kadın akrabası sana gelirse, ona yiyecek, içecek <br />
ver; yiyin, için ve neşelenin, ama onunla cinsel ilişkiye <br />
girmeye kalkışma. Buna izin verilemez ve bunun cezası <br />
ölümdür! sözleriyle Hukkana uyarılmıştı. Antlaşmaya göre, <br />
gerektiğinde isyan ya da savaş halinde silahla yardıma <br />
koşmak, düşmanın ihanetini haber vermek, tutsakları geri <br />
vermek gibi yükümlülükler de getirilmişti. Aynı amaçlara, <br />
yani, siyasal alanda güçlenmeye yönelik bir antlaşma da <br />
Kizzuwatna kralı Şunaşşura ile imzalanmıştı. Mitanni ülkesi <br />
nasıl Hatti ile Mısır arasında bir tampon oluşturuyor idiyse, <br />
Kizzuwatna <br />
da <br />
Mitanni <br />
ile <br />
Hatti <br />
arasında aynı rolü <br />
oynuyordu. Bu bakımdan, zamanla yine Mitanni yanında yer <br />
alan bu ülkenin tekrar Hititler'in yanına çekilmesi gerekmişti. <br />
Böylelikle, gerek Mitanni'ye karşı durum sağlamlaştırılmış, <br />
gerekse Suriye yolu açılmış olmaktaydı. Antlaşma yapılan <br />
Kizzuwatna kralının adının Şunaşşura gibi tam anlamıyla <br />
İndo-Ari bir kökene sahip olması dahi, Mitanni'nin yönetici <br />
sınıfının buraya da el atmış olduğunu göstermeye yeterli bir <br />
kanıttır. Şuppiluliuma bu yüzden Kizzuwatna'yı kendi yanına <br />
çekerken, çok akıllı bir dil kullanmıştı: Hurriler Şunaşşura'ya <br />
köle diyorlardı. Şimdi ise, majesteleri (yani Hitit kralı) onu <br />
gerçek bir kral yaptı... Şunaşşura majestenin huzuruna <br />
gelince, majestenin büyü.kleri onun önünde ayağa kalkacak, <br />
kimse oturur durumda kalmayacak. Mitanni kralının, <br />
armağanlar vererek Kizzuwatna kralını küçük düşürmesini <br />
önlemek amacıyla, antlaşmaya şöyle bir bölüm de eklenmişti: <br />
Horlar, Şunaşşura'nın Hurri kralından ayrılıp, majeste ile <br />
anlaştığını duyar da, Hurri kralı majesteye kutlama <br />
armağanları yollarsa, <br />
ben, <br />
majeste <br />
Hurri kra~dan <br />
Şunaşşura dolayısıyla verilen bu armağanı kabul etmıyece<br />
 ğim. Böylece Şunaşşura, alınıp-satılan bir köle durll:mund~~ <br />
çıkarılmış olacaktı. Antlaşmanın diğer maddelerınde ıki <br />
devlet arasındaki sınırlar da belirleniyor, gerekli durumlarda <br />
Kizzuwatna'nın kaç piyade ve kaç arabalı asker gö~?~:ec~<br />
ği saptanıyordu. Herhalde, Kizzuwatna kralını ağır yukuml~<br />
lükler <br />
altına sokarak <br />
ürkütmemek <br />
için, <br />
askerlerın <br />
beslenme işini Hitit kralı üstlenmişti. Ayrıca, suçluların <br />
bu <br />
geriye <br />
verilmesi <br />
de <br />
konu edilmişti. İki kral arasına <br />
arabozuculuk sokmak isteyeceklerin bulunacağını da hesaba <br />
katan Şuppiluliuma, aralarında gönderilecek elçilerin gerçek <br />
ve doğruluğuna güvenilebilir haberler taşımaları konusunda <br />
da titizlik göstermişti. Yollanan haber, bir tablette yazılı <br />
olarak da sunulacak, eğer elçinin söyledikleri ile tabletteki <br />
haber birbirini tutuyorsa, elçiye güvenilecekti. <br />
Kizzuwatna ile antlaşma yapılıp, bu ülkenin arkad_a!1 <br />
saldırrnıyacağı konusunda güvenceye sahip olunca, Hıtıt <br />
orduları Kuzey Suriye üzerinde baskı kurmaya başla?'lış~ardı. <br />
Hurri kuvvetlerinin bir bölümü de yenilmiş, Şuppıluliuma, <br />
Kinza ( = Kadeş, bugün Humus kentinin güneybatısındaki <br />
Tel1 Nebı Mend) ve Amurru (bugün Trablusşam yakınların<br />
 daki kıyı kesimi ) Bölgeleri'ni ele geçirmişti. Ayrıca kıyı <br />
kesiminden doğuya doğru içerlere girip, Hurri egemenlik <br />
38 <br />
·alanında kalan Kargamış kentini de kuşatmıştı. Kuşatma <br />
sırasında Lupakki ve Tarhuntazalma <br />
adında iki generali, <br />
bugünkü Bika Vadisi'ndebulunan Amka ülkesine göndermişti. <br />
Bunlar, Amka'yı yağmalayıp pek çok tutsak, sığır ve kayım <br />
getirmişlerdi. Bu hareket aslında Mısır nüfuz bölgesine <br />
saldırmak anlamına geliyordu. Ancak bu arada Mısır <br />
firavunu <br />
Tutenkaınon ölmüş, devlet başsız kalmıştı. <br />
Olasılıkla kendilerini güçsüz duydukları için olacak ki, Mısır <br />
tarafından bir karşı saldırı olmamıştı. Bu sırada Mısır <br />
kraliçesinden Şuppiluliuma'ya bir elçi geldi; elçinin elindeki <br />
belgede şöyle yazıyordu: Benim kocam öldü. Oğlum ise yok. <br />
Senin çok oğlun olduğu söyleniyor. Sen oğullarından birini <br />
bana verecek olursan, o benim kocam olur. Ben asla <br />
kölelerimden birini seçip, kendime koca yapmam. Şuppiluli<br />
 uma bu haberi dinleyince büyü.kleri toplantıya çağırdı ve <br />
onlara dedi ki: 'Böyle bir şey yaşamım boyunca başıma <br />
gelmedi'. Sonra Hattuşaziti'yi şu emri vererek Mısır'a yolladı <br />
'Git ve bana doğru haberi getiri Onlar belki beni aldabyorlar, <br />
belki efendilerinin bir oğlu vardır. Sen işin doğrusunu bana <br />
bildir! Bu habercinin <br />
Mısır'a gönderilmesinden <br />
sonra <br />
Kargamış kuşatması Hititlerce başarı ile tamamlanıp, kent <br />
fethedildi. <br />
Kuşatma 7 gün sürmüş ve 8. gün kent <br />
Şuppiluliuma'nın eline geçmişti. 2. Murşili babasının bu <br />
başarısından şöyle söz etmektedir: Babam tannlardan <br />
korktuğundan, yııkarı kentte tapınaklara kimseyi sokmadı, <br />
kendisi de tek bir tapınağa yanaşmadı, hatta onlara saygı <br />
gösterdi. Fakat aşağı kentteki halkın gilmilş, albn ve tunç <br />
eşyalannı alıp, Hattuşa'ya taşıdı. Saraya getirdiği tutsakla<br />
rın sayısı 3.330 idi. Hititler'in ülkelerine götürdüklerinin <br />
sayısı ise belli değildi. Sonra oğlu Şarrikuşuh'a Kargamış <br />
kenti ve ülkesinin yöneticiliğini verdi; onu kral yapb. <br />
Şuppiluliuma'nın Ön Asya içindeki siyaseti bu bölümlerle <br />
gayet <br />
açık bir biçimqe ortaya konmaktadır. Yapılan <br />
antlaşmalar, olmadığı zaman güce başvurulması, kazanılan <br />
toprakları merkezi otoriteye kesinlikle bağlı oğulların· <br />
yönetimine terk etmek, bu Hitit kralırun gerçekten iyi bir <br />
devlet adamı ve iyi bir asker olduğunu göstermektedir. <br />
Kargamış kralı olan oğlunun adı başka kaynaklarda Piyaşili <br />
olarak geçmektedir. Şarrikuşuh bir Hurri adı olduğuna göre, <br />
belki de çoğunluğu Hurri kökenli olması gereken Kargamış <br />
kenti halkına hoş görünmek için bu ikinci ad prense takılmış <br />
olabilir; tanrılara karşı saygılı davranmak da, yine aynı <br />
taktik amaca yönelik olsa gerektir. Aynı işlem Halep için de <br />
uygulanmış, Şuppiluliuma oraya da oğullarından rahip <br />
unvanı ile bilinen Telipinu'yu göndermiştir. Kargamış'ın Hitit <br />
egemenliğine girmesinden sonra, Mısır'a doğru haber <br />
getirmesi <br />
için gönderilen elçi sonunda geri dönmüştü. <br />
Yanında Mısır elçisi Hani de vardı. Bu elçinin Mısır <br />
kraliçesinden getirdiği haberde şöyle deniyordu: Sen neden <br />
'beni aldatıyorlar' diyorsun? Benim oğlum olsa idi, benim ve <br />
ülkemin bu utanc~ yabancı bir ülkeye yazar mıydım? Ben <br />
başka ülkeye değil,yalnız sana yazdım. Senin için oğlu çok <br />
diyorlar. Birini bana veri O, bana koca, Mısır'a,kral olsun! <br />
Şuppilu~~ma'nın t::11sır:1~ ilişkileri, yukarda adı geçen iki <br />
g?neralinın Amka ~~sını yağma etmesine değin iyi gitmişti. <br />
Fırav:un. 4. Amenofıs ın <br />
taht~ <br />
geçişini kutlamak <br />
için <br />
Şuppiluliuma ona armağanlar gondermişti. Fakat Amka'da <br />
Hititler'in <br />
görünmesiyle, <br />
Suriye <br />
topraklarındaki küçük <br />
k:all~J&lt;lar, ~ısır vr:ı Hitit güçleri arasında kalmış ve iki yanlı <br />
bır sıyaset ızlemeğe çalışmışlardı. Şuppiluliuma bunları da <br />
kendi emri altına almayı başarmış ve yanına çekmeyi bilmişti <br />
Şuppiluliuma'nın nüfuz alanı artık Mısır sınırına kad~ <br />
dayanmıştı. Anlaşıldığına göre, Mısır ile doğrudan bir <br />
çatışmaya girmeye de istekli değildi. Mısır kraliçesinden <br />
~lumlu yanıt ?~tine~, oğullarından Zannanza'yı Mısır'a <br />
fıravun olmak ıçın gondermeye karar verdi. 2. Murşili'nin <br />
anlatımı ile artık Hatti ve Mısır sürekli dost kalacaklar'dı. <br />
Ama bu istek gerçekleşemedi. Şuppiluliuma'nın kraliçenin <br />
ilk mektubu üzerine harekete geçmeyip beklem;si, Mısır'da <br />
tahta geçme tutkusuna sahip kişilere zaman kazandırmıştı. <br />
Onlar da kendi p~anlarını uygulamak için hazırlanmışlardı. <br />
Sarayhlardan <br />
hırı, tahtı çoktan <br />
ele geçirmişti. Zannanza <br />
Mısır'a-varmadan yolda öldürüldü. Mısır kronolojisine gör;<br />
yak. İÖ 1350'lerde oluşan bu olay, Şuppiluliuma tarafından <br />
haber alınınca, kral Zannaza için ağıtlar yakh; tanrılara <br />
şöyle dedi: 'ey tanrılar!' Ben bir kötülük yapmadım, ama <br />
Mısır halh bana bunu yapb. Şimdi de sınırlanma saldırdılar. <br />
Hititler'in reaksiyonu doğal olarak sert oldu. Şuppiluliuma <br />
sefere çıktı ve Mısır yaya ve arabalı askerlerini yendi. <br />
Yakaladığı tutsalclan üllcesine getirdi. Bu galibiyetin, Mısır <br />
topraklarında olmadığı, yenilen Mısır güçlerinin Mısır <br />
ordusunun tümünü oluşturmadığı sanılmaktadır. Fakat ne <br />
olursa olsun bu çatışma, daha ilerde Kadeş Antlaşması ile <br />
bitecek olan Mısır-Hitit savaşına yol açan bir olaydı. <br />
Mitanni ile ilk sürtüşmesi başarısızlıkla sonuçlanan Şuppilu<br />
 liuma düşmanı olan bu ülkenin içişlerini her zaman dikkatle <br />
izlemiş ve patlak veren bazı iç çekişmeleri kendi lehine <br />
kullanmak istemişti.Fakat Mitanni kolayca çözümlenebilecek <br />
bir sorun değildi. Şuppiluliuma'nın geri çekilirken bıraktığı <br />
ganimetleri Mısır'a armağan gönderen 3. ve 4. Amenofis'e <br />
yazdığı mektuplarda kızına selam söylemesinden, kızlarından <br />
birini Mısır sarayına gelin gönderdiği anlaşılan Tuşratta'nın <br />
ön Asya içindeki ilişkileri sağlam temellere dayanmaktaydı. <br />
Bu kralın tahta geçişi sırasında çıkan kargaşalıklarda <br />
Şuppiluliuma, kendi tarafına çekmeyi başardığı Artatama <br />
adlı birini başa geçirmeye çalışmıştı. Olasılıkla Mısır <br />
güçlerine karşı elde ettiği başarılardan sonra Hatti kralı, <br />
Mitanni üzerine ikinci bir ı,efer düzenlenmiş, Waşşukanni'yi <br />
yağmalamıştı. Bu yenilgi üzerine Mitanni ülkesinde bazı <br />
soylular Tuşratta'ya karşı ayaklanmışlar ve onu öldürmüşler<br />
 di. Ülke, güçlenmeye başlayan Asur ve Yukarı Dicle <br />
Bölgesi'nde olduğu düşünülen Alşe arasında paylaşılmıştı. Bu <br />
savaşımlar arasında Mitanni tahtına geçmek isteyen <br />
Mattiwaza. Hitit ülkesine kaçarak, Şuppiluliuma'ya sığındı. <br />
Hatti kralı ona kızım verdi ve bir antlaşma yaptı.Adı geçen <br />
H1T1TI.ER <br />
Şunoşuro ile Kizzuwotno orasındaki antlaşmanın metni. Ba. 10408. Eskı <br />
Şark Eserleri Müzesi -lstanbul. <br />
antlaşl}lada Şuppiluliuma şöyle diyordu: Kral Tuşratta'nın <br />
oğlu Mattiwaza'yı elinden tuttum; onu babasının tahbna <br />
oturtacağım. Büyüle bir ülke olan Mitanni, mahva uğramasın <br />
diye, kızının batırma büyüle Hatti kralı, bu üllceyi yeniden <br />
canlandırdı. Tuşratta'nın oğlu Mattiwaza'yı elinden tuttum <br />
ve kızımı ona eş olarak verdim. Mattiwaza kralı olduğuna <br />
göre, Hatti üllcesinin kralının kızı da Mitanni üllcesinde <br />
kraliçedir. Sen, ey Mattiwaza, kızımın üzerine başka ka~ <br />
alına! Ona, başka bir kadın eşdeğer duruma gelınesin; kızımı <br />
ikinci kadın derecesine indirme. Mattiwaza, gelecekte benim <br />
oğullarımın gerçek kardeşi ve eşitidir. Mattiwaza'nın <br />
çocukları da benim çocuk ve torunlanmın eşiti olacakbr. <br />
Hatti ve Mitanni üllcesinin halkı gelecekte birbirlerine kötülük <br />
etmeyeceklerdir ... Hatti üllcesi kralı savaşa giderse Mitanni <br />
kralı da onunla gidecektir. Mitanni'nin düşmanı olan,· <br />
Hatti'nin de düşmanı olacakbr. Hatti'nin dostu olan, <br />
Mitanni'nin de dostu olacakbr. Bundan önceki bölümde de <br />
değindiğimiz gibi, Hitit desteği ile ayakta duran Mitanni, <br />
özellikle Kargamış kralı olan Hitit prensi Şarrikuşuh (diğer <br />
adı Piyaşili)'un çabalarına karşın, Şuppiluliuma'nın ülkede <br />
çıkan ve olasılıkla Suriye seferlerinde alınan tutsaklardan <br />
kaynaklanan bir veba salgını sonucu ölmesi ile, Asur baskısı <br />
altında çökmüştür. <br />
Şuppiluliuma'mn dış siyasetinde önemli bir rol oynayan <br />
sülaleler arası evlilikler, yalnız Hitit sarayından başka <br />
ülkelere prenses gönderilmesi ile kalmamış, Şuppiluliuma da <br />
başka sülalelerden kadınlar almıştı. Belgelerde bu kralın <br />
eşlerinden biri olarak, Babilli bir prensese rastlıyoruz. <br />
S~riye'deki krallıklardan biri olan Ugarit'te (bugün Suriye'<br />
nın Akdeniz kıyısındaki Ras Şamra), kral 2: Niqmadu ile <br />
yapılan diplomatik yazışmalardan biri üzerindeki mühürde, <br />
kocasının adı yanında, Tawananna unvam ile bulunan bu<br />
dedim ki: 'Efendim Arinna'nın Gtlneş Tannçasıl Bana kUçUJc <br />
diyen ve beni saymayan yöredeki düşman Ulleleri sUreldi <br />
senin topraklanın ~a ~aya <br />
uğraşırlar. Bana, aşağı gel ve <br />
benimle bu Ullelen yeni Arinna 'nın Gtlneş Tannçası benim <br />
sözlerimi işitip, bana geldi ve ben babamın tahbna geçer <br />
ge~~ez, 10 yıl için~~ ~öredeki düşman Ulleleri yendik. Bu <br />
bölumden 2. Murşili nın, daha babası ölmeden zorluklarla <br />
karşılaştığı, kardeşinin de hayatta fazla kalmayış_ı yüzünden, <br />
düşmanların Hatti topraklarına göz diktikleri anlaşılmakta<br />
 dır. Ayrıntılı yıllıklarda bulunan şu parça da ilginçtir: <br />
onlar (düşmanlar), aşağı Ullenin valisi Hannuti'nin <br />
öldüğünü öğrenince bana şu sözleri yazdılar: 'Sen daha <br />
çocuksun ve (bir şeyden) anlamazsın. Senin Ullen yıkılmaya <br />
(mahkum). Piyadelerin ve arabalı askerl~rin azalmış. Benim <br />
piyadelerim ve arabalı askerlerim seninkilerden çok. <br />
Babanın askeri, arabası çoktu. Sen çocuksun onunla nasıl bir <br />
olabilirsin?' Beni böyle aşağıladılar ve uyruğumdan (olanları) <br />
geriye vermediler. 2. Murşili'nin ilk yıllarında Kaşkalar ile <br />
uğraşmak zorunda kaldığı, bu arada Kuzey Suriye'de de bazı <br />
düşmanca hareketler olduğu anlaşılmaktadır. Kargamış kralı <br />
olan amcası Şarrikuşuh, Hitit güçlerinin en büyük desteğiydi. <br />
Bu bölge üzerinde Asur etkileri artınca, Kargamış kralı <br />
Asurlular <br />
ile savaşılması emrini vermiş, fakat Hititler'in <br />
burada kendilerine karşı hazırlıklarını duyan Asur komutan<br />
ları savaşmaktan çekinmişlerdi. Firavun Haremheb dönemin<br />
de, Mısırlılar'ın da Suriye'ye akınlar yaptıkları ve Halep'in <br />
güneyindeki Nuhaşşe'nin Hatti ülkesinden koptuğu sırada, <br />
yine <br />
Şarrikuşuh'un yardımlarıyla Mısır askerleri geri <br />
çekilmeye zorlanmıştı. Fakat Kargamıs kralı. Kummanni <br />
kentinin, tanrıçası Hepat'ın bfr bayramını kutlamak için Hatti <br />
kralı ile Kizzuwatna'da bulustu~u sırada nastalanıp ölünce, <br />
bu bölgedelo denge, Hitit ülkesi aleyhine bozulmuştu. Bunun <br />
üzerine Nuhaşşe yeniden isyan etmişse de, 2. Murşili onları <br />
ekonomik açıdan çökertecek bir önleme başvurarak, yola <br />
getirmeyi başarınıştı:Onu piyadeler ve arabalı askerlerle <br />
Nuhaşşe'ye gönderdim. Ve ona şöyle talimat verdim: <br />
'Nuhaşşeliler düşman olduklarından, git, onların ekinlerini <br />
yak ve onları zarara sok!' O, gidip, Nuhaşşe'nin ekinlerini <br />
yaktı. Onları zarara soktu. Nuhaşşe kralları, babama ve <br />
bana ettikleri andı bozmuş olduklarından, ant tanrıları <br />
tanrısal güçlerini gösterdiler... Kinza ( = Kadeş) kralı <br />
Aitalcama'nın en büyüle oğlu, (yandaşı olan Nuhaşşe'nin) <br />
nasıl zarara uğradığını ve ekinlerinin azaldığını görünce, <br />
babası Aitakama 'yı öldürdü ... Kinza ( = Kadeş) ülkesi tekrar <br />
benim yanıma geçti. Fakat ben, onları uyruk olarak kabul <br />
etmedim. içtikleri andı bozdukları için, onlara şöyle söyle<br />
dim: 'Ant tanrıları öçlerini alsınlar. Oğlu babasını öldürsün, <br />
kardeş kardeşini öldürsün ve o kendi etini kendi canını <br />
bitirsin'. O (lcomutanlardan biri) Kinza 'ya gitti ve Kinza 'yı <br />
aldı. 2. Murşili'nin acımasızca elde ettiği bu başa:ıdan sonra'. <br />
Kargarnış'ı da yeniden düzene soktuğunu_ v~ _ol~1: ağa~eyı <br />
Şarrikuşuh yerine, onun oğlunu tahta_ ~eçırdığını ~ğrenıyo<br />
 ruz. Eskiden Halpa (Halep) kr~lı olan, ~ığer a~ab~yı Telıpınu <br />
yerine de yine onun oğlu Talmışarruma yı geçırdi ve on~a <br />
bir <br />
antlaşma yaparak, ıcendine bağladı. Kuzey . Surıye <br />
krallıklarından Amurru'nun <br />
kralı <br />
Duppi-Teşup ıle de, <br />
Şuppiluliuma'nın aynı ülkenin kralı Azif'u ile imzal~~~ğı .?ibi, <br />
bir antlaşma yaptı. Bu belgenin ge~ıye bakış ~olumun~e <br />
özetle <br />
şöyle yazılmıştır: Ey Duppı-Teşup, Aziru senın <br />
büytlkbabandı. O babama başkaldırdıysa da, babam on~ yola <br />
getirmişti. Sonra ise, Nuhaşşe ve Kinza kralları ona ısyan <br />
ettiklerinde Aziru onlara katılmamıştı. Babam düşmanlarıy<br />
 la savaşırk~n. senin büytikbaban A~u da ,ol!unla gitti. O, <br />
babamı hep korumuş, hiç öfkelendirmemışti. Babam da <br />
Azinı'yu ve ülkesini korumuştu, Babamın, büytikbabandan <br />
istemiş olduğu 300 şekel ( = bir ağırlılc birimi) temizlenmiş, <br />
birinci kalite altını, her yıl büytikbaban ödemiş, hiç karşı <br />
gelmemiş, onu kızdırmamıştı... <br />
. . <br />
Ugarit arşivlerinde bulunan yazılı belgelerde de, 2. Murşili <br />
döneminde bu bölgenin de Hitit nüfuz al~nı içind~ kaldığl;fil <br />
belli eden anlatımlar görülmektedir. Ugarıt kralı Nıqmepa ıle <br />
yapılan bir antlaşmaya göre Hitit kralı, Ugarit ile sınırı olan <br />
bir ülkeyle savaş halinde bulunursa, Niqmepa'nın esas <br />
görevi, onun yardımına koşmalc olacaktı. Aynı antlaşma <br />
metninde, Şuppiluliuma tarafından belil\l.enen eski sınırlar da <br />
onaylanıyordu. Ancak, bazı ufak sınır düzeltmeleri ile, <br />
Kargamış kralının egemenlik alanı genişletilmiş ve Ugarit o <br />
güne değin işlettiği tuz yataklarından yoksun kalmıştı. 2. <br />
Murşili'nin desteği ile tahta geçtiği anlaşılan Niqmepa, buna <br />
karşı koyamıyorsa da, ödediği haracın orantılı olarak <br />
azaltılmasını istemiş ve bU-istem, Hitit kralı tarafından da <br />
olumlu karşılanmıştı. <br />
Anadolu içindeki duruma gelince, bu alanda Hititler'in en <br />
büyük sorununun Kaşkalar olduğunu ve 2. Murşili'nin de ilk <br />
yıllarda bunlarla <br />
uğraşmak zorunda kaldığını ~arı~a <br />
belirtmiştik. Ancalc bu dönemde, Kaşkaların yone~ <br />
biçiminde büyiik bir değişiklik olmuş ve o . za~a1;1a ?~~ <br />
bağımsız boylar halinde yaşayan Kaşkalar, şımdi b~. kiş~ <br />
yönetiminde toplanmışlardı. Bu olayı 2. Murşili şoyle <br />
aktarmaktadır: Pihhuniya Kaşka tarzında hüldlm sürmüyor<br />
du. Kaşka ülkesinde tek bir kişinin hüldlmdarlığı olağan <br />
değildi· Pihhuniya birdenbire lcral gibi yönetmeye başladı. O <br />
zaman' ben majeste ona karşı çılcıp, bir elçi yollayıp şöyle <br />
yazclım'. 'sürllp Kaşka'ya götUrdllğün ve benim uyruğumdan <br />
olanları bana geri gönder'. Pihhuniya ise bana şöyle yanıt <br />
verdi: 'Sana hiçbir şeyi geri vermiyeceğim. Ve sen eğer bana <br />
karşı sefere çıkarsan, savaşı hiçbir zaman kendi toprakla<br />
rımda kabul etmiyeceğim. Seninle senin ülkende savaşa <br />
gireceğim'. Kaska kralının bu meydan okumasına karşı, 2. <br />
Murşili'nin karsısında tutunamadığı ve yenilerek. ülkesinin <br />
bir kesiminin yakılıp yıkıld,ığı, PihhliİliJa'nın da tutsak edilip <br />
Hattuşa'ya götürüldüğü, yine 2. Murşili tarafından anlatıl<br />
 maktadır. <br />
Anadolu'nun doğusundaki Azzi-Hayaşa Bölgesi de Hititler ile <br />
sürekli sürtüşme halinde kalmış bir yerdir ve 2. Murşili <br />
döneminde de savaşımın sürdüRii anlaşılmalctadır. Krallığı<br />
 nın 10. yılında 2.Murşili bu ülkeyi barışa zorlamayı başarmıştı <br />
Kendi anlatımı şöyledir: Azzi ülkesinin insanları, tahkim <br />
edilmiş kentleri savaşta fethettiğinıi görünce, kendileri de dile <br />
yamaçlarda, yüksek dağlarda ve tahkim edilmiş .kentlerde <br />
tutunabilen Azzi halkı korktular. O zaman, Ullenin en <br />
yaşlıları bana gelip, ayaklanma kapandılar ve dediler lci: <br />
'Efendimiz I Bizi mahvetme! Bizi uyruğun olarak kabul et. Biz <br />
de şimdiden sonra, sürekli olarak askerlerimizi ve arabalı <br />
savaşçılarımızı efendimizin enırine verelim. Bizde bulunan<br />
Hatti uyrulclu kişileri de geriye verelim. O zaman ben <br />
majeste, onları mahvetmedim; onları uyrukluğa aldım. Yıl <br />
kısaldığı için (yani kış yaklaştığı için), Azzi Ullesini düzene <br />
sokmadım, fakat Azzi insanlarına <br />
ant içirdim. Sonra <br />
Hattuşa'ya döndüm ve kışı Hattuşa'da geçirdim ... İlkbahar<br />
 da, Azzi'yi düzen·e sokmağa gidecektim. Ama, Azzi halkı <br />
majeste'nin geldiğini duyunca, bana (birini) gönderip şu <br />
haberi ve~&lt;ll!er: 'Sen, efendimiz, bizi bir kez mahvettiğin için, <br />
0<br />
 ey efendimiz, tekrar gelme. Bizi uyrukluğa al' ... Bana <br />
uyruğumdan 100 kişiyi geriye verdiler Ben de Azzi'ye <br />
p!IDedim ve onları uyrukluğa kabul ettim. <br />
Bu yıl (yani 11, yıl <br />
ıçın_de)_ başka sefere çıkmadım ve Ankuwa'ya gidip orada kışı <br />
s.eçırdim. <br />
~!kani~ batı ve. güneybatısındaki Mira, Kuwaliya, gibi <br />
ulkelerın kr~_lları ıle de kimi zaman antlaşmalar yoluyla, kimi <br />
zaman da guç kullanılarak bir denge sağlanmaya çalışılmış <br />
o~d~ğu anloşı.~aktadır. Bazen Arzawa ülkeleri 'bir yıldırım <br />
gıbı g~len Hıtıt ordusu tarafından ezilmiş, bazen ise Sen, <br />
M!şhuilm~a.' kaçıp babama sığınm.ışbn . Babam seni kabul <br />
edip, kendisıne damat yapmış, kızı, kız kardeşim Muwatti' yi <br />
sana eş ol~rak_ "\'ermişti. Fakat, sonradan seninle ilgilene<br />
!°f:mlş,. senın ~üşmanlannı yenememişti. Oysa ben seninle <br />
ilgilendim, senın düşmanlannı yendim. Aynca kentler kurup, <br />
onları ~ahlcim edip, askerle donatbm. Ve ben seni Mira <br />
lllkesinin beyliğine getirdim sözleri ile ülkenin babsında <br />
yandaşlar aranmıştı. <br />
2. Murşili döneminde çok ilginç bir saray entrikasına şahit <br />
olmaktayız. Şuppiluliuma'nın ilk karısı Henti'den başka bir de <br />
Babi~ bir. eşi olduğuna yukarıda değinmiştik. Sonradan <br />
M_~iı:_ıgal diye 'bir Hurri adı da ta.kılan bu kraliçe, ele geçen <br />
muhurlere ızöre Tawananna ünvanına da sahipti. Gerek <br />
<br />
Arnuwanda'nın kısa egemenlik döneminde, gerek ondan <br />
sonra başa geçen 2. Murşili'nin krallık zamanının başlarında <br />
da, Malnigal, Tawananna unvanını ve bunun kendisine <br />
verdiği hak ve yetkilerinden yararlanmayı sürdürmüştü. 2. <br />
Murşili- bu durumu şöyle anlatıyor: Babam tanrı. olduğunda, <br />
kardeşim Arnuwanda ve ben Tawananna 'ya hiç kötülillc <br />
etmedll:, onu görevinden indirmedik. O, babamın zamanında <br />
sarayı ve Hatti nllcesini nasıl yönettiyse, kardeşimin <br />
döneminde de öyle yönetti. Kardeşim de tanrı olunca, ben de <br />
ona kötülillc etmedim, Tawananna'yı hiçbir zaman indirme<br />
dim ... Siz tanrılar, onun babamın sarayını bir 'türbe'ye <br />
çevirdiğini görmüyor musunuz? Babil'den eşya (?) getirtti, <br />
başka eşyaları ise Hattuşa 'da bütün hallca da&#36;}tb; geriye <br />
hiçbir şey kalmadı. 2. Murşili bunlara karşın, Tawananna'ya <br />
iyi davranmıştı. Fakat Tawananna, gece gündüz tanrıların <br />
önünde durup 2. Murşili'nin karısını lanetlemeye başlayıp <br />
da, bu beddualar sonucu gelini ölünce, iş ciddileşmişti. <br />
Bunun üzerine sarayda <br />
Malnigal'den <br />
bir <br />
mahkeme düzenlendi ve <br />
Tawanannalık unvanı ve yetkileri alınıp, <br />
saraydan kovuldu ve kendisine bir ev ile yaşamını sağlayacak <br />
yeterli maddi olanaklar verildi. Bütün toplumlarda var olan <br />
kaynana-gelin çekişmelerine Hitit döneminden bir örnek olan <br />
bu olayın nedeni , eldeki belgelerin yetersizliğ! yüzünden <br />
kesinlikle anlaşılamamRktAriır. Ancak ölen gelinin adının <br />
Gaşşulawiya olduğu sanılmaktadır, <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">12. 3. HAITUŞİLİ VE PUDUHEPA </span></span><br />
2. <br />
Murşili'nin uzun yıllar süren egemenliğinin nasıl <br />
noktalandığı (İÖ 1310) halckında bilgimiz yoktur. OndAn sonra <br />
Hitit Devleti'nin başına geçen ilci kral, Muwatalli (İÖ 1310 <br />
1282) ve 3. Murşili (prenslik adı Urhi-Teşup, İÔ 1282 -1275)ile <br />
ilgili en ayrıntılı bilgileri sağlayan kaynak, bu ikisi zamanında <br />
42 <br />
da çok önemli askeri ve idari görevlerde bulunmuş ve <br />
büyük başarılar kazanmış bir prensken, yeğeni 3. Murşili'yi <br />
bertaraf ederek tahtı eline geçiren 3. Hattuşili'nin (yaklaşık <br />
İÖ 1275-1250) kaleme aldığı ve otobiyografi niteliğindeki <br />
metnidir. 3. Hattuşili, Hitit tarihi içinde eşi Pudulıepa ile <br />
birlikte, tanıdığımız en kişilik sahibi hükümdardır. Gerek <br />
askerlikteki yeteneği, gerekse iç ve dış siyasetteki etkinliği <br />
ile, Ön Asya'da bir döneme kendi damgasını vurmuş olan bu <br />
kralın otobiyografisindeki ilk bölüm şöyledir: Büyillc Kral, <br />
Hatti ülkesi kralı Murşili'nin oğlu, Büyillc Kral Hatti üllcesi <br />
kralı Şuppiluliuma 'nın torunu , Kuşşar kralı• Hattuşili'nin <br />
s~yundan,. B.üyillc Kral, ~atti üllcesi kralı Tabarna Hattuşili' <br />
nın sözlerıdir: Tanrıça Iştar'm kudretinden söz edeceğim; <br />
bunu herkes duymalıdır. Ve gelecekte tanrılar içinde İştar ... <br />
özellikle kutsanmalıdır. Babam Murşili'nin 4 çocuğu oldu: <br />
Halpaşulupi, Muwatalli, Hattuşili ve (bir de) kız çocuk. Bu <br />
saydıklarımın içinde ben en küçükleriydi.m ... Efendim İş tar <br />
kardeşim Muwatalli'yi, babam Murşili'ye rüyasında gönder<br />
di: 'yıllar Hattuşili için kısadır (yani ömrü •ızun değildir)· o <br />
sağlıklı değildir. Onu bana ver; o , benim rahibim olsun.' O <br />
zam.an sağlıklı olu~•· Ve.babam beni, küçillc çocı,ğunu, aldı ve <br />
be°! tanı:ıçanm hizmetine verdi ... Ve İştar, benim efendim, <br />
benım elimden tuttu, bana hillcmetti. Babam Murşili tanrı <br />
olduğunda, kardeşim Muwatalli babasının tahbna oturdu. <br />
Kardeşimin yanında ben de ordu komutanı oldum. Kardeşim <br />
beni saray baş muhafızı mevkiine çıkardı ve Yukan Ülke'yi <br />
(İç Anadolu'nun kuzey kesimleri) benim yönetimime verdi. Ve <br />
ben, Yukarı Ülke'yi egemenliği.m albna aldım ... Efendim İştar <br />
beni e.sirgediği ve kardeşim Muwatalli de beni iyi tuttuğu için, <br />
efendim İştar'm bana olan koruyuculuğunu ve kardeşimin <br />
bana iyi davrandığını görenler, beni kıskandılar. (Benden <br />
önceki vali ve diğerleri ... benim kötülüğümü istediler. Ve<br />
bana karşı iftira edilmeye başlandı. Ve kardeşim Muwatalli <br />
benim için soruşturma açb. Fakat efendim Tanrıça İştar, <br />
Die Kunsr <br />
olan ilişkileri _hakkında elimizde bazı belgeler varsa da <br />
bunların hangı krallara tarihlenmesi gerektiği noktasında <br />
bana rüyada göründü ve bana rüyada dedi ki: 'seni bir <br />
tannya emanet edeceğim. Korkma 1' . Ve ben (bu) tanrının <br />
yardımıyla temize çıktını ... Efendim Tanrıça İştar beni hiçbir <br />
zaman ihmal etmedi; beni hiç düşmanlarıma terketmedi. Beni <br />
mahkemede karşıtlanma, beni hskananlara karşı yalnı:ı: <br />
bırakmadı. Düşmanlardan olsun, mahkemedeki karşıtlanın<br />
 dan olsun, lcral sarayından olsun, bana karşı edilen sözlere <br />
karşı, İştar, beni savundu, her .fırsatta beni ~ardı. <br />
Düşmanlanmı, beni çekemiyenieri be~ <br />
elime teslim etti, <br />
ben onların (işini) tamamladım. Kardeşım, sorunun (aslını) <br />
anlayınca, bana hiçbir kötUIUlc yapmadı. Ve beni tekrar <br />
(korumasına) aldı, Hatti'nin ordusunu v~ arabalı savaşçıları<br />
 nı bana teslim etti... butUn Hatti Ulkesındeki komutayı ben <br />
üstlendim. Ve beni efendim İştar'ın onurlandırması ile, hangi <br />
düşman Ulkesine doğru döndüysem, düşman bana karşı <br />
gelmedi. Düşman Ulkelere karşı_ .~e-p b_e~. ~alip ~!•~ ! · <br />
Muwatalli'nin <br />
kardeşi 3. Hattuşılı nın kişıliğınde buyük hır <br />
yardımcı ve ~sker bulduğuna kuşku yokt~. ı:ıattuşili, <br />
şimdiye değin dizginlenemeyen Kaşkalar ı s~rekli olarak <br />
yenmiş ve kuzey bölgelerinin tek egemenı durumtL?a <br />
gelmiştir. O kadar ki, 3. Hattuşili, b:1gü?kü Amasya ıle <br />
eşitlenen Hakmiş kentinde özerkliğe sahıp hır kral olmuştur. <br />
Bu dönemde Kaşkalar üzerindeki baskısını artırarak, çok <br />
eskiden Hantili zamanından beri Hatti toprakları dışında <br />
kalmış 'olan kutsal kent Nerik'i te~ar _ele geç~rme~ <br />
başarmıştır. 3. Hattuşili'nin böylece ulkenın kuzeyındeki <br />
düşmanı frenlemesi ve Kaşka tehlikesini ortadan kaldırması <br />
sayesindedir ki kral Muwatalli ülkenin batı ve güneybatısına <br />
karşı başarılı ;eferler düzenleyebilmiş ve özellikle Mısır'a <br />
karşı sert bir tutum takınabilmiştir. Anadolu'nun batısıyla <br />
ha.la tartışmalar sürmektedir. Ancak, Muwatalli'nin batıda <br />
birtakım kendine bağlı yerel krallıklar kurarak bu kesimi <br />
güvence altına almaya çalıştığı belli olmaktadır. • <br />
Hatti <br />
ülkesinin <br />
batısında ve güneybatısında yerleşmiş <br />
toplumların kralları ile yapılan antlaşmalarda geçen bazı yer <br />
ve kişi adları da çeşitli yorum ve tartışmaların ortaya <br />
çıkmasına neden olmuştur. Örneğin, hangi Hitit kralı <br />
zamanında yazıldığı tartışmalı olan belgelerden biri üzerinde <br />
şunlar okunmaktadır: Ahhiyalı Attarşiya seni Madduwat<br />
ta •~ Ulkeoden kovdu .. Sen, majestenin babasına kaçbn ... <br />
maiye~,, <br />
Sem, Madduwatta'yı, majestenin babası karın çocukların <br />
askerlerin ve arabalı sava~çılarutla birlikte, <br />
Attarşıya ?1° kılıcından kurtardı. Yoksa sizi açlıktan <br />
köpekle~ l'.IY~cekti. B~adaki Ahhiya ya da başka metinlerde <br />
geçen ?ıç~yle. Ahhiya~a ile Yunan belgelerinden bilinen <br />
Akaların ülkesı; Attarşıya ile, yine Yunan efsanesindeki <br />
Atreus,. yukarıda verdiğimiz belgenin sonlarına doğru çok <br />
kırık b!r yerde o~abilen <br />
Mukşu adıyla, yine Yunan <br />
e~sanesıne göre Troıa savaşlarından sonra Anadolu'nun <br />
guney kıyı_larında ':'e Çukurova'da kent kurduğu söylenen <br />
Mopsos eşıtle°!11ek ıstenmiştir. Aynı biçimde başka metinler<br />
de_ rastlanan ~ır yer adı Apaşa ile Efesos, Milawanda adıyla <br />
M~etos ve Milyas aynı tutulmak istenmiştir. Muwatalli'nin <br />
Wıluşe.lı Alakşandu ile yaptığı antlaşma da aynı tartışmala<br />
 rı~ açılm!lsını gerektirmiştir. Alakşandu ile Alaksandros, <br />
Wıluşa ıle ise İllion (Troia dolayları) eşitlenmiştir. <br />
Anadolu'nun batı kesiminin kimi zaman Hitit egemenliğine <br />
girdiği.kimi zaman bağımsız kaldığı.bazı dönemlerde devasal <br />
olarak <br />
Hattuşa'ya bağlandığı gerek yazılı belgelerden, <br />
gerekse Karabel'deki <br />
(İzmir'in doğusu) ve Niobe-Sipylos <br />
(İzmir'in doğusu)'daki Hitit hiyeroglif yazıtları ile mühür ve <br />
heykelcikler gibi bazı küçük eserlerden anlaşılmaktadır. <br />
Diğer yandan Troia. Efesos. Miletos, Kolofan ve Müsgebi gibi <br />
Batı Anadolu'nun arkeolojik merkezlerinde de Aka varlığına <br />
işaret edecek maddi belgeler ele geçirilmiştir. Bu nedenle <br />
yukarıda sözünü dtliğimiz eşitle_ı:ne!_eri, bera~erlerinde <br />
getirdikleri bazı sorunlar da olsa, tumuyle geçersız saymak <br />
yanlış olacaktır. <br />
Muwatalli, batı sorununu çözüme kavuşturduktan sonra, <br />
kardeşinin de kuzeyde güçlü bir durumda kendisine yardımcı <br />
olması sayesinde, bir müddet Hatti'de kalıp bazı di~sel işleri <br />
tamamlamıştı. Ülkenin güneydoğu ~ınırları: Mısır__f ıravun!~<br />
 rının toprak istekleri yüzünden tehlıkedeydı. Bu yuzden Hıtıt <br />
kralı, seferlerini <br />
Hatıuşili <br />
nakledilmesinden <br />
olarak <br />
' <br />
' <br />
' <br />
yönelteceği güneydoğu bölgelerine daha <br />
yakın bir askeri üs kurmak amacı ile başkentini, Hntıuşa'dan, <br />
yeri kesinlikle henüz saptanan:ıayan Datı.aşa ya taşıdı., 1. <br />
zamanında başkentın Kuşşar dan Hatıuşa ya <br />
sonra. <br />
burası <br />
hiç <br />
kesintisiz yönelim merkezi ol_~rak kalmıştı. Şimdiy~ değin <br />
Kuzey Suriye üzerine sefer duzenleyen pek çok Hıtıt kralı. <br />
başkenti. yapacakları askeri operasyon ala_nlarına yakla.~tı:<br />
 maya gereksinme duymadık!a:ı halde, belkıd~ MuwatAll'._nın <br />
bu işe girişmesine, kardeşının Yukarı Ülke de f~zla !~uf~z <br />
sahibi olmasından korkması da rol oynamış olabılccegı goz <br />
önünde tutulmalıdır. Muwatalli'nin Aşağı Ülke'ye çekilmesi, <br />
bu bakımdan, İmparatorluğun ikiye ayrıldığına bir işaret <br />
da <br />
sayılabilir. Diğer yandan kralın Hatt~ışa'dan <br />
ayrılınca, bu bölgenin yönetiı:ni~i Ya~Tl_la~ların Başı Mıllanna<br />
 muwa 'ya terk etmesi de çok ılgı çekıcı bır olaydır. Adı geçen <br />
yazman daha sonraki dönemlerde pek çok belgede yazar <br />
olarak adı bulunan Walwazili'nin. de babasıd11, ve bu. <br />
yazmanların ne clenli önemli görevlerde bulunabileceklerini <br />
kanıtlamaktadır. <br />
2. Ramses'in Mısır tahtına oturması ile (İÖ 1290). Suriye <br />
siyasetinde Hititler'in aleyhine değişiklikler oldu. Adı geçen <br />
firavun, herhalde Hititler'e karşı girişeceği büyük bir savaşa <br />
hazırlık olmak üzere daha egemenliğinin 4. yılın_da Suriye <br />
üzerine yürümüş ve elde ettiği başarılar sonucunda, önceki <br />
bölümde adı geçen küçük ülkelerden Amurru 'nun kralı <br />
Beiıteşina, Hititler ile yaptığı ittifakı bozarak. <br />
Mısır'ın <br />
yanında yer almak zorunda kalmıştı. Firavunun 5. egemenlik <br />
yılında ise, Hitit-Mısır ilişkileri çok gergin bir durum <br />
gösteriyordu. <br />
Savaş kaçınılmaz olmuştu (İÖ 1285). 2. <br />
Ramses'in komutasındaki Mısır ordusu Kadeş'e yaklaştı. <br />
Savaşın hazırlık evresi için Hitit belgeleri <br />
fazla <br />
bilgi <br />
vermemektedir. Sadece 3. Hattuşili otobiyografisinde savaş<br />
 tan şöyle söz etmektedir: Kardeşim Mısır'a sefere çı.ktığında, <br />
benim yeniden iskan ettiğim (Hattuşili, olasılıkla Kaşla <br />
Halli <br />
, Devleti'nin <br />
tehlikesi yüzünden terk edilmiş olan bölgelere yeniden <br />
yerleşmeler yaphğını söyler) bölgelerden aldığım askerleri ve <br />
a~abalı savaşçıları Mısır ülkesine, kardeşimin seferine <br />
götilrdüm ... Komuta bendeydi. 2. Ramses'in zafer kitabında <br />
i~e,_ ~tit <br />
ordusu içinde Kaşka, Maşa, Arzawa. Kizzuwatna <br />
gıb~ ~ol_geler_in askerlerinin bulunduğu yazılıc•~. Yine savaş1;11 <br />
gelı~ımıne donecek olursak, anlaşıldığına göre 2. Ramses, ?1:1" <br />
l~ktı_k. ha tası yapmış ve ordusunu oluşturan dört birli~. <br />
bırbırınden çok uzak mesafede Kadeş üzerine sürmüştü. <br />
Ancak tutsak alınan bazı Hitit gözcülerinin anlatımından <br />
durumun farkına varıldı: Muwatalli Mısırlılar'ın umdukları <br />
gibi. Halep yakınında değil, hem'en Kadeş'in gerisind~ <br />
beklıyordu. Mısır orduları bu duruma göre savaş düze1!1 <br />
almaya başlayamadan, Hitit savaş arabaları MısırWar 1 <br />
yandan vurdular. Mısır kaynaklarına göre, Hitit ordusunda <br />
3500 araba ve 17000 yaya asker bulunuyordu. Bundan sonra <br />
ne olduğunu kesinlikle bilemiyoruz. 2. Ramses, zafer <br />
kazandığından söz etmekteyse de, bu gerçeğe pek uygun <br />
görünmemektedir. Çjinkü, Hitit kuvvetlerinin. ~am'a kadar <br />
ülkeyi yakıp yıktıkları ve Amurru'nun tekrar Hıtıt ~asallığına <br />
döndüğü bilinmektedir. <br />
HİTİTLER <br />
3. Hottuşili ve eşi kraliçe Puduhepo'yo ait <br />
mühür baskıları. <br />
kadınından olan oğlu Urhi-Teşup geçmişti. Telipinu fermanı<br />
 na göre, böyle ikinci dereceden <br />
oğullar, ancak birinci <br />
d~r~ceden (ya da yaşça en büyük; bu derecelendirme için bak. <br />
Bolum VIII) erkek çocuk· yoksa, kral olabileceklerdi. <br />
Hititler'e <br />
ihanet <br />
etm!ş sayıl~1: <br />
Benteşina da krallıktan uzaklaştırılmış, yerme Şapılı <br />
getirilmiştir. <br />
. . <br />
, <br />
3. Hattuşili, kardeşi Hitit kralı Muwatallı ye ~ısır_ a karş~ <br />
kazanılan bu savaşta yardım ettik~en s?nra _ul½esıne g_erı <br />
dönerken, Lawazantiya (kesin yerı bellı d?ğıld_ır) kentıne <br />
uğradığını ve orada Tanrıça Şauşga 'nı~ (_İş tar ın dığer adı) ra<br />
duruma <br />
göre, <br />
Muwatalli'nin <br />
böyle <br />
bir <br />
Bu <br />
oğlu olmadığı <br />
anlaşılmaktadır. 3. Hattuşili , Urhi-Teşup'un tahta geçişinde <br />
kendisinin yardımcı olduğunu belirtmekte ise de, kendisinin <br />
onu devirerek krallığı elde etmesinde, 3. Murşili adıyla tahta <br />
çıkan Urhi-Teşup'un bir harem kadınından doğmuş olmasının <br />
~o~~ olmalıdır. Hattuşili'nin ona karşı isyan edişine bu da bir <br />
hibi olan Pentipşarri'nin kızı ve kendısı de ?Ynı tanrıç?1:ı1: <br />
rahibesi <br />
görevinçle <br />
bulunan <br />
Pu~~hepa <br />
ıle <br />
_e_vlendığını <br />
yazmaktadır. Hattuşili, otobiyografısınde _bu_ evlı_lığe kutsal <br />
bir hava vermeyi, bu e.vlili_ğin tanrıların bır ısteğ_ı ol~u~unu <br />
söylemeyi de ihmal etmemektedir. Bu eş, kocası ıle bırlıkte, <br />
Hitit tarihinin en etkin kraliçesi olacaktır. <br />
. <br />
Hattuşili'nin kardeşinin krallığı sır~sında, sonr~kı ?ış <br />
siyasetini de etkileyecek bir başka ıcraatı da, ulkesıne <br />
dönerken. Dattaşa'daki Muwatalli'ye uğrayıp, onun tahtın<br />
 dan indirdiği Amurru kralı Bonteşina 'yı. kurta_rması ve <br />
beraberinde <br />
Hakmiş kentine götürmesidir. Rangı .1:edenle <br />
buna gerek duyduğunu bilemiyoruz. Ancak, Hakmış te ona <br />
bir ev vermiş ve kendi deyimiyle hiç kötülük yapmamıştır. <br />
Hattuşili'nin yokluğunu fırsat bilen Kaşk~!ar'ın ülke~in kuzey <br />
kesimlerini. <br />
Hakmiş'i de içine almak uzere yemden ele <br />
geçirdiklerini . yine onun ağzından öğ_r~n_iyoruz. _Fakat o, <br />
Kaşkalar'ı sürmüş ve bu kez kendısını Hakmış kralı. <br />
Puduhepa'yı da kraliçe ilan etmiştir. Böylece, yukarıd~ <br />
değindiğimiz gibi. ülke onunla resmen Hitit kralı olan kardeşı <br />
arasında adeta paylaşılmış olur. <br />
. <br />
Muwatalli'nin ölumünden sonra Hitit tahtına . bır harem <br />
ozur oluşturmuştur. Otobiyografisinde bu açıkça bellidir; <br />
Hattuşili kardeşine olan saygısından onun ölümünden sonra <br />
bir şey yapmadığını belirtmektedir. ' <br />
3. Murşili adıyla tahta oturan Urhi-Teşup'un ilk işi, başkenti <br />
tekrar Hattuşa'ya nakletmek olmuştu. Zaten yeni kralın iç <br />
s~y~setinin temelini,_ merkezi otoritenin <br />
Yukarı Ülke'yi <br />
gıttikçe daha çok etkileyecek biçimde genişletilmesi oluştur<br />
 maktaydı. Babası Muwatalli'nin Aşağı Ülke'de bulunduğu <br />
·sırada Hattuşa ve yöresinin yönetimi kendisine verilmiş olan <br />
ve amcası Hattuşili ile iyi dost oldukları anlaşılan Baş <br />
Yazman Mittannamuwa'nın Urhi-Teşup tarafından görevden <br />
alınması da, yine kuvvetin tek elde toplanması yolunda <br />
atılmış bir adımdı. <br />
U_rhi~Teşup ( = 3. Murşili)'un dış siyaseti ile ilgili fazla bir şey <br />
bilmıyoruz. Amcası, onu pek tecrübesiz ve yeteneksiz bir kral <br />
gibi göstermek 'istemektedir. Fakat elimizde, Hattuşili'nin <br />
oğlu kral 4. Tuthaliya zamanında yazılmış bir belge vardır ki, <br />
b~~n y~rdımı ile, Urhi-Teşup ( = 3. Murşili)'un Asur kralı ile <br />
bırbırlerıne karşılıklı mektup ve elçi gönderdikleri ve dost <br />
oldukları ~nlaşılmaktaır. Ayrıca kız kardeşini Anadolu'nun <br />
batı_:3ında_kı Şeha Irmağı ülkesinin beyine eş olarak verdiğini <br />
de oğrenıyoruz.Hattuşili'niiı anlatımına göre Urhi-Teşup'un <br />
amcasını en öfkelendiren hareketi, onun elinden en önemli 2 <br />
kenti almak istemesi olmuştur: Ve benim elimden Ha1cmiş ve <br />
Nerik'i aldı. Artık dayanamadım ve ona isyan ettiın. Falcat <br />
ona isyan ederken (din açısından) pis (bir şey) yapıp, ona <br />
arabada <br />
ya <br />
da <br />
evde saldırmadım. Ona (sadece) şöyle <br />
düşmanca haber ilettiın: 'Bana karşı kavgayı başlattın. Ve <br />
sen büyüle lcralsm, senin bana bıraktığın tele kalede, yalnız <br />
ben lcralım. Haydi! Bizim halclcımızda Şamuha kenti İştar'ı ve <br />
Nerik kenti Fırtına Tannsı karar versin.' <br />
Ben Urhi-Teşup'a <br />
böyle yazdığımda, eğer biri deseydi lci 'Sen onu önce lcrallılc <br />
mevlciine çıkarttın da, şimdi neden ona isyan e_ttiğini <br />
yazıyorsun?' (O zaman diyecek oydu lci) 'Benimle kavgaya <br />
başlamasaydı! (O iyi davransaydı, tannlar) bir küçüle lcralın <br />
bir büyüle lcrala yenilmesine izin verirler miydi?' ... Ben ona <br />
bu sözleri yazınca, o , Maraşş_antiya ( = Kızılırmak) <br />
kentinden <br />
hareketle, <br />
Armadatta 'nm <br />
Yukarı Ullce'ye geldi. Yanında, <br />
(yani Hattuşili'den önce Yukarı iJllce'nin <br />
valisi olan ve bu yüzden Hattuşili'ye düşman olan kişi) oğlu <br />
Şipaziti de vardı; onu Yukan iJllce'nin o~dularma karşı asker <br />
çılcarmalcla görevlendirmişti. Falcat, Şıpazlti bana düşman <br />
olduğundan, bana karşı hiç haşan kazanamadı. Efendim <br />
Tannça İştar bana lcrallığı daha önce söz verdiğinden, o <br />
sırada,lcanmm rüyasında göründü: 'Kocana destele olacağım. <br />
Bütün Hattuşa da kocanın yanını tutacalc. Ben onu üstün <br />
tuttuğum için, onu kötü bir (tannsal) mahlcemeye, ~ir kötü <br />
(niyetli) tannya, hiçbir zaman terle etmem., Onu şımdi de <br />
yükselteceğim ve Arinna'nın Güneş Tannçası nm rahipliğine <br />
getireceğim. Sen de, bana, İştar'a güven'. İştar, efendim, <br />
benim.le ilgilendi ve bana söylediği gibi de oldu. İştar'ın <br />
kudretine burada da mazhar oldum. Urhi Teşup'un bir <br />
zamanlar kovduğu (yani ııörevinden uzalclaşbrdığı) beylerin <br />
rüyalarında da efendim lştar göründü ve onlan (uyardı): <br />
'Bütün Hatti ülkelerini ben İştar tekrar Hattuşili'ye verdim'. <br />
O (yani tanrıça) Urhi-Teşup'u hiçbir yere bırakmadı, onu <br />
Şamuha kentinde, bir domuzu ahırına hapseder gibi, <br />
hapsetti. <br />
Bana düşman olan Kaşkalar da tekrar bana <br />
döndüler, bütün Hattuşa tekrar bana döndü. Kardeşime olan <br />
saygımdan, ben ona bir şey yapmadım, Urhi-Teşup'u bir esir <br />
gibi yanıma alaralc <br />
Şamuha'dan çıktım. Ona Nuhaşşe <br />
ülkesinde müstahkem kentler verdim ve orada oturdu. O yeni <br />
bir isyana kalkışıp, Babil'e kaçacaktı. Ben bunu işitince, onu <br />
yakaladım ve deniz tarafına gönderdim. Şipaziti'nin de sının <br />
geçmesine göz yumuldu, ama, ben onun evini aldım ve <br />
Tanrıçam İştar'a verdim... <br />
Prenstim, <br />
saray <br />
muhafızları <br />
komutanı oldum; saray muhafızları komutanı idim, Habnİş <br />
kralı oldum; Hakmiş kralı idim, (sonunda) büyük kral <br />
oldum ... Efendim Tannça İştar bana Hatti ülkesinin krallığını <br />
verdi, <br />
büyük <br />
kral <br />
oldum... <br />
Benden <br />
önceki <br />
krallara. <br />
öncüllerime dost olan (krallar) bana da dost oldular. Bana <br />
elçiler yollayıp armağanlar gönderdiler. Bana gönderdilleri <br />
armağanları benim babalanma ve atalanma göndermemiş<br />
 lerdi. Bana uyruk olmak zorunda olan krallar, uyruk oldular, <br />
Bana düşman olanları, ben yendim. Hatti ülkelerine toprak <br />
üzerine <br />
t_oprak kattım... Oğlum Tuthaliya'yı da senin <br />
(Tanrıça lştar'ın) hizmetine verdim. İştar tapınağını oğlUJII <br />
:uthaliya <br />
üstlenecel'tir. <br />
Ben nasıl tanrıçanın hizmetle~ <br />
ısem, o da tanrıçanın hizmetkarı olsun. Gelecekte, Hattuşili <br />
ve Puduhepa 'nın soyundan olanların elinden kim İştar'e <br />
hizmet görevini alırsa, kim Şamuha İştan'na ait tapınağa, <br />
!Dala, mülke, eşya ve ambarlarına göz dikerse, o, Şamuhe <br />
lştarı'nın mahkemesi <br />
önüne <br />
çıkacaktır. Kimse (on!Jlll <br />
mallarından vergi alınasın. Ve gelecekte, <br />
Hattuşili ve <br />
Puduhepa'nın çoculclan, torunlan <br />
ve <br />
onlann <br />
soyundan <br />
olanlardan kim başa ~eçerse, tannlann arasında (en fazla) <br />
Şamuha İştan'ın kutsasın! <br />
Görüldüğü gibi, Hattuşili, 3. Murşili adıyla tahta çıkmış olan <br />
yeğeni Urhi-Teşup'u, sürekli Tanrıçası İştar'm yardımıyla alt <br />
ettiğini vurgulamaktadır. Onu, hiçbir zaman krallık adı olan <br />
Murşili adıyla anmaması da ilginçtir ve Urhi-Teşup'un <br />
amcasının gözünde hiçbir zaman kral say_ılmadığı;111_ kanıtla<br />
 maktadır. Hattuşili'nin kral olmaya nıyetlendiğı, karısı <br />
Puduhepa'run da onu kral olarak görmek ist~diği, __ <br />
anlatılan <br />
rüyalardan açıkça belli olmaktadır. Puduhepa nın ruyasında, <br />
Hattuşili'nin 1ştar tarafından Arinna:nın Güneş T~n:.ıçası'nın <br />
rahipliğine yükseltilmesi, bu görevın sadece buyuk kra~~ <br />
sahip olabildiği bir dinsel unvan olması dolayısıyl!3, ~~lt~şılı <br />
tarafından kendisine İştar'ın krallık vaad ettığı bıçımınde <br />
yorumlan~aktadır. Görüldüğü gibi, kralın yaşa~ında <br />
rüyalar <br />
çok önemli bir yer tut~aktadır .. İştar, yuksek <br />
mevkilerde bulunan beylerin de ruy~sı~a gırere_~ ... onlara, <br />
krallığı Hattuşili'ye vereceğini bildirmıştır. O~l~ gorulme~t~<br />
dir ki, Hattuşili bir rahip ve İştar'a bağlı hırı olduğ~ _ı~ır. <br />
arkasına tüm rahip kitlesini almış ve onların ?a etkisı ıle <br />
yandaşlarının sayısını artırmıştır. Ayrıca kendı tutkularını <br />
da gizleyerek, yaptıklarının tanrı isteği olduğuna, etraf~~ı <br />
olduğu kadar, herhalde kendini d_e inandırmıştı.r. ~?t~_uşı~. <br />
yeğeni ile doğrudan-bir savaştan s?z etmemektedır. Buyuk b!r <br />
olasılıkla, kendi yanına çekmeğı başardığı beyler, Urh~<br />
Teşup 'u kaçmasına fırsat vermed~n tutuklamışlardır. Urhı<br />
 Teşup'un Nuhaşşe'ye gönderilmesı, arkasında kaçış P.la~la<br />
rının haber alınmasından sonra de~ . yö_n~ne. sur~~n~ <br />
gönderilmesi anlatımlarından, özellikle ıkınc~sı, bıraz ustu <br />
kapalı geçiştirilmeye çalışıl?n . bir g~_rçe?.ın anlatılması <br />
izlenimini yaratmaktadır. Denız yönün~ sozleı ınden acaba ne <br />
kasdedilmektedir? Eğer, sürgün yerı olarak Kıbrıs Ada~ı <br />
seçilmiş ise, bunun açıkça belirtilmesinden kaçınılmasının bır <br />
HİTİTIER <br />
Sol üst. Kodeş Antloşması'nı yapan <br />
fara/lordan Mısır Firavunu 2.Ramses'in <br />
heykeli. Alt ve sag üst: Mısır kaynoklarına <br />
göre Kadeş Savaşı'nda tutsak alınan HititJi <br />
askerler. Yan sayfa: Hitit/er ile Mısırlılar <br />
arasında yapılan ilk devletlerarası antlaşma <br />
olan Kadeş Antlaşması'nın metni. Bo. 10403. <br />
Eski Şark Eserleri Müzesi-lsıanbuJ. <br />
nedeni olmalıdır. Belki de Hattuşili, Urhi-Teşup'un aldığı <br />
bütün önlemlere karşın, elinden kurtulduğunu söylemek <br />
istememekte ve bundan dolayı dolambaçlı anlatımlara <br />
başvurmaktadır. Gerçekten de Mısır firavunu 2. Ramses, <br />
Anadolu'nun <br />
batı <br />
değ~diğinıi,z, ~ra <br />
kesiminde bulunduğuna daha önce <br />
ülkesi kralına yazdığı bir mektupta <br />
Urhı-Teşup tan saz etmektedir. Anlaşıldığına göre Mira beyi, <br />
Ramses'e daha önce bir mektup yazarak, Urhi-Teşup'un <br />
?uru~ı.u. ile ilg!li bazı _bilgiler vermiş ya da ondan bilgiler <br />
ıstemıştır .. ~elki ?e Urhı-Teşup'u Hattuşili'ye karşı kullanmak <br />
amacını guden ıs teklerde bulunmuştur. Ramses ise mektu<br />
bun?a, duru~~ <br />
_Mira beyinin yazdığı gibi olmadığından <br />
bahısle, kendısı ıle Hatti kralı arasında bir antlaşma <br />
bulunduğunu (bu antlaşma 1270 yıllarında imzalanan ve <br />
~~deş savaşının sonucunu belirleyen belgedir) ve artık barış <br />
19ınde yaşamak istediklerini yazmaktadır. Ayrıca, yine <br />
fıravunun anlatımına göre, Hatti kralı ondan Urhi-Teşup'un <br />
olasılıkla kaçarken beraberinde götürdüğü altın, gümüş ve <br />
bakır eşyasını ve a Uarını vermesini de istemiştir. Mektubun <br />
ondan sonrası kırıktır, ancak, Ramses'in Mira kralına, bu işe <br />
is~em_ed_iğini <br />
bulaşmak ve Urhi-Teşup yüzünden Hatti ile arasını bozmak <br />
yazmasının nedenini anlamak güç değildir. <br />
İşın ~gınç yanı, bu mektubun Hattuşa arşivinde elimize <br />
geçmış_ olmasıdır. Büyük bir olasılıkla, iyi bir diplomat olan <br />
Mısır fıravunu, Urhi-Teşup'u Hattuşili'ye geri vermemiş, ama <br />
onun başkaları tarafından Hitit kralına karşı bir koz olarak <br />
kul!anılma~ı~a da en_gel olmuştur. Herhalde iyi niyetini <br />
belırtmek ıçın de, Mıra kralına yazdığı ve onu bu işe <br />
karışmaması için uyardığı mektubun bir kopyasını Hattuşili'<br />
 ye de göndermiştir. Böylece, Hatti kralına kendi sadakatini <br />
kanıtlamış olmakta, hem de ona karşı girişilen komplolardan <br />
onu haberdar <br />
etmektedir. <br />
Hattuşili ise, Urhi-Teşup'un <br />
47 <br />
HİTİTLER <br />
Mısır'da kalmasının kendisi için bir tehlike yaratmıyacağına <br />
emin olmalıdır ki, bildiğimiz kadarıyla bu yüzden Ramses ile <br />
aralarında yeni bir sorun çıkmamıştır. <br />
3. Hattuşili'ye ait yeterli belgeye sahibiz. Ancak, bunları <br />
kronolojik bir sıraya sokmakta güçlük çekiyoruz. Buna karşın <br />
özellikle dış siyasetinin ne olduğu ana çizgileriyle belirlene<br />
bilmektedir. <br />
Kendi otobiyografisinde <br />
de anlatıldığı gibi, <br />
zorunlu olanlar zaten Hititler ile dost geçinmeye çalışmış, <br />
karşı çıkanlar ise, eğer yeteri derecede güçlü değiller ise, <br />
Hattuşili tarafından yenilmişlerdi. Bu arada, iki düşmanı <br />
birbirine <br />
kırdırmak gibi taktiklere başvurulduğunu da <br />
öğrenmekteyiz. <br />
3. Hattuşili, 1. Salmanasar döneminde Asur ile iyi ilişkiler <br />
içindeydi. Oysa ondan önce Adadnirari dôneminde, Asur'un <br />
Hatti ülkesine pek dost olmadığı, yazarı belirlenemeyen bir <br />
Hitit kralımn şu mektup müsveddesinden anlaşılmaktadır: <br />
.. . Hurriler'e karşı kazandığın zaferlerden söz edip duruyor<br />
sun. Silah gücüyle kazanmışsın ... büyüle lcral olmuşsun. Falcat <br />
neden hep kardeşlilcten dem vuruyorsun? Sen ve ben sanki <br />
bir anadan mı doğduk? Bunun yazarının Muwatalli olması <br />
olasıdır. Hattuşili döneminde işlerin düzeldiği, elçilerin gidip <br />
gelmesinden ve armağanların karşılıklı gönderilmesinden <br />
bellidir. Fakat bu ilişkilerin nasıl iyi duruma gelebildiği, eğer <br />
şu mektup Asur kralına yazıldı ise (bunu kesin olarak <br />
sapta yamıyoruz), kolay anlaşılır gibi değildir: Ben lcrallığa <br />
geçtiğimde, sen bana elçigöndermedinOysabir <br />
lcralm tahta <br />
geçmesinde gelenek, kendi düzeyindelci lcrallarm ona güzel <br />
kolculu yağlar ve bir lcrali elbise armağan etmesidir. Oysa sen <br />
bunların hiçbirini yapmadın! Diğer yandan, Babil kralına <br />
Hattuşili'nin yazdığı bir mektupta da şunları okuyoruz: <br />
Duydum li, kardeşim erkek olmuş, ava çıbyormuşl Kardeşim <br />
Kadaşman-Turgu'nun adını Fırbna Tannsı yükselttiği için, <br />
çok sevinçliyim. Şimdi kıırdeşime diyorum ki: 'artık git ve <br />
düşman Ullcesini yağmala I Düşman Ullcesine sefer düzenle ve <br />
düşmanı yen I Bil ki, sefere çıktığın Ullce karşısında sayıca 3-4 <br />
kez daha UştilnsUnl Düşman ülkesinin adım vermemesine <br />
karşın, bunun Asur'dan ·başka bir ülke olamıyacağı açıktır. <br />
Aynı tür bir anlatıma da 3. Hattuşili'den sonra tahta geçen <br />
oğlu 4.Tuthaliya'nın, Asur kralı Tukultininurta'ya yolladığı <br />
meıcnıpta rastlanır. tsunda da, .l&lt;I'aıın ıcendisinden 3-4 kat <br />
daha az sayıda olan bir düşman ülkesine sefer yapması <br />
dileğinde bulunulmaktadır. Hattuşili'nin Asur ve Babil <br />
siyaseti, iki gücün birbirine düşman edilmesi ve böylece <br />
özellikle Asur'un dikkatinin Hatti sımrından uzaklaştırılması <br />
biçiminde uygulanmıştır. Dış görünüşteki dostluğa karşın, iki <br />
tarafın birbiri için iyi emeller beslemediği böylece ortaya <br />
çıkmaktadır. <br />
Yukarıda, 3. Hattuşili'nin, kardeşi 1\:fuwatalli'nin Amurru <br />
tahtından attığı Benteşina'yı onun elinden alıp, Hakmiş'e <br />
götürdüğüne değinilmişti. Benteşina'nın Urhi-Teşup zamanın<br />
 da <br />
da <br />
orada <br />
kaldığını düşünmek hatalı olmayacaktır. <br />
Hattuşili otobiyografisinde, yeğeni Urhi-Teşup'a 7 yıl sabırla <br />
dayandığım belirtmektedir. Bu kadar uzun süre Benteşina <br />
orada ne yapmıştır, bunu bilmiyoruz. Fakat hemen şunu da <br />
söylememiz gerekir ki, Hattuşili tahta geçmek için 7 yıl <br />
beklememiş de olabilir. Bu 7 sayısı, uzun süre beklediğini <br />
anlatmak <br />
için <br />
kullanılmış bir mecaz da sayılabilir. <br />
Urhi-Teşup'u krallıktan atar atmaz Hattu~ili,_ eski dostu <br />
Benteşina 'yı yeniden Amurru krallığına geç~rmış ve onunla <br />
bir antlaşma imzalamıştır. Bu antlaşmanın aile bağlarıyla da <br />
pekiştirildiği, şu satırlarda okunmaktadır: Büyük Kral <br />
Muwatalli ölünce ben Hattuşili, babamın tahbna oturdum. <br />
Benteşina'ya ilin~i kez Amıırnı (lcrallığmı) verdim; babasının <br />
evini :(yani sarayını) ve krallık tacını ona verdim. Aramızda <br />
(gerçek bir) dostluk kurduk. Benim oğlu,m Nerikkaili, <br />
Amurrulu Benteşina'nın ku:ını eş olar~ aldı. Ben de kızını <br />
Gaşşulawi'yi, Amurnı lcrah sarayına, Benteşina'ya eş plarak <br />
verdim. O Amurnı'da lcraliçelik mevliine geçecek. Amurru <br />
Ullcesinde lcrallığı kızımın çocukları, torunları sürdürecek<br />
ler... <br />
Amurnı Ullcesinin egemenliğini , Benteşina'nın, <br />
oğlunun, tonınunun, Benteşina'nın kardeşinin ve benim <br />
bmnın soyunun elinden kimse almasın .. , Bugünden sonra <br />
sen, efendin Büyüle Kral Hattuşili'yi ve efendin Büyük Krallçe <br />
48 <br />
Puduhepa 'yı VA onların tonınunu lcrallık açısından kolla<br />
mazsan, tanrılar önün.de e~ğ_in bu an~ (~ lanetine uğra!). <br />
Böylece, Amurru ülkesınde Hıtitler kendilerıne bağlı birvasa} <br />
kral daha yaratmışlardır. <br />
Mısır'la olan ilişkilere gelince; Muwatalli ile 2. Ramses <br />
arasındaki Kadeş Savaşı'nın ardından yıllar geçmesine <br />
karşın iki ülke arasında ne yeni bir savaş çıkmış, ne de barış <br />
antlaş~ası yapılmıştı. İki taraf _ta. stat~ko'nun ~o~ını <br />
arzu etmiyor gibi davranıyor, bırbırlerınden çekiniyorlardı. <br />
Savaş, Ramses'in 5. ~allık ~~a olmuştu, _l~a~ ve Mısır <br />
arasındaki antlaşma ıse Ramses ın tahta geçışının 21. YlWla <br />
rastlamaktadır. Aradaki bu 16 yıllık süre içinde, Hattuşili ile <br />
Mısır firavunu arasında elçiler ve mesajlar gidip gelmiştir, <br />
Urhi-Teşup'un Mısır'a k~çmış v~ ~~ri ve:_ilmemiş olmasınında <br />
antlaşmasının gecikmesınde buyük rolu olmuştur. Sonuçta <br />
imzalanan antlaşmanın Urhi-Teşup'un da geleceğini eilileyip <br />
etkilemediğini bilmiyoruz. Antlaşma metni daha önce <br />
ve <br />
değindiğimiz gibi, o zamanın diplomatik yazışma dili olan <br />
Akadça <br />
Mısır .. dilinde <br />
hazırl~nınıştı:. -~ir yiizünde <br />
Hattuşili, diğer yüzunde Puduhepa nın mühur damgala_rı <br />
bulunan, gümüş bir tablet üzerine kazıttırılarak yazılmış ve <br />
Mısır'a gönderilmiş olduğunu bildiğimiz Akadça nüshası, ne <br />
yazık ki şimdiye değin elimize geçmemiştir. Fakat, aynı <br />
metnin kil bir tabletteki kopyası Boğazköy arşivlerinde <br />
bulunmuştur. Mısır tapınaklarında aynı konuyu işleyen <br />
yazıtlarda ise, Kadeş Antlaşması'nın, özellikle baş bölümleri <br />
Mısır'ı daha kazançlı ve Hititler'den daha üstün göstermek <br />
amacı ile değiştirilmiştir. Oysa, antlaşma tümüyle eşitlik <br />
temeli üzerine kurulmuştur. Bunda her iki kral da birbirlerini <br />
kardeş saymakta, yapılan antlaşmanın Hatti ve Mısır ülleleri <br />
arasında güzel kardeşlik ve güzel barışın sonsuz olacağı <br />
belirtilmektedir. <br />
Yalnız antlaşmayı yapaİl taraflar değil, <br />
Hattuşili ve Ramses'in çocukları da bu barış içinde kardeş <br />
olmuşlardır. Antlaşmada, karşılıklı dayanışma ve saldırmaı<br />
 lık fikri de öncelik taşımaktadır. Ne Büyüle Kral, Mısır krah <br />
Ramses, sonsuza değin Hatti ülkesinden birşey almak için <br />
saldıracak, ne de Büyük Kral, Hatti kralı Hattuşili, sonmuı <br />
değin Mısır'dan bir şey almalc için saldıracaktır. Diğer <br />
yandan, <br />
eğer bir başka düşman, Hatti Ullcesine sefer <br />
düzenlerse ve Büyük Kral, Hatti ülkesi icralı Hattuşili, bana <br />
haber yollarsa 'gel, bana ona karşı yardım et,', Büyük Kral, <br />
Mısır ülkesi kralı Ramses savaşçılarını ve- arabalannı <br />
yollayacalc, Hatti Ullcesinin öcünü alacalctır. Antlaşmada <br />
üstünde durulan sorunlardan biri de içteki isyanlardır: Ve <br />
eğer Hattuşili, Büyük Kral, Hatti ülkesi icralı, hizmetkarlarına <br />
( = uyruklarına) kızarsa ve onlar, ona karşı suç işlerse ve sen <br />
Büyük Kral, Mısır Ullcesi icralı Ramses'e haber yollarsan, <br />
Ramses arabalarını ve askerlerini gönderecek ve karşı <br />
gelenleri yok ~decektir. Doğal olarak, Hattuşili de, kardeşi <br />
Ra~ses, ?öyle i_steklerde bulunursa, <br />
2 <br />
aynı yükümlülükleri <br />
yerme getırecektır. Suçluların geriye verilmesi de antlaşmada <br />
yer almaktadır: Ve Hatti ülkesinden bir adam kaçarsa, ya da <br />
ada1? ya da 3 adam, Büyüle Kral, Mısır Ullcesi kralı, <br />
kardeşım Ramses'e gelirse, Ramses onları yakalayacak ve <br />
kardeşi Hattuşili'ye geri yollatacaktır. Bu sonsuz kardeşlik ,,e <br />
banş antlaşması ile Hitit - Mısır ilişkileri bir daha <br />
bozulmamıştır. <br />
Hattuşili'nin Puduhepa ile olan evliliği Hitit tarihi içinde <br />
baş½başına bir bölüm oluşturur. Çünkü, kişiliği ve kudreti ile <br />
kraliçe <br />
Puduhepa'yı Hattuşili döneminden soyutlamaya <br />
olanak yoktur. <br />
Hattuş~li. ot~biyografisi_nde, Puduhepa'ya rastladığı ve onunla <br />
evlendiğı doneme değın, ailesi ile ilgili fazla bilgi vermez. <br />
Aslında, kardeşlerinin adlarım sayması dahi, diğer Hitit <br />
krallarının bel~e-~e~inde ana adı bile verilmediği düşünülecek <br />
olur~a: ~at!'1şıli_ mn olağandan fazla aile bağlarına önenı <br />
verdiğ_ım gosterır. Kardeşlerden Muwatalli'nin, <br />
icraatını <br />
daha once ~ördüğümüz Hitit kralı olduğunu biliyoruz. Adının <br />
~alp~şulul?ı olduğu bilinen diğer erkek kardeşten bir daha <br />
~ç .~oz edilmemektedir. Bunun, Muwatalli tahta geçmede~ <br />
olmuş olduğu düşünülebilir. Kız kardeş ise, Muwatalli <br />
zamanı1:1da Batı Anadolu beylerinden Şaha Irmağı Ülkesi'nin <br />
Maşturı adlı kralına gelin gitmiştir. 3. Hattuşili bu <br />
HİTİTLER <br />
kardeşlerim saydıktan sonra, kendisinin Puduhepa'dan önce <br />
evli olup olmadığını: evlenmiş ise, çocuklarını da hiç söz <br />
konusu_ etmemekte~r. <br />
Ancak bildiğimiz, Kadeş Savaşı'nda, <br />
kardeşı Muwatallı ye yardım edip ülkesine dönerken <br />
Lawazantiya kentine uğradığı ve orada Pentipşarri'nin kız~ <br />
varsayarak <br />
Pu~u!ı~pa ile tanrıların isteği üzerine evlendiğidir. Evlenme <br />
tarıhı ıle Kadeş Savaşı ~r1;1s!nda bir yıl geçmiş olduğunu <br />
İÖ 1284 tarıhinı elde ederiz. Gerek babası <br />
Pentipşarri, gerekse <br />
Puduhepa, <br />
Hurri <br />
kökenli <br />
adlar <br />
taşımaktadırlar. Lawazantiya kentinin yeri belli değildir. <br />
A?cak Pudll?epa, bir yer~e Kizzuwatna ülkesinin kızı, başka <br />
bır belgede ıse Kummannı ülkesinin kızı olarak geçmektedir. <br />
Kizzuwatna, daha önce değindiğimiz gibi, bugünkü Çukurova <br />
ve dolaylarına, Kummanni ise (Roma dönemindeki adı <br />
Commana) günümüzdeki Şar'a yerleştirilmektedir. Her iki <br />
yerin, Hititler döneminde aynı bölgenin sınırları içinde kabul <br />
edildiği, belgelerden <br />
anlaşılmaktadır. Hem babanın hem <br />
kızının hizmetinde oldukları tanrı ise, Lawazantiya İştar'ı <br />
ya da Hurca adıyla Şauşgq olarak bilinen tanrıçadır. Bütün <br />
bunlar, Puduhepa'nın Hurri kökenini açıkça vurgulamakta<br />
dır. <br />
Hattuşili ve Puduhepa'nın, kral ve kraliçe olmadan önce <br />
rahip ve rahibe görevlerinde <br />
bulundukları düşünülecek <br />
olursa, <br />
bize kalan belgelerinde neden bu kadar dindar <br />
gözüktükleri, neden her işlerinde tanrısal güçlerin karışma<br />
 sına değindikleri daha iyi anlaşılır. Kraliçenin mühürlerinden <br />
biri üzerinde dahi dindarlığı belli olmaktadır: Hatti llllcesi <br />
prensesi, yeryüzünün efendisi Arinna'nın Güneş Tannçası'<br />
 nın gözdesi, Tannçanın hizmetkarı, Kizzuwatna üllesinin lıcızı <br />
Puduhepa'nın mührü. Bu anlatımın elimize geçmeyen ve <br />
Mısır'a gönderildiği söylenen, Kadeş Antlaşması'nın yazılmış <br />
olduğu gümüş tabletteki mühür üzerinde kullanıldığı, bunun <br />
başka belgelerdeki tanımından öğrenilmektedir. Puduhepa <br />
gibi, Hattuşili de dinsel görevlerini Ugarit'te bulunmuş bir <br />
mühründe belirtmiştir. Büyüle Kral, Hatti üllesi icralı, <br />
kahraman, Arinna'nın Güneş Tannçası'nın, Nerilc kentinin <br />
Fırtına Tannsı'nın ve Şamuha kentinin İştan'nın gözdesi, <br />
Hattuşili. Puduhepa'nın, her fırsatta tanrılara dua ettiğini, <br />
özellikle kocasının sağlığı ve uzun ömürlü olması için <br />
yakardığını, elimize geçen dua metinlerinden biliyoruz. <br />
Puduhepa, pek çok resmi belgeye, kocası ile birlikte mührünü <br />
koymuştur. Bunlardan çoğu ferman niteliği taşıyan metinler<br />
dir. Kraliçenin dış siyasette etken olduğu, Ramses il~ yapılan <br />
antlaşmaya da mührünü basmasından anlaşıldığı gıbı, Mısır <br />
kralından gelen mektuplardan bir bölümü doğrudan doğruya <br />
kraliçeye gönderilmiştir. Ramses'in 34. krallık yılında, bir <br />
Hitit prensesinin <br />
firavuna gelin gönderildiği bilinmektedir·. <br />
Mısır'daki Abu Simbel'de bulunan ve düğün steli adıyla <br />
bilinen eserde, <br />
prensesin <br />
Mısır'a gelmesi anlatılırsa da <br />
Hattuşili'nin Mısır'a gitmemek ıçin bahaneler bulduğu ve <br />
böyle bir seyahatten <br />
kaçındığ&gt; ~nl~ş.ıl~~ktadır. Raıı_ıses, <br />
... kardeşim beni görmeye gelse, bırbınmızın yüzünü görsek <br />
diye, Hatti kralını çağırmış, an~a~ Hattu_şili bu çağrıya <br />
majestenin ayaJclannın yanması ıyı .. olur 01In:a~ ~~ac~ğıı_ıı <br />
yazarak, Iç~rşılık vermiştir. R1;1mses ın hare~ıne !ki~~ı bır <br />
Hitit <br />
prensesinin <br />
daha <br />
gelin <br />
olarak <br />
gonderıldığı de <br />
belgelerden öğrenilmektedir. ~ısır kaynakları b_u olayı ~u <br />
sözlerle açıklamaktadır: Hatti prensı, Ramses e, Mısıra <br />
ikinci kızını gönderdiğinden, Hatti ülkesinden, Kaşlca <br />
üllesinden Arzawa üllesinden çok ganimetler ve aynca pek <br />
çok at sUrüİeri pek çok sığır sürüleri, pek çok koyun sürüleri, <br />
pek çok küçüle baş hayvan s';""illeri gönderdi. İşte ,bu <br />
evlenmelerle ilgili olarak, Ramses ten doğrudan Puduhepa ya <br />
yollanan <br />
mektup çok ilgi çekici bir anlatım ve içerik <br />
taşımaktadır: Tanrı Amon'un gözdesi, Güneşin oğlu, Mısır <br />
üllesi kralı Büyüle Kral Ramses şöyle der: 'Hatti üllesinin <br />
kraliçesi, büyüle kraliçe Puduhepa 'ya söyle ki, işte ben, <br />
lcardeş!fi, iyiyim. Evlerim, oğullarul!•. ?rdularım, atlarım, <br />
arabalanm <br />
iyidirler. <br />
Ülkemde çok ıyililc vardır. Sen, lcu <br />
kardeşim, iyi olasın! Evlerin, oğulların, o~~~arın, atların <br />
arabaların iyi olsunlar! Ülkende çok ıyililc olsun! Kı; <br />
kardeşime şöyle söyle ki, işte elçilerim, hz kardeşimin elçilerı <br />
ile birlikte bana geldiler. Onlar bana, kardeşimin, Hatti <br />
ülkesinin kralı, Büyüle Kralın iyiliğini bildirdiler. Kardeşimin, <br />
hz kardeşimin ve üllelerinizin iyi haberlerini alınca çok <br />
sevindim ve şöyle dedim 'Çok şükür, iyidirler!'. Kız <br />
kardeşimin bana gönderdiği mektubu gördüm ve Hatti <br />
üllesinin Büyüle Kraliçesi olan hz kardeşimin çok güzel bir <br />
biçimde yazdığı konulan işittim. Kız kardeşime söyle ki, <br />
kardeşim Hatti ülkesinin kralı, Büyüle Kral baı;ıa şöyle yazdı: <br />
'Kızımın başına güzel kokulu yağı dökecek kişileri gönder; <br />
onlar onu (prensesi) Mısır kralının, Büyüle Kralın evine <br />
götürsünler'. İşte, kardeşim bana böyle yazdı. Kardeşimin <br />
hana haber verdi2i hu karar colc ve nele cok ~eldir. <br />
Mısır <br />
ülkesinin tannlan ve Hatti üllesinin tanrılan ili büyüle ülkeyi <br />
ebediyyen bir ülke olarak birleştirmek için bizi bu karara <br />
yönelttiler!. Söz konusu edilen, gelinin başına bir tür parfüm <br />
olan iyi kokulu yağ sürme işlemi, anlaşıldığına göre nişan <br />
töreninin bir bölümüydü . Tahta çıkacak veliahtların başına <br />
da parfüm sürmenin, bu çağın geleneklerinden <br />
olduğunu <br />
bilmekteyiz. <br />
Kraliçe <br />
Puduhepa'nın başka ne gibi devlet <br />
işleriyle uğraşmış olduğunu gösteren bir başka belge de, <br />
Kuzey Suriye'nin Akdeniz kıyısında, Ras Şamra'da bulunan <br />
ve bu dönemde Hitit İmparatorluğu'na bağlı bir krallık olan <br />
Ugarit'teki Hitit uyruklu tüccarlarla <br />
ilgilidir. Bu tüccarlar, <br />
klasik dönemdeki adı Olba, şimdiki adı ise Uzuncaburç olan, <br />
Ura kentinde (Mersin'in batısında) oturmakta ve Suriye <br />
limanları ile iş yapmaktaydılar. Ugarit kralı Niqmepa'ya <br />
hitaben yazılmış bu belgede şöyle denmektedir: Senin bana <br />
yazdığın 'Ura halkından olan tüccarlar, hizmetkarının <br />
üllesine yüle olmaktadır' konusunda, ben, majeste Ura ve <br />
Ugarit hal.lcı ile ilgili olarak şu karara vardım: Ura halla iyi <br />
mevsimlerde Ugarit'teki işlerini görsünler. Fakat lcışın <br />
Ugarit'ten kendi üllelerine <br />
dönmeye zorunlu olsunlar. <br />
Böylece Ura halla, lcışın Ugarit'te kalmaya, ev ve arazi satın <br />
almaya izinli değillerdir. Bu da Hattuşili yanında Puduhepa ' <br />
nın mührünü taşımaktadır. <br />
Puduhepa ve Hattuşili'nin kendi çocukları yanında, Hattuşi<br />
 li'nin önceki bir evliliğinden ya da harem kadınlarından da <br />
çocukları doğmuş olmalıdır. Benteşina'nın kızını alan <br />
Nerikkaili ve Benteşina'ya !:JŞ olarak verilen Gaşşuiawi'nin <br />
Puduhepa'mn doğurduğu çocuklar olmaması gerekir. Çünkü, <br />
Benteşina, Hattuşili'nin, yeğeni Urhi-Teşup'u tahttan indir<br />
mesinden hemen sonra, yeniden Amurru krallığına geçirilmiş <br />
ve kendisi ile bir antlaşma imzalanmıştır. Bu tarihte Hattuşili <br />
ile Puduhepa'nın evliliği üzerinden ancak 9 ya da 10 yıl geçmiş <br />
olmalıdır ki, o zaman Nerikkaili ve Gaşşulawi'nin evlenecek <br />
yaşa gelmedikleri açıktır. Ancak, eğer, Benteşina ile yapılan <br />
antlaşma, onun tahta çıkarılışından çok sonra yazılmış ise, <br />
bu <br />
çocukların da Puduhepa'nın doğurduğu çocukları <br />
olabilmesi olasıdır. Ramses'e verilen kızların, bu Hitit çiftinin <br />
ç?c.ukları ol~8:sı, yaşları açısından uygundur. Hatırlanacağı <br />
gıbı, Hattuşıli ıle Puduhepa'nın evliliği Ramses'in 5. ya da 6. <br />
krallık yılına, bu prenseslerden <br />
birinin <br />
karşı_n'. <br />
Ramses'e <br />
gelin <br />
gönder_H,~~si ise, fir~vunu~ 34. krallık yılına rastlar. <br />
Hattuşıli nın Puduhepa dan once evlendiğini söylememesine <br />
herhalde <br />
çocukları vardı. Zaten Puduhepa'nın <br />
k~n?.ıs~. ?.e, sar_?ya geldiğinde bulduğu çocukları bizzat <br />
buyuttuğunden soz eder. Ayrıca bir başka tablet üzerinde de, <br />
pek açık olmayan bir anlatım kullanılarak, Hattuşili'nin <br />
oğulları ve torunları ile, Puduhepa'nın soyu birbirinden <br />
ayrılmıştır. <br />
Hattuşili'ni~ ne zaman öldüğünü kesinlik.le saptayamıyoruz. <br />
Ama k~ndınden ~onra devletin başına, P1Jduhepa·nın <br />
doğurmuş olduğu bır oğulun geçtiğini belgeler kanıtlıyorlar. <br />
Bu oğul ise 4.'l\ıthsı.liya'dır (IO 1250). <br />
13. PARLAK BİR DÖNEMİN VARİSİ: 4. TIITHALlYA <br />
Puduhepa'nın kraliçelik <br />
Unvanını ve bunun kendisine <br />
sağladığı hak ve yetkileri, kocası 3. Hattuşili'nin ölümünden <br />
sonra <br />
kr~l o_lan oğlu Tuthaliya zamanında sürdürdüğü, <br />
belgeler uze_rı_nde bulunan mühürlerinden anlaşılmaktadır. <br />
~u.°;1ar?an bırı, Şahurunuwa adlı birisine verilen topraklarla <br />
ılgılı_ bır bağış belgesidir. Toprak bağışı, kral Tuthaliya ve <br />
kra~çe ~~duhepa tarafından düzenlenmiş, şahit olarak ta <br />
Nerıkkaılı, Dattaşa kralı Ulmi-Teşup ve Kargamış kralı <br />
İni-Teşup hazır bulurunuşlardır. Bunlardan Nerilc.kaili, 3. <br />
Hatıuşili'nın oğlu ve habrlanacağı üzere, babası tarafından <br />
·.eniden Amurru krallığına geçirilen Benteşina'nın damadı<br />
 dır. !kinci şahit durumundaki kişinin Dattaşa kentinin kralı <br />
iin ·amnı taşıması da ilgimizi çekmektedir. Kral Muwatalli <br />
d vrınde bir ara başkent durumuna getirilen, fakat, Urhi<br />
.ı:surada zarara <br />
uğrayan ve herhalde <br />
Hitit <br />
~ <br />
~;ı <br />
Devleti'nin <br />
uyruğunu taşıyan Şukku, ne görevle Ugarit'te bulurunaktaydı <br />
bilmiyoruz. Tazminab alacak kişi ise, biı: tüccar ya da gemi <br />
Teşup ( = 3. Murşili) zamanında başkentin eskisi gibi <br />
Ha ttuşa ",•a nakledilmesi ile, herhangi bir Hitit kenti halini <br />
,1lan Dattaşa'nın, buna karşın yönetim ba~ımından _bir <br />
:wrıecılıgA sahip <br />
olduğu görülmektedir .. ~-Teşup ~se, <br />
Şuppiluliurna 'nın Kargamış'ta kral ilan ettiğı oğlu Şarrıku-.uh'un torunudur. <br />
:u!ale. <br />
Tuthaliya <br />
Demek oluyor ki, Kargamış'ta kurulan <br />
dönemine değin kesintisiz s~rebil~ştir. <br />
~1·:a bu dönemde belki de Asur İmparatorluğunun gıderek <br />
c.'UYümesı ve Hitit Devleti'nin güney sınırları için güçlü _bir <br />
;e~'.ü <br />
oluşturması nedeniy~e. Kargamış'ın dalı~ da ö~~m <br />
~dzandıgı. özerkliğinin daha da artmış olduğı_ı soyle?~bılir; <br />
.., ,:, rlt1 ~r,receğimiz bazı belgeler bunu doğrular bıçırnde, <br />
~:.··· <br />
rnlının yanında, Kargamış kralı . ta~afı~dan da <br />
rm. · ü,·'.,mmiştir. Bunların Ugarit ve A~urru ~le ı!~ı~. konula~ı <br />
L,µ:,&amp;mış olması, Kargamış'ın bu ülkelerın ustünde hır <br />
med .. ıd bulunduğunu kanıtlamaktadır. <br />
TJ~ı çe i i bir başka belgede sadece ~uduhepa'n~ <br />
mührün~ <br />
ı,ôr.ıyoruz. Kraliçenin <br />
tek başına. hır belg~ ?uzenlemesı, <br />
bildiğim.iz kadarıyla sık rastlan~ <br />
~ır. olay değildir. Adı şeçen <br />
nı&gt;lı;e. bir mahkeme kararı niteliğını taşımalctadır: MaJeste, <br />
l lgarit halı Amınistamru 'ya der ki 'Ugaritli adam ve Şullu, <br />
majestenin bUDlnllla mahkeme için çıktıkları zaman, Şullu <br />
şöyle s6yledi: Onun gemisi byıda parçalandı. Fa.kat, Ugaritli <br />
adam: Hayır, Şullu isteyerek gemimi parçaladı. Majeste <br />
şöyle htlknm verdi: Ugarit gemicilerinin batı ant içsin; ondan <br />
son.ra Şullu onun gemisini ve içindeki mallan lkleyecektir'. <br />
sahibi olmalıdır. <br />
'\Sur İmparatorluğu'nun büyümesinin, Hatti ülkesi için artan <br />
hır tehlike yaratbğını yukarda belirtmiştik. Gerçekten de, <br />
Tutlıaliya döneminin bütün dış siyaseti, bu tehlikeye karşı <br />
önlemler alma üzerine kurulmuştur. Asur ile olan ilişkilerin <br />
elden geldiği <br />
kadar dostluk havası içinde yürütülmey~ <br />
çalışılmış olması Asur'dan çek.inildiğine işaret etmektedir. <br />
Salmanassar'ın tahta çıkışı dolayısı ile Tuthaliya'nın yolla~ <br />
bir <br />
mektup bulurunuştur. Ondan sonra Asur kralı olan <br />
Tukultininurta'ya <br />
aynı biçimde blı- kutlama mesajı <br />
da <br />
yollanmış ve bunda ili ülkenin arasında hiçbir sorun yolamış <br />
kralına <br />
gibi dostane bir anlabm kullanılmışbr. Hitit kralı Asur <br />
artık bir babadan ve bir anadan (doğmu'ş) gibi <br />
olduklarını ya~mak~a?IT· A~~ç, herhalde içten olmaktan çok, <br />
Asur ~alı~ ofkesını Hatti ülkesinin üzerine çekmemek olsa <br />
~~re~ır. İki devlet adamının birbirlerini ziyaret etmesinin de <br />
ıyı ~ır şey olacağı aynı mektupta söz konusu edilmektedir: O <br />
benun .ü!keme gelse: ~e.n onun ülkesine gitsem; birbirimiıiıı <br />
ekmeğini yesek. Bu ıyınıyet gösterilerinden <br />
esas, <br />
soruna <br />
sonra <br />
da .. değinerek, Tukultininurta ·~ <br />
Dağı na <br />
sefer <br />
duzenlememesini, <br />
çünkü <br />
Tutlıaliya <br />
Papanhi <br />
dağların U«ı <br />
olduğunu yazmaktadır. Hitit kralının niyetinin <br />
Asurlular'ı <br />
b~ dağlardaki köttılllklerden korumak olmadığı, A.nadolu'nun <br />
guneydoğus?-1:1a Asur o~d~arının yaklaşmasından korktuğu <br />
açıkça bellidir. Tuthaliya nın bu çabalarının boşa gittiği, <br />
planlarından hiç ödün vermeden. <br />
Asur lmparatoru'nun <br />
istediği yeri yağmaladığı, Hitit ülkesi halhndan 28.800 kişiyi, <br />
Fırat'ın öte ya.kasından stl.rüp götllrdtlğtlnn anlatmasından <br />
anlaşılmaktadır. Sürülüp. topraklarından edilen bu insanla<br />
HITITLER <br />
rın sayısı, bel.ki de abartmalı olmakla beraber, Asur'un <br />
dehşet saçan bir savaş makinesi halini aldığı artık <br />
görülmektedir: dostluk gösterileri işe yaramamış, Asur'un <br />
açıkça başlattığı bu düşmanlıklara karşı somut önlemler <br />
almak zamanı gelmiştir. Bu yüzden yapılacak iş, Asur ve Hitit <br />
toprakları arasına, Hatti Devleti'ne sadık birer krallık olan <br />
Amurru ve Ugarit'in güçlendirilerek sokulması, iki gücün <br />
doğrudan ilişkisini önleyecek bir tampon bölge yaratılması<br />
 dır. <br />
Bu bakımdan, Kuzey Suriye ilişkilerinin sıklaştığı elimizde <br />
bulunan belgelerden izlenmektedir. Önce, bel.ki de Hatti'ye <br />
ihanet ettikleri kuşkusu ile , iki Ugarit prensi, mallarının <br />
kendilerinde <br />
kalması koşuluyla Alaşiya'ya sürülür. Bu <br />
kararı, Tuthaliya'nın yanında Kargamış kralı İni- Teşup da <br />
mühürlemiştir. Diğer yandan Amurru ve Ugarit arasındaki <br />
olası sürtüşmelere meydan vermemek amacı ile, Amurru <br />
kralı Benteşina'nın kızlarından biri ile evlenmiş olan Ugarit <br />
kralı 2. Ammistamru'nun boşanmalarına, fakat kızın çeyizini <br />
geri <br />
götürmesi ve ondan doğan oğulun velihat kalması <br />
koşuluyla izin verilir. Sonradan kızın kardeşi, Amurru kralı <br />
Şauşgamuwa ile de bir antlaşma yapılır. Adı geçen boşanma <br />
belgesi üzerinde yine Tuthaliya'nınki ile birlikte İni-Teşup'un <br />
mührü yer almaktadır. <br />
Amurru kralı Şauşgamuwa ile imzalanan antlaşmanın amacı, <br />
Asur'a karşı bir ittifak ve yine Asur'a karşı uygulanmak <br />
istenen bir ekonomik ambargonun sağlanmasıdır. Yukarıda <br />
değindiğimiz gibi Tukultininurta, Hitit topraklarına saldırmış <br />
ve açıktan düşmanlık etmeye girişmişti. Tuthaliya buna <br />
misilleme olarak kuvvetle karşılık vermekten çekinmiş <br />
olmalıydı ki, Asur'u ekonomik açıdan yıpratma yoluna gitti. <br />
Şauşgamuwa antlaşmasının ana çizgileri şöyledir: Şimdi ben, <br />
majeste, Büyük Kral seni, Şauşgamuwa'yı elinden tuttum ve <br />
seni kendime damat yapbm ve kızımı sana eş olarak verdim. <br />
Ve Amurru ülkesinde seni kral yapbm. Şimdi majesteyi <br />
hUktlmdarlığıııdan ötUrU koru! Sonra, majestenin oğullarını <br />
ve oğullarının oğullarını ve (onların) soylannı htıkUmdarlıkla<br />
 nndan öturtl koru! Başka bir efendi isteme! Bu konuda <br />
tanrılara içtiğin an~a bağlısın! ... . Mısır kralı, Babil kralı ve <br />
Asur kralı (tablette, daha önce yazılmış Ahhiyawa kralı <br />
sözleri silinmiştir) benimle eşdeğer krallardır. Mısır kralı <br />
benimle dost ise, sana da dost olacaktır! (yani sen de ona dost <br />
olacaksın). Eğer majesteye düşmansa, senin için de düşman <br />
olacaktır! Babil kralı bana dostsa, senin için de dost <br />
olacaktır! Eğer majesteye düşman ise, senin için de düşman <br />
olacaktır! Asur kralı ise, bana düşman olduğundan, senin <br />
için de düşman sayılmalıdır! Senin (uyruğundaki bir tüccar) <br />
Asur ülkesine gitmeyecektir. Oradan gelen bir tUccan da sen <br />
ülkene bırakmayacaksın! O senin ülkenin içinden de <br />
geçmiyecektirl <br />
Senin ülkene girerse, onu yakala ve <br />
majestenin (huzuruna) yolla I Bu konuda tannya içtiğin antla <br />
bağlı sayılacaksın I Ve ben, majeste, Asur kralı ile savaşta <br />
olduğumdan, sen de katılacak ve bir ordu ve bir arabalı <br />
savaşçı birliği kuracaksın. Sürat ve etkinlil majeste için ne <br />
anlamda (önemliyse), senin için de sürat ve etkinlil o <br />
(derecede önemli) olacaktır! Öyleyse, şimdi, sadık bir <br />
biçimde, ordu ve arabalı savaşçı birliğini kur! Bu konuda <br />
tanrıya içtiğin antla bağlı sayılacaksın!. Ekonomik ilişkilerin <br />
kesilmesi ile Asur'un ticaretine sekte vurulması yanında, <br />
askeri hazırlıklara girişilmesi, durumun gerginliğini ortaya <br />
koymaktadır. Bu hazırlıklar sırasında görüldüğü gibi, <br />
Amurru'dan <br />
ordu kurması istenirken, Ugarit'ten de bu <br />
yükümlülük kaldırılmış ve yerine maddi yardım yapılması, <br />
her nedense daha uygun görülmüştür. Bu düzenlemeyi, şu <br />
belge üzerinde okumaktayız: Kargamış kralı İni-Teşup'un <br />
huzurunda, Büyük Kral, Hatti ülkesi kralı, Tuthallya, Ugarit <br />
kralı Amınistamru'yu ordu birlikleri vo arabalı savaşçı <br />
birlikleri kurma ytıkUmlUlüğUnden affetmi.ştir. Asur ile savaş <br />
hali sona erinceye değin Ugarit ask:erleri ve arabalı <br />
savaşçılan yardıma gelmiyecektir. Ugarit: kralı majesteye 50 <br />
mina ( = yanın kiloya yakın bir ağırlık birimi) altın vermiştir. <br />
Gittikçe artan bu gerginlik savaşma noılctasına varmadan. <br />
kendili~inden <br />
sona ermiştir. Tukultininurta, <br />
egemenlik <br />
döneminin ikinci yarısında Fırat sınırında yeni operasyonlara <br />
gırişememiş ve ogıuyla tutuştuğu iktidar .kavgaları sırasında <br />
öldürülmüştür. <br />
Asur tehlikesi atlatılmış, fakat Tuthaliya döneminde bu sefer <br />
de bir açlık tehlikesi baş göstermiştir. Olasılıkla büyük bir <br />
kuraklık sonucu olan bu felaketin, yalnız dar bir bölgede <br />
kalmadığı, yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Mısır ile Hattuşili <br />
döneminde kurulmuş dostluk ilişkileri, Hatti ülkesinde açlığın <br />
önlenmesinde çok işe yaramış, fıravun Merneptah krallığının <br />
ilk yıllarına rastlayan bu kuraklıkta, Hatti ülkesine gemilerle <br />
tahıl yardımı yapmıştır. Bu sırada Hitit kralından Ugarit <br />
0<br />
 kralına gelen bir mektupta, açlıktan söz edilmekte, yukarıda <br />
adı geçen Ura kentine tahıl götürecek gemilere yer <br />
sağlanması istenmektedir. Durumun ne kadar ciddi olduğunu <br />
nektubun son cümlesi vurgulamaktadır: Bu, hayat memat <br />
ııonınudur! Mısır'daki Karnak yazıtında fıravun Merneptah <br />
da olayı şu sözlerle anlatmaktadır: Hatti ülkesini yaşatmak <br />
ıçin, Asyalılar'a gemiler içinde tahıl gönderdim. Bu kuraklık <br />
döneminde ya da daha sonra Ugarit'te Hititler'in bazı <br />
sorunlarla <br />
karşılaştıklarını da öğreniyoruz. Hitit kralı, <br />
Ugarit'te krallık tahtına geçmiş birine şöyle çıkışmaktadır: <br />
Ugarit'te htıkUmdar olduğundan beri niçin majestenin <br />
huzunına gelmedin ? Ve neden elçilerini göndermedin ? Şimdi <br />
bak, majeste bu duruma çok kızmıştır I Kargamış'tan gelen <br />
mektuplarda da bir askeri denetim dolayısıyla, bir Hitit <br />
prensinin gelişinden ve onun Ugarit'te kalacağından söz <br />
edilmektedir. <br />
Bu olayın, Ugarit'teki <br />
yeni <br />
kralın hoş <br />
karşılanmayan davranışları yüzünden, askeri önlemler alma <br />
ya da oraya askeri müdahale etme anlamlarına geldiği <br />
düşünülebilir. <br />
Anadolu içindeki durumun 4. Tuthaliya döneminde de arada <br />
sırada geleneksel düşman Kaşkalar tarafından bozulduğu <br />
görülüyor. Özellikle, Hitit kralının başka yerlerdeki askeri <br />
harekatlarını fırsat bilerek, Hitit topraklarına saldırmak, <br />
alışılagelmiş bir Kaşka davranışıdır. 4. Tuthaliya zamanında <br />
Aşşuwa ülkeleri ile savaş halinde iken, kuzeyde Kaşka <br />
akınları olmuş, fakat anlaşıldığı kadarıyla bunlar fazla zarar <br />
vermeden defedilmiştir. Bu arada kesintiye uğrayan Aşşuwa <br />
seferinde Kikkuli adlı biri, vasal kral olarak adı geçen <br />
bölgenin yöneticiliğine getirilmişti. Hatti kralı Kaşkalar ile <br />
uğraşırken yeni bir isyan daha çıkmıştı, bunun sonucunu <br />
kesin olarak saptayamıyoruz. Fakat, batıda yapılan ilk savaşa <br />
Hititler'in <br />
10.000 asker ve 600 araba ile katıldıkları <br />
belirtilmektedir. <br />
Bu rakkamlar, savaşın ufak bir çatışma <br />
olmadığını kanıtlamaktadır. Şauşagamuwa adlı Amurru kralı <br />
ile <br />
yapılmış olan ve yukarıda metnini özetlediğimiz <br />
antlaşmada, Hatti kralının kendiyle eşdeğer kralları <br />
sayarken Ahhiyawa kralının adını da bunlar arasına önce <br />
.kattığı, fakat sonradan sildirdiği göz önüne alınacak olursa, <br />
Tuthaliya döneminde, ülkenin batısındaki devletlerin çok <br />
güçlenmiş oldukları sonucuna varılmaktadır. <br />
Hiç kuşkusuz. Tuthaliya kendisine bırakılan güçlü bir mirasın <br />
bilincinde idi. Hattuşili ve Puduhepa'nın kudretli bir ordu ve <br />
akıllı bir siyasetle yarattıkları, Ön Asya dünyasında saygın <br />
bir yer tutan Hitit İmparatorluğu, onun krallık döneminde <br />
ortaya çıkan güneydoğudaki Asur ve batıdaki Ahhiyawa gibi <br />
yeni güçlerin yarattığı sorunların üstesinden, böyle sağlam <br />
bir zemine dayandığı için gelebilmişti. <br />
4. <br />
Tuthaliya yönetim örgütünün ve dinsel işlerin yeniden <br />
düzenlenmesi ile çok ilgilenmiş bir kraldır. Tapınakların <br />
durumu, rahip ve görevlilerin sayısı ve tapınak eşyasının <br />
ayrıntılı envanterleri çıkarılmıştır. Arşivlerin içeriği için de <br />
aynı işlem uygulanmıştır. Önemli dinsel metinlerden çok <br />
sayıda kopyalar çıkarılarak çoğaltılmış, özellikle dinsel <br />
bayramlarda yapılan törenlerin anlatıldığı metinler, tahta <br />
tabletlerden <br />
kil tabletlere <br />
aktarılmıştır. Yeri gelmişken <br />
burada Hitit yazıcılığının malzemesine değinmekte yarar <br />
vardır. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi metinlerin, kilden <br />
yapılmış levhalar üzerine yazıldığını, .ele geçen binlerce <br />
tablet <br />
beraber, <br />
göstermektedir. <br />
belgelerden <br />
Ancak elimize geçmemiş olmakla <br />
öğrendiğimize göre, önemli bazı <br />
metinler, tunç, demir ya da Kadeş Antlaşması'nda olduğu <br />
gibi gümüş tabletlere de yazdırılıyordu. Madeni tabletlerden <br />
hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir. Diğer tahta tablet vt3 <br />
51 <br />
HİTİTLER <br />
tania tablet yazmam terimlerine de belgelerde rastlıyoruz. <br />
Anadolu'nun iklim koşulları, bunların da toprak altında <br />
çürümeden kalabilmesine engel olmuştur. Fakat Hattuşa-Bo<br />
 ğazköy kazılarında çıkan, Üzerlerinde mühür baskıları <br />
bulunan çok sayıdaki kil topakçıklarının bunlarla ilgili olduğu <br />
kuşkusuzdur. Tahta tabletlere yazılan belgelere, mühür <br />
basılmış bu topraklar bir iple bağlanıyor ve böylece belgenin <br />
imzalanması sağlanıyordu. Bu tahta tabletlere <br />
kilden <br />
olanlara yapıldığı gibi, sivri bir araçla bastırılarak, çiviyazısı <br />
işaretlerinin kazınmasına olanak yoktu. Belki de, tahta <br />
tabletlerde kullanılan yazı sistemi, bir tür resimyazısı olan <br />
Luwi ya da daha eskiden denildiği gibi Hitit Hiyeroglifleri idi. <br />
Hiyeroglif yazısı, genellikle mühürler ve anıtsal kaya <br />
yazıtlarında kullanılmış olmakla beraber, kazınmak suretiyle <br />
kurşun levhalar üzerine de yazılmıştı. Bu tür levhalar, daha <br />
doğrusu uzun kurşun şeritler, Asur'da ve yakın zamanlarda <br />
da Kayseri - Sivas·arasındaki Kululu adlı yerde bulunmuştur. <br />
Bu bakımdan, tahta tabletlere de herhalde boya ile hiyeroglif <br />
yazısı uygulanmış olabilir. Diğer yandan, Asur'da Üzerleri <br />
balmumu bir tabaka kaplanmış, tahta ya da fildişi tabletlerin <br />
varlığını biliyoruz. Balmumu tabakasının eriyip akmaması <br />
için tahta tablet biraz oyularak, kenarları çerçeve halinde <br />
yüksek bırakılıyordu. Balmumunun tahta yüzeyine iyi <br />
yapısması için de, tahtanın yüzeyi pürüzlü hale sokuluyordu. <br />
metinler <br />
Anadolu'da böyle tabletler yapıldığını ve Üzerlerine çivıyazısı <br />
ile <br />
yazdırıldığını varsaymak <br />
herhalde <br />
yanlış <br />
olınayacaktır. Bu tür tabletlerin kullanış açısından ıyi bir <br />
tarafı da, balmumunun ısıtılıp yumuşatılarak, yazıların <br />
silinmesi <br />
ve <br />
tabletin <br />
getirilebilmesidir. <br />
yeniden <br />
yazıya hazır duruma <br />
Bu olanak, mahkeme tutanakları, dikte <br />
ettirilen <br />
mektuplar ya da yazman yetiştiren okullardaki <br />
öğrencilerin alıştırmaları için kolaylık sağlıyordu. Önce <br />
bunlara <br />
yazılan karalamalar, gerektiğinde, kitaplıklara <br />
konulmak üzere, kil tabletler üzerine temize çekiliyordu. <br />
4. Tuthaliya hukuk alanında da düzenlemeler yapmış ve yasa <br />
maddelerini kapsayan tabletler onun zamanında yeniden <br />
kopya ettirilmiştir. Bu kralın bayındırlığa dönük icraatini de <br />
Boğazköy kazıları kanıtlamıştır. <br />
14. SONUN BAŞLANG~CI <br />
4. Tuthaliya'nın hangi koşullar altında öldü~ünü bilmiyoruz. <br />
Kendisinden sonra oğlu 3.Arnuwanda Hitit devletinin başına <br />
geçmişti (İÖ 1220 dolayları). Bu kral, Hitit sülalesi arasında <br />
bu adı taşıyan üçüncü kişi idi. Ne yazık ki, 3. Arnuwanda'nın <br />
döneminde oluşmuş olayları anlatan pek az belge bulunmuş<br />
 tur. Elimizdeki tabletlerden, bu kralın döneminde de, ülkenin <br />
kuzeyindeki Kaşkalar ile savaşın yapıldığını, Anadolu'nun <br />
güneydoğusunda ise, buraya göçmüş (?) bir toplumun başı <br />
olan <br />
Mita'nın, Hitit Devleti'nin <br />
topraklara <br />
çekirdeğini oluşturan <br />
değin sokulduğunu öğrenebiliyoruz. 8. yüzyıl <br />
Asur kral yıllıklarında, Muşki adlı bir ulusun kra~ ol~n <br />
Mita'dan söz edilmektedir. Bu 2. Mita ise Fryg kralı Midas ıle <br />
eşitlenmektedir. Bunlar <br />
arasındaki ad benzerliklerini, <br />
Arnuwanda döneminde başlamış bir uluslar göçü ya da ~e.r <br />
değiştirmesi olarak yorumlamak olası görünmekt~di:· ~t~t <br />
İmparatorluğu'nun yıkılmasına, birazdan göre~eğımız, gıbı: <br />
deniz ve ,kara yoluyla gelen ve adlarına Denız Kavimlen <br />
denen ulusların katkıda bulundukları anlaşılmaktadır. <br />
Elimizde bir mühründen başka bir belgesi olmayan _bu _Hitit <br />
kralı öldüğünde, krallık tahtına kardeşi 2. Şuppıluliuma <br />
geçmişti. Bu kral adının yazılışında, aynı adı taşıyan <br />
atasınınkine göre de küçük bir fark göze çarpmak.tadır. Bu <br />
kral, belgelerde Şuppiluliyama olarak geçmektedir. Arnu<br />
wanda'nın tahta geçebilecek hiçbir çocuk tıı[akmadığı, hatta <br />
harem kadınları arasın~ da, ölümünü izleyen günlerde <br />
hamile bir kadın bulunmaaığı, bu nedenle tahta kardeşinin <br />
geçmesinin zorunlu olduğu, şu belgeden anlaşılmaktadır: <br />
Efendim, başka kimseyi değil, beni kabul etti ... beni ktıçllk bir <br />
köpek gibi. .. btlytltttl. Majestenin kardeşi kral olduğu zaman, <br />
ben (artılı:} btıyllk bir memurdum ve hep onu korudum; ona <br />
karşı hiçbir ihmalim olıµadı. Ona, efendime temiz kalple ... <br />
hizmet ettim... Sonradan Hatti hallı:ı (başka} zorlulı:lar <br />
çılı:ardılı:larında, seni hiç ortada bırakmadım... Hatti hallı:ı <br />
ona ( = krala) karşı gtınah işledillerinde: ben (yine) sadık <br />
kaldım. Eğer onun çoculı:lan olsaydı, onları da sayar ve onlan <br />
da korurdum. Onun çocukları olmadığı için, hamile bir kadın <br />
olup olmadığını soruşturdum; hamile bir kadın yoktu .. . <br />
Arnıİwanda geride çocul bırakmadı diye, günah işleyip .. . <br />
başka birisini efendi yapabilir miydim ? Anlaşılacağı gibi, adı <br />
geçen son krallara karşı Hatti ülkesinde bazı ayaklanmalar <br />
olmuştu. Arnuwanda'nın çocuğu olmamasını fırsat bilenler <br />
de herhalde vardı. Ama, sadık memurlar yardımıyla ölen <br />
kralın yerine kardeşi Şuppiluliyama geçirilebilmişti. Ancak, <br />
iç kargaşanın ne boyutlara ulaşabileceği şu sözlerle açığa <br />
vurulmaktadır: Ordu krala isyan edebilir, kralın askerleri ve <br />
tllkeleri ayaklanabilir ya da dtışmanın silahı kralın en <br />
yalcınlannı tutsak alabilir ya da bunları öldürebilir ya da <br />
yüksek memurları krala isyan eder ya da kral hastalamr ya <br />
da kral uzak bir sefere çıkar ya da daha kötü durumlar <br />
ortaya çıkabilir; işte sen (o· zaman} isyana kalkma, (bir) <br />
kenara çelcilme veya tllkene ihanet etme; sadakatinin sonunu <br />
sadece öltlm getirebilsin! Sadakat konusu şu metinde de <br />
işlenmiştir. Vücudunda bir elbiseyi nasıl taşıyorsan, bu andı <br />
da öyle taşıyacaksın ... Gökytlztlntln güneşi albnda Şuppiluli<br />
 yama 'ya ya da Şuppiluliyama 'nın oğluna bir köttılllk etmeye <br />
kalkarsan, o zaman seni bin ant tanrısı ve güneşin ateşi yok <br />
etsini Eğer bunu gece yaparsan, seni karın, çocukların ve <br />
tllken ile birlikte .. . ay .. . yok etsin I Sadık kalmaları için <br />
kişilere içirilen antları, aslında sadakatsizlik ve ihanetin çok <br />
sık rastlanan <br />
olaylar haline geldiğinin kanıtları saymak <br />
gerekir. Bu antlarda, ülke ve devleti kötülüklerden sakınmak <br />
olduğu kadar, kral soyunun tahtta kalması da amaçlanmak<br />
tadır: <br />
Ben, sadece efendim Şuppiluliyama'nın soyundan <br />
olanları koruyacağım. Birinci Şuppiluliuma 'nın soyundan, <br />
Murşili'nin soyundan, Muwatalli'nin soyundan, Tuthaliya'<br />
nın soyundan olan bir kimsenin tarafına geçmiyeceğim 1 <br />
VESON <br />
15. <br />
Sözünü ettiğimiz bu bağlılık antlarının tutulmasına dahi <br />
zaman kalmadığını artık biliyoruz; Şuppiluliyama tanıdığımız <br />
son Hitit kralıdır ve onun so~dan <br />
kimse başa geçemeden, <br />
devlet <br />
çökmüştür. (yak. Iö 1200) Devletlerin <br />
siyaset <br />
sahnesinden göçüşlerinin kuşkusuz tek bir nedeni olamaz. <br />
Yıkılışı, bir çok öğenin bir araya gelmesi yaratır. Devletin <br />
içindeki kargaşa, ekonomik güçlükler ve kurulu dengeleri <br />
değiştiren uluslararası kaynaşmalar, bir diğerinin aleyhine <br />
yayılan ve kuvvetlenen yeni devletler, doğan yeni'koşullara <br />
uymayan ya da kendilerini kurtaracak <br />
yeni <br />
dengeler <br />
kuramayan toplulukları silerler. Hitit İmparatorluğu'nun <br />
çöküşünde de bütün bunların rolü vardır. <br />
Asur kralı Tukultininurta 'nın taht kavgaları sonunda oğlu <br />
tarafından öldürülmüş olduğuna yukarıda değinmiştik. <br />
Ancak, Hitit İmparatorluğu'nun bu son döneminde Asur <br />
yeniden güçlenmiş, yeniden büyüme emellerinin peşine <br />
düşmüştü. Yıllardan beri bana karşı gelen, sonra belclemeye <br />
(başlayan} şu Asur'dald dtlşman, silahla güçlenir ya da <br />
be~ <br />
tllke~e <br />
gelirse... <br />
sözlerinden <br />
Asur'un <br />
yeniden <br />
çekinılecek bır devlet durumuna geldiği anlaşılmaktadır. <br />
Kuzey ~uriye'd_e K~rg~~ış hala Hititler'in <br />
yanındadır. <br />
Şuppıluliyama, onceki bolumlerde sözü edilen lni-Teşup'un <br />
oğlu Talmi-Teşup ile bir antlaşma yapmıştı. Bu kralın adına <br />
Ugarit belgelerinde de rastlanmaktadır. Ugarit'te onunla <br />
çağd_aş olan kralın adı Ammurapi'dir. Bu Ugarit kralına, <br />
Ala~ıy? ( := Kıbrıs) kralının gönderdiği mektup, Kuzey <br />
Surıye deki durumu aydınlatmakta ve ondan silahlanmasını, <br />
asker ve arabalarını savaşa hazır tutmasını istemektedir. <br />
Halbuki, Ugarit'i.? yakl~şan düşmana yapacak bir şeyi <br />
yoktur; Ammurapı, Ugarıt kralına şöyle yanıt yazar- Babam <br />
bilmiyor mu ki, benim btlttln askerlerim Hatti ülkesinde <br />
tıslenıniştir ve bllttln ge~eriın Luklı:a ( = Lykia Bölgesi, <br />
güneyb~b An~d_olu hyılanlJfilesindedir. Bundan anlaşıldı<br />
 ğına gore, Hıtıt kralı~ ısteğiyle Ugarit donanması ve <br />
ordusu, <br />
yaklaşan düşmana karşı, Anadolu'nun batı ve <br />
güneybatısına gitmiştir. Değil Kıbrıs'a yardım etmek kendini <br />
savunacak gücü bile yoktur. Şuppiluliyama'nın bir belgesin<br />
den, zaten gelen düşmanların Kıbrıs'ı ele geçirdilcleri belli <br />
Şuppiluliyama. Ve benimle Alaşiya gemileri ( = Kıbns'ı alan <br />
::,o/ üst: 3. Arnuwancta·ya ait bır <br />
mühür baskısı. Alt: Kral 2. <br />
Şuppiluliuma'ya ait Bogaıköy'de <br />
bulunan hiyeroglifli Nişantaş <br />
yazıtı. Sag üst ve alt: 2. <br />
Şuppiluliuma (ŞuppiluJiyamaJya <br />
ait iki mühür baskısı. <br />
Kizzuwatna, Kargamış, Arzawa, Afaşiya ... Yine Ramses'e <br />
dilşmanlarm) denizin ortasında üç kez savaşa tutuştular. <br />
Gemileri yakalayıp, denizin ortasında ateşe ~ererek, onları <br />
yok ettim. Fakat, ben kıyıya dönünce, Alaşıya düşmanları <br />
sürüler halinde benimle savaşa geldiler ve ben onları <br />
yendim ... Donanması yakılan ?üşmanın Anad?~u kıyılarına <br />
nasıl gelebildiği anlaşılmaz bır olaydır ve Hıtıt kralı pek <br />
doğruyu yansıtmamaktadır. Böylec~, aynı met~ kırı~ o!an <br />
baş bölümlerinin yorumu.na göre (ki bu pek kesın değıl~r), <br />
babası zamanında ele geçirilen ve haraca bağlanan Alaşıva, <br />
denizden gelen düşmanın eline geçmiştir. Artık düşmanın <br />
Ugarit kıyılarına varabilmesflçin <br />
önünde engel kalmamıştır. <br />
Ugarit'te yapılan kazılarda, tabletlerin pişirilerek sertleşti<br />
 rildiği tablet <br />
fırını <br />
içinde <br />
yaklaşık 100 kadar tablet <br />
bulunmuştur. Arkeologların bulgularına gö_re, bu tabletler <br />
fırından alınmaya fırsat bulunmad.a~,. UgarıJ .sarayı rık_ı~a <br />
uğramıştır. Tabletlerin çoğu Ugarıt ın kendi ,ıç yönetimı ıle <br />
ilgili konuları içermektedir. ı:al~ız iç~erin~e~ 2_ t_anesi, Hitit <br />
Devleti'nin sonu ile ilgili bılgı verır. Bırıncısı, adı tam <br />
okunamayan bir kişiden Ugarit k_ralına g~len ve açlık <br />
tehlikesine karşı yiyecek yardımı ısteyen_ bır . m~kt~ptur. <br />
İkincisi <br />
ise, <br />
Hitit <br />
kralı <br />
tarafından gonderılmıştır ve <br />
Ammurapi'nin 2 yıldır geciken _ziyareti _dolay.ısıyla_ ı_najestenin <br />
yakınması iletilmekte, ayrıca yıyecek gonderılmesı ıstenmekte• <br />
tedir. Bu mektubun yazılışı ile, Ugarit'in düşman istilasına <br />
uğraması arasında ne kadar zaman geçmiştir bilmiyoruz <br />
ama, Hitit kralının son belgesi bu olmalıdır. Bundan sonra, <br />
Hattuşa ve Ugarit arşivlerinin ikisi de susar; neler olup bittiği <br />
sadece <br />
Mısır firavunu <br />
3. <br />
Ramses'in <br />
şu <br />
öğrenilebilir: .. birdenbire devletler yıkılıp dağıldılar. Hiçbir <br />
sözlerinden <br />
ülke onların silahl~ <br />
karşısında dayanamadı: Hatti, <br />
göre, bir tek o, denizden ve öküz arabalarıyla karadan gelen <br />
bu sürülere karşı güçlükle direnebilmişti. <br />
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılar, bu dönemde, <br />
Hattuşa'da içinde olmak üzere, pek çok kentin yangınlarla <br />
yıkıntı <br />
haline geldiğini göstermektedir. tık gelen düşman <br />
dalgaları sonucunda Hitit İmparatorluğu hemen çökmüş <br />
müdür, yoksa bir süre daha başka başkentlere çekilerek <br />
tutunmaya çalışmış mıdır? Bunu bilemiyoruz. Şuppiluliyama, <br />
devletinin çöküşünü görebilmiş midir? Bunu da yanıtlayamı<br />
 yoruz. <br />
Ancak bildiğiıniz, Ön Asya'nın görkemli bir <br />
İmparatorluğu olan Hatti'nin artık devlet olarak yaşamadığı<br />
 dır. <br />
Devletlerin yıkılması ile uluslar hemen kaybolmaz. Hititler ile <br />
akraba olan Luwiler de, yeni gelenlerin baskısı sonunda <br />
Kuzey Suriye'ye çekilınişler, orada Saıni ırktan olan Araıniler <br />
ile kaynaşmışlar ve 1ö 1200 yıllarından sonra da küçüle yerel <br />
devletler halinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Kendilerini <br />
kültürel bağlarla Hitit İmparatorluğu'na bağlı saydıkları, <br />
kullanmış oldukları hiyeroglif yazısından ve krallarına <br />
koydukları eski Hitit adlarından bellidir. İşte Geç Hitit <br />
Devletleri dönemini başlatanlar ve Tevrat'ta Het oğulları <br />
olarak anılanlar bunlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Anadolu Tarihi Ansiklopedisi<br />
<br />
Doç. Dr. Ali M. Dinç ol</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİTİTLER</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SİY ASAL TARİH <br />
1. TARIHÖNCESİNDEN TARİHE </span></span><br />
Toplumların Tarihöncesi çağları, henüz kendileriyle ilgili <br />
dolaysız bilgi veren yazılı belgelerin bulunmadığı, başka bir <br />
deyişle herhangi bir yazı sistemini dillerine uygulamaya <br />
geçmedikleri zaman kesitleridir. Bu dönemlerde toplumların <br />
yarattıkları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili <br />
bilgiler, günümüze gelebilmiş maddi belgeler'in arkeologlar <br />
tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılması sonucu elde <br />
edilmektedir. Maddi belgelerden, günümüzde artık yaşama<br />
 yan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile, mimarlık <br />
ve sanat eserleri anlaşılmaktadır. Bu suskun belgelerin <br />
dışında, bir de o günkü toplumların fikir ürünleri <br />
diyebileceğimiz yazılı belgeler bulunmaktadır ki, bunların <br />
okunması ile elde edilen bilgilerin ışığı altında insanlığın <br />
geçmişi hemen her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir. Bu <br />
aşamaya gelen toplumlar, tarihöncesi çağlardan tarihsel <br />
çağlara geçmiş sayılırlar. Eğer, bir toplum henüz kendisiyle <br />
ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına <br />
gelmemiş, fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını <br />
bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi <br />
veriyorsa, söz konusu insan topluluğu protohistoril bir çağ <br />
yaşıyor demektir. · <br />
Anadolu'da 'yaşayan toplumlar da tarih çağlarına geçmeden <br />
önce, Ön Asya adını verdiğimiz ve yaklaşık olarak batıda Ege <br />
Adaları'ndan başlayarak Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, <br />
Mezopotamya ve !ran'ı içine alan coğrafi alanda yaşamış <br />
yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış <br />
toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir <br />
protohistorik çağa ulaşmıştır. <br />
Anadolu, Ön Asya'nın kapsamına giren yukarıdaki alanlar <br />
içinde iki bakımdan önemli bir yere sahipti. Bu önemin birinci <br />
nedeni Anadolu'nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktay<br />
18 -ı <br />
dı; Ege dünyası ile Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan <br />
Anadolu Yarımadası idi. Ancak, bu durumu nedeniyle <br />
Anadolu'yu çoğu kez görüldüğü gibi, bir köprü olarak da <br />
nitelemek doğru değildir, çünkü köprü daha çok bir geçiş <br />
aracıdır; oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir <br />
toprak parçası değil, yerleşilen, yurt edinilen, yöresindeki <br />
bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen, değerli bir <br />
yaşam alanı idi. Anadolu'nun ikinci önemli yönü ekonomikti. <br />
Anadolu, ilgili komşu toplumların yazılı belgelerinden <br />
sağlanan ilk bilgilere bakılacak olursa ön Asya'nın, <br />
özellikle Mezopotamya'mn, inşaat ahşabı, bakır ve gümüş <br />
gereksinmesini karşılayan bir hammadde deposu durumun<br />
daydı. Anadolu toplumları henüz büyük bir devıet haline <br />
gelmemişken, Mezopotamya'da bir İmparatorluk kurmuş olan <br />
Akad Kralı Sargon (IÖ 2340-2284), tarihsel içerikli <br />
y~zıtlarında Amanus ve Toros Dağları'na, yani Anadolu'nun <br />
guneydoğu sınırlarına değin geldiğinden söz etmektedir, <br />
Kendinden sonra,_ fakat yine Akadlı Sargon'a atfen yazılan, <br />
daha çok efsanevı karakter taşıyan ve literatüre Savaş Kralı <br />
Efsanesi olarak geçmiş belgede ise, Sargon'un Anadolu <br />
içlerine sefer düzenlediği anlatılmaktadır. Belgeye göre, <br />
Anadolu'da bulunan ve Hitit dönemindeki Puruşhanda kenti <br />
ile eşitliği kuşkusuz olan Burşahanda kenti tüccarlarından <br />
bir kurul Dilnyanın kralı olarak niteledikleri Sargon'a <br />
başvurarak, ondan kendilerini korumasını, rica ederler; <br />
çilnkil onlar asker değildirler. Sargon'un gideceği ülke çeşitli <br />
ağaçlarla dolu, ormanlık, zengin bir ülkedir; ama, <br />
Burşahanda'ya değin yol uzun ve zahmetli bir yolculuk <br />
gerektirecektir. Sargon'un bu sefere girişip, girişmediğini bu <br />
belgeden öğrenemiyoruz. Fakat, eğer Puruşhanda kenti, <br />
araştırıcıların Hitit metinlerinden çıkardıkları sonuca göre <br />
gerçekten <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">SİYASAL TARİH <br />
<br />
1. TARIHÖNCESİNDEN TARİHE </span></span><br />
<br />
Toplumların Tarihöncesi çağları, henüz kendileriyle ilgili <br />
dolaysız bilgi veren yazılı belgelerin bulunmadığı, başka bir <br />
deyişle herhangi bir yazı sistemini dillerine uygulamaya <br />
geçmedikleri zaman kesitleridir. Bu dönemlerde toplumların <br />
yarattıkları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili <br />
bilgiler, günümüze gelebilmiş maddi belgeler'in arkeologlar <br />
tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılması sonucu elde <br />
edilmektedir. Maddi belgelerden, günümüzde artık yaşama<br />
 yan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile, mimarlık <br />
ve sanat eserleri anlaşılmaktadır. Bu suskun belgelerin <br />
dışında, bir de o günkü toplumların fikir ürünleri <br />
diyebileceğimiz yazılı belgeler bulunmaktadır ki, bunların <br />
okunması ile elde edilen bilgilerin ışığı altında insanlığın <br />
geçmişi hemen her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir. Bu <br />
aşamaya gelen toplumlar, tarihöncesi çağlardan tarihsel <br />
çağlara geçmiş sayılırlar. Eğer, bir toplum henüz kendisiyle <br />
ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına <br />
gelmemiş, fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını <br />
bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi <br />
veriyorsa, söz konusu insan topluluğu protohistoril bir çağ <br />
yaşıyor demektir. · <br />
Anadolu'da 'yaşayan toplumlar da tarih çağlarına geçmeden <br />
önce, Ön Asya adını verdiğimiz ve yaklaşık olarak batıda Ege <br />
Adaları'ndan başlayarak Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, <br />
Mezopotamya ve !ran'ı içine alan coğrafi alanda yaşamış <br />
yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış <br />
toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir <br />
protohistorik çağa ulaşmıştır. <br />
Anadolu, Ön Asya'nın kapsamına giren yukarıdaki alanlar <br />
içinde iki bakımdan önemli bir yere sahipti. Bu önemin birinci <br />
nedeni Anadolu'nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktay<br />
18 -ı <br />
dı; Ege dünyası ile Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan <br />
Anadolu Yarımadası idi. Ancak, bu durumu nedeniyle <br />
Anadolu'yu çoğu kez görüldüğü gibi, bir köprü olarak da <br />
nitelemek doğru değildir, çünkü köprü daha çok bir geçiş <br />
aracıdır; oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir <br />
toprak parçası değil, yerleşilen, yurt edinilen, yöresindeki <br />
bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen, değerli bir <br />
yaşam alanı idi. Anadolu'nun ikinci önemli yönü ekonomikti. <br />
Anadolu, ilgili komşu toplumların yazılı belgelerinden <br />
sağlanan ilk bilgilere bakılacak olursa ön Asya'nın, <br />
özellikle Mezopotamya'mn, inşaat ahşabı, bakır ve gümüş <br />
gereksinmesini karşılayan bir hammadde deposu durumun<br />
daydı. Anadolu toplumları henüz büyük bir devıet haline <br />
gelmemişken, Mezopotamya'da bir İmparatorluk kurmuş olan <br />
Akad Kralı Sargon (IÖ 2340-2284), tarihsel içerikli <br />
y~zıtlarında Amanus ve Toros Dağları'na, yani Anadolu'nun <br />
guneydoğu sınırlarına değin geldiğinden söz etmektedir, <br />
Kendinden sonra,_ fakat yine Akadlı Sargon'a atfen yazılan, <br />
daha çok efsanevı karakter taşıyan ve literatüre Savaş Kralı <br />
Efsanesi olarak geçmiş belgede ise, Sargon'un Anadolu <br />
içlerine sefer düzenlediği anlatılmaktadır. Belgeye göre, <br />
Anadolu'da bulunan ve Hitit dönemindeki Puruşhanda kenti <br />
ile eşitliği kuşkusuz olan Burşahanda kenti tüccarlarından <br />
bir kurul Dilnyanın kralı olarak niteledikleri Sargon'a <br />
başvurarak, ondan kendilerini korumasını, rica ederler; <br />
çilnkil onlar asker değildirler. Sargon'un gideceği ülke çeşitli <br />
ağaçlarla dolu, ormanlık, zengin bir ülkedir; ama, <br />
Burşahanda'ya değin yol uzun ve zahmetli bir yolculuk <br />
gerektirecektir. Sargon'un bu sefere girişip, girişmediğini bu <br />
belgeden öğrenemiyoruz. Fakat, eğer Puruşhanda kenti, <br />
araştırıcıların Hitit metinlerinden çıkardıkları sonuca göre <br />
gerçekten <br />
<br />
bulunulmuşsa <br />
da, <br />
bunlar <br />
başarısız <br />
kalmıştır. <br />
1893-94 yıllarında E. Chantre bu tabletlerin Kültepe'de <br />
bulunabileceğini düşünmüş, ~cak bu düşünce bir türlü <br />
doğrulanamamış ve 1925'e değin her yıl daha çok sayıda <br />
tablet <br />
eski eser pazarlarına sunulmuştur. Sonunda Çek <br />
bilgini B.Hrozny, Kültepe'de kazılar yapmaya başladığında, <br />
tabletlerin höyükten değil de, çok yakinındaki bir tarladan <br />
çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada <br />
başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir. Daha <br />
sonra Hrozny bu ~azıları sürdürememiş ve araya giren 2. <br />
Dünya Savaşı nedeniyle araştırmalara ara verme zorunlulu<br />
ğu doğmuştur. <br />
Gerek Kültepe Höyüğü'nde, gerek Asurlu tüccarların <br />
oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşme<br />
 de, 1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. <br />
Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmaktadır. Bu <br />
kazılar sonucunda, bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak <br />
niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmış<br />
 br. Bunlardan IV. ve III. tabakalar en eski yerleşmeler olup, <br />
yazılı belgeden yolrnuııdur. il ve 1b tabakalarında bulunan <br />
tabletlerin sayısı ise onbine varmaktadır._ <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ASUR TİCARET KOL-ONİLERİ </span></span><br />
Mezopotamya'da kurulmuş devletlerin tarihleri, ilk kuruluş <br />
evreleri dış,a- tutulacak olursa, Anadolu'nuıı tarihine göre <br />
daha iyi bilinir. Bunun nedeni, Mezopotamya'da yapılmış ve <br />
bugün de sürmekte olan yoğun arkeolojik araşbrmalarda ele <br />
geçen yazılı belge sayıslDlll fazlalığı kadar, bu yazılı belgeler <br />
arasında bulunan kral listelerinin varlığıdır. Kral listeleri, <br />
habrlanabilen <br />
ilk krallardan, <br />
belgenin yazıldığı ana kadar <br />
başa geçmiş bütün kralları tahtta kalış süreleri ile birlikte <br />
sıralar. Aradan geçen zamanla ilk kralların tümü akılda <br />
tutulamamış olduğundan, adları bilinen krallara çok uzun <br />
egemenlik süreleri verilmiş; böylece daha iyi hatırlanan <br />
krallarla <br />
ilk . başa geçenlar <br />
arasında oluşan boşluk <br />
kapatılmaya çalışılmıştır. Bundan dolayı, başlangıç evreleri <br />
için bu listeler fazla güvenilir tarih kaynakları değilse de, <br />
daha sonraki tarihsel gelişimin öğrenilmesinde yararları <br />
büyüktür. Yukardaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi, kral <br />
listeleri sadece hangi kralın hangisinden sonra geldiğini, kaç <br />
yıl başta kaldığını gösteren ve devletlerin göreli (nisbi) <br />
kronolojisini belirleyen kaynaklardır. Örneğin, Kral A, 10 yıl <br />
hükümdarlık etmiş, sonra başa geçen Kral B, 25 yıl tahtta <br />
kalmıştır. Listede üçüncü kral olarak görünen Kral C ile <br />
Kı:a~ A arasında 35 yıllık bir süre olduğu hesaplanabilmekte<br />
akıp <br />
dir, ancak bu 35 yıllık za_man dilimi, dünyanın yaratılışından <br />
bugüne <br />
giden <br />
ve <br />
çeşitli <br />
takvim <br />
sistemleri <br />
ile <br />
_kavrayabildiğimiz zaman içinde nereye oturtulmalıdır? <br />
Örneğin 1800-1835 arasına mı ya da 1210-1245 arasına mı? <br />
İşte kral listeleri bu sorulara yanıt vermez, ama dolaylı <br />
olarak bunların yanıtlanmasına da yardım eder. Göreli <br />
kronolojiyi, kesin kronoloji haline sokmak için, yukarıdaki -örnekte"Verdiğinıiz zaman dilimi içinde bir değişmez nokta <br />
bulmak gerekmektedir. Bu kesin noktayı da bize Mısır ve <br />
Mezopotamya kaynaklı olan astronomi çalışmaları ve <br />
gökyüzü cisimlerinin hareketlerine, ay ve güneş tutulmaları<br />
 na ait gözlemlerin kaydedilmiş olduğu belgeler sağlar. Bu gibi <br />
olaylar bazen çok uzun aralıklarla da olsa: periyodik olarak <br />
tekrarlanmakta <br />
ve bu periyodların süresi biliniyorsa, aynı <br />
durumun ne. zamanlar görülmüş olabileceği geriye doğru <br />
hesapl_an~~ktadır. Sözgelimi eğer Kral B döneminin 3. yılında <br />
tam bır guneş tutulması olduğu belgelenmişse, bu kralın <br />
yaşamış olduğu sanılan zaman kesiti içine rastlayan güneş <br />
tutulması hesaplanır ve diyelim ki. 10 1337 yılı bulunur. <br />
<br />
Bundan sonrası arlık kolaydır; elde edilen bu değişmez <br />
noktadan hareketle, yalnız Kral B'nin değil, listede adı geçen <br />
bütün kralların tarihleri saptanabilir, dolayısıyla bir devletin <br />
kronolojisi anahatları ile ortaya çıkar. <br />
Kültepe yanındaki Asurlu tüccarlara ait yerleşme yerinde <br />
saptanan II. tabakada bulunan tabletlerde geçen İrişum, <br />
Sargan ve Puzuraşşur gibi Asur kral adları ve her yıl atanan <br />
ve yıllara adlarını veren yıl memurlan'n~n adları yardımıyla <br />
bu tabaka İÖ 19.yüzyıla, Ib tabakası ıse, tö 18. yüzyıla <br />
tarihlenebilmektedir. <br />
Buradaki tabletlerden anlaşıldığına göre , yönetim merkezi <br />
Mezopotamya'daki Asur (bugün ~.alat Şergat) kenti olan <br />
Asur Devleti vatandaşlan-· olan tuccarlar, İÖ 19. ve 18. <br />
yüzyıllarda Kültepe'de. ol?uğu gibi, An~~o}u'~un d~ğiş~k <br />
yerlerinde ticaret kolonılerı kurmuşlar ve ıyı orgutlenmış bır <br />
pazar ağı geliştirmişlerdi. Bu ağ, iki tür ticaret merkezinden <br />
oluşmaktaydı. Bunlardan biri, Anadolu'da o zaman varlığı <br />
yine tabletlerden <br />
anlaşılan, henüz merkezi bir devlet <br />
otoritesine bağlı olmayan kent beylikleri yakınında kurulmuş <br />
·olan, Asurlu tüccarların belirli bir serbesti içinde yaşayıp <br />
mesleklerini icra ettikleri, adına karıun denilen ve Asurca <br />
liman ve nhbm anlamına gelen yerleşmeler, büyük <br />
yerleşmelerdi. Diğer bir yerleşme ise Asurca ubrıun/ <br />
wabruın sözcüğünden türetilmiş olan wabartuın'lar [anlamı <br />
misafir) bulunmaktaydı ki, bunlar herhalde ana merkezler <br />
arasında tüccarların konakladıkları, belki mallarını geçici <br />
olarak depoladıkları, bir çeşit kervansaraylardı. <br />
Ticaret kolonisi terimi . Asur'un Anadolu içine uzanan siyasal <br />
egemenliği olarak anlaşıımamaııctır. Hunlar, hem Asurlu <br />
tiiccarlara, <br />
hem de koruması altına girdikleri kent beylerine <br />
karşılıklı çıkarlar sağlayan bir ticaret sistemin parçalarıydı. <br />
Dikkat edilmesi gereken ikinci bir nolctA nA. bu kolonilerin <br />
uluslararası bir karakter göstermesidir. Ele geçen belgeler<br />
deki tüccar adları incelendiğinde, burada yalnız Asurlular'ın <br />
yerli <br />
Anadolu halkına ait kişilerin de ticaret <br />
değil, <br />
şirketlerine sahip oldukları ortaya çıkmaktadır. Bunların <br />
yanında Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya kökenli kişiler <br />
de ticaret yapmaktaydı. Bu nedenle, çoğunluğu Asurla sıkı <br />
ilişkili tüccarlardan <br />
oluşan bir topluluğu barındırmasına <br />
karşın bu yerleşmelerin, yabancı devletlerin ve hükümdarla<br />
rın egemenliğinde olmadığını vurgulamak gerekmektedir. <br />
Sözünü ettiğimiz ticaret ağı, Kültepe karum'unun II. katı ile <br />
çağdaş belgelerde 10, Ib ile çağdaş belgelerde ise 4 adet <br />
olarak görülmektedir. Wabartum'lar ise, II. tabakaya ait <br />
belgelerde yine 10, Ib'de bulunmuş belgelerde ise 2 adet <br />
olarak belirmektedir. Bütün bu örgütlenme içinde, sistemli <br />
bir biçimde kazıldığı için en iyi tanınanı ve en çok yazılı belge <br />
,ereni, <br />
eski adının Kaneş olduğu anlaşılan Kültepe'deki <br />
karum'dur. Tablet veren diğer 2 karum, sonradan Hititler'in <br />
başkentini oluşturacak olan Boğazköy'deki karuın Hattuş, <br />
diğeri ise, eski adını kesinlikle bilmediğimiz Alişar'daki <br />
tüccar yerleşmesidir. Bu iki karum'da da Kaneş karum'una -oranla çok daha az sayıda tablet bulunmuştur. <br />
Asur ile Anadolu arasındaki ticaretin temelini, Asur'dan <br />
Anadolu'ya kalay ve dokuma ürünleri dışalımı, karşılığında <br />
da Anadolu'dan genellikle gümüş, bazen de altın dışsatırnı <br />
oluşturmaktaydı. Anadolu'dan <br />
Asur'a <br />
bakır· dışsatımı <br />
yapıldığı bilinmekteyse de, bakır ticaretinin Kaneş karum'un<br />
dan değil de bakır madenleri yakınında kurulmuş başka bir <br />
karurn'dan yapıldığı anlaşılmaktadır; Kaneş karum'unda ele <br />
geçen belgelerde bakır yollanması ile ilgili bir şey yoktur. <br />
Büyük bir olasılıkla bakır ticaretini elinde tutan ve Fırat <br />
yakınındaki Ergani bakır madenleri ile ilişkili olan bir karum <br />
bulunmaktaydı. Asurlu tüccarların Anadolu'ya getirdikleri <br />
21 <br />
rnıayın da Mezopotamya'dan değil, Iran'da bulunan kalay <br />
kaynaklarından alındığı sanılmaktadır. Asur'dan getirilen <br />
tekstil ürünlerinin ise, Asur'a başka bölgelerden dışalıını <br />
yapılan yünün dokunması ile oluşturulduğunu ve dokumacılık <br />
işinde, genellikle kocaları Kaneş karumu'nda <br />
ticaretle <br />
uğraşan kadınların çalıştığını öğreniyoruz. Bu arada bazı <br />
tekstil ürünlerinin <br />
Asur aracılığıyla güneydeki Babil'den <br />
alındığını, işlenmiş eşya olarak bazı tunç malzemenin Asur'a <br />
dışsatımının yapıldığını yazılı belgelerden <br />
anlamaktayız. <br />
Mezopotamya ile İndus Bölgesi'nin de ticaret ilişkileri <br />
olduğuna dair ipuçlarına sahip olmaınıza karşılık, buradan <br />
alınan eşyanın Asurlu tüccarlar aracılığı ile Anadolu'ya <br />
gönderilip gönderilmediğini kesinlikle bilmiyoruz. <br />
Ticaret kervanlarında eşekler kullanılmaktaydı. Her tüccarın <br />
ya da firmanın Asur'dan birkaç eşeklik kervanlarla yola <br />
çıktığı, fakat bunların birleşerek konvoylar oluşturduğu <br />
anlaşılmaktadır. Yollarda bazı tehlikeli durumlarla karşıla<br />
 şıldığı kesindir. Tabletlerde tepenin Usttınde pusuya yatmış <br />
kara bir köpek, dağınık kervanları bekliyor; gözleri iyi <br />
insanları kolluyor biçiminde, haydutları anlatan ya~ı-ede?i <br />
türde anlatımlara rastlanır. Buna karşın, bu tehlikelerın <br />
Ortaçağ'da Akdeniz ticaretini olumsuz yönde etkileyen <br />
korsanların yarattığından daha az olduğu da söylenebilir. <br />
Kervanı korumakla yükümlü olan kişiye yapılan ödemelerden <br />
bazı belgelerde söz edilmekle beraber, büyük güvenlik <br />
güçlerinin gerekli olduğunu gösteren bir kayıt yoktur. <br />
Anadolu ile yapılan ticaretin Asurlu tüccarlara <br />
büyük <br />
kazançlar sağladığı, özellikle tunç alaşımında kullanılan <br />
kalayın Anadolu'ya <br />
getirilmesinin <br />
°/o <br />
getirdiği, eldeki yazılı belgelerden öğrenilmektedir. Alıcının <br />
lOO'ü aşan kar <br />
borçlanması durumunda O/o 30 oranında faiz elde edilmektey<br />
di. Kolonilerin bulundu~ kentlerdeki verel Anadolu kralları <br />
<br />
dışalımı yapılan mallar üzerinden <br />
dokumalardan 1/20, kalaydan 2/65 oranında vergi almak<br />
taydılar. Ayrıca, kervan yollarının geçtiği bölgelerdeki başka <br />
beylere malın °/o 10'u oranında yol vergisi ödemekteydiler. <br />
Kaneş gibi, karum'ların yakınında kurulu kentlerin kralları, <br />
meteorik demir ve değerli taşları doğrudan kendileri satma <br />
hakkına da sahiptiler. Bu nedenle, bazı malları yerel krallara <br />
haber vermeden kaçak olarak onların bölgelerine sokan ve <br />
vergiden kurtulma yollarına başvuran tüccarlar <br />
da yok <br />
değildi. Bir belgede ... kaçak mallar yakalandı; saray <br />
Puşu-ken adlı tüccarı hapse atb. Gardiyanlar çok uyanık. <br />
Bütlln ülkelere kaçakçılık bildirildi ve nöbetçiler kondu. <br />
Dikkat! Kaçakçılık yapmayın! biçiminde tüccarları uyaran <br />
bir <br />
metin dikkati çekmektedir. Yerel kralların Asurlu <br />
tüccarları koruma yükümlülüğünden başka, soygunlar <br />
nedeniyle oluşan kayıplarını garanti etme yönünde de <br />
görevleri vardı. Tüccarlar ise, siyasal ve adli bakımdan Asur <br />
yönetimine bağlıydılar. <br />
Asurlu tüccarların yerleşmelerinde yaratmış oldukları maddi <br />
kültür, <br />
Anadolulu bir karaktere sahiptir. Avluları tam <br />
merkezde olmayan, tek ya da iki katlı dikdörtgen ev~eri, <br />
çanak-çömlek, madeni araçları ve pişmiştoprak heykelcikleri <br />
Anadolu'nun kültür çerçevesine çok uygundur. Geometrik <br />
motiflerle bezenmiş aslan, boğa ve diğer hayvan ya da <br />
ayakkabı biçiminde yapılrrnş kaplar, bu yerleşmenin kendine <br />
özgü ürünleridir. <br />
Tabletler üzerinde görülen mühürler de <br />
üslup bakımından aynı dönemdeki Mezopotamya örneklerin<br />
den farklıdır. <br />
Anlaşıldığına göre, Asurlu tüccarların oluşturdukları kültür, <br />
maddi belgelerde kendini belli etmemekte, Anadolu'ya <br />
yabancı kişilerin buralarda yaşadığı, sadece yazılı belgeler<br />
den öğrenilmektedir. Bu tüccarların Anadolu kültürüne <br />
<br />
etkileri de fazla olmamıştır. İlişkileri, daha çok korunması <br />
altında bulundukları saraylarla olmuş, doğal olarak .kültürel <br />
bakımdan daha tutucu olan yerel halk, Asurlular'ın ne <br />
clilinden, ne de toplumsal ve dinsel görüşlerinden fazla <br />
etkilenmemiştir. tleride sözünü edeceğimiz bir mektubun <br />
gösterdiği gibi, bu kolonistlerin zamanında yerel Anadolu <br />
krallarının keneli aralarındaki yazışmalarında bile kullanmış <br />
oldukları Eski Asur dili, Asur yerleşmelerinin ortadan <br />
kalkışından sonra tamamen silinip kaybolmuştur. <br />
Asur Ticaret Kolonileri'nin hangi nedenlerle sona ercliğini <br />
kesinlikle bilemiyoruz. Ancak.kazılardan elde edilen verilere <br />
ülkeme saldırdı, 12 kentimi yıkıp, sığır ve koyunları <br />
yağmaladı. Bu belge, koloni çağı Anadolu'sunda <br />
küçük <br />
bölgeleri egemenliği altında tutan ve sahip oldukları askeri <br />
güç nedeniyle başka kralları da kendilerine bağımlı kılan <br />
yerel <br />
kralların varlığını açıkça ortaya <br />
koymaktadır. <br />
Genişleme siyasetlerinin birbirine ters düşmesi nedeniyle, <br />
bunlar arasında zaman zaman sert mücadeleler olmakla <br />
beraber, zaman zaman da anlaşmalarla çıkarlarını daha iyi <br />
göre, bunlar büyük bir yıkım sonunda yok olmuşlardır, <br />
Karum II ve Ib tabakaları arasındaki yangın bunun kanıtıdır. <br />
Ib <br />
katında, ticaret <br />
ilişkilerinin <br />
az <br />
da <br />
olsa <br />
yeniden <br />
canlandığını, fakat eski canlılığına kavuşmadan, Asur ile <br />
olan btığların tümüyle kesilcliğini görmekteyiz. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HİTİTLER 'İN ORTAYA ÇIKI</span></span>ŞI <br />
Asur Ticaret Kolonileri sırasında Anadolu'nun gevşek bir <br />
siyasi dokuya sahip olduğundan. yani o dönemde henüz güçlü <br />
bir merkezi otoritenin varolmadığından yukarda söz etmiştik. <br />
Kültepe'de ele geçen ve Mama Kralı Anum-Hirbi'den, Kaneş <br />
Kralı Warşama'ya yazılmış bir mektup, Anadolu'nun siyasal <br />
durumu ile ilgili çok ayrıntılı bilgi vermekteclir. Bu belgede <br />
Anum-Hirbi, Kaneş kralına şöyle demekteclir: Sen bana şöyle <br />
yazmışsın: Taişamalı benim kölemdir, ben onu saldnleştiri<br />
 rim. Fakat sen kölen Sibuhalı'yı yatışbrabillyor musun? <br />
Taişamalı senin köpeğin ise, o nasıl oluyor da diğer <br />
bil.lctlmdarlara karşı bağımsız gibi davranabiliyor? Benim <br />
köpeğim Sibuhalı diğer bil.lctlmdarlara karşı istediği gibi <br />
davranıyor mu? Taşimalı aramızda nerdeyse üçüncü lcral mı <br />
olacak? Benim düşmanım beni yendiğinde, Taişamalı benim <br />
koruyacak ·ittifaklar oluşturulmaktaydı. Bu mektubun başka <br />
bir yerinde, gerçekten de Warşama'nın babası Kaneş kralı <br />
İnar döneminde, iki yerel devlet arasında bir anlaşma <br />
imzalandığı ve aralarında elçiler aracılığı ile diplomatik <br />
ilişkiler kurulmuş olduğu yazılıdır. <br />
Mektupta kullanılan clil, Asurlu tüccarların da belgelerinde <br />
kullanmış oldukları Asurca'nın Eski lehçesiclir. Bu nokta <br />
Anadolu için çok önemliclir ve Asurca'nın siyasal yazışma clili <br />
olarak yerel hükümdarlar arasında da geçerli olduğunu <br />
kanıtlamaktadır. Fakat sonradan bu clil Anadolu'dan silinmiş <br />
ve yerini ilerde göreceğimiz gibi, Hint-Avrupa dil ailesinin bir <br />
üyesi olan Hititçe almıştır. <br />
Asur Ticaret Kolonileri'nde bulunmuş yazılı belgelerde, <br />
aslında Asurca olmayan birçok teknik terim geçer. Bu <br />
clil ailesine <br />
terimler, köken bakımından dilbilimciler tarafından Hint-Av<br />
rupa <br />
bağlanmaktadır. Bu özel sözcüklerin <br />
yanında, belgelerde bulunan kişi adlarından birçoğu da, <br />
yine etimolojik açıdan Hint-Avrupa kökenli olarak analiz <br />
edilebilmekte ve Hititler'in İÖ 19. yüzyılda Anadolu'da <br />
varolduklarının kanıtı sayılmaktadır. Daha ilerideki bölüm<br />
lerde göreceğimiz gibi, kendilerini Kültepe'de krallık yapmış <br />
kişilerin soyuna bağlayan Hititler'in öncülleri, Asur Ticaret <br />
Kolonileri çağında Anadolu'ya çoktan girmiş. dil ve <br />
varlıklarını duyurmağa başlamış ve hatta yerel devletlerin <br />
21 <br />
<br />
yönetiminde etkin bir rol oynamağa başlamışlardı. Hint-Av<br />
rupa soyundan olan Hititler'in, Anadolu'nun yerli halkı <br />
olmadıkları bilinmekte, ancak göç tarihleri ve Anadolu'ya <br />
giriş yolları henüz kesinlikle saptanamamaktadır. Hititler'in <br />
ya da daha genel bir terimle Hint-Avrupalı toplulukların <br />
Anadolu'ya, <br />
Trakya <br />
ve <br />
Kafkaslar yoluyla Derbent Kapıları'ndan, hatta Balkanlar'ın <br />
Karadeniz'e olan kıyılarından deniz yoluyla Orta Karadeniz'e <br />
geldikleri yönünde varsayımlar bugün tartışma konusu <br />
olmaktadır. Arkeolojik veriler, bunlardan hangisinin daha <br />
doğru olduğunu kanıtlayacak sağlam ipuçlarını henüz ortaya <br />
koyamamıştır. <br />
Bilim dünyasının Hititler ile ilk karşılaşması 1887 yılına <br />
rastlar. <br />
Orta Mısır'daki Tell el-Amarna'da yapılan kaçak <br />
kazılarda, büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte <br />
eski eser pazarlarına sürülmüştü. Bu belgeler, İÔ. 14. <br />
yüzyılda Mısır firavunları olan 3. Amenofis, 4. Amenofis ve <br />
Tutenkamon'un, Ön Asya'daki başka devletlerin kralları ile <br />
olan diplomatik yazışmalarını içermekteydi. Çiviyazısı ve <br />
Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde, Hitit <br />
Kralı Şuppiluliuma, firavun'a kardeşim diye hitab ediyor, <br />
kendisini <br />
onunla <br />
eşdeğer bir hükümdar olarak kabul <br />
ediyordu. Bazı belgelerde ise, Hititler'in Suriye üzerinde <br />
siyasal bir baskı öğesi oldukları ve buraya girdikleri <br />
kaydediliyordu. Mısır'ın Yeni İmparatorluk dönemine ait <br />
başka mektuplarda <br />
ise, <br />
Mısır-Hitit çatışmalarından söz <br />
edilmekteydi. Bütün bunlar, Martin Luther'in İncil çevirisin<br />
de, İbranca Hittim'in karşılığı olarak kullanılan Hititler ya da <br />
Het oğullarının, tö 2. bin yılda büyük bir siyasal güç olarak <br />
bütün Ön Asya'ya kendilerini kabul ettirdiklerinin kanıtıydı. <br />
Burada hemen şu noktayı belirtmemiz gerekir ki, İncil'de, İÔ <br />
1. bin yılda Filistin'de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile, <br />
IO 2. bin yılda Anadolu'da bir devlet kurmuş Hititler aynı <br />
kişiler değillerdi; ancak, daha ileride göreceğimiz gibi, <br />
bunlar da dil ve köken bakımından asıl Hititler'in akrabası, <br />
Boğazlar üzerinden; <br />
Doğu'da <br />
onların bir bakıma devamı idiler. El-Amarna belgeleri <br />
arasında 2 mektup daha vardı ki, bunlar o güne kadar <br />
bilinmeyen bir dille, fakat yine de çiviyazısı ile yazılmışlardı. <br />
Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A. <br />
Knudtzon, bu mektupların dilinin bir Hint-Avrupa dili <br />
olduğunu dünyaya duyurdu. Ne var ki, Knudtzon'un bu <br />
buluşu, diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve <br />
hemen hemen hiç yandaş bulamadı. Aradan 4 yıl geçtikten <br />
sonra, <br />
1834 yılında Ch. Texier tarafından bulunan, <br />
Ankara'nın 150 km. kadar doğusundaki Boğazköy'de H. <br />
Winckler <br />
tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda. <br />
yukarıda sözünü ettiğimiz El-Amarna'da <br />
bulunmuş ve <br />
Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için, adına Arzawa <br />
mektuplan denen bu 2 belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış <br />
olan başka-tabletler de ele geçirilmeğe başlandı. Winckler <br />
kazılarını 1913 yılına kadar sürdürdükten <br />
sonra ölünce, <br />
Alman Şarkiyat Cemiyeti, aslen bir Çek bilgini olan B. <br />
Hrozny'yi İstanbul'a göndererek, Boğazköy'den çıkan bu <br />
tabletleri incelemesini istedi. Bu sırada patlayan ı. Dünya <br />
Savaşı nedeni ile Hrozny, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki <br />
çalışmalarını kısa kesmek zorunda kaldıysa da, araştırmala<br />
 rını olumlu bir yönde geliştirmeyi başararak, 24 Kasım 1915 <br />
tarihinde, <br />
Berlin <br />
Ön Asya Cemiyeti'nde verdiği Hitit <br />
sorununun çözümü konulu bir konferansta bu belgelerdeki <br />
dilin gerçekten bir Hint-Avrupa dili olduğu tezini tekrar <br />
ortaya attı. Aynı yılın içinde yayınlanan bir kitapta Hrozny, <br />
Eski Yuna~ca, Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştır<br />
 malarla, bırçok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit <br />
dilinin ilk gramer kurallarını ortaya koymayı başardı. <br />
<br />
Böylece, bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu <br />
gerçekleşmiş oluyordu. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. BOĞAZKÖY ARŞİVİNİN ÖĞRIITTİKLERİ </span></span><br />
Hititçe'nin çözülmeğe başlanması ile, Boğazköy'de bulunmuş <br />
binlerce tabletin okunması ve anlaşılması yolu açılmış oldu. <br />
İlk dikkati çeken nokta, konuları bakımından bu tabletlerin <br />
çeşitliliği oldu. Arşiv denince ilk akla gelen, devlet yönetimi <br />
ile <br />
ilgili belgelerin <br />
saklandığı bir yer olmasına karşın, <br />
Boğazköy arşivinde tarih, edebiyat, mitoloji, din; sihir ve <br />
büyü , hukuk gibi hemen bütün yazın ~ürl~rini kaps~y~~ <br />
tabletler bulunması, bu arşivin daha çok bır kitaplık nıteliğını <br />
taşıdığını göstermektedir. <br />
Şaşırtıcı olan bir diğer nokta da, bu kitaplıkta ele geçen <br />
belgelerin Hititçe'nin yanında, o zamana kadar bilinm~~en, <br />
daha birçok eski dilin varlığını ortaya çıkarması oldu. Hititçe <br />
ile <br />
aynı zamanda ve aynı coğrafi alanda kullanılmış <br />
olduklarından, komşu diller olarak adlandırılan bu dillerin <br />
içinde en fazla belge bırakanı, doğal olarak Hititçedir. <br />
Hititler'in <br />
kendileri tarafından Neşa kentinin dili olarak <br />
nitelenen Hititçe, Anadolu'da İÔ 2. binyılda konuşulmuş olan <br />
tek Hint-Avrupa kökenli dil değildi. <br />
Güneybatı Anadolu'ya lokalize edilen Luwiya ülkesinin dili <br />
olan Luwi dili, yine Hint-Avrupa dil ailesinin bir üyesi idi. <br />
Anlaşıldığına göre bu dil, bazı lehçe ayrıcalıkları da <br />
göstermekteydi. Bu dilin yayılma alanı da oldukça genişti ve <br />
Çukurova Bölgesi'ne değin bütün Akdeniz kıyı kesimini <br />
kapsamaktaydı. Hitit dünyasında kullanılan ikinci bir yazı <br />
sistemi olan hiyeroglif yazısının da Luwiler tarafından icad <br />
edildiği sanılmaktadır. Mısır'daki gibi bir resimyazısı olan, <br />
Hitit ya da daha doğru bir terimle Luwi hiyeroglifleri, özollik <br />
le büyük boyutlu kaya yazıtlarında ve mühürler üzerinde <br />
çöküşünden sonra <br />
güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'de varlıklarını sürdilren <br />
ve adına G_eç Hitit Devletleri dediğimiz yerel krallıklar <br />
zamanında ısa, yaygın olarak stel denilen dikili taşlar ve <br />
mimarlık eserlerindr <br />
uygulama alanı bulmuştur. Iô 700 <br />
yıllarına değin süren bu zaman dilimi içinde yaşayan <br />
toplumlar, İncil'de sözü edilen Het oğullarıdır. <br />
Luwice ve dolayısıyla Hititçe ile akraba bir başka <br />
Hint-Avrupa dili, Anadolu'nun kuzeybatısında bulunan Pala <br />
~~sinin <br />
diliydi. ~u dilde yazılmış belge sayısı az olmakla <br />
bırlikte, her 3 dil arasındaki yakınlık kuşku götürmez bir <br />
biçimde kanıtlanabilmektedir. <br />
Bunlarla hiçbir dilbilimsel akrabalığı bulunmayan fakat <br />
özellikle din ve sanat açısından Hititler'i çok etkilemiş bir <br />
toplum ~lan Hurriler tarafından konuşulduğu için, Boğazköy <br />
belge_ler!~d_e de s~a <br />
rastlanan bir başka dil de Hur ya da <br />
Hurrı dılid~ ~e Hi_nt-Avrupa dillerine göre çok değişik bir <br />
yapıya sahıptır. Hint-Avrupa dillerinin Almanca, İngilizce, <br />
Farsça ve başkaları gibi günümüzde de yaşayan üyeleri <br />
olmaşına karşılık, Hur dilinin yaşayan bir akrabası kesinlikle <br />
~aptanamamıştır; ~a.&lt;;lece ke,ndisinden sonra, lô ı. bin yılın <br />
ilk yarısında Van Golu merkez olmak üzere yayılmış bir devlet <br />
olan Urartular'ın konuştukları ve yine çiviyazısı ile yazdıkları <br />
Urartuc~ il? akraba~ <br />
bağları açıkça görülebilmektedir. <br />
Gerek sozclik haznesındeki benzerlikler, gerekse dilbilgisi <br />
kurallarındaki uyum. her iki dilin ayııı kökenden türediğini, <br />
zaman ve alan ayrılıkları yüzünden zaman değişikliklere <br />
uğradığını kanıtlamaktadır. Yapı bakımından bu dile en çok <br />
benzeyen modern diller, bazı Kafkas dilleridir. Boğazköy <br />
belgelerinde, özefil!&lt;le dinsel bayramların anlatıldığı metinler<br />
de, ver ver Hurrıce yazılmış bölümlere rastlanmaktadır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">25 HİTİTLER </span></span><br />
Anlaşıldığına göre, Kuzey Mezopotamya ve Suriye'de <br />
yerleşmiş Hurlar, Mezopotamya kültür ve sanat etkinliğinin <br />
Anadolu toplumuna aktarılmasında aracı rolü oynamışlardır. <br />
Hitit ülkesinin adı Hatti'dir. Bu ad Hint-Avrupalı Hititler'in <br />
göçünden önce de vardı. Hititler, ülkeleri için aynı adı <br />
kullanmışlar, fakat dillerine az önce değindiğimiz gibi, Neşa <br />
kentinin dili adını vermişlerdi. Onların gelişinden önce <br />
burada yaşayan dil, Hatti dili idi. Aslında Hititçe teriminin bu <br />
sonradan <br />
dil için kullanılması daha doğru olurdu. Fakat ülkenin adı ile <br />
Hititler'in konuştukları dil,ilk araştırmalarda aynı tutulmuş <br />
ve <br />
Hititler'in <br />
kendi dillerine başka bir ad <br />
verdikleri anlaşıldıktan sonra da bu yanlışlık, karışıklığa <br />
neden olmamak için düzeltilmemiştir. Hitit metinlerinde de bu <br />
dilde yazılmış bölümler bulunmaktadır. Hititler'in Anadolu'<br />
ya ilk göç ettikleri zamanda henüz canlılığını koruyan bu <br />
dilin, !O 2. bin yıl içinde zamanla kaybolduğu anlaşılmakta<br />
 dır. Ön Asya 'nın diğer dilleri ile Hattice'nin akrabalığını <br />
gösterebilecek bir kanıt, biraz da bu dildeki belge sayısının <br />
azlığı nedeniyle, henüz bulunamamıştır. <br />
Bunlardan ayrı olarak, adının Hattuşa olduğu belgelerden <br />
anlaşılan Boğazköy arşivlerinde, zamanın diplomasi dili olan <br />
Akadça (Asur-Babil dili) ile yazılmış tabletler de vardır. <br />
Ancak, bu dildeki tabletler yalnız siyasal içerikli olan bazı <br />
yazışma ve devletlerarası antlaşmalardan ibaret değildir; <br />
ilk Hitit büyük kralının siyasal bir vasiyetname niteliği <br />
taşıyan metni ile yine onw1 yaptıklarınıanlattığı belge çift-dilli <br />
olarak kaleme alındığı gibi, bazı kehanet ve fal tabletleri ile <br />
dinsel içeriğe sahip birkaç metin de Akadçadır. Diğer yön<br />
den, Hitit yazı dilinde Akadça ve Sumerce sözcükler de yer <br />
almaktadır. Anadolu'nun Hititler dönemindeki dilleri ile ilgili <br />
bilgi sahibi olabilmemizin nedeni, Hititler'in kendi kültürleri<br />
ni dış etkenlere karşı kapalı tutmamış ve beraber yaşadıkları <br />
toplumlardan pek çok kültür öğcsi alınış olmalarıdır. Bütün <br />
bu öğeler bir Hatti uygarlığı içinde birleşmiş, yeni bir kültür <br />
oluşumuna yol açmıştır. Bu, herhalde sadece Hititler'in <br />
büyiik bir hoşgörüye sahip olmaları ile açıklanacak bir şey <br />
değildir. Hititler'in göçebe bir topluluk olarak Anadolu'ya <br />
girdikleri zaman, orada kendilerininkinden <br />
çok üstün bir <br />
uygarlık düzeyi ile karşılaşmış oldukları kesindir. Etkilendik<br />
leri <br />
pek çok maddi kültür öğesini kullanmaya zorunlu <br />
kalmışlar , topluma, Kültepe'deki Kaniş karum'u belgelerinin <br />
gösterdiği biçimde her düzeyde sızmışlar, sözünü ettiğimiz <br />
gevşek siyasal dokudan yararlanarak <br />
yerel <br />
krallıkların <br />
yönetiminde söz sahibi olmaya dahi başlamışlardı. Sonuçta <br />
bütün Anadolu'yu egemenlikleri altına alıp, büyük bir siyasal <br />
güç halinde tarih sahnesine çıktıklarında da, ilk zamanlar<br />
dan beri alışageldikleri kültürel etkileşmeleri yine sürdür<br />
müşlerdi. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. GÖÇEBELİKTEN DEVLETE </span></span><br />
Anadolu tarihinin kilit noktalarından biri olduğu, sürekli <br />
adının geçmesinden de belli olan Kült~pe'de el~. geç_en ve bir <br />
çeşit noterlik belgesi niteliği taşıyan bır tablet uzerınde k~al <br />
Pithana ve merdiven büyüğü Anitta adları geçmektedir. <br />
Merdiven büyüğü ya da Asurca biçimiyle rab~ similtim <br />
ünvanının hem veliahta hem de saraya çıkan merdıvenlerde, <br />
yani bir tür açık hava ~ahkemesinde hukuksal işle~? b~kan <br />
bulunsaydı <br />
kişilere verildiği sanılmaktadır. Sadece bu belge uzerınde <br />
tarih açısından çok büyük önemi olduğu <br />
herhalde ~nlaşılamıyacak bu adlar, birkaç yazılı belgede <br />
daha geçerek, Hitit tarihinin ilk evrelerinin sorunl~r~a ışık <br />
tutmakta ve Hitit Devleti ile Asur Ticaret Kolonilerı çağı <br />
arasında köprü lcurulmasını sağlamakta~. Yuk_a~ıd_a a&lt;;Iı <br />
geçen ve yapılan kazılarda eski adını bılemediğımız bır <br />
karum'a sahip olduğu anlaşılan Alişar'da ele geçen 2 tablet <br />
üzerinde yine Anitta 'nın adına rastlanmaktadır. Bunlardan <br />
birinde, kral Anitta'nın mührll yazısı vardır ki, Kültepe'de <br />
veliaht olarak tanıdığımız bu kişinin, belgenin yazıldığı za~a~ <br />
babası Pithana'nın yerine geçtiğini kanıtlamaktadır. tıdncı <br />
belgede ise Büyük Kral Anitta, merdiven büyüğü Benıwa <br />
adlarını bulmaktayız. Buradan da, Anitta'nın krallıkla da <br />
yetinmeyip Büyük Kral Unvanını aldığını ve oğl~ Beruwa'yı <br />
veliaht atadığını anlıyoruz. Diğer yönden, Anıtta'nın hem <br />
26 <br />
Kültepe'de, hem Alişar'da belge bırakmış olması, ege°:enlik <br />
alanı oldukça geniş olan bir devletin varlığına ışaret <br />
etmektedir. Anitta'ya ait başka bir önemli belge, yine Kültepe <br />
Höyüğü 'nde elde edilmiştir. Önce hançer oldu_~ ~anıl~n, <br />
sonra bir mızrak ucu olduğu anlaşılan bu belge uzerınde ıse <br />
"kral Anitta'nın sarayı" yazısı vardır. Bütün bunlar bize, <br />
Koloni çağında Anadolu'da kurulmuş bir yerel devletin iki <br />
kralını ve bir prensini tanıtmaktadır._ Beruwa'nın kral olup <br />
olmadığını ise bilmiyoruz. <br />
Kazılar sonunda Hititler'in başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan <br />
Boğazköy'de, önce 1906-07 ve 1911-12 yıllarında H. Winckl_er <br />
tarafından başlatılan kazılar, ı. Dünya Savaşı'nın çıkması ile <br />
kesintiye <br />
uğramış, 1931 yılında K. Bitte! yönetiıı~~de <br />
çalışmalara tekrar başlanarak, 1939'da bu kez de 2. Dunya <br />
Savaşı'nın patlamasına kadar sürdürülmüştür. Aynı bilim <br />
adamının yönetiminde bugüne değin sistemli ve sürekli olarak <br />
yapılan üçüncü dönem Boğazköy kazılarının başlangıç tarihi <br />
1951 yılıdır. Şimdiye kadar ele geçen tablet sayısı 25.000'i <br />
aşmıştır. İlk dönemde bulunanların bir bölümü Doğu Berlin <br />
Müzeleri'nde, <br />
Müzesi'ndeki <br />
bir <br />
bölümü İstanbul Eski Şark Eserleri <br />
Çiviyazılı Belgeler <br />
Arşivi'nde, 2. Dünya <br />
Savaşı'ndan sonraki kazı dönemlerinde ortaya çıkarılanlar <br />
ise Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde saklanmakta<br />
dır. <br />
Bu tabletler <br />
arasında bulunan 8 tanesi, 79 satırlık bir <br />
belgenin birbirlerini tamamlayan üç nüshasını oluşturur. A <br />
nüshasının t;;ski Hitit dilinin özelliklerini taşıdığı, diğer iki <br />
nüsha otan B ve C 'nin ise, yine dil ve yazı açısından Hitit <br />
dilinin yeni evresine ait özellikleri yansıttığı ve bu yüzden A <br />
nüshasının daha sonra yapılmış kopyaları olduğu anlaşılmak<br />
 tadır. <br />
Boğazköy'de bulunan bu belge sayesinde, Alişar ve Kültepe <br />
belgeleri üzerinde rastlanan Anitta'nın kişiliği açık seçik <br />
ortaya çıktığı gibi, Hitit başkenti ile Asur Ticaret Kolonileri <br />
çağı'ndaki Alişar ve Kültepe ile de tarihsel köprüler <br />
kurulabilmektedir. <br />
Kısaca Anitta Metni olarak bilinen bu <br />
belge şu sözlerle başlamaktadır: <br />
Anitta, Pithana'nııı oğlu, Kuşşara kralı, söyle: Gökyüzü'nün <br />
Fırtına Tanrısı'nııı sevgilisi idi. Kuşşara kralı, kentten büyük <br />
bir kudretle inip, Neşa'yı bir gecede gücü sayesinde aldı <br />
Neşa kralına saldırdı, ama Neşa'nııı halkına kötülük etmedi. <br />
Onlan 'analar' ve 'babalar' yaptı (yani öyle davrandı). <br />
Babam Pithana'dan sonra ben bir isyanı bastırdım; hangi <br />
ülke ayaklandı ise, onu tanrı Şiu'nun yardımıyla yendim, Kral <br />
Anitta, bundan sonra giriştiği askeri seferlerden söz etmekte, <br />
bu arada <br />
Hatti ülkesiyle olan savaşımını anlatmaktadır. <br />
Daha sonra tekrar geriye dönerek, babası Pithana <br />
zamanında deniz kenarındaki Zalpa olarak adlandırılan bir <br />
kentle aralarındaki savaşlara değinerek, şöyle demektedir: <br />
Bu sözleri bir tablet üzerinde kapıma koydurdum. Gelecekte <br />
bu tableti kimse kırmasın, kim kırarsa, o Neşa'nın düşmanı <br />
olsun I Burada dikkati çeken nokta, kendini Kuşşar kralı <br />
olarak tanıtan Anitta'nın, sözlerini üzerine yazdırıp kapısına <br />
koydurduğu tableti kıranın, Neşa kentinin düşmanı olması <br />
biçimindeki <br />
lanetleme <br />
anlatımıdır. Bu tableti <br />
kıranın <br />
Kuşşar'ın değil, Neşa'nın düşmanı olacağının belirtilmesi, <br />
Anitta'nın, ileride tekrar göreceğimiz gibi, Neşa'yı kendi <br />
kenti olarak benimsediğini göstermektedir. Metin şöyle sürer: <br />
Bir zaman önce , Zalpa kralı Uhııa, tannmız Şiu'yu (yani <br />
onun yontusunu) Neşa'dan Zalpa'ya kaçırmıştı. Fakat ben, <br />
büyüle kral Anitta, bizim tanrımız Şiu'yu, Zalpa'dan Neşa'ya <br />
geri getirdim. Zalpa kralı Huzziya'yı ise, canlı olarak Neşa'ya <br />
getirdim. Tabletin bundan sonraki bölümü soı;· :ıdan Hitit <br />
Devleti'nin başkenti olarak tarih sahnesinde çok önemli bir <br />
rol oynayacak Hattuşa'nın adının geçmesi nedeniyle ilgi <br />
çekicidir: <br />
Hattuşa kenti açWctan lcınlınca, tannm Şiu, onu <br />
taht tanrıçası Halmaşuit'e teslim etti; ve ben bir gecede onu <br />
güçle aldım ve kentin yerine yabani otlar ektim. Bundan <br />
sonra kim kral olur da Hattuşa'yı yeniden iskan ederse, o, <br />
Gökyüzünün Fırtına Tannsı'nın lanetine uğrasın! Bundan <br />
sonra Anitta, Neşa kentini sağlamlaştırdı~ıru orada tanrısı <br />
Şiu, Gökyüzünün Fırtına Tanrısı ve Taht Tanrıçası Halmaşuit <br />
çin tapınaklar yaptırdığını, seferlerinden elde ettiği ganimet <br />
<br />
ile bunları donattığını, ayrıca aslanlar, yabandomuzları, <br />
leoparlar ve dağ keçileri gibi 120 vahşi hayvan getirerek, bir <br />
hayvanat <br />
bahçesi <br />
kurdurduğunu anlatmaktadır. <br />
bayındırlık işlerinin ardından Anitta'mn <br />
başka <br />
düşmanlara yöneldiğini, onları da yenip, tutsaklal', savaş <br />
arabaları ile altın ve gümüş ele geçirdiğini metinden <br />
okumaktayız. Belge şu sözlerle sona ermektedir: Ben sefere <br />
çıhnca, Puruşhandalı adam (yani kral) bana armağanlar <br />
getirdi; bunlar demirden yapılma bir tahta ile, yine demirden <br />
yapılma bir asa idi. Neşa'ya geri dönerken Puruşhandalı <br />
adamı da birlikte göttırdllm. O , taht odasına (B nüshası: <br />
Zalpa'ya ) girince, önUmde, sağda oturacak . <br />
Buradaki <br />
Puruşhanda kenti, birinci bölümde sozunu <br />
ettiğimiz, Sargon'dan yardım isteyen tüccarların oturmuş <br />
oldukları kenttir. Yine yukardaki bölümde adı geçen Zalpa <br />
kentinin önemine ise biraz sonra değineceğiz. Görüldüğü gibi, <br />
Anitta metninde Neşa kentinin önemi açıkça vurgulanmasına <br />
karşİlık, kendisinin bir sarayı bulunduğunu az önce sözünü <br />
ettiğimiz belgeden öğrendiğimiz Kaniş'e hiç değinilmemekte<br />
 dir. <br />
Buna bir açıklama getirmek isteyen araştırıcılar, <br />
Kaniş'in daha Anitta'nın babası zamanında ele geçirilmiş <br />
olduğu için Anitta metninde yer almadığını öne sürmekteydi<br />
ler. Fakat bu pek kabul edilebilir bir varsayım olamazdı. <br />
Çünkü Anitta, babasının da başarılarım belirttiği gibi, kendi <br />
sarayı. bulunan bir kentten söz etmeyi ihmal etmemiş <br />
olmalıydı. Bazı araştırıcılar ise, soruna başka bir açıdan <br />
yaklaşmayı denediler. Onlara göre Kaniş ve Neşa, aynı yer~ <br />
değişik biçimlerde yazılmış adlarıydı. Gerçekten de bu kentin <br />
asıl adı Kneşa ise, bunun, hece sistemi kullanan ve <br />
dolayısıyla sessiz harfleri tek tek belirtemeyen çiviyazısı jle <br />
ancak Ka-neşa olarak yazılabileceği açıktır. <br />
Durum böyle olunca, günümüzdeki bazı modern Hınt- Avrupa <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİTİTLER </span></span><br />
Sol üst: l.Hattuşili'nin vasiyetname <br />
tabletinin Hititçe nüshası. Alt: Aynı <br />
tabletin Akadça nüshası.Anadolu <br />
Medenıyet/eri Müzesi-Ankara. Sag· <br />
Anitta 'nın Kültepe'de bulunmuş o/on çivi <br />
yazılı hançeri. <br />
dil ailesi~e a!t dillerdeki, örneğin İngilizce'de başta bulunan <br />
~-. sessızlerınden k-'nın telaffuz edilmemesi (know. knee <br />
Bu <br />
yine <br />
. <br />
gıbı) olayına benzer bir biçimde, Kneşa'nın Neşa olarak <br />
okunması ve zamanla yazıda da k- sessizinin düşerek, kent <br />
~dının N?şa biç~m.!nde kalması olasıdır. Eğer bu kuram doğru <br />
ıse,. n:etınde sozu geçen Neşa, Kaneş'ten başka bir yer <br />
değıldır. <br />
Bu sorun, Anitta hançeri olarak arkeoloji <br />
literatürüne geçen mızrak ucunun bulunduğu 1957 yılından <br />
Boğazköy'de 1970 yılında ortaya çıkarılan bir tableti~ <br />
okunmasına değin, yeri geldikçe tartışıldı. Söz konusu bu <br />
tab_let, efsane türünde bir anlatımı içermektedir, fakat <br />
tarıhsel olaylara da ışık tutabilecek ipuçlarına sahip olması <br />
bakımından çok ilgi çekicidir: Kaneş kraliçesi bir yıl içinde 30 <br />
erk~k çocuk d~~du. <br />
' <br />
Ben ne biçim bir şey doğurdum !' <br />
dedi; kapları pıslilcle doldurdu, çocukları içine koyup, ırmağa <br />
bıraktı. Irmak onları Zalpuwa ülkesinde denize çıkarttı. <br />
Tanrılar __ ço~ukları denizden aldılar ve onları büyüttüler. <br />
Burada uzerınde durulacak bazı noktalara hemen değinmek <br />
gereklidir. Çocukların ırmağa atılması ve tanrılar tarafından <br />
büyütülmesi. Ön Asya'da pek sevilen bir motiftir. Akadlı <br />
Sargan ve Hz. Musa ile ilgili bu tür efsaneler vardır. <br />
Genellikl_e ~-oplumsal kök~n bakımından geldikleri yiiksek yere <br />
uygun gorulmeyen, yanı soylu sınıftan olmayan yönetici ve <br />
ö~der~erle ilgili bu tür efsaneler uydurularak, esas soyları <br />
gızlenilmeğe çalışılmakta ya da efsaneleşmiş kişiler tanrısal <br />
bir gücün koruyuculuğunda büyütülmüş gibi gösterilmekte<br />
di_~ <br />
· <br />
Burada, Kaniş kraliçesinin çocuklarını attığı ırmak, <br />
Kultepe yakınında bir kolu bulunan Kızılırmak olsa gerektir. <br />
Kızılırmak ise, Bafra'da Karadeniz'e dökülür. Zalpuwa ya da <br />
aynı metinde biraz aşağıda Zalpa olarak görülen ülke, bu <br />
nedenle Kızılırmak ağzı yakınlarında bir yerde olmalıdır. <br />
Metin özetle şöyle sürmektedir: Aradan yıllar geçti. Kraliçe <br />
27 <br />
<br />
bu sefer de 30 kız çoculc doğurdu. Onları lcendisi büyüttü. Bıı. <br />
sırada oğullar Neşa'ya doğru yola çıktılar. Tamarınara <br />
denilen yerde lconakladılar. 'Şimdiye değin nereye gittilcse, <br />
orada kadınlar yılda sadece bir çoculc doğurur, bizi ise <br />
anamız bir babnda doğurmuş' dediler. Kentin insanlan ise, <br />
'bizim Kaniş kraliçemiz de bir kez, bir babnda 30 · ){ız <br />
doğurdu, yine öyle doğurduğu oğlanlar ise kayboldu' dediler. <br />
Oğlanlar bütün kalpleriyle 'daha ne anyoruz, işte anamızı <br />
buldÜk, gelin Neşa'ya gidelim 1' dediler. Neşa'ya vardıkların<br />
 da anaları onları tanıyamadı ve hzlannı oğullanna verdi. ttk <br />
oğullar kız kardeşlerini tanımadılar ama sonuncu oğul dedi ki <br />
'kız kardeşlerimizi almayalım, günah işlemeyelim'. Görüldüğü <br />
gibi, metinde Kaniş ve Neşa adları birbirinin yerine sık sık <br />
kullanılmaktadır. Bu belge yardımıyla, önce sadece bir <br />
varsayım olarak tartışması yapılan Kaniş = Neşa eşitliği, <br />
kesinlikle kanıtlanmış olmaktadır. Zalpa ya da Zalpuwa <br />
olarak geçen kentin yaklaşık yerine yulcarıda değindik, <br />
arkeolojik veriler henüz yetersiz olduğu için, kesin bir şey <br />
söylenememekle beraber, buranın Bafra yakınındaki tkiztepe <br />
Höyüğü olabileceği düşilnülmektedir. Eğer bu doğrulanırsa, <br />
metinde geçen üç önemli yerin . nerede olduğu tümüyle <br />
belirlenmiş olacaktır (Kaniş, Hattuşa, Zalpa). 1Bunların <br />
dışında Kuşşar'ın lokalizasyonunu saptamak olası değildir. <br />
Ancak, kendini Kuşşar kralı olarak tanıtan Anitta'nın <br />
belgelerinden 2 tanesi de Alişar'da bulunduğuna göre, <br />
Kuşşar = Alişar eşitliği de akla yatkın gelmektedir. <br />
Gerek Anitta Metni'nin, gerekse yulcarıda anahaJlarrm <br />
verdiğimiz Zalpa Öyküsü olarak bilinen belgenin Hitit <br />
başkenti Hattuşa'da bulunması, Asur Koloni ça_ğında <br />
kurulmuş yerel devletlerle büyük bir siyasal otorite halini <br />
almış Hitit Devleti arasındaki bağları açık bir biçimde ortaya <br />
koymaktadır. Bu bağların sadece bu kadarla da kalmadığı, <br />
Hitit Devleti'nin ilk kralı kabul edebileceğimiz ı. Hattuşili'nin <br />
yine Boğazköy'de ele geçmiş, Akadça ve Hititçe olarak <br />
yazılmış 2 belgesinden anlaşılmaktadır. Bunlardan biri, <br />
kralın Kuşşar kentinde, hasta yatağında yazdırdığı ve <br />
~~ndisind~n sonra Hitit tahtına oturacak veliahtı belirlediği, <br />
ıçın_de tarıhs~l olayla_r~ da anlatıldığı, siyasal içerikli bir <br />
vasıyetnamedir. Metni ozetlemeden önce hemen açıklamamız <br />
gereken nokta, Anitta'nın lanetlemesine karşın Hattuşa'nın <br />
Hititlerce ye~den iskan edilmesi ve bu belgeyi yazdıranın <br />
burayı devletin başkenti yaptığı için kendi adrm da Hattuşalı <br />
anlamına gelen Hattuşili olarak değiştirmesidir. Asıl adının <br />
Labarna ya da Tabarna olduğu anlaşılan Hattuşili'nin <br />
vasiyetnamesi~. şöyle özetlemek olasıdır: Hattuşili, bir tür <br />
soylular <br />
melcısı olan pankuş'un üyelerine <br />
önce evlat <br />
edine:~k . veliaht ilan ettiği ve iyiliği için he~ şeyi yaptığı <br />
(kendisı ıle aynı adı taşıyan) Labarna adlı prensi, kötü <br />
'davran_ış!arı nedeniyle şikayet etmektedir. Hattuşili'nin kız <br />
kar~eşının oğlu olan bu prens, annesi ve kardeşlerinin <br />
entrıkalarına alet olmuştur. Prensle kralın arasındaki <br />
baba-oğul ilişkisi kesilince, oğlunun taht üzerindeki hakkının <br />
kalmadığını gören Hattuşili'nin kız kardeşi bir sığır <br />
gibi böğürmeye ve yakarmaya başlar, ama b~ da yarar <br />
sağlamaz. Kralın gözünde o da bir yılan• dır. Hattuşili, <br />
b!3basına. sevgi_ şöstermeyenin, uyruğuna karşı da sevgi <br />
gosteremeyeceğini söyler. Prens öç almaya kalkarsa ülkenin <br />
kargaşa içine düşebileceği qüşünülerek, kralın bar;ş içinde <br />
tuttuğu ülkesini başkalarının çökertmesine izin vermeyeceği <br />
vurgulanır ve Labarna, ılımlı bir biçimde 'enterne' edilir. Evi, <br />
tarlası ve hayvanları olacaktır; hatta iyi davranışı görülürse, <br />
kente dahi gelebilecektir. Ama kötülüğü görülürse, gözaltın<br />
 dan kurtulamıyacaktır. Kral, şimdi Murşili'yi veliaht ilan <br />
etmektedir. Murşili'nin yetiştirilmesine adamlar görevlendi<br />
rilir; bunlar <br />
kralın gösterdiği biçimde davranacaklardır. <br />
Emirlere kesinlikle uyulacak, uymayan eskiden de olduğu gibi <br />
cezalandırılacaktır. Veliahtın aklını çelmek için başkaları ile <br />
ilgili suçlamalarda bulunmıık ve bazı kent yaşlılarının devlet <br />
işlerine karışmaları yasaklanmıştır. Böyle davranışların iyi <br />
sonuçlar getirmediğine, Hattuşili'nin bir başka oğlu olan <br />
Huzziya örnektir; ~ir zamanlar o da, yöneticisi bulunduğu <br />
Tappaşanda kenti yaşWarının kışkırtması ile babasına <br />
başkaldırmış ve bu nedenle görevinden alınmıştı. Bu isyan <br />
ülkede kargaşalıklar yaratmış, bu arada kralın kızlarından <br />
biri de kendi oğlunu tahta varis yapmak için entrikalara <br />
girişmişti. Bu isyan da bastırılmış, prenses de enterne <br />
~dilmişti. Ülkenin büyiikleri de düzenli yaşamalıdır, yoksa <br />
ulke karışır. Hattuşili'nin büyükbabası (adı verilmemekle <br />
beraber <br />
. Puşar_ruma olabileceği, aşağıda değineceğimiz <br />
kurban listele~ıne dayanılarak ileri sürülmektedir), yine <br />
Labarna adlı hır prensi veliaht ilan etmişse de, ileri gelenler <br />
Papahdilmah'ı tahta çıkarmışlar ve ülke kötü durumlara <br />
düşmüştü. Kralın vasiyeti tutulmalı ve her ay Murşili'ye <br />
okunarak, iyice belletilmelidir. Tanrılara saygılı olunmalı, <br />
günah işlemekten kaçınılmalı, gereğinde pankuş'un fikrine <br />
başvurulmalıdır. Hattµşili'nin vasiyetnamesi, karısı Haşta<br />
 yar'a <br />
hitaben <br />
geleneklere <br />
şu <br />
sözlerle <br />
sona <br />
ermektedir: <br />
Cesedimi <br />
uygun biçimde yıka; beni kollarına al ve <br />
kollarında toprağa veri <br />
Hattuşili'nin diğer belgesi, daha çok askeri icraatının <br />
anlatıldığı, yine çift-dilli olarak kaleme alınmış ve 1957 <br />
yılında Boğazköy kazılarında ortaya çıkarılmış bir tablettir. <br />
Bu belgenin başlangıç bölümünde Hattuşili kendisini şöyle <br />
tanıtmaktadır: Hattuşili, büyüle Kral, Hattuşa kralı, Kuşşarlı <br />
adam. Bu sözler Kuşşar kralı Anitta ile Hitit kral ailesinin <br />
bağlantısını, artık kuşkuya hiç yer bırakmayacak biçimde <br />
gözler önüne sermektedir. Ne yazık ki eldeki belgeler, Anitta <br />
ile Hattuşili arasında geçen dönemde neler olup bittiğini bize <br />
daha açık anlatacak kadar fazla değildir. Ancak, Hattuşili'<br />
 nin ilk metninde sözü edilen tarihsel geriye bakışlar, devletin <br />
ilk kuruluş yıllarında tahta geçmiş kişileri ve çıkan <br />
karışıklıkları, tam kronolojik bir sıra içinde olmasa da, <br />
belirtmektedir. Hitit dinsel inançlarına göre, öldükten sonra <br />
tanrı olan krallar için yapılacak · kurbanları düzenleyen <br />
kurban listeleri olarak nitelediğimiz belgeler de bu konuda <br />
fazla yardımcı olmamaktadır. Bunlarda Hattuşili'ye değin <br />
Kantuzili, Tuthaliya, Puşarruma ve Pawahtelmah adları <br />
görülmektedir. <br />
Anitta <br />
Bu adlardan Pawahtelmah ile yukarıdaki <br />
belgede geçen Papahdilmah aynı olduğuna göre, Kuşşar <br />
soylu Hitit kralı sülalesini gerilere doğru götürmek ve <br />
yaklaşık olarak İÖ 1650-1620 arasına tarihlenen 1.Hattuşili <br />
ile <br />
(yak. İÖ 1750) arasındaki boşluğu kısmen <br />
doldurmak olası görülmektedir. Böylece, Anadolu'ya sonra<br />
dan göç eden Hint-Avrupalı· Hititler'in hangi aşamalardan <br />
geçtikten sonra bir sülale kurdukları ve yerel krallıkları <br />
yavaş yavaş kendilerine b_ağlayarak merkezi otoriteyi <br />
güçlendirdikleri, <br />
yazılı <br />
belgelerden <br />
sağlanan bilgilerin <br />
mozayik taşları gibi yan yana getirilmesiyle, ana çizgileriyle <br />
de olsa, gözler önüne serilmektedir. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. ESKİ HİTİT DEVLITİ'NİN KURULUŞU: HATTUŞA</span></span><br />
Devletleri ilk kuruldukları andaki sınırları dışına iten, başka <br />
topraklar ü~erinde yayılmaya zorlayan etkenlerin başlıcası, <br />
büyük imparatorluklar kurma, daha büyük alanları ve daha <br />
kalabalık toplumları. egemenlik altına alma gibi tutkuların <br />
yanında, hiç kuşkusuz ekonomik faktörlerdir. <br />
Devlet, <br />
ekonomik, askeri, dinsel ve sosyal her alanda örgütlenme <br />
demektir. Bu örgütlemeyi yapabilmek ve yiirütebilmek ise, <br />
tümüyle ekonomik güce dayanır. Tanrılara düzenli kurbanlar <br />
atlanmasından, kentlerde savunma sistemleri inşa edilmesine <br />
değin her şey, devletin maddi varlığı ile orantılı olarak <br />
gerçekleştirilebilir. Btı, bakımdan, Hitit Devleti de kuruluş <br />
evresini tamamlar tamamlamaz, ekonomik gücünü artırmak <br />
için zengin alanlara yönelik bir genişleme siyaseti izlemeğe <br />
başlamıştır. 1. Hattuşlli'nin önceki bölümde sözünü ettiğimiz <br />
çüt - dilli olan ve askeri icraatını konu alan belgesi, bu <br />
siyasetin ana ilkelerini saptamaktadır. <br />
ı. 1-fattuşili'nin bu belgesine göre ilk seferler güneydoğu <br />
Anadolu ve Kuzey Suriye Bölgesi'ne <br />
düzenlenmiştir. Bu <br />
alandaki en büyük başarı, Alalah kentinin alınmasıdır. <br />
Bugün Hatay ilindeki Teli Açana olan Alalah, Kuzey Suriye <br />
kapılarının kilidi durumundaydı. Bu kentin düşmesi ile <br />
beraber, daha güneydeki alanlar Hitit kuvvetlerine açılmış <br />
oluyordu. Ancak, Anadolu'nun batısı ve Hitit Devleti'nin <br />
çekirdeğini oluşturan Kızılırmak kavsi içinde ka,lan toprakla. <br />
rın kuzey ve güneyinde de düşman toplumlar vardı. Belgeden <br />
anlaşıldığına göre; ı. Hattuşili güneydoğuya yönelince, <br />
Anadolu Yarımadası'nın güneybatısına lokalize edilen <br />
Arzawa, Hititler'e karşı gelmiş, bu kez kral o yöne yiirümek <br />
zorunda kalmıştı. Bu durumda ise, güneydoğuda ele geçirdiği <br />
topraklarda <br />
kıpırdanmalar başlamış ve Hititler iki ateş <br />
arasında kalmışlardı; öyle ki, belgedeki anlatımla- üllcelerin <br />
tümü Hititler'den kopmuş, geriye yalnız Hattuşa kalmışb. <br />
Ancak, Hitit kralı kısa sürede toparlanmayı başarmıştı: <br />
Güneş Tanrıçası, gözdesi Büyüle Kralı dizlerine oturttu, onun <br />
elinden tuttu ve savaşa onun önünde koştu, artık kentler <br />
birbiri ardından düşüyor, Büyüle Kral bir aslanın pençesiyle <br />
yapbğı gibi ülkeleri yeniyordu. Altın ve gümüşün ne başı ne <br />
sonu vardı, Hattuşa'yı ganimetle doldurdu ... aldığı kentlerin <br />
tanrılarının altın ve gümüş heykelİerini ülkesine <br />
getirdi ve onları kendi tanrı ve tanrıçalarının tapınaklarına <br />
koydurdu. Büyük Kral, aldığı ülkelerdeki kadın köleleri de <br />
kendi ülkesine getiriyor ve Arinna'nın Güneş Tannçası'nın <br />
hizmetine veriyordu. Hattuşili'nin en büyük başarısı da <br />
belgede şu sözlerle anlatılmaktadır: Fırat lrmağı'm benden <br />
öncekiler hiç geçmemişti. Ben, Büyüle Kral, onu yaya geçtim, <br />
ordularım da benim ardımdan yaya geçtiler. (Akadlı] Sargon <br />
da onu geçip, Hahhu ordusunu yenmişti. Ama, Hahhu'ya <br />
kötülük yapmam.ışb; kenti ateşe vermemiş, dumanını <br />
Gökyüzünün Fırtına Tanrısı'na yükseltmemişti. Fakat ben, <br />
Büyüle Kral, Haşşu kralını ve Hahhu kralını- yendim, <br />
kentlerini ateşe verdim ve dumanlarını Gökyüzünün Fırtına <br />
Tanrısı'na ve Güneş Tannsı'na yükselttim ve Hahhu kralını <br />
bir yük arabasına koştum! <br />
· <br />
~u ~etinden de görüldüğü gibi, Hitit genişleme siyaseti <br />
oncelikle Kuzey Suriye'ye yönelikti. Önce Alalah, sonra <br />
Hahhu ile Haşşu'nun ele geçirilmesi, Hititler'e miktarı <br />
~esaplanamıyacak kadar çok altın ve gümüş ile içinde <br />
ınsa~ar da olan ç~şitli zengin ganimetler sağlamıştı. Aynı <br />
metnın başka yerlerınde, Anadolu içindeki düşmanlara karşı <br />
yapılan asken seferlerde kazanılan ganimetler, sadece koyun <br />
ve sığır olarak bildirilmektedir. Şu halde Hitit kralının neden <br />
ı~:arla ş~eydo?uyu topraklarına katm~k istediğini anlamak <br />
g~ç değıldır. İlgı çekici bir başka nokta yenik düşen ülkelere <br />
aıt tanrı heykellerininAnadolu'daki <br />
T~~~ı .. hey~e~eri <br />
sadece <br />
maddi <br />
tapınaklara taşınmasıdır. <br />
değerleri bakımından <br />
goturulmemıştır; eğer böyle olsaydı, bunlar eritilip, başka <br />
eşyaların yapımında kullanılırdı. Bunlar, Hititler'in kendi <br />
tanrıları~a ait t_aJ?~akla'rda kutsanıyor ve böylelikle Hitit <br />
pantheon u dediğımız -tanrılar toP,luluğunun birer üyesi <br />
o!uyorl~r.dı. Bu olay bize, ilerki bölümlerde değineceğimiz <br />
gıbı, Hıtı~ı:_r tarafından kutsanan tanrıların neden fazla <br />
olduğ~~ şostermektedir. Belgedeki diğer önemli bir nokta, <br />
Hatt~şılı nın ~ırat Irmağı'nı geçmekle övünmesidir. Hitit kralı <br />
Fırat ı k_endinden önce geçen Akadlı Sargon'dan söz <br />
~t~~ktedır. Bu kral, birinci bölümde Savaş kralı efsanesi ile <br />
ılgı!~ olarak ~nlattığımız Sargon'dur ve Hattuşili ile arasında <br />
7 yuzyıllık hır zaman vardır. Bu, Hititler'deki tarih bilincini <br />
k~nıtladığı kadar, Sargon'un bütün Ön Asya'da nasıl yaygın <br />
b!r efsane kahramanı halini almış olduğunu da göstermekte<br />
dir. <br />
Hat_~uşi~'nin güneydoğudaki askeri faaliyetleri başka tablet<br />
ler uzerınde de anlatılmaktadır. Bunlar, gerçi küçük ve kırık <br />
par_çalar olmasına karşın bu bölgeye Hititler tarafından <br />
v~r_ilen önemi belirtmeye yeterlidir. <br />
Hitit <br />
genişleme siyasetinin <br />
uygulanmasının pek kolay <br />
o~a~ğı, toprakların genişlemesi ile birlikte, askeri ve <br />
yonetım kademelerinde görev yapanların zaman zaman <br />
ihmallfr <br />
ve yanlışlar yaparak, Hitit çıkarlarına zarar <br />
vderme e:i yüzünden cezalandırılmalarını ~onu alan metinler<br />
en belli olmaktadır. Urşu adlı kentin sarılması ve düşmeye <br />
29 <br />
---•r <br />
HİTİTLER <br />
zorlanması sırasında görevlilerin Hattuşili'ye iha tl · <br />
b <br />
u <br />
·b·ı <br />
· <br />
gı ı arın, <br />
d.. <br />
nl <br />
• <br />
ne erı ve <br />
uşma__ arın yandaşları durumunda olan <br />
Karkamış, ~';llpa_ (bugun Halep) ve Hurriler tarafından nasıl <br />
desteklendiğı, ~ır. ta?l?tte çok açık dile getirilmektedir. <br />
Yukarı.da _an':1 91~gilerını verdiğimiz ve Hattuşili'nin vasiyet<br />
n_amesı nıteliğını ta~ıy'.1~ ~elgede, bu kral zamanında iç <br />
sıyasette de her şe~ın ıyı _gıtmediği, tahta geçmek için bazı <br />
P~l':ns ve prenseslerın dahi komploların içine girdiği, belirgin <br />
bıçım~e ortaya konm_?,kta?"'. Anc~k bütün zorluklara karşın, <br />
d:vle~ <br />
esasları ve ozellikle dış sıyasetinin ilkeleri Hattu ili <br />
donemınde saptanmış oluyordu. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">7. BAŞARILI BİR KRAL: 1. MURŞİLİ </span></span><br />
Hattuşili'nin hasta ~atağında, Kuşşar kentinde bir vasiyet<br />
n~me yazdırdığını bılmekle beraber, ölüm nedenini öğrene<br />
 mıyoruz. Ancak kralın Kuzey Suriye seferlerinden birinde <br />
y~ralann:ıış olması, güçlü bir olasılık olarak kabul edilmekte<br />
dır. <br />
Ve~aht olarak ilan edilen Murşili'nin bize kalan <br />
belgelerınden, ~~!t~şili'nin gerçekten iyi bir seçim yapmış <br />
olduğu ve_ Murşili nın dedesi, babası ya da babalığı (il&lt;lsi <br />
arasındakı akr?balık tam anlaşılamamaktadır) tarafından <br />
konmuş dış sıyaset hedeflerini benimseyerek <br />
bunların <br />
gerçe_~~~tirilmesi yönünde hareket ettiği görülmektedir. <br />
Murşıli nın askeri icraatının ağırlık noktasını 2 kentin <br />
alınması oluşturur: Halpa ve Babil. Bunlardan birincisinin <br />
Hattuşili döneminde yayılma siyasetinin ilk hedefi olarak <br />
k!lbul ?dildiğini biliyoruz. Halep'in Hititler'in egemenliğine <br />
gırı:nesı s~nu~u, Ön Asya'daki kuvvet dengesi bu devletin <br />
lehine değışmış, aynı zamanda ticaret yollarının denetimi de <br />
Hititler'in <br />
eline <br />
geçmiş oluyordu. Aynı zamanda bu <br />
kentlerden pek çok ganimet ve tutsak da alınmış, bunlar da <br />
Anadolu içlerine taşınmıştı. Kuzey Suriye'nin fethi, Murşili<br />
 ye Mezopotamya kapılarını açan en büyük etken olmuştu. <br />
Halep düşünce, aynı bölgede egemen olan Hurri kökenli <br />
prensler de Hitit ordusu karşısında tutunamayınca, Murşili <br />
Fırat'ı izleyerek güneye inmiş ve Babil önlerine varmıştı. <br />
Gerçi bu seferin ayrıntıları ile ilgili fazla bilgi sahibi <br />
olamıyoruz; daha sonraki Hitit krallarından Telepinu'nun <br />
Fermanında bu olay, sadece sonra Babil'e sefere çıktı ve <br />
Babil'i yıkb sözleriyle anlatılır. Ancak bir Babil tabletinde bu <br />
olayla ilgili görünen kısa bir not sayesinde Babil seferinin <br />
tarihi de saptanmaktadır. Samsuditana zamanında Hititli, <br />
Akad ülkesine ( = Orta Mezopotamya) yürüdü biçimindeki bu <br />
anlatım, Murşili'nin kimin çağdaşı olduğunu öğrenmemize <br />
yardım etmekte ve bu koşutluktan, Babil'in İÖ 1594 yılında <br />
fethedilmiş olabileceği ortaya çıkmaktadır. Babil'in Hatti <br />
ülkesine olan uzaklığı ve her iki bölgenin birbirine bağlandığı <br />
yolların askeri yönden denetiminin güçlüğü düşünülecek <br />
olursa, <br />
aslında bu seferin Orta Mezopotamya'ya değin <br />
uzanan bütün alanların Hitit İmparatorluğu'na sürekli olarak <br />
kazandırılması amacı ile yapılmadığı anlaşılır. Bu seferler, <br />
Hatti ülkesine pek çok ganimet yanında, belki ondan da çok <br />
ün kazandırmış, Hititler'in kendilerini büytılc devletler <br />
arasında Ön Asya toplumlarına kabul ettirmelerini sağlamış<br />
 yıllık <br />
Dışa dönük askeri başarılarını sürdürürken, <br />
Murşili'nin <br />
Anadolu içindeki düşmanlarının arkadan vurmasına meydan <br />
verip vermediğini bilmiyoruz, ama onun sonunu hazırlayan<br />
 lar düşmanları değil, kendi yakınları olmuştur. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8. KARGAŞA DÖNEMİ </span></span><br />
Hattuşili'nin kendinden sonra gelenlere vasiyet ettiği birlik, <br />
tutkular, <br />
özellikle yönetici sınıftan kişilerin tutkuları sonucu bozulmuş, <br />
bu <br />
Murşili'nin <br />
ş <br />
askeri <br />
faaliyetler <br />
Hattuşa'dan uzun zaman ayrı kalması ile de herhalde <br />
körüklenmişti. Askeri alandaki başarıları çekemeyenler ve <br />
onun,, özellikle Babil'i alarak adeta bir efsane kahramanı <br />
olacağından korkan kral ailesinin üyeleri, Murşili'nin sonunu <br />
hazırlayan komplolara girişmişlerdi. Bu komplolar sonucun<br />
da yalnız Murşili'ye kötülük edilmekle kalmamış, Hitit Devleti <br />
yüzünden <br />
çok uzun süren bir kargaşanın içine itilmiş, taht kavgaları ve <br />
cinayetler birbirini izlemişti. Hattuşili'nin uyarılarına karşın, <br />
iç barışın ortadan kalkması, o giine değin silah zoru ile <br />
kazanılmış olan toprakların elden çıkmasına ve Anadolu <br />
içinde yerel devletler arasında sağlanan bağların kopmasına <br />
neden olmuştu. <br />
Bu karışık dönemle ilgili bilgi edindiğimiz yazılı kaynak, <br />
Murşili'den yaklaşık 70 yıl sonra İÖ 1525 yılında Hitit <br />
Devleti'nin başında bulunan Telipinu'nun ferman niteliği <br />
taşıyan belgesidir. Bu belge, adı geçen kralın kendinden önce <br />
oluşmuş olayları da özetlediği, fakat en önemlisi, tahta geçiş <br />
için belirli bir sistem çerçevesinde kurallar koyduğu bir <br />
metindir. Telipinu, Murşili'nin sonunun nasıl olduğunu şu <br />
ı;özlerle anlatır: Hantili 'içki sunucu' idi. Ve Murşili'nin hz <br />
kardeşi Harapşili ile evliydi. Hantili, Zidanta ile birlik olup, <br />
ihanet etti. Ve fena bir şey yaptılar. Murşili'yi öldürdiller, <br />
kan döktiller. Görüldüğü gibi, Murşili'yi kendi eniştesi <br />
öldürmüş ve başa geçmişti. Yaklaşık İÖ 1590 yıllarındaki bu <br />
olaydan sonra, başka tabletlerin yardımıyla anlaşıldığına <br />
göre, Hitit Devleti bir bocalama dönemine girmişti. Hantili, <br />
yeni askeri seferlerle Kuzey Suriye'deki Hitit etki alanını elde <br />
tutm~ya çalışmış ise de, bunda başarı kazanamamış, <br />
Hurriler Anadolu'ya girmişler ve kendi nüfuzlarını artırarak <br />
güçlenmişlerdi. Bu arada Halep, eskiden içinde bulundu~ <br />
kudretli durumu yeniden tam olarak kazanmasa bile Hitit <br />
egemenliğinden kurtulmuştu. Anadolu'daki durum da' Hitit<br />
}er'in aleyhine bozulmuş, özellikle Karadeniz kıyılarında <br />
yaşayan, yarı yerleşik bir toplum olan Kaşkalar Hitit <br />
Devleti'nin çekirdeğini oluşturan İç Anadolu'ya değin ~kınlar <br />
yaparak, <br />
devlet için çok tehlikeli durumlar yaratmaya <br />
başlamışlardı. Başka belgelerde okuduğumuz ve Hantili'ıün <br />
~adolu'nun <br />
değişik y~rle~inde kaleler yaptırdığına ilişkin <br />
~ır no~U?•. !(aşka te~e~!-°e <br />
karşı kralın almak istediği <br />
onlemle ılgılı olduğu duşunülebilir. Tam anlamı ile kanıtlan<br />
 m_amış~a da, Hattuşa'daki bir bölüm surların Hantili <br />
donemınde yapıldığı ileri sürülmektedir. Siyasal kayıpların <br />
yanı sıra, yine_ ?.a~ı cinayet olaylarının olduğunu, Hantili'nin <br />
kTarliı_s~ Harfapşili nın oğulları ile birlikte öldürüldüğünü, yine <br />
e pınu ermanından öğreniyoruz. Bu bölümde tablet fazla <br />
tır. Murşili'nin Babil seferinden herhalde en karlı çıkan, 150 <br />
Hammurabi sülalesinin Hitit istilası sonucunda, <br />
yıkılması ile ortaya çıkan kuvvet boşluğundan yararlanarak, <br />
Babil'i ellerine geçiren ve dilleri bakımından ne Asurlular ile <br />
ne de Sumerler ile akraba olan Kasitler oldu. Orta Fırat <br />
Bölgesi'nde yaşayan Kasit beyleri, uzun bir süredir Babil'i <br />
zaten etkiliyorlardı; Hititler'in buraya kadar inmelerinde <br />
onların da yardımcı olduklarını düşünmek gerekmektedir. <br />
Hitit ordusunun kendi ana üssünden bu denli uzakta çok uzun <br />
süre dayanamamış olması doğaldır. Babil'e egemen olan <br />
Kasit krallarından 2. Agum'nın bir belgesinde, adı geçen <br />
kralın, Hititler'in Anadolu'ya götüremeden yarı yolda Hana <br />
ülkesinde bırakmak zorunda kaldıkları, biri önemli tanrılar<br />
 dan Marduk'a ait iki yontuyu tekrar Babil'e getirdi~ini <br />
okuyoruz. Bu olay, Hititler'in dönüş yolunun pek kolay <br />
olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Hitit ordusu, kendini <br />
daha güvenli kabul ettiği Anadolu topraklarına bir an önce <br />
ulaşabilmek için, ağırlıklarının bir bölümünü yolda terk <br />
etmel!e zorıınlu kalmıs olmalıdır. <br />
kırık olduğundan, kesin _olmamakla beraber, bu olay, yeri <br />
tam saptanamayan Şukzıya kentinde geçmişti. Bu kırımdan <br />
kurt~l?,n: Hantili'nin bir başka oğlu olan Kaşşeni idi. <br />
Hantıli ~ _son~. ?~ pek parlak olmadı; Telipinu onun <br />
egemenliğının bıtişını de şöyle anlatır: Hantili ihtiyarlayıp, <br />
tanrı. ~~aya yüz tutun~a (yani öltlme yaklaşınca), Zidanta, <br />
Hantili ~ oğl'! Kaşşem'yi oğullan ile birlikte öldürdü, ileri <br />
gı:len hizmetkarları da öldürdü. Ve Zidanta kral oldu. <br />
Boylece, Murşili'nin öldürülmesi sırasında Hantili'nin suç <br />
orta~ığını yapan Zidanta, bu kez de Hantili'nin tahta varis <br />
olabılecek oğlunu, ailesiyle beraber ortadan kaldırıp, Hitit <br />
tahtına oturmuştu. Ancak onun d kr fulT-.n,n <br />
sürmediğ" · · <br />
T li <br />
' <br />
a <br />
a <br />
6= <br />
uzun <br />
ını ~~ . e pinu fermanında okuyoruz: Sonra, <br />
•~ar <br />
tannlar Ka_şşem ~ kanını aradılar (yani, öcünü aldılar). Ve <br />
Zidanta nın oğlu Ammuna 'yı babasına düşman <br />
ettiler. Ve o, babası Zidanta 'yı öldürdü. Ve A.mmuna kral <br />
oldu. Fakat, tannlar babası Zidanta'nın kanını aradılar: <br />
tahılı, ~ahçe ve bağlan, sığırları, koyunları iyi (yani <br />
bereketli) lcılınadılar ve pek çok ülke ona düşman oldu. Ordu<br />
her yere savaşa gitti ve başarısız geri döndü. Görülatiğü gibi, <br />
HİTİTLER <br />
Eski Hitit Devletrnin çeşitli <br />
krallarına ait mühür baskıları. <br />
Sal üst: /şputahşu. Alt: <br />
Tahurwaili. Orta üst: <br />
Alluwamna. Alt: Huzziya. Satı <br />
üst. orta, alt: Anonim Tabarna <br />
mühür baskıları. <br />
etmemiz yanlış olmayacaktır. Saray muhafızlarının başı <br />
Hitit Devleti'nin çöküşü yaklaşık IÖ 1550 yılında başa geçen <br />
Ammuna döneminde sürmüş, siyasal başarısızlıkların <br />
yanında bir de oluşan kuraklık, tanrısal güçlerin de bu <br />
cinayetleri kınadığına, Hititler'i daha çok inandırmıştı. Fakat <br />
başlarına gelen bütün felaketler, kral ailesi içindeki başa <br />
geçme tutkularını söndürmeye yetmemişti. Bundan sonraki <br />
olayları yine elimizdeki belgede buluyoruz: Ammuna da tanrı <br />
olunca, saray muhafızlannın başı olan Zuru, oğlu 'altın <br />
mızrağın adamı' (unvanını taşıyan) Tahurwaili'yi gizlice <br />
gönderdi ve o, Tittiya'yı ve oğullarını ailesi ile birlikt~ <br />
öldürdü. 'Haberci' (unvanını taşıyan) Taruhşu'yu gönderdi <br />
ve o Hantili'yi oğullan ile birlikte öldürdü. Ve Hıızziya kral <br />
oldu.Belgede adı geçen bu kişilerle ilgili daha ayrıntılı bilgi <br />
olmadığından, anlatılan olayları daha ıyi anlayabilmek için <br />
metni <br />
okumakla vetinmemek, onu biraz yorumlamak <br />
gerekmektedir. <br />
önce, <br />
öldürülen <br />
Tittiya <br />
v~ Hantili'_nin <br />
ortadan kaldırılma nedenini araştırmak gerekir. Genellikle <br />
tarih boyunca her devlette kral ailesinde cinayete kurban <br />
gidenler, tahtın mirasçıları ya da taht üzerinde hak sahibi <br />
kişiler olmuştur. Bu bakımdan adı geçen 2 kurban, olasılıkla, <br />
Ammuna'nın oğullarıydı. Bu varsayım doğru ise, onları <br />
öldürenlerin, yani Tahurwaili ve Taruhşu'nun tahta geçen <br />
kişinin yakınları olması gerekirdi; öyleyse, bunları Huzziya'<br />
nın kardeşleri kabul etmekte bir sakınca yoktur. Diğer <br />
yönden Telipinu, okuduğumuz fermanında kendisinin Hıızzi<br />
 ya 'nın i.11 kız kardeşi ile evli olduğunu bildirmektedir. Aynı <br />
metnin bir başka yerinde onlar 5 kardeşti anlatımı <br />
bulunmakta, bir yerde de Tanuwa adında birinden, Taruhşu <br />
ve Tahurwaili ile birlikte söz edilmektedir. Buna dayanarak, <br />
Zuru'nun çocukları olarak Taruhşu, Tahurwaili, Tanuwa, <br />
kral olan Huzziya ve Telipinu'nun karısı İştapariya'yı kabul <br />
görevindeki Zuru'nun oğullarını tahta çıkarmakta kendini <br />
haklı görmesine neden, kesin olmamakla beraber, kral <br />
Ammuna'nın kız kardeşi ile evli olması ve dolayısı ile Hitit <br />
sülalesine akraba olmasıdır. Telipinu, herkesin bildiğini <br />
düşündüğü için olsa gerek, babasının kim olduğunu açıkça <br />
vermemiştir. Ancak metnin devamından, onun babasının da <br />
Ammuna olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda ortaya bir <br />
sorun çıkmaktadır: Tittiya ve Hantili, Ammuna'nın oğulları <br />
oldukları için bertaraf edilmişlerdir de, Telipinu'ya niçin <br />
dokunulmam1ştır? Bu sorunun yanıtı kolaydır; Telipinu, <br />
İştapariya ile evli olması nedeniyle, tahta geçen Huzziya'nın <br />
·eniştesi ve doğal olarak, cinayetleri işleten Zuru'nun da <br />
damadıdır. Ne var ki, kardeşlerinin öldürülüp, Telipinu'nun <br />
akrabalık yüzünden bağışlanması, Huzziya'nın iktidarının <br />
çabuk sona ermesini hazırlamıştı. Bunu, Telipinu'nun <br />
ağzından dinleyelim: Ve Hıızziya kral oldu. Telipinu onun i.11 <br />
kız kardeşi ile evliydi. Hıızziya onlan da öldürecekti, fakat <br />
plam anlaşılınca, Telipinu onlan bertaraf etti. Onlar 5 <br />
kardeşti. Telipinu onlara evler yapb. 'Gitsinler, otursunlar! <br />
Yesinler, içsinler! Onlara lcötUlülc yapmayın! Ve ben <br />
söylüyorum lci,onlar bana lcötülülc ettiler, ben onlara lcötUlülc <br />
etmemi' Burada Telipinu'nun, zamanında kendi canını <br />
b~ğışlayan bu kardeşlere vicdan borcunu ödeyerek, onları <br />
elinde olduğu halde öldürtmediğini ve sadece enterne etmekle <br />
yetindiğini görüyoruz. Huzziya sürgün edilince, doğal olarak <br />
Telipinu kral olmuş, kendi deyimiyle babasının tahtına <br />
~ılcmışbr. Devletin yönetimini ele aldığında, durumun hiç de <br />
ıç <br />
açıcı olmadığı bellidir. İç çekişmelerin devleti zayıf <br />
düşürmesinden sadece Kuzey Suriye'deki yerel krallar <br />
yararlanmamış, Anadolu içindeki merkeze bağlı bölgelerden <br />
de kopmalar başlamıştı. Yaklaşık olarak bugünkü Çukurova <br />
31 <br />
HİTİTLER <br />
ile eşitleyebildiğimiz Kizzuwatna'nın en önemli kentlerinden <br />
olan Adaniya (bugün Adana) dahi bağımsız duruma gelmişti. <br />
Böylece Hitit egemenlik alanı daralarak, <br />
dönemlerindeki, <br />
Hattuşa ve yöresinden <br />
ilk <br />
kuruluş <br />
oluşan, <br />
çekirdeğinin sınırları içine çekilmişti. Diğer yandan <br />
'kendisine karşı katliam planları hazırladığı halde, Telipin~ <br />
tarafından affedilen eski kral Huzziya'nın kardeşleri de <br />
ana <br />
tekrar komplolar düzenlemeye kalkışmışlardı. Telipinu bu <br />
sefer onları panku'nun yargılamasına izin vermiş, soylular <br />
meclisi, suçluların ölümle cezalandırılmasına karar vermişti. <br />
Fakat çok insancıl bir kişiliği olduğu anlaşılan Telipinu <br />
onların canlarını şu sözlerle bağışlamıştı: ... Tanuwa' <br />
Tanıhşu ve Tahurwaili'yi getirdiler ve panlcu onlan ölüm~ <br />
mah.lruın etti. Ve ben, kral, söyledim 'niçin ·ölsünler? Onlar <br />
yüzlerini sallarlar <br />
(yani utanırlar). Ben, kral onlan <br />
(birbirlerinden) ayırdım, onlan çiftçi yapbm. Silahl~ <br />
sağ <br />
yanlarından .aldım ve onlara boyunduruk verdim!' Bu <br />
insancıllığa karşın, cinayetler yine de durmamıştı. Telipinu <br />
yeni olayları da şöyle anlatır: Kral ailesi içinde kan dölcme <br />
arttı. Kraliçe İştapariya öldü, kralın oğlu Ammuna da öldü. <br />
Tannlann insanlan (yani bütün halk) diyor ki 'bale ı <br />
Hattuşa 'da kan dökülmesi çoğaldı '. Bunun üzerine ben, <br />
Telipinu, Hattuşa'da bir toplantı düzenledim. Şimdiden sonra <br />
Hattuşa 'da kral ailesinin oğluna kimse kötülük yapmasın, ona <br />
hançer çelcmesinl Telipinu bundan sonra taht kavgalarına <br />
son vermek üzere, tahta geçiş sırasına açıklık kazandıracak <br />
kurallarını koyar: Birinci prens kral olsun. Birinci dereceden <br />
prens yoksa, ikinci dereceden bir oğul kral olsun. Eğer tahta <br />
geçecek bir erkek çocuk yoksa, birinci dereceden bir <br />
prensese bir içgilveyi koca versinler ve o, kral olsun! Benden <br />
sonra kim kral olursa, onun kardeşleri, oğullan, alıabalan, <br />
ailesinin bireyleri ve askerleri birlik olsun I Ve sen gel, <br />
düşman üll:eleri gücünle yeni Fakat, şöyle söyleme: 'her şeyi <br />
bağışlıyorum'. Aksine hiçbir şeyi bağışlama, onlara· (yani <br />
suçlulara) baskı yap. Kral ailesinden kimseyi öldürme; bu <br />
kötü sonuçlar verir; Bundan sonra kim erkelc ya da kız <br />
kardeşlerine kötülük etmeyi tasarlarsa, siz onun panlcu <br />
üyelerisiniz, ona açıkça deyin lci Ican dölcme ile ilgili bu <br />
tableti okul Hattuşa'da Ican dölcme arttığı zaman, tannlar <br />
kral ailesini cezalandırdılar. Kim erlcek ve kız kardeşlerine <br />
zarar verirse, kralın başını tehlilceye sokarsa, mahlcemeyi <br />
çağınn. O (yani sanıJc), o zaman planını uygulamaya <br />
kalkarsa, kendi başı ile ödesin! Fakat, onu Zuru, Tanuwa, <br />
Tahurwaili ve Taruhşu gibi (yani onların yapbklan gibi) <br />
gizlice öldürtme. Onun evine, karısına ve çoculclanna zarar <br />
vermesinler. Eğer bir prens de lcötülük ederse, o. da <br />
yapbklannı başı ile ödesin. Ancak, onun da e~e, <br />
çocuklarına zarar vermesinler. Ceza onlann evlenne, <br />
tarlalanna, bağlarına, samanlıklarına, tutsalclanna,. sığır ve <br />
koyunlarına uygulanmasın! Prenslerin mallannı ve ınsanla<br />
 nnı başkasına vermek de do~ değildir. Y!"'sl:Ic. mem~l~r<br />
dan prensi avuçlarına almak ısteyenler diyebilirler ki bu <br />
kent benimdir'· ve kentin efendisine (yani yöneticisine) zarar <br />
verirler. Bundan böyle, Hattuşa'da siz (memurlar), _bu <br />
olaylan hatırlayın. Tanuwa, Tahurwaili ve Taruhşu sıze <br />
örnek olsun! Bundan sonra kim, hangi yüksek memur olursa <br />
olsun, kötülük yaparsa, siz soylular meclisi üyeleri onu <br />
karşınıza çağırın ve onu cezalandırın 1 <br />
Görüldüğü gibi, Telipinu'nun, <br />
serbest <br />
_ <br />
?ır <br />
• • • <br />
çevırı <br />
ıle <br />
özetlediğimiz bu metni, gerçek bir. ferman: bır kral buy:uğu <br />
niteliği taşımaktadır. Telipinu burada, ~Ik ~~ esas .~or~v <br />
olarak, taht kavgaları yüzünden devletın _ıçıne duşmuş <br />
olduğtı sıkıntıları . engellemek <br />
üzere <br />
ve <br />
cezalandırıcı mekanizmalar koymayı kabul atmıştır. Soylular <br />
yem . ~rallar <br />
\ <br />
meclisine bu yönde yetki vermekte, suç işleyen kralın dahi <br />
yargılanmasını bu meclise bırakmaktadır. Buyrukta hukuk <br />
açısından göze çarpan öneraji bir nokta, cez~nın s_adece ~uçu <br />
işleyene verilmesi ilkesidir. Suçlunun · aıle bıreylerı ve <br />
mallarının korunması, Telipinu'nun adalet anlayışına ve <br />
insancıl karakterine <br />
de uygun düşmektedir. Tahta geçişte <br />
benimsen!)n ilkelere gelince, açıklanması gereken bazı yerler <br />
vardır, Bunlardan ilki, çocukların birinci, ikinci biçiminde <br />
derecelendirilmesidir. <br />
Bu sınıflandırmadan, yaşça en büyük <br />
3:l <br />
ve daha küçük olanları anlamak -olasıdır.· Ancak, Hitit <br />
krallarının esas eşleri yanında, bir harem'e sahip oldukları <br />
bir gerçektir. Bu bakımdan, ikinci dereceden sözü ile, bir <br />
• harem kadınından olma çocuğun da kasdedilmiş olabileceği <br />
hatırda tutulmalıdır. Tahta varis olabilecek biç erkek <br />
çocuğun bulunmaması halinde, en büyük kıza verilecek bir <br />
içgüveyi kocanın kral olması da, Telipinu açısından dikkati <br />
çekmektedir. Kralın belgesinden öğrendiğimize göre, Telipi<br />
nu'nun varisi olaiı Ammuna, kraliçe İştapariya ile birlikte bir <br />
cinayete <br />
kurban gittiği için, devletin ypnetimini kendi <br />
ıoyıından birine bırakmak amacı ile, tahta geçişi belirleyerı <br />
iüzenleme içine bu kural da konulmuş olmalıdır. <br />
Telipinu'nun, ülkenin iç işleriyle uğraşmayı ve iç barışı <br />
sağlamayı, dışa dönük bir yayılma siyaseti izlemeğe yeğlediği <br />
anlaşılmaktadır ki, onun döıtemine qeğin geçen karışıklıklar <br />
düşünülecek olursa, bu doğaldır.· Elimizde fazla belge <br />
olmamasına karşın, Telipinu'nun bazı diplomatik girişimlerle, <br />
ülkesinin dışa karşı güvence kazanmasına çalıştığını da <br />
biliyoruz. Tabletin kendisi bulunmamış olmakla beraber, <br />
Hitit arşivleri.İldeki belgelerin içeriğini bildirmeye yarayan <br />
bir tablet kataloğundalci bir nottan, Hatti kralı Telipinu ile <br />
Kizzuwatna kralı İşputahşu arasında bir antlaşma yapıldığını <br />
öğreniyoruz. Bu, bir zamanlar Hitit Devleti'ne bağlı olan <br />
Kizzuwatna'nın bağımsızlığını elde ettikten sonra, durumun <br />
Hitit kralı tarafından da zorunlu kabul edildiğini göstermek<br />
tedir. <br />
Arkeoloji ve eski diller fılolojisinin, gerek maddi, <br />
gerekse yazılı belgeleri toplayarak nasıl sentezlere varabildi<br />
ğine iyi bir örnek, Tarsus'daki <br />
Gözlükule kazılarında <br />
İşputahşu'nun mührünün bulunmasıdır. Mühürde, kendini <br />
Pariyawatri oğlu İşputahşu olarak tanıtan bu kralın, bu <br />
buluntu sayesinde hem tarihsel kişiliği kamtlanmakta, hem <br />
de Kizzuwatna'nın bugünkü Çukurova dolaylarına yerleştiril<br />
 m'esinin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. <br />
Telipinu'nun ölümü ile ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Yalnız, son <br />
yıllarda Boğazköy kazılarında bulunan bir mühür baskısı, <br />
Telipinu'dan sonra ülkede bazı karışıklıklar çıkmış' olabi<br />
leceğin_i düşündürmektedir. Adı gecen mülıür Büyük Kral <br />
Tahurwaili'ye aittir. Mühür, 'üslup bahmınctan çok gelişkın <br />
olup, güzel bir işçilik gösterir. Kurban listelffi'ine göre <br />
Telipj.nu'dan sonra kralın kızı Harapşili ile evli olan <br />
Alluwamna tahta geçmiştir. Bundan sonra ise, yine listelerde <br />
Hantili <br />
(2.), , Zidanta <br />
(2.) <br />
ve <br />
Huzziya (2.)'nin <br />
gelmektedir. Bu belgeler üzerinde Tahurwaili'nin <br />
adları <br />
adı hiç <br />
yoktur. Hitit Devleti'ne bu denli kötülükleri dokunmuş olan <br />
.-:lantili, Zidanta ve Huzziya'nın aynı sırayla başa geçen <br />
krallara <br />
verilmiş olması mantığa ters düşmektedir Bu <br />
bakımdan sadec~ ~stelere bakarak, .~u kralların v~lığı <br />
kanıtlanamaz. Elimızde bulunan 2 mühür baskısı da bu <br />
sor~na ışık ~tma~9:1cta,. aksine daha da karmaşık duruma <br />
getirmektedir. Telipınu dan sonra yönetimi ele alan Allu<br />
wamna 'nın mühürü, üslup bakımından Tahurwaili'ninkind <br />
daha_ ~elcnı:. Eğer gerçekt~n 2 J:I~ziya krallık yapmış is:~ <br />
hangısıne aıt olduğunu bilmediğımiz, hangisinin <br />
olduğu <br />
saptanamayan bir Huzziya mühürü, Tahurwaili mühr .. <br />
benzerlik göstermektedir. Sadece üslup acısından değer~~ <br />
dirilirse, mühürleri, eskiden yeniye Alluwamna H <br />
H <br />
. <br />
• <br />
· <br />
Tahurwaili olarak sıralamak gerekir. Böyle yapılır' uzzıhya v 2 e <br />
1ıx <br />
uzzıya nın var 6ını a <br />
k bul <br />
T h <br />
a <br />
·1· il <br />
urwaı ı __ e <br />
T li · <br />
k <br />
etme , hem de mühr' ·· bul <br />
sş, <br />
c <br />
u <br />
em . <br />
unan <br />
e pınu ıermanında adı geçen Tahurwaili' · <br />
ayrı ~yrı k!.ş~~~- o!_arak görmek, zorunlu olur. Bu nedeni: <br />
Huzzıya mühurunu 1. Huzziya'nın saymak Talı <br />
ili' <br />
.' <br />
Telipinu'nun öldürtmediği kişi ile bir tutmak' ve Allurwa yı, <br />
··hr·· ·· <br />
ılı <br />
b kı <br />
d <br />
mu unun yap ş a mm an illcql oluşunu müh' ·· k <br />
uwamna <br />
k <br />
t <br />
ı.::.. <br />
, <br />
ur <br />
azıyıcı<br />
nın pe ns a owıayışına bağlamak', tarihsel rekonstrüksiyon <br />
· <br />
bakımından daha doğru olacaktır. Burada ayrıntı! <br />
k · t <br />
dix· · b k <br />
ınme ıs eme 6.ımız aş a kanıtlarla da destekl <br />
varsa yıma gore, <br />
T h <br />
ili. <br />
ene <br />
a urwa , Telipinu'nun ölum·· ·· d <br />
e~ <br />
lci <br />
11 . . <br />
kl <br />
. <br />
f <br />
z1 <br />
arına a e <br />
bil <br />
en <br />
b <br />
U<br />
un en sonra <br />
e~e erım g~rç~ eş~mek için isyan ederek kısa, bir <br />
sure tahtı ele geçırmış, f~a~ Jelipinu fermanındaki kurallara <br />
sadık kalan soylular meclisınce devrilerek yerın· T li · • <br />
nun <br />
d x <br />
d <br />
ama - dı All <br />
· <br />
k <br />
b <br />
. <br />
, <br />
uwamna getirilmiş olmalıdır B <br />
li <br />
1 <br />
. <br />
. b <br />
. <br />
e <br />
e pınu <br />
u varsayım <br />
o6ru ıse, ur an ~te e~ını u karışık dönem için güvenilmez <br />
saymak gerekecektir. Dı~er yandan, Kizzuwatna kr.alları ile <br />
<br />
<br />
antlaşmalar yaptıkları bazı tablet yarçal_a~ından a~laşılan <br />
Zidanta Hantili ve Huzziya'nın da yıne Telıpınu metnınde adı <br />
geçenle;le aynı kişiler olduklarını kabul etmek ~ereke?e~tir. <br />
Ancak bu takdirde de, Alluwamna ile, aşağı~a gorec~ğımız 2. <br />
Tuthaliya arasında bir zaman boşluğu kalabılmektedır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">9. BÜYÜK İMPARATORLUK DÖNEMİ </span></span><br />
Telipinu sonrası ile Hitit tarihinde başlayan yeni döneme <br />
Büyük İmparatorluk ya da Yeni İmparatorluk dönemi adı <br />
verilir. Ama İmparatorluk teriminden, Hititler'den yüzyıllar <br />
sonra kurul~uş Roma İmparatorluğu gibi, kıtala_r üzerine <br />
yayılmış, geniş topraklara egeme~ olmuş . bır de~let <br />
anlaşılmamalıdır. öte yandan, aynı_ d?ne'!.1e y~nı denmesıne <br />
karşın, bu dönemle ilgili bildıklerımız, ozell~kle başl~n~ıç <br />
evreleri için daha az problemli ya da daha kesın de d~ğıldır. <br />
Hemen belirtelim ki, yaklaşık İÖ 1380 yıllarına tarıhlenen <br />
Büyük Kral Şuppiltıliuma 'ya değin , Hitit tahtına oturmuş <br />
kralların kesin sırasını ve dönemlerinde geçen olayların <br />
tam bir kronolojisini sapta yamıyoruz. Bazı belgeler üzerinde <br />
rastlanan adların gerçekten krallık yapmış olup olmadıkları <br />
dahi bilinmemektedir. <br />
Büyük İmparatorluk dönemine ait ilk belgelerde karşım~za <br />
Tuthaliya (2.) ve eşi Nikalmati, Arnuwa~~a ve kralıçe <br />
Aşmunikal adları çıkar. Kral adlar~nın Hıtıtçe olm~sın~ <br />
karşılık, kraliçe adlarının Hurri köken~ olrı~~sı he~en ~ık.~atı <br />
çekmektedir. Buna neden, bu etnık zumrenın kulturel <br />
etkisinin doğal sonucu kız çocuklar_a Hurri ~dları ta½:'1mas~n~n <br />
moda halini alması ya da bu donemd~ki kral sulalesını~ <br />
Hurriler ile kaynaşmış olmasıdır. Dığer yand~n .Yem <br />
İmparatorluk qönemindeki kral adları ~~• ., E_skı Devlet <br />
zamanında başa geçenlere g~re.d~ha_ çok Hıtıtli dir. ~~ara <br />
örnek olarak Şuppiluliuma gosterılebılır. Bu adı şuppı-saf, <br />
HİTİTLER <br />
Hitit imparatorluk dönemi krallarından 1. Arnuwanda 'ya ait iki mühür <br />
baskısı. <br />
temiz" luli -"kaynak" ve ethnikon eki -uma biçiminde analiz <br />
ederek "saf kaynak-lı" olarak anlamlandırmak olasıdır. <br />
Hattuşa-lı anlamına gelen Hattuşili de yine bunlardan biridir; <br />
ancak bu, Hattuşa'yı başkent yaptığı için bu krala önce bir <br />
çeşit lakap gibi verilmiş, sonra özel ad olarak diğer krallara <br />
da takılmıştır. Arnuwanda da Hitit kökenli adlardandır. <br />
Yalnız hatırda tutulması gereken önemli bir nokta, bazı Hitit <br />
krallarının Hititçe adlar yanında ikinci bir Hurca ad da <br />
taşıdıklarıdır. <br />
Elimizde Tuthaliya (2)'nin icraatı ile ilgili bilgi veren fazla <br />
yazılı belge yoktur. Hatta, Tuthaliya'nın hangi koşullar <br />
altında tahta geçtiğini de bilemiyoruz. Tı.ithaliya'dan çok <br />
sonr~ yaşamış olan Hitit kralı Muwatalli , Halep kralı <br />
Talmışarruma ile yaptığı bir antlaşmada Tuthaliya'dan şu <br />
sözlerle bahsetmektedir; Tuthaliya, krallığın tahbna oturdu<br />
ğu zaman... Bu anlatım biçimi düşündürücüdür. Bütün <br />
krallar, babalarının tahbna geçtiklerini söyledikleri halde, <br />
Tuthaliya babasının değil de krallığın tahtına geçmiştir. <br />
Acaba ~uthaliya, l_ıalckı olmadan tahtı zorla ele geçirmiş bir <br />
gasıp, hır usurpator muydu'? Bu yüzden mi kendinden sonra <br />
gelen Hitit kralları ondan böyle söz etmek zorunda <br />
kalmışlardı'? Belgelerin azlığı bu soruları yanıtlamamıza <br />
engel o~aktadır. Aynı antlaşma, Tuthaliya'nın siyasal <br />
eylemlerıne de ancak bir par,ça ışık tutmaktadır. Bu belgede <br />
a?1atıldığma göre, Halep kralı ile Tuthaliya arasında 'da önce <br />
ht; an~aşma Y,apılmış, fakat Halep kralı sözünden dönerek <br />
Mitannı kralı ile barış imzalamıştı. Bu nedenle Tuthaliya, <br />
Halep ve Mitanni krallarını, ülkeleri ile birlikte yok etmişti. <br />
Aradan l!,ıun zaman geçtikten sonra anlatılan bu başarı <br />
gerçek m~dir. Y?1?ıa, biraz abartılmış mıdır'? Bunu kesinlikle <br />
saptayabılınek ıçın Kuzey Suriye Devletleri yönünden de bu <br />
olayı doğrulayacak belgelerin bulunması zorunludur. Ancak, <br />
33 <br />
<br />
Tuthaliya döneminde dahi Hititler, 1. Murşili'nin fethetmiş <br />
olduğu bu kent üzerinde kısa süreli bir baskı kurmuş ve Halep <br />
kralının Mitanni ile yaptığı antlaşmayı, eski ha~~rına <br />
dayanarak, kendilerine yapılmış bir ihanet saymış olab~ler: <br />
Yeri gelmişken, burada. bir8:z .. da. adı geçen Mitannı <br />
Devleti'nin gelişimi ve tarihçesı uzerınde durmamız gerek<br />
mektedir. <br />
Mitanni ya da başka belgelerde geç~n a _Y ~ Hanıga a _ı e <br />
Hititler'in ilişkileri, Hitit yayılma sıyasetını~. Kuzey Surıye <br />
üzerinde yoğunlaşmaya başladığı andan ıtı~8:re:1 or!aya <br />
çıkar. Hatırlanacağı gibi, 1 Hattuş_ili ve 1. Murşıli donemınde <br />
edilmişti. <br />
dı 1 <br />
· <br />
bu bölgelere giren Hitit kuvvetlen, Yukarı -~ezopotamya_ ve <br />
Kuzey Suriye'deki bazı Hurri prenslerıı::ın askerlerıyle <br />
çatışmalara girişmişlerdi. Olasılıkla İÔ !6 yuzy~lı1: sonl_arına <br />
doğru, adı geçen coğrafi alana gelen ve ':°do-arı _koke.~ı ola_n <br />
savaşçı ve yönetici bir sınıf, bu Hurrı prensliklerının bır <br />
devlet örgütü kurmal~rını ~ağlaı:ruş ve_ or~aya çıkan devlete <br />
resmi bir ad olat'ak Mitannı denılmış, ancak halkın <br />
çoğunluğuna bakarak, Hurri adı da kulla?ıl~ay~. ~eva~ <br />
ları arasında üçüncü bir güç durumuna da gelmiştir. <br />
Başkentleri, henüz yeri saptanamayan, <br />
Waşşukanni olan <br />
Hurriler ile Mısır ve Hitit kralları arasında kız alıp vermeler <br />
olmuş, Mitanni zaman zaman esnek bir siyaset sürdürerek, <br />
bu iki devlet arasında bir tampon bölge oluşturmuştur. <br />
Hurri _ kültürün~ <br />
Hi~~er üzer~nde büyiik etkileri olduğuna <br />
Jb t ·1 <br />
daha once de değınmıştik. Özellikle mitoloji ve din alanındaki <br />
bu etkinlik,. Mezopotamya uygarlığının Hititler'e aktarılma· <br />
sı~da .. ar~cı ol~uş, hatta daha sonra göreceğimiz bazı <br />
m~toloıı~ oğele~ın Yunan, uygarlığına geçişini hazırlamıştır. <br />
~tannı Devletı, İÔ. 13~0 !ardan sonra zayıflamış ve gittikçe <br />
guçlenerek yayılan Yenı Asur İmparatorluğu'nun önce vasali <br />
durumuna düşmüş, sonuçta İÖ 1270 yılında Asur kralı ı. <br />
Salmanassar .tarafından siyaset sahnesinden atılarak bir <br />
Asur eyaleti haline girmiştir. <br />
Tuthaliya <br />
ve <br />
kraliçe <br />
' <br />
Nikalmati'den <br />
sonra <br />
belgelerde <br />
~astlanan Arnuw~~da ve kraliçe Aşmunikal'in kişilik ve <br />
ı~raatla~ını daha ıyı_ t~nıyabiliyoruz. Bu kral çiftine ait beın <br />
!ndo-ari terimini, Hint-Avrupa dıl aılesı ıçındeki <br />
bugünkü Hintçe ile akraba olan Doğu dillerini konuşan bir <br />
zümreye verilen ad olarak kısaca açıklamak olasıdır. <br />
Varlıkları İndra, Varuna ve Mitra gibi Hint tanrı adlarından, <br />
kral adlar0ından ve özellikle at yetiştirme ile ilgili Hint kökenli <br />
sözcüklerden anlaşılan bu yönetici sınıf, dil olarak Hurrice'yi <br />
benimsemiş, hatta Mısır fıravunu 3. A~en_ofis ~e yapılan <br />
yazışmalarda bu dil kullanılmıştı. İndo-arı kokenli kralların<br />
 dan Mattiwaza'nın, bu adı yanında Kili-Teşup gibi Hurri <br />
kökenli ikinci bir ad daha taşıması, y~etici sınıfın Hurri <br />
halkı içinde yavaş · yayaş eritildiği yönünde bir kanıt <br />
sayılabilir. Mfüınni Devleti güçlü olduğu sıralarda Fırat'ın <br />
batısında etkin olmaya başlamış, Mısır ve Hitit İmparatorluk<br />
34 <br />
hiyeroglif, hem de çıvıyazısı ile yazılmış bir mühür üzerinde <br />
şunlar okunmaktardır: Tuthaliya'nın oğlu, büyü1c kral, <br />
tab9:rna Anuwanda'nın mührü - Tuthaliya'nın kızı, büyük <br />
kraliçe tawa~anna Aşmunilcal'in mührü. Burada hemen <br />
hatırlatalım ki, tabarna kralların, tawananna ise kraliçelerin <br />
unvanıdır. Her iki sözcük de Hatti kökenli olmaları <br />
b~1?mından, Anadolu'nun bu yerli halkının sonradan gelen <br />
Hıtitler'e yap_tıkları lcül~irel etkinin diğer kanıtlarıdır. öte <br />
yandan, kraliçe Aşmunikal'in sadece çiviyazısı ile yazıJ.ınıŞ <br />
m~ünde <br />
Nil:~ati'~ <br />
.şu sözleri okuyoruz: Büyük kraliçe Aşmuııikal, <br />
kızı. ~u iki mühürle, kurban listelerinde geçen <br />
Tuthaliya-Nikalmati ve ondan sonra gelen Arnuwanda · <br />
Aşmunikal'in sırası doğrulanmış olmakta <br />
fakat <br />
aynı <br />
zamanda çözülmesi çok zor bir sorun da doğm'aıctadır. Gerek <br />
HİTITLER <br />
kral Arnuwanda'nın gerek kraliçe Aşmunikal'in babaları <br />
Tuthaliya <br />
olarak <br />
verildiğine, Aşmunikal'in annesi ise <br />
Nikalmati adını taşıdığına göre, Arnuwanda ve Aşmunikal'in <br />
Tuthaliya- Nikalmati çiftinin çocukları, başka bir deyişle <br />
kardeş olmaları gerekmektedir. Bu durumda ortaya bazı <br />
varsayımlar çıkmaktadır: ı- İki kardeş, evlenmeden, kral ve <br />
kraliçe Unvanlarını alarak, devleti birlikte yönetmişlerdi; 2<br />
Daha sonra göreceğimiz Hitit yasalarında kardeşler arası <br />
evlilik yasaklanmış ve aksine hareket edenlere ölüm cezası <br />
konmuş olmasına karşın, iki kardeş evlenerek, kral ve kraliçe <br />
olarak hüküm sürmüşlerdi; 3- Eğer evli idiyseler ve bu evlilik <br />
.. <br />
kardeş evliliği değil de yasal bir evlilik ise, Aşmunikal, <br />
Tuthaliya-Nikalmati çiftinin öz kızı, Arnuwanda ise., babasının <br />
adı Tuthaliya olarak verildiğine göre, ya içgüveyisi giren bir <br />
damat,. yada Tuthaliya'nın evlat edindiği bir çocuktur. Bu <br />
varsayımlardan hangisinin doğru olduğuna karar verebilmek <br />
güçtür. bunların her birini destekleyen, yada desteklediği <br />
ileriye <br />
sürülen <br />
kanıtlar vardır. Bu çiftin hükümdarlığı <br />
zamanında bir takım felaketli olayların oluştuğunu dile <br />
getiren metinler ele geçmiştir. Diğer yandan, Tanrı Telipinu <br />
(bu addaki kralla aynı adı taşıyan bir de tanrı vardır) <br />
efsanesinde, adı geçen tanrının kraliçe Aşmunikal'e kızarak <br />
ortadan kaybolup, birlikte bolluk ve bereketi de götürdüğü<br />
 nün anlatılması, kamu oyunda, kardeşi ile evlenmiş olduğu <br />
için, kraliçenin günahkar olduğu inancının varlığına aracılık <br />
eden <br />
bir <br />
işaret sayılabilir. Bu çiftin evli olmadığını <br />
kanıtlamak için de, Hurri dilinde yazılmış bazı belgelerden <br />
yararlanılmaktadır. Bunlar, Taşmişarri adlı birinin hem <br />
Aşmunikal, hem de Taduhepa adlı kadınlarla birlikte <br />
düzenlemiş olduğu belgelerdir. Taduhepa 'nın adı kurban <br />
listelerinde Nikalmati ve Aşmunikal'den sonra geçmektedir. <br />
bu bakımdan, Taduhepa, Tuthaliya ve Arnuwanda'dan sonra <br />
Hitit tahtına oturan Şuppiluliuma'nın ilk karısı olarak kabul <br />
edilmekteydi. Oysa Hurri metinlerinde geçen Taşmişarri, çift <br />
adlı bazı Hitit krallarında da görüldüğü gibi, Arnuwanda'nın <br />
Hurca <br />
adı yani Taşmişarri =Arnuwanda <br />
ikinci <br />
Taduhepa da onun karısı olabilir. Buna göre Arnuwanda <br />
önce kız kardeşi ile evlenmeden devleti yönetirken, karısı <br />
ise, <br />
Taduhepa <br />
geri <br />
planda <br />
sadece <br />
bir <br />
eş <br />
olarak <br />
kalmış, <br />
Aşmunikal öldükten sonra görümcesinin yerine kraliçe <br />
ünvanını almıştı. Kraliçe ünvanı olan tawananna makamı, <br />
Hititler'de eşlerin ölümünden sonra da bir tür ana kraliçelik <br />
olarak sürerdi. Bu bakımdan eski krallardan sonra tahta <br />
geçen prenslerin zamanında da anneleri yada analıkları <br />
ünvanlarını bırakınazlardı. <br />
Arnuwanda-Aşmunikal çiftinin hükümdarlıkları zamanında <br />
Hititler için en büyük sorun, VIII. bölümde varlıklarından söz <br />
ettiğimiz Kaşkalar olmuştur. Merkezi bir otoriteye bağlı <br />
olmadan bağımsız boylar halinde yaşayan bu insanlar, Hitit <br />
Devleti'nin başında gerçek bir belaydı. Bazen başkente değin <br />
inen bu yağmacı boylar ile antlaşmalar yapılmış, fakat bir <br />
boy diğerinin Hitit kralı ile_ yaptığı_ antlaşmayl~ kendini bağlı <br />
sayınadığı için, mutlaka bır tanesı saldırı halinde olmuştur. <br />
Kaşkalar ile kuvvet zoruyla ~aşa &lt;?_ıkamay~n Ar~u~an~8:-Aş<br />
 munikal çifti, aşağıdaki m~tinde ozetle goreceğımız gıbı tek <br />
çareyi tanrılara yakarmakta bulmuşlardır: Majeste, BUyük <br />
Kral Arnuwanda ve BUyük Kraliçe Aşmunikal şöyle söyler <br />
•yalnız Hatti tllkesi siz tannlara karşı se.f (temiz) bir tllkedir. <br />
Siz tannlara yalnız biz Hatti tllkesinde saygı gösteririz. Siz <br />
tannlar, tanrısal içgUdUnUzl~ ~ilirsiniz ki; tapınaklarınızla <br />
kimse bizim kadar ilgilenmemıştir. Ve siz tannların malları, <br />
gUmUşü albnı, hayvan biçimli kaplan (rhyton denilen <br />
kaplar) 've elbiseleri ile kimse bizim kadar ilgilenmemiştir. <br />
Ayrıca, gUmüş ve albn tanrı yontulan il~ tannların <br />
vücudunda <br />
(yontularındaJ ne eskimlş ise, tanrıların <br />
aletlerinden hangileri es~ş ~~, onları bizim kadar ~se <br />
yenilememiştir. ayrıca, kimse sızın kurbanlarınızda temizliğe <br />
bu Jlenli uymamış, gllnl~,, aylık ve yıllık bayr~~ <br />
böylesine yerine getirmemıştir. (Oysa)siz,tannl~ <br />
hizm~tli<br />
leri ve kentleri angarya ve haraca zorlandı ve hizmetçileriniz <br />
kadın ve erkek köle durumuna getirildi. Siz tannlara ben <br />
BUytlk Kral Arnuwanda ve Büyük Kraliçe Aşmunikal her <br />
konuda saygı gösterdik. Biz, sizin ekmek .ve sarap <br />
kurbanlannızla, besili sığır ve koyunlarınızı yeniden <br />
vereceğiz. (Siz) bizim tarafımızı tutun! Düşmanın Hatti <br />
Ulkesine nasıl saldırdığını, Ulkeyi nasıl yağmalayıp ele <br />
geçirdiğini size söyleyip, sizin nezdinizde onlardan davacı <br />
olmak istiyoruz. Bu Ulkeler, siz gökyüzü tannlannın ekmek <br />
şarap ve diıer eşyalarınızı verirlerdi (şimdi bunlar hara'c:a <br />
bağlandı). işte buralardan, rahipler, tanrı anaları (yani <br />
rahibeler), kutsal rahipler çalgıcı ve ilahiciler sllrllldü, <br />
tannlann dinsel törenleri (iptal edildi) ve eşyalan oradan <br />
atıldı. Oradan Arinna kentinin Güneş Tanrıçası'na ait <br />
gllmüş, altın, tunç ve bakır güneş kursları ve hilaller ile <br />
bayram elbiseleri (yani tören elbiseleri), gömlekler, kurban <br />
ekmekleri, şaraplar ve kurbanlık sığır ve koyunlar gasp <br />
edildi. Bu Ulkeler, Nerik, Hurşama, Kaştama, Himuwa, <br />
Zalpuwa ve diğerleridir. Sizin bu tllkelerde sahip olduğunuz <br />
tapınaklan Kaşkalar yıktılar, siz tannlann yontıılannı <br />
kırdılar, rhyton 'lan, gllmüş, altın ve bronz kaplan ve sizin <br />
bronz gereçlerinizi ve elbiselerinizi yağmalayıp paylaştılar. <br />
Rahipleri, çalgıcı ve ilahi okuyuculan, aşçıları, fırıncıları, <br />
çiftçi ve bahçıvanlan da aralarında paylaşıp, köle ettiler. <br />
Kaşkalar her şeyinize sahip oldıılar. Bu yüzden, bu tllkelerde <br />
kimse adınızı bile anmıyor; kimse size kurban sunmuyor ve <br />
sizin için bayram düzenlemiyor. Buraya, Hatti tllkesine de <br />
kimse sizin için vergi getirmiyor. Sizlere hiçbir yerden <br />
rahipler, çalgıcılar gelmiyor. Kimse size güneş kursları, <br />
hilaller, altın ve gllmilş ile elbiseler vermiyor; ekınek, şarap <br />
ve hayvan kurban etmiyor. Size bu ülkeleri (yani Kaşkalar'ın <br />
yağmaladığı tllkeleri) saydık. Şimdi size sürelcli yalvarıyoruz. <br />
Kaşkalar buraya, Hattuşa'ya değin geldiler; Tuhaşuna ve <br />
Tahantariya kentlerini vurup, kapılara kadar indiler. Biz, <br />
tanrılara saygılı olduğumuzdan, onların bayranılanna <br />
özellikle özen gösteriyoruz. Fakat Nerik ili Kaşkalar'ın elinde <br />
olduğundan, Nerik'in Fırbna Tanrısı ve diğer Nerik tanrıları <br />
için, <br />
kurbaulan Hattuşa'dan Nerik yerine, Hakmişa'ya <br />
yollamak istiyoruz. Kaşkalar'ı çağırıp, armağanlar verip, ant <br />
içiririz. 'Nerik Fırtına Tanrısı'na gönderdiğimiz l..-ıırbanlara <br />
dokunmayın, yolda onlara saldırmayın!' Ancak, onlar <br />
armağanlan alıp, ant içerler. Ama, ayrılınca andı bozar ve <br />
tanrıların sözUnii küçük görürler, Fırtına Tanrısı'nın andının <br />
mllhrünü kırarlar, Hatti'dEin giden kurbanlara saldırırlar. Bu <br />
duanın en ilgi çekici yönü, tanrılara Kaşkalar'dan <br />
yakınılırken Kaşka saldırılarının önlenmesinin, tanrıların da <br />
çıkar~arı bakımından gerekli olduğunun, yani Kaşkalar---<br />
 durdurulamazsa, <br />
bundan en fazla tanrıların kendilerinin <br />
zarar göreceğinin vurgulanmasıdır. Buna, tanrılara bir tür <br />
şantaj yapılması da denebilir. Hititler'in ikinci yakınma <br />
konuları da, Nerik ve yöresindeki kentlerin Kaşkalar'ın <br />
elinde olması yüzünden, Hitit pantheon'u içinde çok önemli <br />
bir yer tutan Nerik Fırtına Tanrısı'na armağan ve kurban <br />
yollanamaması, Nerik yerine Hakmiş kentinde kurulan Fırtına <br />
Tanrısı tapınağına gönderilmek istenen eşyanın da yine <br />
Kaşka saldırılarından kurtulamamasıdır. Hakmiş kenti, <br />
bugünkü Amasya'dır. Nerik kentinin yeri ise, henüz <br />
bilinememekle beraber, bunun da kral Hantili döneminde <br />
Kaşkalar'ın eline geçen, Karadeniz Bölgesin'de bir yer olması <br />
gerekmektedir. <br />
Kaşkalar'ın beylerine yapılan toprak bağışlarına ait belgeler <br />
de elimize geçmiştir. Toprak sahibi yapılan Kaşka boylarının <br />
Hititler'e dost bir topluluk haline dönüştürülmesi ve ekonomik <br />
açıdan Hatti ülkesine bağlanmasının amaçlandığı belli <br />
olmaktadır. Kaşka beylerine içirilen andlarda ise, Kaşka<br />
 lar'ın Hitit kralına karşı ihanet girişiınlerinde bulunmamala<br />
kışkırtırsa, <br />
rı, eğer biri kendilerine bir elçi gönderir de onları kötülüğe <br />
onu yakalayıp majeste Hitit kralı önüne <br />
çıkarmaları istenmektedir. <br />
Sözünü ettiğimiz toprak bağışı belgeleri üzerinde, kral <br />
Arnuwanda ve kraliçe Aşmunikal yanında, bir de tuhkaııti <br />
unvanını taş\yan Tuthaliya adında üçüncü bir kişi <br />
bulunmaktadır. Bunun kim olabileceğine dair bazı varsayım<br />
 lar ileri sürülmektedir. <br />
10. ŞUPPİLULİUMA 'NIN ÖNCESİ VE SONRASI <br />
Arnuwanda ve Aşmunikal'den sonra Hitit tahtına oturan ve<br />
<br />
Büyük İmparatorluğun ilk güçlü kralı olarak tanıdığımız <br />
Şuppiluliuma'nın egemenlik döneminin öncesi Hitit tarihinin <br />
µelge açısından kısır ve bu yüzqen de üzerinde hala <br />
tartışmalar olan bir kesitidir. İÖ 1380 '!erde başa geçtiği <br />
anlaşılan Şuppiluliuma'nın özellikle askeri alandaki faaliyet<br />
leri, oğlu ve halefi 2. Murşili tarafından ayrıntılı bir biçimde <br />
kaleme alınmış olmasına karşın Murşili, dedesinin adını hiç <br />
bir yerde vermemiştir. Ancak, yine babasının döneqıinde <br />
başlayıp, 20 yıldır süregelen bir veba salgınına karşı <br />
tanrılara yakardığı bir dua metninde, Murşili, babası <br />
Şuppiluliuma'nın, Hitit Krallığı'nı Genç Tuthaliya adlı bir <br />
kraldan zorla ele geçirdiğini anlatmaktadır. Diğer yandan bir <br />
başka belge üzerinde kırık bölümlerinin tamamlanması ile <br />
Şuppiluliuma'dan önce bir 2. Hattuşili'nin varlığı daha <br />
· ortaya çıkmaktadır. Ancak yapılan tamamlamanın doğru <br />
olup olmadığı başka belgeler yardımıyla kontrol edilemediği <br />
için, sözühü ettiğimiz kırıklı tablet, bu kralın gerçekten <br />
varolduğu ya da yok sayılması ile ilgili yorumların <br />
çatışmasına neden olmaktadır. Bu kral gerçekten v~rsa, <br />
acaba 2.Tuthaliya'dan önce mi başa geçmiştir? Böylece"VIII. <br />
bölümün sonunda sözünü ettiğimiz zaman boşluğu doldurula<br />
bilir mi, bunu kesinlikle bilemiyoruz. Kesin olarak bilinen şey, <br />
Şuppiluliuma'nın 3. Tuthaliya olarak da kabul edebileceğimiz <br />
Genç Tuthaliya'dan tahtı zorla almış olmasıdır. Öyleyse, bu <br />
Tuthaliya kimdir? Acaba bu Tuthaliya ile, Arnuwanda-Aş<br />
 munikal zamanındaki toprak bağışı belgelerinde adı geçen <br />
tuhlanti <br />
unvanlı Tuthaliya <br />
aynı mıdır? bir belgede <br />
Tuthaliya'nın oğlunun oğl~ Tuthaliya biçimindeki bir <br />
anlatımın bulunması, bu eşitliği doğrular görünmektedir. Bu <br />
durumda Arnuwanda'nın, karısı Taduhepa'dan olma oğlu, <br />
halası AşmunikaJ'in kraliçeliği sırasında tuhlcanti unvanıyla <br />
devlet işlerinde rol almış, olasılıkla kendi annesinin <br />
36 <br />
kraliçeliği döneminde de bu görevde kalmış, sonunda babası <br />
Arnuwanda'nın ölümü ile boşalan tahtın sahibi <br />
olmuşsa <br />
~~• kısa bir süre sonra Şuppiluliuma tarafından öldürülmüş<br />
 tür. Bu varsayım akla şu soruyu getirmektedir: Şuppiluliu<br />
 ma'nın taht üzerindeki iddiası nereden kaynaklanıyordu? <br />
Y~k~~ ,zamanlarda, Tokat'ın Zile tlçesi yakınındaki Maşat <br />
Ho~ t~ ya~ılan kazılarda bulunan bir mühür üzerinde, <br />
Şuppıluliuma nın babası olarak Tuthaliya verilmektedir Bu <br />
G?nçTut~.a~ya, ya da diğer adıyla 3. Tuthaliya değil, kr~liç~ <br />
Nıkalmatı nın kocası ola.n. 2. Tutha~ya olmalıdır. Eğer bu <br />
varsayımdan hareket edilirse, Şuppıluliuma da Arnuwanda <br />
v~ ~şmunikal'i.n. en küçük kardeşidir ve yaşça onlardan <br />
k~ç~ ~lduğu ıçın babası Tuthaliya'nın ölümünden sonra <br />
yonet~m~ ele alamamış, tahta ağabeyi ve ablası ortaklaşa <br />
geçmı~tır. Ancak ağ~beyinin '&gt;lümünde boşalan krallığa <br />
yeğenı Genç <br />
bertaraf <br />
Tuthaliya'~ın geçmesini hoş görmemiş ve <br />
ederek, olgun bır yaşta devletin yönetimini ele <br />
almıştır. <br />
Şuppiluliuma•~ oğlu ve halefi 2. Murşili bu olayı veba <br />
dualarında şoyle anlatmaktadır: Genç Tuthaliya Hatti <br />
Ulkesinde egemen ilcen, ona bütün prensler, memurlar ve <br />
askerler bağhlık andı içmişlerdi. Babam da ona bağhlık andı <br />
içmişti. Fakat babam Tuthaliya'yı cezalandırmaya kalbşın· <br />
ca, prensler, soylular , Hattuşa'daki yüksek memurların <br />
hepsi babamın tarafını tuttular ... Tuthaliya 'yı ve ona yardım <br />
eden kardeşlerini öldürdüler, (ailesinin diğer bireylerini ise) <br />
Alaşiya 'ya yolladılar. Buna karşın siz tannlar, efendilerim, <br />
babamı korudunuz. Hatti Ulkesinin topraklan düşman eline <br />
geçtiğinde, bl!bam onlara karşı sefere çıhp, onlan yendi, <br />
topraklan gen aldı. Düşman Ulkelerinden de topraklan Hatti <br />
~esine <br />
katb. Onun döneminde Hatti Ulkesi iyi idi, UJkedeki <br />
ınsanlar, sığırlar ve koyıınlar çoğalıyordu. Fakat, siz <br />
<br />
tanrılar, efendilerim, (sonradan) Genç Tuthaliya'nın öcllnu <br />
babamdan aldınız; babam, Tuthaliya'nın katli yüzllnden <br />
öldll. Babamın tarafını tutan prensler, beyler, memurlar ve <br />
askerler de bu yüzden öldüler. Hatti ülkesi de bu yüzden <br />
perişan oldu. Şimdi veba daha da kötüleşti; Hatti ülkesi ağır <br />
zarara ·uğradı. Tanrılar, şimdi ben Murşili, size babamın <br />
suçunu itiraf ettim. Babam (işlediği suçun affedilmesi için) <br />
kurbanlar yapmışb. Ama, Hattuşa böyle kurbanlar yapma<br />
mışh ... Şimdi ben, Murşili, size efendim olan tanrılara ülke <br />
adına da kefaret ödiyeceğim. Siz tanrılar, efendilerim, <br />
Tuthaliya'nın (dökülen) kanının öcllnll almak istiyorsunuz, <br />
(ama) Tuthaliya'yı öldürenler (yaptıklarını) ödediler, Hatti <br />
ülkesi de ödedi. Şimdi, (felaket) benim üzerime de gelince, <br />
ben de tüm ailenıle kefan~t ödeyeceğim ... Ben kötll bir şey <br />
yapmadığıma ve günah işlemiş olanlardan kimse hayatta <br />
kalmadığına göre ... benim yakarışlarımı duyunuz! ... (herkes <br />
ölünce) size .kimse kurbanlar getirmez ... Vebayı kovunuz, onu <br />
dllşman ülkelere gönderiniz. Hatti ili.kesine karşı yine iyi <br />
olunuz! Ben sizin bir rahibiniz ve hizmetçiniz olduğuma göre, <br />
bana karşı merhametli olunuz. Kalbimde.ki bu acıyı ve <br />
ruhumda.ki bu korl.,ıyu alınız! Bu duada da dikkati çeken <br />
nokta, veba salgınının ülkeden uzaklaştırılmasında tanrıların <br />
çıktırının olacağı, aksi halde ta:1rılara kurban sunup, dua <br />
edecek .kimsenin kalmıyacağı gozdağının vurgulanmasıdır. <br />
Bugünkü Kıbrıs ile eşitlenen Alaşiya 'nın,. sürgün ye!i ol~rak <br />
seçilmesi de ilginçtir; bu ada daha sonrakı krallar donamında <br />
de sürgünlerin yollandığı bir yer olarak kullanılıyordu. <br />
Şuppiluliuma tahtı ele geçir~~!nd~ siy~s~l. du~umun iyi <br />
olmadığı, Hatti topraklarının buyuk bır kesımının duşmanlar~ <br />
kaptırıldığı, yukarıdaki veba_ ~-ua.~ı~?a . ~a açıkça . be~lı <br />
olmaktadır. Tarih boyunca gorulduğu gıbı, devletlerın ıç <br />
karışıklıkları düşmanların vayılma doğrultusundaki ·istekleri• <br />
HİTİTI..ER <br />
Şuppiluliumo·yo on üç mühür <br />
baskısı. <br />
ni sürekli çogaitmış, her zayıflama, istila ve toprak <br />
kayıplarını beraberinde getirmiştir. Fa.kat Şuppiluliuma daha <br />
prensliğinden başlayarak, genellikle hasta olduğu anlaşılan <br />
babasını askeri faaliyetlerde temsil ettiğinden, kral olunca <br />
çok deneyimli ve yetenekli bir komutan olarak, düşman <br />
ülkelerle başa çıkmayı başarabilmiştir. Oğlu 2. Murşili <br />
tarafından anlatılan icraatına göre, Şuppiluliuma babasının <br />
Kaşkalar ile yaptığı savaşlarda büyük yararlılıklar göster<br />
miş, ayrıca Kaşka korkusu yüzünden boşalmış ola11 sınır <br />
bölgelerinde kaleler ve tahkimatlar yaptırarak, kaçan halkı <br />
yeniden buralara yerleştirmiştir. Ayrıca Hatti ülkesinin <br />
doğusunda, bugünkü Kuzeydoğu Anadolu'ya yerleştirilen <br />
Hayaşa ile Anadolu'nun batı ya da güneybatısındaki <br />
Arzawa'ya karşı girişilen seferlerde de yine önemli bir rol <br />
oynamıştır. Askerlikten anladığı ve bu işi sevdiği, savaşlara <br />
hep gönüllü olarak katıldığı, bunu belirten bölümlerde11 <br />
anlaşılmaktadır: Bllyükbabam (yani Murşili'nin adını hiç <br />
vermediği bllyükbabası, doğal olarak Şuppiluliuına'nın da <br />
babası) Kaş.kalı Piyapili'nin ya.klaştığını duyunca, kendisi <br />
hasta olduğundan sordu 'Kim gidecek?', babam dedi lci 'Ben <br />
gideceğimi' . Böylece, bllyll.kbabam, babamı yolladı. Babam, <br />
büyllkbabama şöyle dedi 'Ey efendimi Arzawalı düşmana <br />
karşı beni gönder!'. Böylece büyükbabam Arzawalı düşmana <br />
karşı babamı gönderdi. <br />
Şuppiluliuma krallık tahtına çıktığı zaman, herhalde uzun bir <br />
süre Anadolu içindeki kargaşanın yatışması ile uğraşmak <br />
zorunda kalmıştı. Krallığının ilk yıllarında Toros sıradağları<br />
 nın ötesine doğru yayılma girişiminde bulunmuşsa da, <br />
anlaşıldığına göre bunda pek başarılı olamamıştı. İlk olarak, <br />
bugünkü Elazığ dolayları ile eşitlenebilen İşuwa ülkesi ile bir <br />
çatışması olmuş, arkasından Mitanni kralı ile arasında bir <br />
sürtüşme başlamıştı. Mitanni kralına gel dövüşelim diye <br />
37 <br />
HİTİTLER <br />
haber göndermesine karşın, kral, başkenti Waşukanni'den <br />
çıkmamış, Hitit ordusu oraya ilerleyince, herhalde Mitanni <br />
kuvvetlerince yakılan ekinler ve kapatılan kuyular yüzünden <br />
aç ve susuz kalarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu sırada <br />
Mitanni kralı Tuşratta'nın eline geçen ganimetler, Mısır <br />
firavunu 3. Amenofis'e <br />
armağan edilmişti. Hatti-Mitanni <br />
çekişmesinin Şuppiluliuma aleyhine sonuçlanması üzerine, <br />
Kaşkalar tekrar <br />
saldırıya geçmişler ve kral, yayılma <br />
siyasetini bir süre için terk edip, iç düşmanlarla savaşmak <br />
için <br />
kuzeye yönelmişti. Kaşkalar yatıştırılınca, tekrar <br />
güneydoğuya ağırlık verilebilirdi, ki 2. Murşili'nin babası ile <br />
ilgili anlattıklarından böyle olduğunu anlıyoruz. Ancak <br />
yayılma siyasetini yeniden başlatmadan önce, Anadolu <br />
içindeki <br />
güvenliğin sağlama alınması gerekiyordu. <br />
r,üzd~~• ö~celikle Anadolu'nun <br />
Bu <br />
doğusundaki Azzi-Hayaşa <br />
ülkesı ile_bır_ antlaşma yapıldı. Bu antlaşmayı pekiştirmek için <br />
de Şuppiluliuma, Hayaşa kralı Hukkana'ya kızını vermiş, <br />
fakat <br />
antlaşma metnine, <br />
göreneklerin <br />
ayrı <br />
ilci <br />
ülke <br />
arasındaki gelenek <br />
olduğunu, bu nedenle kızının eşlik <br />
haklarının korunması için bazı koşulları kabul etmesi <br />
gerektiğini de koymuştu. Örneğin, karının kız kardeşi ya da <br />
bir başka kadın akrabası sana gelirse, ona yiyecek, içecek <br />
ver; yiyin, için ve neşelenin, ama onunla cinsel ilişkiye <br />
girmeye kalkışma. Buna izin verilemez ve bunun cezası <br />
ölümdür! sözleriyle Hukkana uyarılmıştı. Antlaşmaya göre, <br />
gerektiğinde isyan ya da savaş halinde silahla yardıma <br />
koşmak, düşmanın ihanetini haber vermek, tutsakları geri <br />
vermek gibi yükümlülükler de getirilmişti. Aynı amaçlara, <br />
yani, siyasal alanda güçlenmeye yönelik bir antlaşma da <br />
Kizzuwatna kralı Şunaşşura ile imzalanmıştı. Mitanni ülkesi <br />
nasıl Hatti ile Mısır arasında bir tampon oluşturuyor idiyse, <br />
Kizzuwatna <br />
da <br />
Mitanni <br />
ile <br />
Hatti <br />
arasında aynı rolü <br />
oynuyordu. Bu bakımdan, zamanla yine Mitanni yanında yer <br />
alan bu ülkenin tekrar Hititler'in yanına çekilmesi gerekmişti. <br />
Böylelikle, gerek Mitanni'ye karşı durum sağlamlaştırılmış, <br />
gerekse Suriye yolu açılmış olmaktaydı. Antlaşma yapılan <br />
Kizzuwatna kralının adının Şunaşşura gibi tam anlamıyla <br />
İndo-Ari bir kökene sahip olması dahi, Mitanni'nin yönetici <br />
sınıfının buraya da el atmış olduğunu göstermeye yeterli bir <br />
kanıttır. Şuppiluliuma bu yüzden Kizzuwatna'yı kendi yanına <br />
çekerken, çok akıllı bir dil kullanmıştı: Hurriler Şunaşşura'ya <br />
köle diyorlardı. Şimdi ise, majesteleri (yani Hitit kralı) onu <br />
gerçek bir kral yaptı... Şunaşşura majestenin huzuruna <br />
gelince, majestenin büyü.kleri onun önünde ayağa kalkacak, <br />
kimse oturur durumda kalmayacak. Mitanni kralının, <br />
armağanlar vererek Kizzuwatna kralını küçük düşürmesini <br />
önlemek amacıyla, antlaşmaya şöyle bir bölüm de eklenmişti: <br />
Horlar, Şunaşşura'nın Hurri kralından ayrılıp, majeste ile <br />
anlaştığını duyar da, Hurri kralı majesteye kutlama <br />
armağanları yollarsa, <br />
ben, <br />
majeste <br />
Hurri kra~dan <br />
Şunaşşura dolayısıyla verilen bu armağanı kabul etmıyece<br />
 ğim. Böylece Şunaşşura, alınıp-satılan bir köle durll:mund~~ <br />
çıkarılmış olacaktı. Antlaşmanın diğer maddelerınde ıki <br />
devlet arasındaki sınırlar da belirleniyor, gerekli durumlarda <br />
Kizzuwatna'nın kaç piyade ve kaç arabalı asker gö~?~:ec~<br />
ği saptanıyordu. Herhalde, Kizzuwatna kralını ağır yukuml~<br />
lükler <br />
altına sokarak <br />
ürkütmemek <br />
için, <br />
askerlerın <br />
beslenme işini Hitit kralı üstlenmişti. Ayrıca, suçluların <br />
bu <br />
geriye <br />
verilmesi <br />
de <br />
konu edilmişti. İki kral arasına <br />
arabozuculuk sokmak isteyeceklerin bulunacağını da hesaba <br />
katan Şuppiluliuma, aralarında gönderilecek elçilerin gerçek <br />
ve doğruluğuna güvenilebilir haberler taşımaları konusunda <br />
da titizlik göstermişti. Yollanan haber, bir tablette yazılı <br />
olarak da sunulacak, eğer elçinin söyledikleri ile tabletteki <br />
haber birbirini tutuyorsa, elçiye güvenilecekti. <br />
Kizzuwatna ile antlaşma yapılıp, bu ülkenin arkad_a!1 <br />
saldırrnıyacağı konusunda güvenceye sahip olunca, Hıtıt <br />
orduları Kuzey Suriye üzerinde baskı kurmaya başla?'lış~ardı. <br />
Hurri kuvvetlerinin bir bölümü de yenilmiş, Şuppıluliuma, <br />
Kinza ( = Kadeş, bugün Humus kentinin güneybatısındaki <br />
Tel1 Nebı Mend) ve Amurru (bugün Trablusşam yakınların<br />
 daki kıyı kesimi ) Bölgeleri'ni ele geçirmişti. Ayrıca kıyı <br />
kesiminden doğuya doğru içerlere girip, Hurri egemenlik <br />
38 <br />
·alanında kalan Kargamış kentini de kuşatmıştı. Kuşatma <br />
sırasında Lupakki ve Tarhuntazalma <br />
adında iki generali, <br />
bugünkü Bika Vadisi'ndebulunan Amka ülkesine göndermişti. <br />
Bunlar, Amka'yı yağmalayıp pek çok tutsak, sığır ve kayım <br />
getirmişlerdi. Bu hareket aslında Mısır nüfuz bölgesine <br />
saldırmak anlamına geliyordu. Ancak bu arada Mısır <br />
firavunu <br />
Tutenkaınon ölmüş, devlet başsız kalmıştı. <br />
Olasılıkla kendilerini güçsüz duydukları için olacak ki, Mısır <br />
tarafından bir karşı saldırı olmamıştı. Bu sırada Mısır <br />
kraliçesinden Şuppiluliuma'ya bir elçi geldi; elçinin elindeki <br />
belgede şöyle yazıyordu: Benim kocam öldü. Oğlum ise yok. <br />
Senin çok oğlun olduğu söyleniyor. Sen oğullarından birini <br />
bana verecek olursan, o benim kocam olur. Ben asla <br />
kölelerimden birini seçip, kendime koca yapmam. Şuppiluli<br />
 uma bu haberi dinleyince büyü.kleri toplantıya çağırdı ve <br />
onlara dedi ki: 'Böyle bir şey yaşamım boyunca başıma <br />
gelmedi'. Sonra Hattuşaziti'yi şu emri vererek Mısır'a yolladı <br />
'Git ve bana doğru haberi getiri Onlar belki beni aldabyorlar, <br />
belki efendilerinin bir oğlu vardır. Sen işin doğrusunu bana <br />
bildir! Bu habercinin <br />
Mısır'a gönderilmesinden <br />
sonra <br />
Kargamış kuşatması Hititlerce başarı ile tamamlanıp, kent <br />
fethedildi. <br />
Kuşatma 7 gün sürmüş ve 8. gün kent <br />
Şuppiluliuma'nın eline geçmişti. 2. Murşili babasının bu <br />
başarısından şöyle söz etmektedir: Babam tannlardan <br />
korktuğundan, yııkarı kentte tapınaklara kimseyi sokmadı, <br />
kendisi de tek bir tapınağa yanaşmadı, hatta onlara saygı <br />
gösterdi. Fakat aşağı kentteki halkın gilmilş, albn ve tunç <br />
eşyalannı alıp, Hattuşa'ya taşıdı. Saraya getirdiği tutsakla<br />
rın sayısı 3.330 idi. Hititler'in ülkelerine götürdüklerinin <br />
sayısı ise belli değildi. Sonra oğlu Şarrikuşuh'a Kargamış <br />
kenti ve ülkesinin yöneticiliğini verdi; onu kral yapb. <br />
Şuppiluliuma'nın Ön Asya içindeki siyaseti bu bölümlerle <br />
gayet <br />
açık bir biçimqe ortaya konmaktadır. Yapılan <br />
antlaşmalar, olmadığı zaman güce başvurulması, kazanılan <br />
toprakları merkezi otoriteye kesinlikle bağlı oğulların· <br />
yönetimine terk etmek, bu Hitit kralırun gerçekten iyi bir <br />
devlet adamı ve iyi bir asker olduğunu göstermektedir. <br />
Kargamış kralı olan oğlunun adı başka kaynaklarda Piyaşili <br />
olarak geçmektedir. Şarrikuşuh bir Hurri adı olduğuna göre, <br />
belki de çoğunluğu Hurri kökenli olması gereken Kargamış <br />
kenti halkına hoş görünmek için bu ikinci ad prense takılmış <br />
olabilir; tanrılara karşı saygılı davranmak da, yine aynı <br />
taktik amaca yönelik olsa gerektir. Aynı işlem Halep için de <br />
uygulanmış, Şuppiluliuma oraya da oğullarından rahip <br />
unvanı ile bilinen Telipinu'yu göndermiştir. Kargamış'ın Hitit <br />
egemenliğine girmesinden sonra, Mısır'a doğru haber <br />
getirmesi <br />
için gönderilen elçi sonunda geri dönmüştü. <br />
Yanında Mısır elçisi Hani de vardı. Bu elçinin Mısır <br />
kraliçesinden getirdiği haberde şöyle deniyordu: Sen neden <br />
'beni aldatıyorlar' diyorsun? Benim oğlum olsa idi, benim ve <br />
ülkemin bu utanc~ yabancı bir ülkeye yazar mıydım? Ben <br />
başka ülkeye değil,yalnız sana yazdım. Senin için oğlu çok <br />
diyorlar. Birini bana veri O, bana koca, Mısır'a,kral olsun! <br />
Şuppilu~~ma'nın t::11sır:1~ ilişkileri, yukarda adı geçen iki <br />
g?neralinın Amka ~~sını yağma etmesine değin iyi gitmişti. <br />
Fırav:un. 4. Amenofıs ın <br />
taht~ <br />
geçişini kutlamak <br />
için <br />
Şuppiluliuma ona armağanlar gondermişti. Fakat Amka'da <br />
Hititler'in <br />
görünmesiyle, <br />
Suriye <br />
topraklarındaki küçük <br />
k:all~J&lt;lar, ~ısır vr:ı Hitit güçleri arasında kalmış ve iki yanlı <br />
bır sıyaset ızlemeğe çalışmışlardı. Şuppiluliuma bunları da <br />
kendi emri altına almayı başarmış ve yanına çekmeyi bilmişti <br />
Şuppiluliuma'nın nüfuz alanı artık Mısır sınırına kad~ <br />
dayanmıştı. Anlaşıldığına göre, Mısır ile doğrudan bir <br />
çatışmaya girmeye de istekli değildi. Mısır kraliçesinden <br />
~lumlu yanıt ?~tine~, oğullarından Zannanza'yı Mısır'a <br />
fıravun olmak ıçın gondermeye karar verdi. 2. Murşili'nin <br />
anlatımı ile artık Hatti ve Mısır sürekli dost kalacaklar'dı. <br />
Ama bu istek gerçekleşemedi. Şuppiluliuma'nın kraliçenin <br />
ilk mektubu üzerine harekete geçmeyip beklem;si, Mısır'da <br />
tahta geçme tutkusuna sahip kişilere zaman kazandırmıştı. <br />
Onlar da kendi p~anlarını uygulamak için hazırlanmışlardı. <br />
Sarayhlardan <br />
hırı, tahtı çoktan <br />
ele geçirmişti. Zannanza <br />
Mısır'a-varmadan yolda öldürüldü. Mısır kronolojisine gör;<br />
yak. İÖ 1350'lerde oluşan bu olay, Şuppiluliuma tarafından <br />
haber alınınca, kral Zannaza için ağıtlar yakh; tanrılara <br />
şöyle dedi: 'ey tanrılar!' Ben bir kötülük yapmadım, ama <br />
Mısır halh bana bunu yapb. Şimdi de sınırlanma saldırdılar. <br />
Hititler'in reaksiyonu doğal olarak sert oldu. Şuppiluliuma <br />
sefere çıktı ve Mısır yaya ve arabalı askerlerini yendi. <br />
Yakaladığı tutsalclan üllcesine getirdi. Bu galibiyetin, Mısır <br />
topraklarında olmadığı, yenilen Mısır güçlerinin Mısır <br />
ordusunun tümünü oluşturmadığı sanılmaktadır. Fakat ne <br />
olursa olsun bu çatışma, daha ilerde Kadeş Antlaşması ile <br />
bitecek olan Mısır-Hitit savaşına yol açan bir olaydı. <br />
Mitanni ile ilk sürtüşmesi başarısızlıkla sonuçlanan Şuppilu<br />
 liuma düşmanı olan bu ülkenin içişlerini her zaman dikkatle <br />
izlemiş ve patlak veren bazı iç çekişmeleri kendi lehine <br />
kullanmak istemişti.Fakat Mitanni kolayca çözümlenebilecek <br />
bir sorun değildi. Şuppiluliuma'nın geri çekilirken bıraktığı <br />
ganimetleri Mısır'a armağan gönderen 3. ve 4. Amenofis'e <br />
yazdığı mektuplarda kızına selam söylemesinden, kızlarından <br />
birini Mısır sarayına gelin gönderdiği anlaşılan Tuşratta'nın <br />
ön Asya içindeki ilişkileri sağlam temellere dayanmaktaydı. <br />
Bu kralın tahta geçişi sırasında çıkan kargaşalıklarda <br />
Şuppiluliuma, kendi tarafına çekmeyi başardığı Artatama <br />
adlı birini başa geçirmeye çalışmıştı. Olasılıkla Mısır <br />
güçlerine karşı elde ettiği başarılardan sonra Hatti kralı, <br />
Mitanni üzerine ikinci bir ı,efer düzenlenmiş, Waşşukanni'yi <br />
yağmalamıştı. Bu yenilgi üzerine Mitanni ülkesinde bazı <br />
soylular Tuşratta'ya karşı ayaklanmışlar ve onu öldürmüşler<br />
 di. Ülke, güçlenmeye başlayan Asur ve Yukarı Dicle <br />
Bölgesi'nde olduğu düşünülen Alşe arasında paylaşılmıştı. Bu <br />
savaşımlar arasında Mitanni tahtına geçmek isteyen <br />
Mattiwaza. Hitit ülkesine kaçarak, Şuppiluliuma'ya sığındı. <br />
Hatti kralı ona kızım verdi ve bir antlaşma yaptı.Adı geçen <br />
H1T1TI.ER <br />
Şunoşuro ile Kizzuwotno orasındaki antlaşmanın metni. Ba. 10408. Eskı <br />
Şark Eserleri Müzesi -lstanbul. <br />
antlaşl}lada Şuppiluliuma şöyle diyordu: Kral Tuşratta'nın <br />
oğlu Mattiwaza'yı elinden tuttum; onu babasının tahbna <br />
oturtacağım. Büyüle bir ülke olan Mitanni, mahva uğramasın <br />
diye, kızının batırma büyüle Hatti kralı, bu üllceyi yeniden <br />
canlandırdı. Tuşratta'nın oğlu Mattiwaza'yı elinden tuttum <br />
ve kızımı ona eş olarak verdim. Mattiwaza kralı olduğuna <br />
göre, Hatti üllcesinin kralının kızı da Mitanni üllcesinde <br />
kraliçedir. Sen, ey Mattiwaza, kızımın üzerine başka ka~ <br />
alına! Ona, başka bir kadın eşdeğer duruma gelınesin; kızımı <br />
ikinci kadın derecesine indirme. Mattiwaza, gelecekte benim <br />
oğullarımın gerçek kardeşi ve eşitidir. Mattiwaza'nın <br />
çocukları da benim çocuk ve torunlanmın eşiti olacakbr. <br />
Hatti ve Mitanni üllcesinin halkı gelecekte birbirlerine kötülük <br />
etmeyeceklerdir ... Hatti üllcesi kralı savaşa giderse Mitanni <br />
kralı da onunla gidecektir. Mitanni'nin düşmanı olan,· <br />
Hatti'nin de düşmanı olacakbr. Hatti'nin dostu olan, <br />
Mitanni'nin de dostu olacakbr. Bundan önceki bölümde de <br />
değindiğimiz gibi, Hitit desteği ile ayakta duran Mitanni, <br />
özellikle Kargamış kralı olan Hitit prensi Şarrikuşuh (diğer <br />
adı Piyaşili)'un çabalarına karşın, Şuppiluliuma'nın ülkede <br />
çıkan ve olasılıkla Suriye seferlerinde alınan tutsaklardan <br />
kaynaklanan bir veba salgını sonucu ölmesi ile, Asur baskısı <br />
altında çökmüştür. <br />
Şuppiluliuma'mn dış siyasetinde önemli bir rol oynayan <br />
sülaleler arası evlilikler, yalnız Hitit sarayından başka <br />
ülkelere prenses gönderilmesi ile kalmamış, Şuppiluliuma da <br />
başka sülalelerden kadınlar almıştı. Belgelerde bu kralın <br />
eşlerinden biri olarak, Babilli bir prensese rastlıyoruz. <br />
S~riye'deki krallıklardan biri olan Ugarit'te (bugün Suriye'<br />
nın Akdeniz kıyısındaki Ras Şamra), kral 2: Niqmadu ile <br />
yapılan diplomatik yazışmalardan biri üzerindeki mühürde, <br />
kocasının adı yanında, Tawananna unvam ile bulunan bu<br />
dedim ki: 'Efendim Arinna'nın Gtlneş Tannçasıl Bana kUçUJc <br />
diyen ve beni saymayan yöredeki düşman Ulleleri sUreldi <br />
senin topraklanın ~a ~aya <br />
uğraşırlar. Bana, aşağı gel ve <br />
benimle bu Ullelen yeni Arinna 'nın Gtlneş Tannçası benim <br />
sözlerimi işitip, bana geldi ve ben babamın tahbna geçer <br />
ge~~ez, 10 yıl için~~ ~öredeki düşman Ulleleri yendik. Bu <br />
bölumden 2. Murşili nın, daha babası ölmeden zorluklarla <br />
karşılaştığı, kardeşinin de hayatta fazla kalmayış_ı yüzünden, <br />
düşmanların Hatti topraklarına göz diktikleri anlaşılmakta<br />
 dır. Ayrıntılı yıllıklarda bulunan şu parça da ilginçtir: <br />
onlar (düşmanlar), aşağı Ullenin valisi Hannuti'nin <br />
öldüğünü öğrenince bana şu sözleri yazdılar: 'Sen daha <br />
çocuksun ve (bir şeyden) anlamazsın. Senin Ullen yıkılmaya <br />
(mahkum). Piyadelerin ve arabalı askerl~rin azalmış. Benim <br />
piyadelerim ve arabalı askerlerim seninkilerden çok. <br />
Babanın askeri, arabası çoktu. Sen çocuksun onunla nasıl bir <br />
olabilirsin?' Beni böyle aşağıladılar ve uyruğumdan (olanları) <br />
geriye vermediler. 2. Murşili'nin ilk yıllarında Kaşkalar ile <br />
uğraşmak zorunda kaldığı, bu arada Kuzey Suriye'de de bazı <br />
düşmanca hareketler olduğu anlaşılmaktadır. Kargamış kralı <br />
olan amcası Şarrikuşuh, Hitit güçlerinin en büyük desteğiydi. <br />
Bu bölge üzerinde Asur etkileri artınca, Kargamış kralı <br />
Asurlular <br />
ile savaşılması emrini vermiş, fakat Hititler'in <br />
burada kendilerine karşı hazırlıklarını duyan Asur komutan<br />
ları savaşmaktan çekinmişlerdi. Firavun Haremheb dönemin<br />
de, Mısırlılar'ın da Suriye'ye akınlar yaptıkları ve Halep'in <br />
güneyindeki Nuhaşşe'nin Hatti ülkesinden koptuğu sırada, <br />
yine <br />
Şarrikuşuh'un yardımlarıyla Mısır askerleri geri <br />
çekilmeye zorlanmıştı. Fakat Kargamıs kralı. Kummanni <br />
kentinin, tanrıçası Hepat'ın bfr bayramını kutlamak için Hatti <br />
kralı ile Kizzuwatna'da bulustu~u sırada nastalanıp ölünce, <br />
bu bölgedelo denge, Hitit ülkesi aleyhine bozulmuştu. Bunun <br />
üzerine Nuhaşşe yeniden isyan etmişse de, 2. Murşili onları <br />
ekonomik açıdan çökertecek bir önleme başvurarak, yola <br />
getirmeyi başarınıştı:Onu piyadeler ve arabalı askerlerle <br />
Nuhaşşe'ye gönderdim. Ve ona şöyle talimat verdim: <br />
'Nuhaşşeliler düşman olduklarından, git, onların ekinlerini <br />
yak ve onları zarara sok!' O, gidip, Nuhaşşe'nin ekinlerini <br />
yaktı. Onları zarara soktu. Nuhaşşe kralları, babama ve <br />
bana ettikleri andı bozmuş olduklarından, ant tanrıları <br />
tanrısal güçlerini gösterdiler... Kinza ( = Kadeş) kralı <br />
Aitalcama'nın en büyüle oğlu, (yandaşı olan Nuhaşşe'nin) <br />
nasıl zarara uğradığını ve ekinlerinin azaldığını görünce, <br />
babası Aitakama 'yı öldürdü ... Kinza ( = Kadeş) ülkesi tekrar <br />
benim yanıma geçti. Fakat ben, onları uyruk olarak kabul <br />
etmedim. içtikleri andı bozdukları için, onlara şöyle söyle<br />
dim: 'Ant tanrıları öçlerini alsınlar. Oğlu babasını öldürsün, <br />
kardeş kardeşini öldürsün ve o kendi etini kendi canını <br />
bitirsin'. O (lcomutanlardan biri) Kinza 'ya gitti ve Kinza 'yı <br />
aldı. 2. Murşili'nin acımasızca elde ettiği bu başa:ıdan sonra'. <br />
Kargarnış'ı da yeniden düzene soktuğunu_ v~ _ol~1: ağa~eyı <br />
Şarrikuşuh yerine, onun oğlunu tahta_ ~eçırdığını ~ğrenıyo<br />
 ruz. Eskiden Halpa (Halep) kr~lı olan, ~ığer a~ab~yı Telıpınu <br />
yerine de yine onun oğlu Talmışarruma yı geçırdi ve on~a <br />
bir <br />
antlaşma yaparak, ıcendine bağladı. Kuzey . Surıye <br />
krallıklarından Amurru'nun <br />
kralı <br />
Duppi-Teşup ıle de, <br />
Şuppiluliuma'nın aynı ülkenin kralı Azif'u ile imzal~~~ğı .?ibi, <br />
bir antlaşma yaptı. Bu belgenin ge~ıye bakış ~olumun~e <br />
özetle <br />
şöyle yazılmıştır: Ey Duppı-Teşup, Aziru senın <br />
büytlkbabandı. O babama başkaldırdıysa da, babam on~ yola <br />
getirmişti. Sonra ise, Nuhaşşe ve Kinza kralları ona ısyan <br />
ettiklerinde Aziru onlara katılmamıştı. Babam düşmanlarıy<br />
 la savaşırk~n. senin büytikbaban A~u da ,ol!unla gitti. O, <br />
babamı hep korumuş, hiç öfkelendirmemışti. Babam da <br />
Azinı'yu ve ülkesini korumuştu, Babamın, büytikbabandan <br />
istemiş olduğu 300 şekel ( = bir ağırlılc birimi) temizlenmiş, <br />
birinci kalite altını, her yıl büytikbaban ödemiş, hiç karşı <br />
gelmemiş, onu kızdırmamıştı... <br />
. . <br />
Ugarit arşivlerinde bulunan yazılı belgelerde de, 2. Murşili <br />
döneminde bu bölgenin de Hitit nüfuz al~nı içind~ kaldığl;fil <br />
belli eden anlatımlar görülmektedir. Ugarıt kralı Nıqmepa ıle <br />
yapılan bir antlaşmaya göre Hitit kralı, Ugarit ile sınırı olan <br />
bir ülkeyle savaş halinde bulunursa, Niqmepa'nın esas <br />
görevi, onun yardımına koşmalc olacaktı. Aynı antlaşma <br />
metninde, Şuppiluliuma tarafından belil\l.enen eski sınırlar da <br />
onaylanıyordu. Ancak, bazı ufak sınır düzeltmeleri ile, <br />
Kargamış kralının egemenlik alanı genişletilmiş ve Ugarit o <br />
güne değin işlettiği tuz yataklarından yoksun kalmıştı. 2. <br />
Murşili'nin desteği ile tahta geçtiği anlaşılan Niqmepa, buna <br />
karşı koyamıyorsa da, ödediği haracın orantılı olarak <br />
azaltılmasını istemiş ve bU-istem, Hitit kralı tarafından da <br />
olumlu karşılanmıştı. <br />
Anadolu içindeki duruma gelince, bu alanda Hititler'in en <br />
büyük sorununun Kaşkalar olduğunu ve 2. Murşili'nin de ilk <br />
yıllarda bunlarla <br />
uğraşmak zorunda kaldığını ~arı~a <br />
belirtmiştik. Ancalc bu dönemde, Kaşkaların yone~ <br />
biçiminde büyiik bir değişiklik olmuş ve o . za~a1;1a ?~~ <br />
bağımsız boylar halinde yaşayan Kaşkalar, şımdi b~. kiş~ <br />
yönetiminde toplanmışlardı. Bu olayı 2. Murşili şoyle <br />
aktarmaktadır: Pihhuniya Kaşka tarzında hüldlm sürmüyor<br />
du. Kaşka ülkesinde tek bir kişinin hüldlmdarlığı olağan <br />
değildi· Pihhuniya birdenbire lcral gibi yönetmeye başladı. O <br />
zaman' ben majeste ona karşı çılcıp, bir elçi yollayıp şöyle <br />
yazclım'. 'sürllp Kaşka'ya götUrdllğün ve benim uyruğumdan <br />
olanları bana geri gönder'. Pihhuniya ise bana şöyle yanıt <br />
verdi: 'Sana hiçbir şeyi geri vermiyeceğim. Ve sen eğer bana <br />
karşı sefere çıkarsan, savaşı hiçbir zaman kendi toprakla<br />
rımda kabul etmiyeceğim. Seninle senin ülkende savaşa <br />
gireceğim'. Kaska kralının bu meydan okumasına karşı, 2. <br />
Murşili'nin karsısında tutunamadığı ve yenilerek. ülkesinin <br />
bir kesiminin yakılıp yıkıld,ığı, PihhliİliJa'nın da tutsak edilip <br />
Hattuşa'ya götürüldüğü, yine 2. Murşili tarafından anlatıl<br />
 maktadır. <br />
Anadolu'nun doğusundaki Azzi-Hayaşa Bölgesi de Hititler ile <br />
sürekli sürtüşme halinde kalmış bir yerdir ve 2. Murşili <br />
döneminde de savaşımın sürdüRii anlaşılmalctadır. Krallığı<br />
 nın 10. yılında 2.Murşili bu ülkeyi barışa zorlamayı başarmıştı <br />
Kendi anlatımı şöyledir: Azzi ülkesinin insanları, tahkim <br />
edilmiş kentleri savaşta fethettiğinıi görünce, kendileri de dile <br />
yamaçlarda, yüksek dağlarda ve tahkim edilmiş .kentlerde <br />
tutunabilen Azzi halkı korktular. O zaman, Ullenin en <br />
yaşlıları bana gelip, ayaklanma kapandılar ve dediler lci: <br />
'Efendimiz I Bizi mahvetme! Bizi uyruğun olarak kabul et. Biz <br />
de şimdiden sonra, sürekli olarak askerlerimizi ve arabalı <br />
savaşçılarımızı efendimizin enırine verelim. Bizde bulunan<br />
Hatti uyrulclu kişileri de geriye verelim. O zaman ben <br />
majeste, onları mahvetmedim; onları uyrukluğa aldım. Yıl <br />
kısaldığı için (yani kış yaklaştığı için), Azzi Ullesini düzene <br />
sokmadım, fakat Azzi insanlarına <br />
ant içirdim. Sonra <br />
Hattuşa'ya döndüm ve kışı Hattuşa'da geçirdim ... İlkbahar<br />
 da, Azzi'yi düzen·e sokmağa gidecektim. Ama, Azzi halkı <br />
majeste'nin geldiğini duyunca, bana (birini) gönderip şu <br />
haberi ve~&lt;ll!er: 'Sen, efendimiz, bizi bir kez mahvettiğin için, <br />
0<br />
 ey efendimiz, tekrar gelme. Bizi uyrukluğa al' ... Bana <br />
uyruğumdan 100 kişiyi geriye verdiler Ben de Azzi'ye <br />
p!IDedim ve onları uyrukluğa kabul ettim. <br />
Bu yıl (yani 11, yıl <br />
ıçın_de)_ başka sefere çıkmadım ve Ankuwa'ya gidip orada kışı <br />
s.eçırdim. <br />
~!kani~ batı ve. güneybatısındaki Mira, Kuwaliya, gibi <br />
ulkelerın kr~_lları ıle de kimi zaman antlaşmalar yoluyla, kimi <br />
zaman da guç kullanılarak bir denge sağlanmaya çalışılmış <br />
o~d~ğu anloşı.~aktadır. Bazen Arzawa ülkeleri 'bir yıldırım <br />
gıbı g~len Hıtıt ordusu tarafından ezilmiş, bazen ise Sen, <br />
M!şhuilm~a.' kaçıp babama sığınm.ışbn . Babam seni kabul <br />
edip, kendisıne damat yapmış, kızı, kız kardeşim Muwatti' yi <br />
sana eş ol~rak_ "\'ermişti. Fakat, sonradan seninle ilgilene<br />
!°f:mlş,. senın ~üşmanlannı yenememişti. Oysa ben seninle <br />
ilgilendim, senın düşmanlannı yendim. Aynca kentler kurup, <br />
onları ~ahlcim edip, askerle donatbm. Ve ben seni Mira <br />
lllkesinin beyliğine getirdim sözleri ile ülkenin babsında <br />
yandaşlar aranmıştı. <br />
2. Murşili döneminde çok ilginç bir saray entrikasına şahit <br />
olmaktayız. Şuppiluliuma'nın ilk karısı Henti'den başka bir de <br />
Babi~ bir. eşi olduğuna yukarıda değinmiştik. Sonradan <br />
M_~iı:_ıgal diye 'bir Hurri adı da ta.kılan bu kraliçe, ele geçen <br />
muhurlere ızöre Tawananna ünvanına da sahipti. Gerek <br />
<br />
Arnuwanda'nın kısa egemenlik döneminde, gerek ondan <br />
sonra başa geçen 2. Murşili'nin krallık zamanının başlarında <br />
da, Malnigal, Tawananna unvanını ve bunun kendisine <br />
verdiği hak ve yetkilerinden yararlanmayı sürdürmüştü. 2. <br />
Murşili- bu durumu şöyle anlatıyor: Babam tanrı. olduğunda, <br />
kardeşim Arnuwanda ve ben Tawananna 'ya hiç kötülillc <br />
etmedll:, onu görevinden indirmedik. O, babamın zamanında <br />
sarayı ve Hatti nllcesini nasıl yönettiyse, kardeşimin <br />
döneminde de öyle yönetti. Kardeşim de tanrı olunca, ben de <br />
ona kötülillc etmedim, Tawananna'yı hiçbir zaman indirme<br />
dim ... Siz tanrılar, onun babamın sarayını bir 'türbe'ye <br />
çevirdiğini görmüyor musunuz? Babil'den eşya (?) getirtti, <br />
başka eşyaları ise Hattuşa 'da bütün hallca da&#36;}tb; geriye <br />
hiçbir şey kalmadı. 2. Murşili bunlara karşın, Tawananna'ya <br />
iyi davranmıştı. Fakat Tawananna, gece gündüz tanrıların <br />
önünde durup 2. Murşili'nin karısını lanetlemeye başlayıp <br />
da, bu beddualar sonucu gelini ölünce, iş ciddileşmişti. <br />
Bunun üzerine sarayda <br />
Malnigal'den <br />
bir <br />
mahkeme düzenlendi ve <br />
Tawanannalık unvanı ve yetkileri alınıp, <br />
saraydan kovuldu ve kendisine bir ev ile yaşamını sağlayacak <br />
yeterli maddi olanaklar verildi. Bütün toplumlarda var olan <br />
kaynana-gelin çekişmelerine Hitit döneminden bir örnek olan <br />
bu olayın nedeni , eldeki belgelerin yetersizliğ! yüzünden <br />
kesinlikle anlaşılamamRktAriır. Ancak ölen gelinin adının <br />
Gaşşulawiya olduğu sanılmaktadır, <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">12. 3. HAITUŞİLİ VE PUDUHEPA </span></span><br />
2. <br />
Murşili'nin uzun yıllar süren egemenliğinin nasıl <br />
noktalandığı (İÖ 1310) halckında bilgimiz yoktur. OndAn sonra <br />
Hitit Devleti'nin başına geçen ilci kral, Muwatalli (İÖ 1310 <br />
1282) ve 3. Murşili (prenslik adı Urhi-Teşup, İÔ 1282 -1275)ile <br />
ilgili en ayrıntılı bilgileri sağlayan kaynak, bu ikisi zamanında <br />
42 <br />
da çok önemli askeri ve idari görevlerde bulunmuş ve <br />
büyük başarılar kazanmış bir prensken, yeğeni 3. Murşili'yi <br />
bertaraf ederek tahtı eline geçiren 3. Hattuşili'nin (yaklaşık <br />
İÖ 1275-1250) kaleme aldığı ve otobiyografi niteliğindeki <br />
metnidir. 3. Hattuşili, Hitit tarihi içinde eşi Pudulıepa ile <br />
birlikte, tanıdığımız en kişilik sahibi hükümdardır. Gerek <br />
askerlikteki yeteneği, gerekse iç ve dış siyasetteki etkinliği <br />
ile, Ön Asya'da bir döneme kendi damgasını vurmuş olan bu <br />
kralın otobiyografisindeki ilk bölüm şöyledir: Büyillc Kral, <br />
Hatti ülkesi kralı Murşili'nin oğlu, Büyillc Kral Hatti üllcesi <br />
kralı Şuppiluliuma 'nın torunu , Kuşşar kralı• Hattuşili'nin <br />
s~yundan,. B.üyillc Kral, ~atti üllcesi kralı Tabarna Hattuşili' <br />
nın sözlerıdir: Tanrıça Iştar'm kudretinden söz edeceğim; <br />
bunu herkes duymalıdır. Ve gelecekte tanrılar içinde İştar ... <br />
özellikle kutsanmalıdır. Babam Murşili'nin 4 çocuğu oldu: <br />
Halpaşulupi, Muwatalli, Hattuşili ve (bir de) kız çocuk. Bu <br />
saydıklarımın içinde ben en küçükleriydi.m ... Efendim İş tar <br />
kardeşim Muwatalli'yi, babam Murşili'ye rüyasında gönder<br />
di: 'yıllar Hattuşili için kısadır (yani ömrü •ızun değildir)· o <br />
sağlıklı değildir. Onu bana ver; o , benim rahibim olsun.' O <br />
zam.an sağlıklı olu~•· Ve.babam beni, küçillc çocı,ğunu, aldı ve <br />
be°! tanı:ıçanm hizmetine verdi ... Ve İştar, benim efendim, <br />
benım elimden tuttu, bana hillcmetti. Babam Murşili tanrı <br />
olduğunda, kardeşim Muwatalli babasının tahbna oturdu. <br />
Kardeşimin yanında ben de ordu komutanı oldum. Kardeşim <br />
beni saray baş muhafızı mevkiine çıkardı ve Yukan Ülke'yi <br />
(İç Anadolu'nun kuzey kesimleri) benim yönetimime verdi. Ve <br />
ben, Yukarı Ülke'yi egemenliği.m albna aldım ... Efendim İştar <br />
beni e.sirgediği ve kardeşim Muwatalli de beni iyi tuttuğu için, <br />
efendim İştar'm bana olan koruyuculuğunu ve kardeşimin <br />
bana iyi davrandığını görenler, beni kıskandılar. (Benden <br />
önceki vali ve diğerleri ... benim kötülüğümü istediler. Ve<br />
bana karşı iftira edilmeye başlandı. Ve kardeşim Muwatalli <br />
benim için soruşturma açb. Fakat efendim Tanrıça İştar, <br />
Die Kunsr <br />
olan ilişkileri _hakkında elimizde bazı belgeler varsa da <br />
bunların hangı krallara tarihlenmesi gerektiği noktasında <br />
bana rüyada göründü ve bana rüyada dedi ki: 'seni bir <br />
tannya emanet edeceğim. Korkma 1' . Ve ben (bu) tanrının <br />
yardımıyla temize çıktını ... Efendim Tanrıça İştar beni hiçbir <br />
zaman ihmal etmedi; beni hiç düşmanlarıma terketmedi. Beni <br />
mahkemede karşıtlanma, beni hskananlara karşı yalnı:ı: <br />
bırakmadı. Düşmanlardan olsun, mahkemedeki karşıtlanın<br />
 dan olsun, lcral sarayından olsun, bana karşı edilen sözlere <br />
karşı, İştar, beni savundu, her .fırsatta beni ~ardı. <br />
Düşmanlanmı, beni çekemiyenieri be~ <br />
elime teslim etti, <br />
ben onların (işini) tamamladım. Kardeşım, sorunun (aslını) <br />
anlayınca, bana hiçbir kötUIUlc yapmadı. Ve beni tekrar <br />
(korumasına) aldı, Hatti'nin ordusunu v~ arabalı savaşçıları<br />
 nı bana teslim etti... butUn Hatti Ulkesındeki komutayı ben <br />
üstlendim. Ve beni efendim İştar'ın onurlandırması ile, hangi <br />
düşman Ulkesine doğru döndüysem, düşman bana karşı <br />
gelmedi. Düşman Ulkelere karşı_ .~e-p b_e~. ~alip ~!•~ ! · <br />
Muwatalli'nin <br />
kardeşi 3. Hattuşılı nın kişıliğınde buyük hır <br />
yardımcı ve ~sker bulduğuna kuşku yokt~. ı:ıattuşili, <br />
şimdiye değin dizginlenemeyen Kaşkalar ı s~rekli olarak <br />
yenmiş ve kuzey bölgelerinin tek egemenı durumtL?a <br />
gelmiştir. O kadar ki, 3. Hattuşili, b:1gü?kü Amasya ıle <br />
eşitlenen Hakmiş kentinde özerkliğe sahıp hır kral olmuştur. <br />
Bu dönemde Kaşkalar üzerindeki baskısını artırarak, çok <br />
eskiden Hantili zamanından beri Hatti toprakları dışında <br />
kalmış 'olan kutsal kent Nerik'i te~ar _ele geç~rme~ <br />
başarmıştır. 3. Hattuşili'nin böylece ulkenın kuzeyındeki <br />
düşmanı frenlemesi ve Kaşka tehlikesini ortadan kaldırması <br />
sayesindedir ki kral Muwatalli ülkenin batı ve güneybatısına <br />
karşı başarılı ;eferler düzenleyebilmiş ve özellikle Mısır'a <br />
karşı sert bir tutum takınabilmiştir. Anadolu'nun batısıyla <br />
ha.la tartışmalar sürmektedir. Ancak, Muwatalli'nin batıda <br />
birtakım kendine bağlı yerel krallıklar kurarak bu kesimi <br />
güvence altına almaya çalıştığı belli olmaktadır. • <br />
Hatti <br />
ülkesinin <br />
batısında ve güneybatısında yerleşmiş <br />
toplumların kralları ile yapılan antlaşmalarda geçen bazı yer <br />
ve kişi adları da çeşitli yorum ve tartışmaların ortaya <br />
çıkmasına neden olmuştur. Örneğin, hangi Hitit kralı <br />
zamanında yazıldığı tartışmalı olan belgelerden biri üzerinde <br />
şunlar okunmaktadır: Ahhiyalı Attarşiya seni Madduwat<br />
ta •~ Ulkeoden kovdu .. Sen, majestenin babasına kaçbn ... <br />
maiye~,, <br />
Sem, Madduwatta'yı, majestenin babası karın çocukların <br />
askerlerin ve arabalı sava~çılarutla birlikte, <br />
Attarşıya ?1° kılıcından kurtardı. Yoksa sizi açlıktan <br />
köpekle~ l'.IY~cekti. B~adaki Ahhiya ya da başka metinlerde <br />
geçen ?ıç~yle. Ahhiya~a ile Yunan belgelerinden bilinen <br />
Akaların ülkesı; Attarşıya ile, yine Yunan efsanesindeki <br />
Atreus,. yukarıda verdiğimiz belgenin sonlarına doğru çok <br />
kırık b!r yerde o~abilen <br />
Mukşu adıyla, yine Yunan <br />
e~sanesıne göre Troıa savaşlarından sonra Anadolu'nun <br />
guney kıyı_larında ':'e Çukurova'da kent kurduğu söylenen <br />
Mopsos eşıtle°!11ek ıstenmiştir. Aynı biçimde başka metinler<br />
de_ rastlanan ~ır yer adı Apaşa ile Efesos, Milawanda adıyla <br />
M~etos ve Milyas aynı tutulmak istenmiştir. Muwatalli'nin <br />
Wıluşe.lı Alakşandu ile yaptığı antlaşma da aynı tartışmala<br />
 rı~ açılm!lsını gerektirmiştir. Alakşandu ile Alaksandros, <br />
Wıluşa ıle ise İllion (Troia dolayları) eşitlenmiştir. <br />
Anadolu'nun batı kesiminin kimi zaman Hitit egemenliğine <br />
girdiği.kimi zaman bağımsız kaldığı.bazı dönemlerde devasal <br />
olarak <br />
Hattuşa'ya bağlandığı gerek yazılı belgelerden, <br />
gerekse Karabel'deki <br />
(İzmir'in doğusu) ve Niobe-Sipylos <br />
(İzmir'in doğusu)'daki Hitit hiyeroglif yazıtları ile mühür ve <br />
heykelcikler gibi bazı küçük eserlerden anlaşılmaktadır. <br />
Diğer yandan Troia. Efesos. Miletos, Kolofan ve Müsgebi gibi <br />
Batı Anadolu'nun arkeolojik merkezlerinde de Aka varlığına <br />
işaret edecek maddi belgeler ele geçirilmiştir. Bu nedenle <br />
yukarıda sözünü dtliğimiz eşitle_ı:ne!_eri, bera~erlerinde <br />
getirdikleri bazı sorunlar da olsa, tumuyle geçersız saymak <br />
yanlış olacaktır. <br />
Muwatalli, batı sorununu çözüme kavuşturduktan sonra, <br />
kardeşinin de kuzeyde güçlü bir durumda kendisine yardımcı <br />
olması sayesinde, bir müddet Hatti'de kalıp bazı di~sel işleri <br />
tamamlamıştı. Ülkenin güneydoğu ~ınırları: Mısır__f ıravun!~<br />
 rının toprak istekleri yüzünden tehlıkedeydı. Bu yuzden Hıtıt <br />
kralı, seferlerini <br />
Hatıuşili <br />
nakledilmesinden <br />
olarak <br />
' <br />
' <br />
' <br />
yönelteceği güneydoğu bölgelerine daha <br />
yakın bir askeri üs kurmak amacı ile başkentini, Hntıuşa'dan, <br />
yeri kesinlikle henüz saptanan:ıayan Datı.aşa ya taşıdı., 1. <br />
zamanında başkentın Kuşşar dan Hatıuşa ya <br />
sonra. <br />
burası <br />
hiç <br />
kesintisiz yönelim merkezi ol_~rak kalmıştı. Şimdiy~ değin <br />
Kuzey Suriye üzerine sefer duzenleyen pek çok Hıtıt kralı. <br />
başkenti. yapacakları askeri operasyon ala_nlarına yakla.~tı:<br />
 maya gereksinme duymadık!a:ı halde, belkıd~ MuwatAll'._nın <br />
bu işe girişmesine, kardeşının Yukarı Ülke de f~zla !~uf~z <br />
sahibi olmasından korkması da rol oynamış olabılccegı goz <br />
önünde tutulmalıdır. Muwatalli'nin Aşağı Ülke'ye çekilmesi, <br />
bu bakımdan, İmparatorluğun ikiye ayrıldığına bir işaret <br />
da <br />
sayılabilir. Diğer yandan kralın Hatt~ışa'dan <br />
ayrılınca, bu bölgenin yönetiı:ni~i Ya~Tl_la~ların Başı Mıllanna<br />
 muwa 'ya terk etmesi de çok ılgı çekıcı bır olaydır. Adı geçen <br />
yazman daha sonraki dönemlerde pek çok belgede yazar <br />
olarak adı bulunan Walwazili'nin. de babasıd11, ve bu. <br />
yazmanların ne clenli önemli görevlerde bulunabileceklerini <br />
kanıtlamaktadır. <br />
2. Ramses'in Mısır tahtına oturması ile (İÖ 1290). Suriye <br />
siyasetinde Hititler'in aleyhine değişiklikler oldu. Adı geçen <br />
firavun, herhalde Hititler'e karşı girişeceği büyük bir savaşa <br />
hazırlık olmak üzere daha egemenliğinin 4. yılın_da Suriye <br />
üzerine yürümüş ve elde ettiği başarılar sonucunda, önceki <br />
bölümde adı geçen küçük ülkelerden Amurru 'nun kralı <br />
Beiıteşina, Hititler ile yaptığı ittifakı bozarak. <br />
Mısır'ın <br />
yanında yer almak zorunda kalmıştı. Firavunun 5. egemenlik <br />
yılında ise, Hitit-Mısır ilişkileri çok gergin bir durum <br />
gösteriyordu. <br />
Savaş kaçınılmaz olmuştu (İÖ 1285). 2. <br />
Ramses'in komutasındaki Mısır ordusu Kadeş'e yaklaştı. <br />
Savaşın hazırlık evresi için Hitit belgeleri <br />
fazla <br />
bilgi <br />
vermemektedir. Sadece 3. Hattuşili otobiyografisinde savaş<br />
 tan şöyle söz etmektedir: Kardeşim Mısır'a sefere çı.ktığında, <br />
benim yeniden iskan ettiğim (Hattuşili, olasılıkla Kaşla <br />
Halli <br />
, Devleti'nin <br />
tehlikesi yüzünden terk edilmiş olan bölgelere yeniden <br />
yerleşmeler yaphğını söyler) bölgelerden aldığım askerleri ve <br />
a~abalı savaşçıları Mısır ülkesine, kardeşimin seferine <br />
götilrdüm ... Komuta bendeydi. 2. Ramses'in zafer kitabında <br />
i~e,_ ~tit <br />
ordusu içinde Kaşka, Maşa, Arzawa. Kizzuwatna <br />
gıb~ ~ol_geler_in askerlerinin bulunduğu yazılıc•~. Yine savaş1;11 <br />
gelı~ımıne donecek olursak, anlaşıldığına göre 2. Ramses, ?1:1" <br />
l~ktı_k. ha tası yapmış ve ordusunu oluşturan dört birli~. <br />
bırbırınden çok uzak mesafede Kadeş üzerine sürmüştü. <br />
Ancak tutsak alınan bazı Hitit gözcülerinin anlatımından <br />
durumun farkına varıldı: Muwatalli Mısırlılar'ın umdukları <br />
gibi. Halep yakınında değil, hem'en Kadeş'in gerisind~ <br />
beklıyordu. Mısır orduları bu duruma göre savaş düze1!1 <br />
almaya başlayamadan, Hitit savaş arabaları MısırWar 1 <br />
yandan vurdular. Mısır kaynaklarına göre, Hitit ordusunda <br />
3500 araba ve 17000 yaya asker bulunuyordu. Bundan sonra <br />
ne olduğunu kesinlikle bilemiyoruz. 2. Ramses, zafer <br />
kazandığından söz etmekteyse de, bu gerçeğe pek uygun <br />
görünmemektedir. Çjinkü, Hitit kuvvetlerinin. ~am'a kadar <br />
ülkeyi yakıp yıktıkları ve Amurru'nun tekrar Hıtıt ~asallığına <br />
döndüğü bilinmektedir. <br />
HİTİTLER <br />
3. Hottuşili ve eşi kraliçe Puduhepo'yo ait <br />
mühür baskıları. <br />
kadınından olan oğlu Urhi-Teşup geçmişti. Telipinu fermanı<br />
 na göre, böyle ikinci dereceden <br />
oğullar, ancak birinci <br />
d~r~ceden (ya da yaşça en büyük; bu derecelendirme için bak. <br />
Bolum VIII) erkek çocuk· yoksa, kral olabileceklerdi. <br />
Hititler'e <br />
ihanet <br />
etm!ş sayıl~1: <br />
Benteşina da krallıktan uzaklaştırılmış, yerme Şapılı <br />
getirilmiştir. <br />
. . <br />
, <br />
3. Hattuşili, kardeşi Hitit kralı Muwatallı ye ~ısır_ a karş~ <br />
kazanılan bu savaşta yardım ettik~en s?nra _ul½esıne g_erı <br />
dönerken, Lawazantiya (kesin yerı bellı d?ğıld_ır) kentıne <br />
uğradığını ve orada Tanrıça Şauşga 'nı~ (_İş tar ın dığer adı) ra<br />
duruma <br />
göre, <br />
Muwatalli'nin <br />
böyle <br />
bir <br />
Bu <br />
oğlu olmadığı <br />
anlaşılmaktadır. 3. Hattuşili , Urhi-Teşup'un tahta geçişinde <br />
kendisinin yardımcı olduğunu belirtmekte ise de, kendisinin <br />
onu devirerek krallığı elde etmesinde, 3. Murşili adıyla tahta <br />
çıkan Urhi-Teşup'un bir harem kadınından doğmuş olmasının <br />
~o~~ olmalıdır. Hattuşili'nin ona karşı isyan edişine bu da bir <br />
hibi olan Pentipşarri'nin kızı ve kendısı de ?Ynı tanrıç?1:ı1: <br />
rahibesi <br />
görevinçle <br />
bulunan <br />
Pu~~hepa <br />
ıle <br />
_e_vlendığını <br />
yazmaktadır. Hattuşili, otobiyografısınde _bu_ evlı_lığe kutsal <br />
bir hava vermeyi, bu e.vlili_ğin tanrıların bır ısteğ_ı ol~u~unu <br />
söylemeyi de ihmal etmemektedir. Bu eş, kocası ıle bırlıkte, <br />
Hitit tarihinin en etkin kraliçesi olacaktır. <br />
. <br />
Hattuşili'nin kardeşinin krallığı sır~sında, sonr~kı ?ış <br />
siyasetini de etkileyecek bir başka ıcraatı da, ulkesıne <br />
dönerken. Dattaşa'daki Muwatalli'ye uğrayıp, onun tahtın<br />
 dan indirdiği Amurru kralı Bonteşina 'yı. kurta_rması ve <br />
beraberinde <br />
Hakmiş kentine götürmesidir. Rangı .1:edenle <br />
buna gerek duyduğunu bilemiyoruz. Ancak, Hakmış te ona <br />
bir ev vermiş ve kendi deyimiyle hiç kötülük yapmamıştır. <br />
Hattuşili'nin yokluğunu fırsat bilen Kaşk~!ar'ın ülke~in kuzey <br />
kesimlerini. <br />
Hakmiş'i de içine almak uzere yemden ele <br />
geçirdiklerini . yine onun ağzından öğ_r~n_iyoruz. _Fakat o, <br />
Kaşkalar'ı sürmüş ve bu kez kendısını Hakmış kralı. <br />
Puduhepa'yı da kraliçe ilan etmiştir. Böylece, yukarıd~ <br />
değindiğimiz gibi. ülke onunla resmen Hitit kralı olan kardeşı <br />
arasında adeta paylaşılmış olur. <br />
. <br />
Muwatalli'nin ölumünden sonra Hitit tahtına . bır harem <br />
ozur oluşturmuştur. Otobiyografisinde bu açıkça bellidir; <br />
Hattuşili kardeşine olan saygısından onun ölümünden sonra <br />
bir şey yapmadığını belirtmektedir. ' <br />
3. Murşili adıyla tahta oturan Urhi-Teşup'un ilk işi, başkenti <br />
tekrar Hattuşa'ya nakletmek olmuştu. Zaten yeni kralın iç <br />
s~y~setinin temelini,_ merkezi otoritenin <br />
Yukarı Ülke'yi <br />
gıttikçe daha çok etkileyecek biçimde genişletilmesi oluştur<br />
 maktaydı. Babası Muwatalli'nin Aşağı Ülke'de bulunduğu <br />
·sırada Hattuşa ve yöresinin yönetimi kendisine verilmiş olan <br />
ve amcası Hattuşili ile iyi dost oldukları anlaşılan Baş <br />
Yazman Mittannamuwa'nın Urhi-Teşup tarafından görevden <br />
alınması da, yine kuvvetin tek elde toplanması yolunda <br />
atılmış bir adımdı. <br />
U_rhi~Teşup ( = 3. Murşili)'un dış siyaseti ile ilgili fazla bir şey <br />
bilmıyoruz. Amcası, onu pek tecrübesiz ve yeteneksiz bir kral <br />
gibi göstermek 'istemektedir. Fakat elimizde, Hattuşili'nin <br />
oğlu kral 4. Tuthaliya zamanında yazılmış bir belge vardır ki, <br />
b~~n y~rdımı ile, Urhi-Teşup ( = 3. Murşili)'un Asur kralı ile <br />
bırbırlerıne karşılıklı mektup ve elçi gönderdikleri ve dost <br />
oldukları ~nlaşılmaktaır. Ayrıca kız kardeşini Anadolu'nun <br />
batı_:3ında_kı Şeha Irmağı ülkesinin beyine eş olarak verdiğini <br />
de oğrenıyoruz.Hattuşili'niiı anlatımına göre Urhi-Teşup'un <br />
amcasını en öfkelendiren hareketi, onun elinden en önemli 2 <br />
kenti almak istemesi olmuştur: Ve benim elimden Ha1cmiş ve <br />
Nerik'i aldı. Artık dayanamadım ve ona isyan ettiın. Falcat <br />
ona isyan ederken (din açısından) pis (bir şey) yapıp, ona <br />
arabada <br />
ya <br />
da <br />
evde saldırmadım. Ona (sadece) şöyle <br />
düşmanca haber ilettiın: 'Bana karşı kavgayı başlattın. Ve <br />
sen büyüle lcralsm, senin bana bıraktığın tele kalede, yalnız <br />
ben lcralım. Haydi! Bizim halclcımızda Şamuha kenti İştar'ı ve <br />
Nerik kenti Fırtına Tannsı karar versin.' <br />
Ben Urhi-Teşup'a <br />
böyle yazdığımda, eğer biri deseydi lci 'Sen onu önce lcrallılc <br />
mevlciine çıkarttın da, şimdi neden ona isyan e_ttiğini <br />
yazıyorsun?' (O zaman diyecek oydu lci) 'Benimle kavgaya <br />
başlamasaydı! (O iyi davransaydı, tannlar) bir küçüle lcralın <br />
bir büyüle lcrala yenilmesine izin verirler miydi?' ... Ben ona <br />
bu sözleri yazınca, o , Maraşş_antiya ( = Kızılırmak) <br />
kentinden <br />
hareketle, <br />
Armadatta 'nm <br />
Yukarı Ullce'ye geldi. Yanında, <br />
(yani Hattuşili'den önce Yukarı iJllce'nin <br />
valisi olan ve bu yüzden Hattuşili'ye düşman olan kişi) oğlu <br />
Şipaziti de vardı; onu Yukan iJllce'nin o~dularma karşı asker <br />
çılcarmalcla görevlendirmişti. Falcat, Şıpazlti bana düşman <br />
olduğundan, bana karşı hiç haşan kazanamadı. Efendim <br />
Tannça İştar bana lcrallığı daha önce söz verdiğinden, o <br />
sırada,lcanmm rüyasında göründü: 'Kocana destele olacağım. <br />
Bütün Hattuşa da kocanın yanını tutacalc. Ben onu üstün <br />
tuttuğum için, onu kötü bir (tannsal) mahlcemeye, ~ir kötü <br />
(niyetli) tannya, hiçbir zaman terle etmem., Onu şımdi de <br />
yükselteceğim ve Arinna'nın Güneş Tannçası nm rahipliğine <br />
getireceğim. Sen de, bana, İştar'a güven'. İştar, efendim, <br />
benim.le ilgilendi ve bana söylediği gibi de oldu. İştar'ın <br />
kudretine burada da mazhar oldum. Urhi Teşup'un bir <br />
zamanlar kovduğu (yani ııörevinden uzalclaşbrdığı) beylerin <br />
rüyalarında da efendim lştar göründü ve onlan (uyardı): <br />
'Bütün Hatti ülkelerini ben İştar tekrar Hattuşili'ye verdim'. <br />
O (yani tanrıça) Urhi-Teşup'u hiçbir yere bırakmadı, onu <br />
Şamuha kentinde, bir domuzu ahırına hapseder gibi, <br />
hapsetti. <br />
Bana düşman olan Kaşkalar da tekrar bana <br />
döndüler, bütün Hattuşa tekrar bana döndü. Kardeşime olan <br />
saygımdan, ben ona bir şey yapmadım, Urhi-Teşup'u bir esir <br />
gibi yanıma alaralc <br />
Şamuha'dan çıktım. Ona Nuhaşşe <br />
ülkesinde müstahkem kentler verdim ve orada oturdu. O yeni <br />
bir isyana kalkışıp, Babil'e kaçacaktı. Ben bunu işitince, onu <br />
yakaladım ve deniz tarafına gönderdim. Şipaziti'nin de sının <br />
geçmesine göz yumuldu, ama, ben onun evini aldım ve <br />
Tanrıçam İştar'a verdim... <br />
Prenstim, <br />
saray <br />
muhafızları <br />
komutanı oldum; saray muhafızları komutanı idim, Habnİş <br />
kralı oldum; Hakmiş kralı idim, (sonunda) büyük kral <br />
oldum ... Efendim Tannça İştar bana Hatti ülkesinin krallığını <br />
verdi, <br />
büyük <br />
kral <br />
oldum... <br />
Benden <br />
önceki <br />
krallara. <br />
öncüllerime dost olan (krallar) bana da dost oldular. Bana <br />
elçiler yollayıp armağanlar gönderdiler. Bana gönderdilleri <br />
armağanları benim babalanma ve atalanma göndermemiş<br />
 lerdi. Bana uyruk olmak zorunda olan krallar, uyruk oldular, <br />
Bana düşman olanları, ben yendim. Hatti ülkelerine toprak <br />
üzerine <br />
t_oprak kattım... Oğlum Tuthaliya'yı da senin <br />
(Tanrıça lştar'ın) hizmetine verdim. İştar tapınağını oğlUJII <br />
:uthaliya <br />
üstlenecel'tir. <br />
Ben nasıl tanrıçanın hizmetle~ <br />
ısem, o da tanrıçanın hizmetkarı olsun. Gelecekte, Hattuşili <br />
ve Puduhepa 'nın soyundan olanların elinden kim İştar'e <br />
hizmet görevini alırsa, kim Şamuha İştan'na ait tapınağa, <br />
!Dala, mülke, eşya ve ambarlarına göz dikerse, o, Şamuhe <br />
lştarı'nın mahkemesi <br />
önüne <br />
çıkacaktır. Kimse (on!Jlll <br />
mallarından vergi alınasın. Ve gelecekte, <br />
Hattuşili ve <br />
Puduhepa'nın çoculclan, torunlan <br />
ve <br />
onlann <br />
soyundan <br />
olanlardan kim başa ~eçerse, tannlann arasında (en fazla) <br />
Şamuha İştan'ın kutsasın! <br />
Görüldüğü gibi, Hattuşili, 3. Murşili adıyla tahta çıkmış olan <br />
yeğeni Urhi-Teşup'u, sürekli Tanrıçası İştar'm yardımıyla alt <br />
ettiğini vurgulamaktadır. Onu, hiçbir zaman krallık adı olan <br />
Murşili adıyla anmaması da ilginçtir ve Urhi-Teşup'un <br />
amcasının gözünde hiçbir zaman kral say_ılmadığı;111_ kanıtla<br />
 maktadır. Hattuşili'nin kral olmaya nıyetlendiğı, karısı <br />
Puduhepa'run da onu kral olarak görmek ist~diği, __ <br />
anlatılan <br />
rüyalardan açıkça belli olmaktadır. Puduhepa nın ruyasında, <br />
Hattuşili'nin 1ştar tarafından Arinna:nın Güneş T~n:.ıçası'nın <br />
rahipliğine yükseltilmesi, bu görevın sadece buyuk kra~~ <br />
sahip olabildiği bir dinsel unvan olması dolayısıyl!3, ~~lt~şılı <br />
tarafından kendisine İştar'ın krallık vaad ettığı bıçımınde <br />
yorumlan~aktadır. Görüldüğü gibi, kralın yaşa~ında <br />
rüyalar <br />
çok önemli bir yer tut~aktadır .. İştar, yuksek <br />
mevkilerde bulunan beylerin de ruy~sı~a gırere_~ ... onlara, <br />
krallığı Hattuşili'ye vereceğini bildirmıştır. O~l~ gorulme~t~<br />
dir ki, Hattuşili bir rahip ve İştar'a bağlı hırı olduğ~ _ı~ır. <br />
arkasına tüm rahip kitlesini almış ve onların ?a etkisı ıle <br />
yandaşlarının sayısını artırmıştır. Ayrıca kendı tutkularını <br />
da gizleyerek, yaptıklarının tanrı isteği olduğuna, etraf~~ı <br />
olduğu kadar, herhalde kendini d_e inandırmıştı.r. ~?t~_uşı~. <br />
yeğeni ile doğrudan-bir savaştan s?z etmemektedır. Buyuk b!r <br />
olasılıkla, kendi yanına çekmeğı başardığı beyler, Urh~<br />
Teşup 'u kaçmasına fırsat vermed~n tutuklamışlardır. Urhı<br />
 Teşup'un Nuhaşşe'ye gönderilmesı, arkasında kaçış P.la~la<br />
rının haber alınmasından sonra de~ . yö_n~ne. sur~~n~ <br />
gönderilmesi anlatımlarından, özellikle ıkınc~sı, bıraz ustu <br />
kapalı geçiştirilmeye çalışıl?n . bir g~_rçe?.ın anlatılması <br />
izlenimini yaratmaktadır. Denız yönün~ sozleı ınden acaba ne <br />
kasdedilmektedir? Eğer, sürgün yerı olarak Kıbrıs Ada~ı <br />
seçilmiş ise, bunun açıkça belirtilmesinden kaçınılmasının bır <br />
HİTİTIER <br />
Sol üst. Kodeş Antloşması'nı yapan <br />
fara/lordan Mısır Firavunu 2.Ramses'in <br />
heykeli. Alt ve sag üst: Mısır kaynoklarına <br />
göre Kadeş Savaşı'nda tutsak alınan HititJi <br />
askerler. Yan sayfa: Hitit/er ile Mısırlılar <br />
arasında yapılan ilk devletlerarası antlaşma <br />
olan Kadeş Antlaşması'nın metni. Bo. 10403. <br />
Eski Şark Eserleri Müzesi-lsıanbuJ. <br />
nedeni olmalıdır. Belki de Hattuşili, Urhi-Teşup'un aldığı <br />
bütün önlemlere karşın, elinden kurtulduğunu söylemek <br />
istememekte ve bundan dolayı dolambaçlı anlatımlara <br />
başvurmaktadır. Gerçekten de Mısır firavunu 2. Ramses, <br />
Anadolu'nun <br />
batı <br />
değ~diğinıi,z, ~ra <br />
kesiminde bulunduğuna daha önce <br />
ülkesi kralına yazdığı bir mektupta <br />
Urhı-Teşup tan saz etmektedir. Anlaşıldığına göre Mira beyi, <br />
Ramses'e daha önce bir mektup yazarak, Urhi-Teşup'un <br />
?uru~ı.u. ile ilg!li bazı _bilgiler vermiş ya da ondan bilgiler <br />
ıstemıştır .. ~elki ?e Urhı-Teşup'u Hattuşili'ye karşı kullanmak <br />
amacını guden ıs teklerde bulunmuştur. Ramses ise mektu<br />
bun?a, duru~~ <br />
_Mira beyinin yazdığı gibi olmadığından <br />
bahısle, kendısı ıle Hatti kralı arasında bir antlaşma <br />
bulunduğunu (bu antlaşma 1270 yıllarında imzalanan ve <br />
~~deş savaşının sonucunu belirleyen belgedir) ve artık barış <br />
19ınde yaşamak istediklerini yazmaktadır. Ayrıca, yine <br />
fıravunun anlatımına göre, Hatti kralı ondan Urhi-Teşup'un <br />
olasılıkla kaçarken beraberinde götürdüğü altın, gümüş ve <br />
bakır eşyasını ve a Uarını vermesini de istemiştir. Mektubun <br />
ondan sonrası kırıktır, ancak, Ramses'in Mira kralına, bu işe <br />
is~em_ed_iğini <br />
bulaşmak ve Urhi-Teşup yüzünden Hatti ile arasını bozmak <br />
yazmasının nedenini anlamak güç değildir. <br />
İşın ~gınç yanı, bu mektubun Hattuşa arşivinde elimize <br />
geçmış_ olmasıdır. Büyük bir olasılıkla, iyi bir diplomat olan <br />
Mısır fıravunu, Urhi-Teşup'u Hattuşili'ye geri vermemiş, ama <br />
onun başkaları tarafından Hitit kralına karşı bir koz olarak <br />
kul!anılma~ı~a da en_gel olmuştur. Herhalde iyi niyetini <br />
belırtmek ıçın de, Mıra kralına yazdığı ve onu bu işe <br />
karışmaması için uyardığı mektubun bir kopyasını Hattuşili'<br />
 ye de göndermiştir. Böylece, Hatti kralına kendi sadakatini <br />
kanıtlamış olmakta, hem de ona karşı girişilen komplolardan <br />
onu haberdar <br />
etmektedir. <br />
Hattuşili ise, Urhi-Teşup'un <br />
47 <br />
HİTİTLER <br />
Mısır'da kalmasının kendisi için bir tehlike yaratmıyacağına <br />
emin olmalıdır ki, bildiğimiz kadarıyla bu yüzden Ramses ile <br />
aralarında yeni bir sorun çıkmamıştır. <br />
3. Hattuşili'ye ait yeterli belgeye sahibiz. Ancak, bunları <br />
kronolojik bir sıraya sokmakta güçlük çekiyoruz. Buna karşın <br />
özellikle dış siyasetinin ne olduğu ana çizgileriyle belirlene<br />
bilmektedir. <br />
Kendi otobiyografisinde <br />
de anlatıldığı gibi, <br />
zorunlu olanlar zaten Hititler ile dost geçinmeye çalışmış, <br />
karşı çıkanlar ise, eğer yeteri derecede güçlü değiller ise, <br />
Hattuşili tarafından yenilmişlerdi. Bu arada, iki düşmanı <br />
birbirine <br />
kırdırmak gibi taktiklere başvurulduğunu da <br />
öğrenmekteyiz. <br />
3. Hattuşili, 1. Salmanasar döneminde Asur ile iyi ilişkiler <br />
içindeydi. Oysa ondan önce Adadnirari dôneminde, Asur'un <br />
Hatti ülkesine pek dost olmadığı, yazarı belirlenemeyen bir <br />
Hitit kralımn şu mektup müsveddesinden anlaşılmaktadır: <br />
.. . Hurriler'e karşı kazandığın zaferlerden söz edip duruyor<br />
sun. Silah gücüyle kazanmışsın ... büyüle lcral olmuşsun. Falcat <br />
neden hep kardeşlilcten dem vuruyorsun? Sen ve ben sanki <br />
bir anadan mı doğduk? Bunun yazarının Muwatalli olması <br />
olasıdır. Hattuşili döneminde işlerin düzeldiği, elçilerin gidip <br />
gelmesinden ve armağanların karşılıklı gönderilmesinden <br />
bellidir. Fakat bu ilişkilerin nasıl iyi duruma gelebildiği, eğer <br />
şu mektup Asur kralına yazıldı ise (bunu kesin olarak <br />
sapta yamıyoruz), kolay anlaşılır gibi değildir: Ben lcrallığa <br />
geçtiğimde, sen bana elçigöndermedinOysabir <br />
lcralm tahta <br />
geçmesinde gelenek, kendi düzeyindelci lcrallarm ona güzel <br />
kolculu yağlar ve bir lcrali elbise armağan etmesidir. Oysa sen <br />
bunların hiçbirini yapmadın! Diğer yandan, Babil kralına <br />
Hattuşili'nin yazdığı bir mektupta da şunları okuyoruz: <br />
Duydum li, kardeşim erkek olmuş, ava çıbyormuşl Kardeşim <br />
Kadaşman-Turgu'nun adını Fırbna Tannsı yükselttiği için, <br />
çok sevinçliyim. Şimdi kıırdeşime diyorum ki: 'artık git ve <br />
düşman Ullcesini yağmala I Düşman Ullcesine sefer düzenle ve <br />
düşmanı yen I Bil ki, sefere çıktığın Ullce karşısında sayıca 3-4 <br />
kez daha UştilnsUnl Düşman ülkesinin adım vermemesine <br />
karşın, bunun Asur'dan ·başka bir ülke olamıyacağı açıktır. <br />
Aynı tür bir anlatıma da 3. Hattuşili'den sonra tahta geçen <br />
oğlu 4.Tuthaliya'nın, Asur kralı Tukultininurta'ya yolladığı <br />
meıcnıpta rastlanır. tsunda da, .l&lt;I'aıın ıcendisinden 3-4 kat <br />
daha az sayıda olan bir düşman ülkesine sefer yapması <br />
dileğinde bulunulmaktadır. Hattuşili'nin Asur ve Babil <br />
siyaseti, iki gücün birbirine düşman edilmesi ve böylece <br />
özellikle Asur'un dikkatinin Hatti sımrından uzaklaştırılması <br />
biçiminde uygulanmıştır. Dış görünüşteki dostluğa karşın, iki <br />
tarafın birbiri için iyi emeller beslemediği böylece ortaya <br />
çıkmaktadır. <br />
Yukarıda, 3. Hattuşili'nin, kardeşi 1\:fuwatalli'nin Amurru <br />
tahtından attığı Benteşina'yı onun elinden alıp, Hakmiş'e <br />
götürdüğüne değinilmişti. Benteşina'nın Urhi-Teşup zamanın<br />
 da <br />
da <br />
orada <br />
kaldığını düşünmek hatalı olmayacaktır. <br />
Hattuşili otobiyografisinde, yeğeni Urhi-Teşup'a 7 yıl sabırla <br />
dayandığım belirtmektedir. Bu kadar uzun süre Benteşina <br />
orada ne yapmıştır, bunu bilmiyoruz. Fakat hemen şunu da <br />
söylememiz gerekir ki, Hattuşili tahta geçmek için 7 yıl <br />
beklememiş de olabilir. Bu 7 sayısı, uzun süre beklediğini <br />
anlatmak <br />
için <br />
kullanılmış bir mecaz da sayılabilir. <br />
Urhi-Teşup'u krallıktan atar atmaz Hattu~ili,_ eski dostu <br />
Benteşina 'yı yeniden Amurru krallığına geç~rmış ve onunla <br />
bir antlaşma imzalamıştır. Bu antlaşmanın aile bağlarıyla da <br />
pekiştirildiği, şu satırlarda okunmaktadır: Büyük Kral <br />
Muwatalli ölünce ben Hattuşili, babamın tahbna oturdum. <br />
Benteşina'ya ilin~i kez Amıırnı (lcrallığmı) verdim; babasının <br />
evini :(yani sarayını) ve krallık tacını ona verdim. Aramızda <br />
(gerçek bir) dostluk kurduk. Benim oğlu,m Nerikkaili, <br />
Amurrulu Benteşina'nın ku:ını eş olar~ aldı. Ben de kızını <br />
Gaşşulawi'yi, Amurnı lcrah sarayına, Benteşina'ya eş plarak <br />
verdim. O Amurnı'da lcraliçelik mevliine geçecek. Amurru <br />
Ullcesinde lcrallığı kızımın çocukları, torunları sürdürecek<br />
ler... <br />
Amurnı Ullcesinin egemenliğini , Benteşina'nın, <br />
oğlunun, tonınunun, Benteşina'nın kardeşinin ve benim <br />
bmnın soyunun elinden kimse almasın .. , Bugünden sonra <br />
sen, efendin Büyüle Kral Hattuşili'yi ve efendin Büyük Krallçe <br />
48 <br />
Puduhepa 'yı VA onların tonınunu lcrallık açısından kolla<br />
mazsan, tanrılar önün.de e~ğ_in bu an~ (~ lanetine uğra!). <br />
Böylece, Amurru ülkesınde Hıtitler kendilerıne bağlı birvasa} <br />
kral daha yaratmışlardır. <br />
Mısır'la olan ilişkilere gelince; Muwatalli ile 2. Ramses <br />
arasındaki Kadeş Savaşı'nın ardından yıllar geçmesine <br />
karşın iki ülke arasında ne yeni bir savaş çıkmış, ne de barış <br />
antlaş~ası yapılmıştı. İki taraf _ta. stat~ko'nun ~o~ını <br />
arzu etmiyor gibi davranıyor, bırbırlerınden çekiniyorlardı. <br />
Savaş, Ramses'in 5. ~allık ~~a olmuştu, _l~a~ ve Mısır <br />
arasındaki antlaşma ıse Ramses ın tahta geçışının 21. YlWla <br />
rastlamaktadır. Aradaki bu 16 yıllık süre içinde, Hattuşili ile <br />
Mısır firavunu arasında elçiler ve mesajlar gidip gelmiştir, <br />
Urhi-Teşup'un Mısır'a k~çmış v~ ~~ri ve:_ilmemiş olmasınında <br />
antlaşmasının gecikmesınde buyük rolu olmuştur. Sonuçta <br />
imzalanan antlaşmanın Urhi-Teşup'un da geleceğini eilileyip <br />
etkilemediğini bilmiyoruz. Antlaşma metni daha önce <br />
ve <br />
değindiğimiz gibi, o zamanın diplomatik yazışma dili olan <br />
Akadça <br />
Mısır .. dilinde <br />
hazırl~nınıştı:. -~ir yiizünde <br />
Hattuşili, diğer yüzunde Puduhepa nın mühur damgala_rı <br />
bulunan, gümüş bir tablet üzerine kazıttırılarak yazılmış ve <br />
Mısır'a gönderilmiş olduğunu bildiğimiz Akadça nüshası, ne <br />
yazık ki şimdiye değin elimize geçmemiştir. Fakat, aynı <br />
metnin kil bir tabletteki kopyası Boğazköy arşivlerinde <br />
bulunmuştur. Mısır tapınaklarında aynı konuyu işleyen <br />
yazıtlarda ise, Kadeş Antlaşması'nın, özellikle baş bölümleri <br />
Mısır'ı daha kazançlı ve Hititler'den daha üstün göstermek <br />
amacı ile değiştirilmiştir. Oysa, antlaşma tümüyle eşitlik <br />
temeli üzerine kurulmuştur. Bunda her iki kral da birbirlerini <br />
kardeş saymakta, yapılan antlaşmanın Hatti ve Mısır ülleleri <br />
arasında güzel kardeşlik ve güzel barışın sonsuz olacağı <br />
belirtilmektedir. <br />
Yalnız antlaşmayı yapaİl taraflar değil, <br />
Hattuşili ve Ramses'in çocukları da bu barış içinde kardeş <br />
olmuşlardır. Antlaşmada, karşılıklı dayanışma ve saldırmaı<br />
 lık fikri de öncelik taşımaktadır. Ne Büyüle Kral, Mısır krah <br />
Ramses, sonsuza değin Hatti ülkesinden birşey almak için <br />
saldıracak, ne de Büyük Kral, Hatti kralı Hattuşili, sonmuı <br />
değin Mısır'dan bir şey almalc için saldıracaktır. Diğer <br />
yandan, <br />
eğer bir başka düşman, Hatti Ullcesine sefer <br />
düzenlerse ve Büyük Kral, Hatti ülkesi icralı Hattuşili, bana <br />
haber yollarsa 'gel, bana ona karşı yardım et,', Büyük Kral, <br />
Mısır ülkesi kralı Ramses savaşçılarını ve- arabalannı <br />
yollayacalc, Hatti Ullcesinin öcünü alacalctır. Antlaşmada <br />
üstünde durulan sorunlardan biri de içteki isyanlardır: Ve <br />
eğer Hattuşili, Büyük Kral, Hatti ülkesi icralı, hizmetkarlarına <br />
( = uyruklarına) kızarsa ve onlar, ona karşı suç işlerse ve sen <br />
Büyük Kral, Mısır Ullcesi icralı Ramses'e haber yollarsan, <br />
Ramses arabalarını ve askerlerini gönderecek ve karşı <br />
gelenleri yok ~decektir. Doğal olarak, Hattuşili de, kardeşi <br />
Ra~ses, ?öyle i_steklerde bulunursa, <br />
2 <br />
aynı yükümlülükleri <br />
yerme getırecektır. Suçluların geriye verilmesi de antlaşmada <br />
yer almaktadır: Ve Hatti ülkesinden bir adam kaçarsa, ya da <br />
ada1? ya da 3 adam, Büyüle Kral, Mısır Ullcesi kralı, <br />
kardeşım Ramses'e gelirse, Ramses onları yakalayacak ve <br />
kardeşi Hattuşili'ye geri yollatacaktır. Bu sonsuz kardeşlik ,,e <br />
banş antlaşması ile Hitit - Mısır ilişkileri bir daha <br />
bozulmamıştır. <br />
Hattuşili'nin Puduhepa ile olan evliliği Hitit tarihi içinde <br />
baş½başına bir bölüm oluşturur. Çünkü, kişiliği ve kudreti ile <br />
kraliçe <br />
Puduhepa'yı Hattuşili döneminden soyutlamaya <br />
olanak yoktur. <br />
Hattuş~li. ot~biyografisi_nde, Puduhepa'ya rastladığı ve onunla <br />
evlendiğı doneme değın, ailesi ile ilgili fazla bilgi vermez. <br />
Aslında, kardeşlerinin adlarım sayması dahi, diğer Hitit <br />
krallarının bel~e-~e~inde ana adı bile verilmediği düşünülecek <br />
olur~a: ~at!'1şıli_ mn olağandan fazla aile bağlarına önenı <br />
verdiğ_ım gosterır. Kardeşlerden Muwatalli'nin, <br />
icraatını <br />
daha once ~ördüğümüz Hitit kralı olduğunu biliyoruz. Adının <br />
~alp~şulul?ı olduğu bilinen diğer erkek kardeşten bir daha <br />
~ç .~oz edilmemektedir. Bunun, Muwatalli tahta geçmede~ <br />
olmuş olduğu düşünülebilir. Kız kardeş ise, Muwatalli <br />
zamanı1:1da Batı Anadolu beylerinden Şaha Irmağı Ülkesi'nin <br />
Maşturı adlı kralına gelin gitmiştir. 3. Hattuşili bu <br />
HİTİTLER <br />
kardeşlerim saydıktan sonra, kendisinin Puduhepa'dan önce <br />
evli olup olmadığını: evlenmiş ise, çocuklarını da hiç söz <br />
konusu_ etmemekte~r. <br />
Ancak bildiğimiz, Kadeş Savaşı'nda, <br />
kardeşı Muwatallı ye yardım edip ülkesine dönerken <br />
Lawazantiya kentine uğradığı ve orada Pentipşarri'nin kız~ <br />
varsayarak <br />
Pu~u!ı~pa ile tanrıların isteği üzerine evlendiğidir. Evlenme <br />
tarıhı ıle Kadeş Savaşı ~r1;1s!nda bir yıl geçmiş olduğunu <br />
İÖ 1284 tarıhinı elde ederiz. Gerek babası <br />
Pentipşarri, gerekse <br />
Puduhepa, <br />
Hurri <br />
kökenli <br />
adlar <br />
taşımaktadırlar. Lawazantiya kentinin yeri belli değildir. <br />
A?cak Pudll?epa, bir yer~e Kizzuwatna ülkesinin kızı, başka <br />
bır belgede ıse Kummannı ülkesinin kızı olarak geçmektedir. <br />
Kizzuwatna, daha önce değindiğimiz gibi, bugünkü Çukurova <br />
ve dolaylarına, Kummanni ise (Roma dönemindeki adı <br />
Commana) günümüzdeki Şar'a yerleştirilmektedir. Her iki <br />
yerin, Hititler döneminde aynı bölgenin sınırları içinde kabul <br />
edildiği, belgelerden <br />
anlaşılmaktadır. Hem babanın hem <br />
kızının hizmetinde oldukları tanrı ise, Lawazantiya İştar'ı <br />
ya da Hurca adıyla Şauşgq olarak bilinen tanrıçadır. Bütün <br />
bunlar, Puduhepa'nın Hurri kökenini açıkça vurgulamakta<br />
dır. <br />
Hattuşili ve Puduhepa'nın, kral ve kraliçe olmadan önce <br />
rahip ve rahibe görevlerinde <br />
bulundukları düşünülecek <br />
olursa, <br />
bize kalan belgelerinde neden bu kadar dindar <br />
gözüktükleri, neden her işlerinde tanrısal güçlerin karışma<br />
 sına değindikleri daha iyi anlaşılır. Kraliçenin mühürlerinden <br />
biri üzerinde dahi dindarlığı belli olmaktadır: Hatti llllcesi <br />
prensesi, yeryüzünün efendisi Arinna'nın Güneş Tannçası'<br />
 nın gözdesi, Tannçanın hizmetkarı, Kizzuwatna üllesinin lıcızı <br />
Puduhepa'nın mührü. Bu anlatımın elimize geçmeyen ve <br />
Mısır'a gönderildiği söylenen, Kadeş Antlaşması'nın yazılmış <br />
olduğu gümüş tabletteki mühür üzerinde kullanıldığı, bunun <br />
başka belgelerdeki tanımından öğrenilmektedir. Puduhepa <br />
gibi, Hattuşili de dinsel görevlerini Ugarit'te bulunmuş bir <br />
mühründe belirtmiştir. Büyüle Kral, Hatti üllesi icralı, <br />
kahraman, Arinna'nın Güneş Tannçası'nın, Nerilc kentinin <br />
Fırtına Tannsı'nın ve Şamuha kentinin İştan'nın gözdesi, <br />
Hattuşili. Puduhepa'nın, her fırsatta tanrılara dua ettiğini, <br />
özellikle kocasının sağlığı ve uzun ömürlü olması için <br />
yakardığını, elimize geçen dua metinlerinden biliyoruz. <br />
Puduhepa, pek çok resmi belgeye, kocası ile birlikte mührünü <br />
koymuştur. Bunlardan çoğu ferman niteliği taşıyan metinler<br />
dir. Kraliçenin dış siyasette etken olduğu, Ramses il~ yapılan <br />
antlaşmaya da mührünü basmasından anlaşıldığı gıbı, Mısır <br />
kralından gelen mektuplardan bir bölümü doğrudan doğruya <br />
kraliçeye gönderilmiştir. Ramses'in 34. krallık yılında, bir <br />
Hitit prensesinin <br />
firavuna gelin gönderildiği bilinmektedir·. <br />
Mısır'daki Abu Simbel'de bulunan ve düğün steli adıyla <br />
bilinen eserde, <br />
prensesin <br />
Mısır'a gelmesi anlatılırsa da <br />
Hattuşili'nin Mısır'a gitmemek ıçin bahaneler bulduğu ve <br />
böyle bir seyahatten <br />
kaçındığ&gt; ~nl~ş.ıl~~ktadır. Raıı_ıses, <br />
... kardeşim beni görmeye gelse, bırbınmızın yüzünü görsek <br />
diye, Hatti kralını çağırmış, an~a~ Hattu_şili bu çağrıya <br />
majestenin ayaJclannın yanması ıyı .. olur 01In:a~ ~~ac~ğıı_ıı <br />
yazarak, Iç~rşılık vermiştir. R1;1mses ın hare~ıne !ki~~ı bır <br />
Hitit <br />
prensesinin <br />
daha <br />
gelin <br />
olarak <br />
gonderıldığı de <br />
belgelerden öğrenilmektedir. ~ısır kaynakları b_u olayı ~u <br />
sözlerle açıklamaktadır: Hatti prensı, Ramses e, Mısıra <br />
ikinci kızını gönderdiğinden, Hatti ülkesinden, Kaşlca <br />
üllesinden Arzawa üllesinden çok ganimetler ve aynca pek <br />
çok at sUrüİeri pek çok sığır sürüleri, pek çok koyun sürüleri, <br />
pek çok küçüle baş hayvan s';""illeri gönderdi. İşte ,bu <br />
evlenmelerle ilgili olarak, Ramses ten doğrudan Puduhepa ya <br />
yollanan <br />
mektup çok ilgi çekici bir anlatım ve içerik <br />
taşımaktadır: Tanrı Amon'un gözdesi, Güneşin oğlu, Mısır <br />
üllesi kralı Büyüle Kral Ramses şöyle der: 'Hatti üllesinin <br />
kraliçesi, büyüle kraliçe Puduhepa 'ya söyle ki, işte ben, <br />
lcardeş!fi, iyiyim. Evlerim, oğullarul!•. ?rdularım, atlarım, <br />
arabalanm <br />
iyidirler. <br />
Ülkemde çok ıyililc vardır. Sen, lcu <br />
kardeşim, iyi olasın! Evlerin, oğulların, o~~~arın, atların <br />
arabaların iyi olsunlar! Ülkende çok ıyililc olsun! Kı; <br />
kardeşime şöyle söyle ki, işte elçilerim, hz kardeşimin elçilerı <br />
ile birlikte bana geldiler. Onlar bana, kardeşimin, Hatti <br />
ülkesinin kralı, Büyüle Kralın iyiliğini bildirdiler. Kardeşimin, <br />
hz kardeşimin ve üllelerinizin iyi haberlerini alınca çok <br />
sevindim ve şöyle dedim 'Çok şükür, iyidirler!'. Kız <br />
kardeşimin bana gönderdiği mektubu gördüm ve Hatti <br />
üllesinin Büyüle Kraliçesi olan hz kardeşimin çok güzel bir <br />
biçimde yazdığı konulan işittim. Kız kardeşime söyle ki, <br />
kardeşim Hatti ülkesinin kralı, Büyüle Kral baı;ıa şöyle yazdı: <br />
'Kızımın başına güzel kokulu yağı dökecek kişileri gönder; <br />
onlar onu (prensesi) Mısır kralının, Büyüle Kralın evine <br />
götürsünler'. İşte, kardeşim bana böyle yazdı. Kardeşimin <br />
hana haber verdi2i hu karar colc ve nele cok ~eldir. <br />
Mısır <br />
ülkesinin tannlan ve Hatti üllesinin tanrılan ili büyüle ülkeyi <br />
ebediyyen bir ülke olarak birleştirmek için bizi bu karara <br />
yönelttiler!. Söz konusu edilen, gelinin başına bir tür parfüm <br />
olan iyi kokulu yağ sürme işlemi, anlaşıldığına göre nişan <br />
töreninin bir bölümüydü . Tahta çıkacak veliahtların başına <br />
da parfüm sürmenin, bu çağın geleneklerinden <br />
olduğunu <br />
bilmekteyiz. <br />
Kraliçe <br />
Puduhepa'nın başka ne gibi devlet <br />
işleriyle uğraşmış olduğunu gösteren bir başka belge de, <br />
Kuzey Suriye'nin Akdeniz kıyısında, Ras Şamra'da bulunan <br />
ve bu dönemde Hitit İmparatorluğu'na bağlı bir krallık olan <br />
Ugarit'teki Hitit uyruklu tüccarlarla <br />
ilgilidir. Bu tüccarlar, <br />
klasik dönemdeki adı Olba, şimdiki adı ise Uzuncaburç olan, <br />
Ura kentinde (Mersin'in batısında) oturmakta ve Suriye <br />
limanları ile iş yapmaktaydılar. Ugarit kralı Niqmepa'ya <br />
hitaben yazılmış bu belgede şöyle denmektedir: Senin bana <br />
yazdığın 'Ura halkından olan tüccarlar, hizmetkarının <br />
üllesine yüle olmaktadır' konusunda, ben, majeste Ura ve <br />
Ugarit hal.lcı ile ilgili olarak şu karara vardım: Ura halla iyi <br />
mevsimlerde Ugarit'teki işlerini görsünler. Fakat lcışın <br />
Ugarit'ten kendi üllelerine <br />
dönmeye zorunlu olsunlar. <br />
Böylece Ura halla, lcışın Ugarit'te kalmaya, ev ve arazi satın <br />
almaya izinli değillerdir. Bu da Hattuşili yanında Puduhepa ' <br />
nın mührünü taşımaktadır. <br />
Puduhepa ve Hattuşili'nin kendi çocukları yanında, Hattuşi<br />
 li'nin önceki bir evliliğinden ya da harem kadınlarından da <br />
çocukları doğmuş olmalıdır. Benteşina'nın kızını alan <br />
Nerikkaili ve Benteşina'ya !:JŞ olarak verilen Gaşşuiawi'nin <br />
Puduhepa'mn doğurduğu çocuklar olmaması gerekir. Çünkü, <br />
Benteşina, Hattuşili'nin, yeğeni Urhi-Teşup'u tahttan indir<br />
mesinden hemen sonra, yeniden Amurru krallığına geçirilmiş <br />
ve kendisi ile bir antlaşma imzalanmıştır. Bu tarihte Hattuşili <br />
ile Puduhepa'nın evliliği üzerinden ancak 9 ya da 10 yıl geçmiş <br />
olmalıdır ki, o zaman Nerikkaili ve Gaşşulawi'nin evlenecek <br />
yaşa gelmedikleri açıktır. Ancak, eğer, Benteşina ile yapılan <br />
antlaşma, onun tahta çıkarılışından çok sonra yazılmış ise, <br />
bu <br />
çocukların da Puduhepa'nın doğurduğu çocukları <br />
olabilmesi olasıdır. Ramses'e verilen kızların, bu Hitit çiftinin <br />
ç?c.ukları ol~8:sı, yaşları açısından uygundur. Hatırlanacağı <br />
gıbı, Hattuşıli ıle Puduhepa'nın evliliği Ramses'in 5. ya da 6. <br />
krallık yılına, bu prenseslerden <br />
birinin <br />
karşı_n'. <br />
Ramses'e <br />
gelin <br />
gönder_H,~~si ise, fir~vunu~ 34. krallık yılına rastlar. <br />
Hattuşıli nın Puduhepa dan once evlendiğini söylememesine <br />
herhalde <br />
çocukları vardı. Zaten Puduhepa'nın <br />
k~n?.ıs~. ?.e, sar_?ya geldiğinde bulduğu çocukları bizzat <br />
buyuttuğunden soz eder. Ayrıca bir başka tablet üzerinde de, <br />
pek açık olmayan bir anlatım kullanılarak, Hattuşili'nin <br />
oğulları ve torunları ile, Puduhepa'nın soyu birbirinden <br />
ayrılmıştır. <br />
Hattuşili'ni~ ne zaman öldüğünü kesinlik.le saptayamıyoruz. <br />
Ama k~ndınden ~onra devletin başına, P1Jduhepa·nın <br />
doğurmuş olduğu bır oğulun geçtiğini belgeler kanıtlıyorlar. <br />
Bu oğul ise 4.'l\ıthsı.liya'dır (IO 1250). <br />
13. PARLAK BİR DÖNEMİN VARİSİ: 4. TIITHALlYA <br />
Puduhepa'nın kraliçelik <br />
Unvanını ve bunun kendisine <br />
sağladığı hak ve yetkileri, kocası 3. Hattuşili'nin ölümünden <br />
sonra <br />
kr~l o_lan oğlu Tuthaliya zamanında sürdürdüğü, <br />
belgeler uze_rı_nde bulunan mühürlerinden anlaşılmaktadır. <br />
~u.°;1ar?an bırı, Şahurunuwa adlı birisine verilen topraklarla <br />
ılgılı_ bır bağış belgesidir. Toprak bağışı, kral Tuthaliya ve <br />
kra~çe ~~duhepa tarafından düzenlenmiş, şahit olarak ta <br />
Nerıkkaılı, Dattaşa kralı Ulmi-Teşup ve Kargamış kralı <br />
İni-Teşup hazır bulurunuşlardır. Bunlardan Nerilc.kaili, 3. <br />
Hatıuşili'nın oğlu ve habrlanacağı üzere, babası tarafından <br />
·.eniden Amurru krallığına geçirilen Benteşina'nın damadı<br />
 dır. !kinci şahit durumundaki kişinin Dattaşa kentinin kralı <br />
iin ·amnı taşıması da ilgimizi çekmektedir. Kral Muwatalli <br />
d vrınde bir ara başkent durumuna getirilen, fakat, Urhi<br />
.ı:surada zarara <br />
uğrayan ve herhalde <br />
Hitit <br />
~ <br />
~;ı <br />
Devleti'nin <br />
uyruğunu taşıyan Şukku, ne görevle Ugarit'te bulurunaktaydı <br />
bilmiyoruz. Tazminab alacak kişi ise, biı: tüccar ya da gemi <br />
Teşup ( = 3. Murşili) zamanında başkentin eskisi gibi <br />
Ha ttuşa ",•a nakledilmesi ile, herhangi bir Hitit kenti halini <br />
,1lan Dattaşa'nın, buna karşın yönetim ba~ımından _bir <br />
:wrıecılıgA sahip <br />
olduğu görülmektedir .. ~-Teşup ~se, <br />
Şuppiluliurna 'nın Kargamış'ta kral ilan ettiğı oğlu Şarrıku-.uh'un torunudur. <br />
:u!ale. <br />
Tuthaliya <br />
Demek oluyor ki, Kargamış'ta kurulan <br />
dönemine değin kesintisiz s~rebil~ştir. <br />
~1·:a bu dönemde belki de Asur İmparatorluğunun gıderek <br />
c.'UYümesı ve Hitit Devleti'nin güney sınırları için güçlü _bir <br />
;e~'.ü <br />
oluşturması nedeniy~e. Kargamış'ın dalı~ da ö~~m <br />
~dzandıgı. özerkliğinin daha da artmış olduğı_ı soyle?~bılir; <br />
.., ,:, rlt1 ~r,receğimiz bazı belgeler bunu doğrular bıçırnde, <br />
~:.··· <br />
rnlının yanında, Kargamış kralı . ta~afı~dan da <br />
rm. · ü,·'.,mmiştir. Bunların Ugarit ve A~urru ~le ı!~ı~. konula~ı <br />
L,µ:,&amp;mış olması, Kargamış'ın bu ülkelerın ustünde hır <br />
med .. ıd bulunduğunu kanıtlamaktadır. <br />
TJ~ı çe i i bir başka belgede sadece ~uduhepa'n~ <br />
mührün~ <br />
ı,ôr.ıyoruz. Kraliçenin <br />
tek başına. hır belg~ ?uzenlemesı, <br />
bildiğim.iz kadarıyla sık rastlan~ <br />
~ır. olay değildir. Adı şeçen <br />
nı&gt;lı;e. bir mahkeme kararı niteliğını taşımalctadır: MaJeste, <br />
l lgarit halı Amınistamru 'ya der ki 'Ugaritli adam ve Şullu, <br />
majestenin bUDlnllla mahkeme için çıktıkları zaman, Şullu <br />
şöyle s6yledi: Onun gemisi byıda parçalandı. Fa.kat, Ugaritli <br />
adam: Hayır, Şullu isteyerek gemimi parçaladı. Majeste <br />
şöyle htlknm verdi: Ugarit gemicilerinin batı ant içsin; ondan <br />
son.ra Şullu onun gemisini ve içindeki mallan lkleyecektir'. <br />
sahibi olmalıdır. <br />
'\Sur İmparatorluğu'nun büyümesinin, Hatti ülkesi için artan <br />
hır tehlike yaratbğını yukarda belirtmiştik. Gerçekten de, <br />
Tutlıaliya döneminin bütün dış siyaseti, bu tehlikeye karşı <br />
önlemler alma üzerine kurulmuştur. Asur ile olan ilişkilerin <br />
elden geldiği <br />
kadar dostluk havası içinde yürütülmey~ <br />
çalışılmış olması Asur'dan çek.inildiğine işaret etmektedir. <br />
Salmanassar'ın tahta çıkışı dolayısı ile Tuthaliya'nın yolla~ <br />
bir <br />
mektup bulurunuştur. Ondan sonra Asur kralı olan <br />
Tukultininurta'ya <br />
aynı biçimde blı- kutlama mesajı <br />
da <br />
yollanmış ve bunda ili ülkenin arasında hiçbir sorun yolamış <br />
kralına <br />
gibi dostane bir anlabm kullanılmışbr. Hitit kralı Asur <br />
artık bir babadan ve bir anadan (doğmu'ş) gibi <br />
olduklarını ya~mak~a?IT· A~~ç, herhalde içten olmaktan çok, <br />
Asur ~alı~ ofkesını Hatti ülkesinin üzerine çekmemek olsa <br />
~~re~ır. İki devlet adamının birbirlerini ziyaret etmesinin de <br />
ıyı ~ır şey olacağı aynı mektupta söz konusu edilmektedir: O <br />
benun .ü!keme gelse: ~e.n onun ülkesine gitsem; birbirimiıiıı <br />
ekmeğini yesek. Bu ıyınıyet gösterilerinden <br />
esas, <br />
soruna <br />
sonra <br />
da .. değinerek, Tukultininurta ·~ <br />
Dağı na <br />
sefer <br />
duzenlememesini, <br />
çünkü <br />
Tutlıaliya <br />
Papanhi <br />
dağların U«ı <br />
olduğunu yazmaktadır. Hitit kralının niyetinin <br />
Asurlular'ı <br />
b~ dağlardaki köttılllklerden korumak olmadığı, A.nadolu'nun <br />
guneydoğus?-1:1a Asur o~d~arının yaklaşmasından korktuğu <br />
açıkça bellidir. Tuthaliya nın bu çabalarının boşa gittiği, <br />
planlarından hiç ödün vermeden. <br />
Asur lmparatoru'nun <br />
istediği yeri yağmaladığı, Hitit ülkesi halhndan 28.800 kişiyi, <br />
Fırat'ın öte ya.kasından stl.rüp götllrdtlğtlnn anlatmasından <br />
anlaşılmaktadır. Sürülüp. topraklarından edilen bu insanla<br />
HITITLER <br />
rın sayısı, bel.ki de abartmalı olmakla beraber, Asur'un <br />
dehşet saçan bir savaş makinesi halini aldığı artık <br />
görülmektedir: dostluk gösterileri işe yaramamış, Asur'un <br />
açıkça başlattığı bu düşmanlıklara karşı somut önlemler <br />
almak zamanı gelmiştir. Bu yüzden yapılacak iş, Asur ve Hitit <br />
toprakları arasına, Hatti Devleti'ne sadık birer krallık olan <br />
Amurru ve Ugarit'in güçlendirilerek sokulması, iki gücün <br />
doğrudan ilişkisini önleyecek bir tampon bölge yaratılması<br />
 dır. <br />
Bu bakımdan, Kuzey Suriye ilişkilerinin sıklaştığı elimizde <br />
bulunan belgelerden izlenmektedir. Önce, bel.ki de Hatti'ye <br />
ihanet ettikleri kuşkusu ile , iki Ugarit prensi, mallarının <br />
kendilerinde <br />
kalması koşuluyla Alaşiya'ya sürülür. Bu <br />
kararı, Tuthaliya'nın yanında Kargamış kralı İni- Teşup da <br />
mühürlemiştir. Diğer yandan Amurru ve Ugarit arasındaki <br />
olası sürtüşmelere meydan vermemek amacı ile, Amurru <br />
kralı Benteşina'nın kızlarından biri ile evlenmiş olan Ugarit <br />
kralı 2. Ammistamru'nun boşanmalarına, fakat kızın çeyizini <br />
geri <br />
götürmesi ve ondan doğan oğulun velihat kalması <br />
koşuluyla izin verilir. Sonradan kızın kardeşi, Amurru kralı <br />
Şauşgamuwa ile de bir antlaşma yapılır. Adı geçen boşanma <br />
belgesi üzerinde yine Tuthaliya'nınki ile birlikte İni-Teşup'un <br />
mührü yer almaktadır. <br />
Amurru kralı Şauşgamuwa ile imzalanan antlaşmanın amacı, <br />
Asur'a karşı bir ittifak ve yine Asur'a karşı uygulanmak <br />
istenen bir ekonomik ambargonun sağlanmasıdır. Yukarıda <br />
değindiğimiz gibi Tukultininurta, Hitit topraklarına saldırmış <br />
ve açıktan düşmanlık etmeye girişmişti. Tuthaliya buna <br />
misilleme olarak kuvvetle karşılık vermekten çekinmiş <br />
olmalıydı ki, Asur'u ekonomik açıdan yıpratma yoluna gitti. <br />
Şauşgamuwa antlaşmasının ana çizgileri şöyledir: Şimdi ben, <br />
majeste, Büyük Kral seni, Şauşgamuwa'yı elinden tuttum ve <br />
seni kendime damat yapbm ve kızımı sana eş olarak verdim. <br />
Ve Amurru ülkesinde seni kral yapbm. Şimdi majesteyi <br />
hUktlmdarlığıııdan ötUrU koru! Sonra, majestenin oğullarını <br />
ve oğullarının oğullarını ve (onların) soylannı htıkUmdarlıkla<br />
 nndan öturtl koru! Başka bir efendi isteme! Bu konuda <br />
tanrılara içtiğin an~a bağlısın! ... . Mısır kralı, Babil kralı ve <br />
Asur kralı (tablette, daha önce yazılmış Ahhiyawa kralı <br />
sözleri silinmiştir) benimle eşdeğer krallardır. Mısır kralı <br />
benimle dost ise, sana da dost olacaktır! (yani sen de ona dost <br />
olacaksın). Eğer majesteye düşmansa, senin için de düşman <br />
olacaktır! Babil kralı bana dostsa, senin için de dost <br />
olacaktır! Eğer majesteye düşman ise, senin için de düşman <br />
olacaktır! Asur kralı ise, bana düşman olduğundan, senin <br />
için de düşman sayılmalıdır! Senin (uyruğundaki bir tüccar) <br />
Asur ülkesine gitmeyecektir. Oradan gelen bir tUccan da sen <br />
ülkene bırakmayacaksın! O senin ülkenin içinden de <br />
geçmiyecektirl <br />
Senin ülkene girerse, onu yakala ve <br />
majestenin (huzuruna) yolla I Bu konuda tannya içtiğin antla <br />
bağlı sayılacaksın I Ve ben, majeste, Asur kralı ile savaşta <br />
olduğumdan, sen de katılacak ve bir ordu ve bir arabalı <br />
savaşçı birliği kuracaksın. Sürat ve etkinlil majeste için ne <br />
anlamda (önemliyse), senin için de sürat ve etkinlil o <br />
(derecede önemli) olacaktır! Öyleyse, şimdi, sadık bir <br />
biçimde, ordu ve arabalı savaşçı birliğini kur! Bu konuda <br />
tanrıya içtiğin antla bağlı sayılacaksın!. Ekonomik ilişkilerin <br />
kesilmesi ile Asur'un ticaretine sekte vurulması yanında, <br />
askeri hazırlıklara girişilmesi, durumun gerginliğini ortaya <br />
koymaktadır. Bu hazırlıklar sırasında görüldüğü gibi, <br />
Amurru'dan <br />
ordu kurması istenirken, Ugarit'ten de bu <br />
yükümlülük kaldırılmış ve yerine maddi yardım yapılması, <br />
her nedense daha uygun görülmüştür. Bu düzenlemeyi, şu <br />
belge üzerinde okumaktayız: Kargamış kralı İni-Teşup'un <br />
huzurunda, Büyük Kral, Hatti ülkesi kralı, Tuthallya, Ugarit <br />
kralı Amınistamru'yu ordu birlikleri vo arabalı savaşçı <br />
birlikleri kurma ytıkUmlUlüğUnden affetmi.ştir. Asur ile savaş <br />
hali sona erinceye değin Ugarit ask:erleri ve arabalı <br />
savaşçılan yardıma gelmiyecektir. Ugarit: kralı majesteye 50 <br />
mina ( = yanın kiloya yakın bir ağırlık birimi) altın vermiştir. <br />
Gittikçe artan bu gerginlik savaşma noılctasına varmadan. <br />
kendili~inden <br />
sona ermiştir. Tukultininurta, <br />
egemenlik <br />
döneminin ikinci yarısında Fırat sınırında yeni operasyonlara <br />
gırişememiş ve ogıuyla tutuştuğu iktidar .kavgaları sırasında <br />
öldürülmüştür. <br />
Asur tehlikesi atlatılmış, fakat Tuthaliya döneminde bu sefer <br />
de bir açlık tehlikesi baş göstermiştir. Olasılıkla büyük bir <br />
kuraklık sonucu olan bu felaketin, yalnız dar bir bölgede <br />
kalmadığı, yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Mısır ile Hattuşili <br />
döneminde kurulmuş dostluk ilişkileri, Hatti ülkesinde açlığın <br />
önlenmesinde çok işe yaramış, fıravun Merneptah krallığının <br />
ilk yıllarına rastlayan bu kuraklıkta, Hatti ülkesine gemilerle <br />
tahıl yardımı yapmıştır. Bu sırada Hitit kralından Ugarit <br />
0<br />
 kralına gelen bir mektupta, açlıktan söz edilmekte, yukarıda <br />
adı geçen Ura kentine tahıl götürecek gemilere yer <br />
sağlanması istenmektedir. Durumun ne kadar ciddi olduğunu <br />
nektubun son cümlesi vurgulamaktadır: Bu, hayat memat <br />
ııonınudur! Mısır'daki Karnak yazıtında fıravun Merneptah <br />
da olayı şu sözlerle anlatmaktadır: Hatti ülkesini yaşatmak <br />
ıçin, Asyalılar'a gemiler içinde tahıl gönderdim. Bu kuraklık <br />
döneminde ya da daha sonra Ugarit'te Hititler'in bazı <br />
sorunlarla <br />
karşılaştıklarını da öğreniyoruz. Hitit kralı, <br />
Ugarit'te krallık tahtına geçmiş birine şöyle çıkışmaktadır: <br />
Ugarit'te htıkUmdar olduğundan beri niçin majestenin <br />
huzunına gelmedin ? Ve neden elçilerini göndermedin ? Şimdi <br />
bak, majeste bu duruma çok kızmıştır I Kargamış'tan gelen <br />
mektuplarda da bir askeri denetim dolayısıyla, bir Hitit <br />
prensinin gelişinden ve onun Ugarit'te kalacağından söz <br />
edilmektedir. <br />
Bu olayın, Ugarit'teki <br />
yeni <br />
kralın hoş <br />
karşılanmayan davranışları yüzünden, askeri önlemler alma <br />
ya da oraya askeri müdahale etme anlamlarına geldiği <br />
düşünülebilir. <br />
Anadolu içindeki durumun 4. Tuthaliya döneminde de arada <br />
sırada geleneksel düşman Kaşkalar tarafından bozulduğu <br />
görülüyor. Özellikle, Hitit kralının başka yerlerdeki askeri <br />
harekatlarını fırsat bilerek, Hitit topraklarına saldırmak, <br />
alışılagelmiş bir Kaşka davranışıdır. 4. Tuthaliya zamanında <br />
Aşşuwa ülkeleri ile savaş halinde iken, kuzeyde Kaşka <br />
akınları olmuş, fakat anlaşıldığı kadarıyla bunlar fazla zarar <br />
vermeden defedilmiştir. Bu arada kesintiye uğrayan Aşşuwa <br />
seferinde Kikkuli adlı biri, vasal kral olarak adı geçen <br />
bölgenin yöneticiliğine getirilmişti. Hatti kralı Kaşkalar ile <br />
uğraşırken yeni bir isyan daha çıkmıştı, bunun sonucunu <br />
kesin olarak saptayamıyoruz. Fakat, batıda yapılan ilk savaşa <br />
Hititler'in <br />
10.000 asker ve 600 araba ile katıldıkları <br />
belirtilmektedir. <br />
Bu rakkamlar, savaşın ufak bir çatışma <br />
olmadığını kanıtlamaktadır. Şauşagamuwa adlı Amurru kralı <br />
ile <br />
yapılmış olan ve yukarıda metnini özetlediğimiz <br />
antlaşmada, Hatti kralının kendiyle eşdeğer kralları <br />
sayarken Ahhiyawa kralının adını da bunlar arasına önce <br />
.kattığı, fakat sonradan sildirdiği göz önüne alınacak olursa, <br />
Tuthaliya döneminde, ülkenin batısındaki devletlerin çok <br />
güçlenmiş oldukları sonucuna varılmaktadır. <br />
Hiç kuşkusuz. Tuthaliya kendisine bırakılan güçlü bir mirasın <br />
bilincinde idi. Hattuşili ve Puduhepa'nın kudretli bir ordu ve <br />
akıllı bir siyasetle yarattıkları, Ön Asya dünyasında saygın <br />
bir yer tutan Hitit İmparatorluğu, onun krallık döneminde <br />
ortaya çıkan güneydoğudaki Asur ve batıdaki Ahhiyawa gibi <br />
yeni güçlerin yarattığı sorunların üstesinden, böyle sağlam <br />
bir zemine dayandığı için gelebilmişti. <br />
4. <br />
Tuthaliya yönetim örgütünün ve dinsel işlerin yeniden <br />
düzenlenmesi ile çok ilgilenmiş bir kraldır. Tapınakların <br />
durumu, rahip ve görevlilerin sayısı ve tapınak eşyasının <br />
ayrıntılı envanterleri çıkarılmıştır. Arşivlerin içeriği için de <br />
aynı işlem uygulanmıştır. Önemli dinsel metinlerden çok <br />
sayıda kopyalar çıkarılarak çoğaltılmış, özellikle dinsel <br />
bayramlarda yapılan törenlerin anlatıldığı metinler, tahta <br />
tabletlerden <br />
kil tabletlere <br />
aktarılmıştır. Yeri gelmişken <br />
burada Hitit yazıcılığının malzemesine değinmekte yarar <br />
vardır. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi metinlerin, kilden <br />
yapılmış levhalar üzerine yazıldığını, .ele geçen binlerce <br />
tablet <br />
beraber, <br />
göstermektedir. <br />
belgelerden <br />
Ancak elimize geçmemiş olmakla <br />
öğrendiğimize göre, önemli bazı <br />
metinler, tunç, demir ya da Kadeş Antlaşması'nda olduğu <br />
gibi gümüş tabletlere de yazdırılıyordu. Madeni tabletlerden <br />
hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir. Diğer tahta tablet vt3 <br />
51 <br />
HİTİTLER <br />
tania tablet yazmam terimlerine de belgelerde rastlıyoruz. <br />
Anadolu'nun iklim koşulları, bunların da toprak altında <br />
çürümeden kalabilmesine engel olmuştur. Fakat Hattuşa-Bo<br />
 ğazköy kazılarında çıkan, Üzerlerinde mühür baskıları <br />
bulunan çok sayıdaki kil topakçıklarının bunlarla ilgili olduğu <br />
kuşkusuzdur. Tahta tabletlere yazılan belgelere, mühür <br />
basılmış bu topraklar bir iple bağlanıyor ve böylece belgenin <br />
imzalanması sağlanıyordu. Bu tahta tabletlere <br />
kilden <br />
olanlara yapıldığı gibi, sivri bir araçla bastırılarak, çiviyazısı <br />
işaretlerinin kazınmasına olanak yoktu. Belki de, tahta <br />
tabletlerde kullanılan yazı sistemi, bir tür resimyazısı olan <br />
Luwi ya da daha eskiden denildiği gibi Hitit Hiyeroglifleri idi. <br />
Hiyeroglif yazısı, genellikle mühürler ve anıtsal kaya <br />
yazıtlarında kullanılmış olmakla beraber, kazınmak suretiyle <br />
kurşun levhalar üzerine de yazılmıştı. Bu tür levhalar, daha <br />
doğrusu uzun kurşun şeritler, Asur'da ve yakın zamanlarda <br />
da Kayseri - Sivas·arasındaki Kululu adlı yerde bulunmuştur. <br />
Bu bakımdan, tahta tabletlere de herhalde boya ile hiyeroglif <br />
yazısı uygulanmış olabilir. Diğer yandan, Asur'da Üzerleri <br />
balmumu bir tabaka kaplanmış, tahta ya da fildişi tabletlerin <br />
varlığını biliyoruz. Balmumu tabakasının eriyip akmaması <br />
için tahta tablet biraz oyularak, kenarları çerçeve halinde <br />
yüksek bırakılıyordu. Balmumunun tahta yüzeyine iyi <br />
yapısması için de, tahtanın yüzeyi pürüzlü hale sokuluyordu. <br />
metinler <br />
Anadolu'da böyle tabletler yapıldığını ve Üzerlerine çivıyazısı <br />
ile <br />
yazdırıldığını varsaymak <br />
herhalde <br />
yanlış <br />
olınayacaktır. Bu tür tabletlerin kullanış açısından ıyi bir <br />
tarafı da, balmumunun ısıtılıp yumuşatılarak, yazıların <br />
silinmesi <br />
ve <br />
tabletin <br />
getirilebilmesidir. <br />
yeniden <br />
yazıya hazır duruma <br />
Bu olanak, mahkeme tutanakları, dikte <br />
ettirilen <br />
mektuplar ya da yazman yetiştiren okullardaki <br />
öğrencilerin alıştırmaları için kolaylık sağlıyordu. Önce <br />
bunlara <br />
yazılan karalamalar, gerektiğinde, kitaplıklara <br />
konulmak üzere, kil tabletler üzerine temize çekiliyordu. <br />
4. Tuthaliya hukuk alanında da düzenlemeler yapmış ve yasa <br />
maddelerini kapsayan tabletler onun zamanında yeniden <br />
kopya ettirilmiştir. Bu kralın bayındırlığa dönük icraatini de <br />
Boğazköy kazıları kanıtlamıştır. <br />
14. SONUN BAŞLANG~CI <br />
4. Tuthaliya'nın hangi koşullar altında öldü~ünü bilmiyoruz. <br />
Kendisinden sonra oğlu 3.Arnuwanda Hitit devletinin başına <br />
geçmişti (İÖ 1220 dolayları). Bu kral, Hitit sülalesi arasında <br />
bu adı taşıyan üçüncü kişi idi. Ne yazık ki, 3. Arnuwanda'nın <br />
döneminde oluşmuş olayları anlatan pek az belge bulunmuş<br />
 tur. Elimizdeki tabletlerden, bu kralın döneminde de, ülkenin <br />
kuzeyindeki Kaşkalar ile savaşın yapıldığını, Anadolu'nun <br />
güneydoğusunda ise, buraya göçmüş (?) bir toplumun başı <br />
olan <br />
Mita'nın, Hitit Devleti'nin <br />
topraklara <br />
çekirdeğini oluşturan <br />
değin sokulduğunu öğrenebiliyoruz. 8. yüzyıl <br />
Asur kral yıllıklarında, Muşki adlı bir ulusun kra~ ol~n <br />
Mita'dan söz edilmektedir. Bu 2. Mita ise Fryg kralı Midas ıle <br />
eşitlenmektedir. Bunlar <br />
arasındaki ad benzerliklerini, <br />
Arnuwanda döneminde başlamış bir uluslar göçü ya da ~e.r <br />
değiştirmesi olarak yorumlamak olası görünmekt~di:· ~t~t <br />
İmparatorluğu'nun yıkılmasına, birazdan göre~eğımız, gıbı: <br />
deniz ve ,kara yoluyla gelen ve adlarına Denız Kavimlen <br />
denen ulusların katkıda bulundukları anlaşılmaktadır. <br />
Elimizde bir mühründen başka bir belgesi olmayan _bu _Hitit <br />
kralı öldüğünde, krallık tahtına kardeşi 2. Şuppıluliuma <br />
geçmişti. Bu kral adının yazılışında, aynı adı taşıyan <br />
atasınınkine göre de küçük bir fark göze çarpmak.tadır. Bu <br />
kral, belgelerde Şuppiluliyama olarak geçmektedir. Arnu<br />
wanda'nın tahta geçebilecek hiçbir çocuk tıı[akmadığı, hatta <br />
harem kadınları arasın~ da, ölümünü izleyen günlerde <br />
hamile bir kadın bulunmaaığı, bu nedenle tahta kardeşinin <br />
geçmesinin zorunlu olduğu, şu belgeden anlaşılmaktadır: <br />
Efendim, başka kimseyi değil, beni kabul etti ... beni ktıçllk bir <br />
köpek gibi. .. btlytltttl. Majestenin kardeşi kral olduğu zaman, <br />
ben (artılı:} btıyllk bir memurdum ve hep onu korudum; ona <br />
karşı hiçbir ihmalim olıµadı. Ona, efendime temiz kalple ... <br />
hizmet ettim... Sonradan Hatti hallı:ı (başka} zorlulı:lar <br />
çılı:ardılı:larında, seni hiç ortada bırakmadım... Hatti hallı:ı <br />
ona ( = krala) karşı gtınah işledillerinde: ben (yine) sadık <br />
kaldım. Eğer onun çoculı:lan olsaydı, onları da sayar ve onlan <br />
da korurdum. Onun çocukları olmadığı için, hamile bir kadın <br />
olup olmadığını soruşturdum; hamile bir kadın yoktu .. . <br />
Arnıİwanda geride çocul bırakmadı diye, günah işleyip .. . <br />
başka birisini efendi yapabilir miydim ? Anlaşılacağı gibi, adı <br />
geçen son krallara karşı Hatti ülkesinde bazı ayaklanmalar <br />
olmuştu. Arnuwanda'nın çocuğu olmamasını fırsat bilenler <br />
de herhalde vardı. Ama, sadık memurlar yardımıyla ölen <br />
kralın yerine kardeşi Şuppiluliyama geçirilebilmişti. Ancak, <br />
iç kargaşanın ne boyutlara ulaşabileceği şu sözlerle açığa <br />
vurulmaktadır: Ordu krala isyan edebilir, kralın askerleri ve <br />
tllkeleri ayaklanabilir ya da dtışmanın silahı kralın en <br />
yalcınlannı tutsak alabilir ya da bunları öldürebilir ya da <br />
yüksek memurları krala isyan eder ya da kral hastalamr ya <br />
da kral uzak bir sefere çıkar ya da daha kötü durumlar <br />
ortaya çıkabilir; işte sen (o· zaman} isyana kalkma, (bir) <br />
kenara çelcilme veya tllkene ihanet etme; sadakatinin sonunu <br />
sadece öltlm getirebilsin! Sadakat konusu şu metinde de <br />
işlenmiştir. Vücudunda bir elbiseyi nasıl taşıyorsan, bu andı <br />
da öyle taşıyacaksın ... Gökytlztlntln güneşi albnda Şuppiluli<br />
 yama 'ya ya da Şuppiluliyama 'nın oğluna bir köttılllk etmeye <br />
kalkarsan, o zaman seni bin ant tanrısı ve güneşin ateşi yok <br />
etsini Eğer bunu gece yaparsan, seni karın, çocukların ve <br />
tllken ile birlikte .. . ay .. . yok etsin I Sadık kalmaları için <br />
kişilere içirilen antları, aslında sadakatsizlik ve ihanetin çok <br />
sık rastlanan <br />
olaylar haline geldiğinin kanıtları saymak <br />
gerekir. Bu antlarda, ülke ve devleti kötülüklerden sakınmak <br />
olduğu kadar, kral soyunun tahtta kalması da amaçlanmak<br />
tadır: <br />
Ben, sadece efendim Şuppiluliyama'nın soyundan <br />
olanları koruyacağım. Birinci Şuppiluliuma 'nın soyundan, <br />
Murşili'nin soyundan, Muwatalli'nin soyundan, Tuthaliya'<br />
nın soyundan olan bir kimsenin tarafına geçmiyeceğim 1 <br />
VESON <br />
15. <br />
Sözünü ettiğimiz bu bağlılık antlarının tutulmasına dahi <br />
zaman kalmadığını artık biliyoruz; Şuppiluliyama tanıdığımız <br />
son Hitit kralıdır ve onun so~dan <br />
kimse başa geçemeden, <br />
devlet <br />
çökmüştür. (yak. Iö 1200) Devletlerin <br />
siyaset <br />
sahnesinden göçüşlerinin kuşkusuz tek bir nedeni olamaz. <br />
Yıkılışı, bir çok öğenin bir araya gelmesi yaratır. Devletin <br />
içindeki kargaşa, ekonomik güçlükler ve kurulu dengeleri <br />
değiştiren uluslararası kaynaşmalar, bir diğerinin aleyhine <br />
yayılan ve kuvvetlenen yeni devletler, doğan yeni'koşullara <br />
uymayan ya da kendilerini kurtaracak <br />
yeni <br />
dengeler <br />
kuramayan toplulukları silerler. Hitit İmparatorluğu'nun <br />
çöküşünde de bütün bunların rolü vardır. <br />
Asur kralı Tukultininurta 'nın taht kavgaları sonunda oğlu <br />
tarafından öldürülmüş olduğuna yukarıda değinmiştik. <br />
Ancak, Hitit İmparatorluğu'nun bu son döneminde Asur <br />
yeniden güçlenmiş, yeniden büyüme emellerinin peşine <br />
düşmüştü. Yıllardan beri bana karşı gelen, sonra belclemeye <br />
(başlayan} şu Asur'dald dtlşman, silahla güçlenir ya da <br />
be~ <br />
tllke~e <br />
gelirse... <br />
sözlerinden <br />
Asur'un <br />
yeniden <br />
çekinılecek bır devlet durumuna geldiği anlaşılmaktadır. <br />
Kuzey ~uriye'd_e K~rg~~ış hala Hititler'in <br />
yanındadır. <br />
Şuppıluliyama, onceki bolumlerde sözü edilen lni-Teşup'un <br />
oğlu Talmi-Teşup ile bir antlaşma yapmıştı. Bu kralın adına <br />
Ugarit belgelerinde de rastlanmaktadır. Ugarit'te onunla <br />
çağd_aş olan kralın adı Ammurapi'dir. Bu Ugarit kralına, <br />
Ala~ıy? ( := Kıbrıs) kralının gönderdiği mektup, Kuzey <br />
Surıye deki durumu aydınlatmakta ve ondan silahlanmasını, <br />
asker ve arabalarını savaşa hazır tutmasını istemektedir. <br />
Halbuki, Ugarit'i.? yakl~şan düşmana yapacak bir şeyi <br />
yoktur; Ammurapı, Ugarıt kralına şöyle yanıt yazar- Babam <br />
bilmiyor mu ki, benim btlttln askerlerim Hatti ülkesinde <br />
tıslenıniştir ve bllttln ge~eriın Luklı:a ( = Lykia Bölgesi, <br />
güneyb~b An~d_olu hyılanlJfilesindedir. Bundan anlaşıldı<br />
 ğına gore, Hıtıt kralı~ ısteğiyle Ugarit donanması ve <br />
ordusu, <br />
yaklaşan düşmana karşı, Anadolu'nun batı ve <br />
güneybatısına gitmiştir. Değil Kıbrıs'a yardım etmek kendini <br />
savunacak gücü bile yoktur. Şuppiluliyama'nın bir belgesin<br />
den, zaten gelen düşmanların Kıbrıs'ı ele geçirdilcleri belli <br />
Şuppiluliyama. Ve benimle Alaşiya gemileri ( = Kıbns'ı alan <br />
::,o/ üst: 3. Arnuwancta·ya ait bır <br />
mühür baskısı. Alt: Kral 2. <br />
Şuppiluliuma'ya ait Bogaıköy'de <br />
bulunan hiyeroglifli Nişantaş <br />
yazıtı. Sag üst ve alt: 2. <br />
Şuppiluliuma (ŞuppiluJiyamaJya <br />
ait iki mühür baskısı. <br />
Kizzuwatna, Kargamış, Arzawa, Afaşiya ... Yine Ramses'e <br />
dilşmanlarm) denizin ortasında üç kez savaşa tutuştular. <br />
Gemileri yakalayıp, denizin ortasında ateşe ~ererek, onları <br />
yok ettim. Fakat, ben kıyıya dönünce, Alaşıya düşmanları <br />
sürüler halinde benimle savaşa geldiler ve ben onları <br />
yendim ... Donanması yakılan ?üşmanın Anad?~u kıyılarına <br />
nasıl gelebildiği anlaşılmaz bır olaydır ve Hıtıt kralı pek <br />
doğruyu yansıtmamaktadır. Böylec~, aynı met~ kırı~ o!an <br />
baş bölümlerinin yorumu.na göre (ki bu pek kesın değıl~r), <br />
babası zamanında ele geçirilen ve haraca bağlanan Alaşıva, <br />
denizden gelen düşmanın eline geçmiştir. Artık düşmanın <br />
Ugarit kıyılarına varabilmesflçin <br />
önünde engel kalmamıştır. <br />
Ugarit'te yapılan kazılarda, tabletlerin pişirilerek sertleşti<br />
 rildiği tablet <br />
fırını <br />
içinde <br />
yaklaşık 100 kadar tablet <br />
bulunmuştur. Arkeologların bulgularına gö_re, bu tabletler <br />
fırından alınmaya fırsat bulunmad.a~,. UgarıJ .sarayı rık_ı~a <br />
uğramıştır. Tabletlerin çoğu Ugarıt ın kendi ,ıç yönetimı ıle <br />
ilgili konuları içermektedir. ı:al~ız iç~erin~e~ 2_ t_anesi, Hitit <br />
Devleti'nin sonu ile ilgili bılgı verır. Bırıncısı, adı tam <br />
okunamayan bir kişiden Ugarit k_ralına g~len ve açlık <br />
tehlikesine karşı yiyecek yardımı ısteyen_ bır . m~kt~ptur. <br />
İkincisi <br />
ise, <br />
Hitit <br />
kralı <br />
tarafından gonderılmıştır ve <br />
Ammurapi'nin 2 yıldır geciken _ziyareti _dolay.ısıyla_ ı_najestenin <br />
yakınması iletilmekte, ayrıca yıyecek gonderılmesı ıstenmekte• <br />
tedir. Bu mektubun yazılışı ile, Ugarit'in düşman istilasına <br />
uğraması arasında ne kadar zaman geçmiştir bilmiyoruz <br />
ama, Hitit kralının son belgesi bu olmalıdır. Bundan sonra, <br />
Hattuşa ve Ugarit arşivlerinin ikisi de susar; neler olup bittiği <br />
sadece <br />
Mısır firavunu <br />
3. <br />
Ramses'in <br />
şu <br />
öğrenilebilir: .. birdenbire devletler yıkılıp dağıldılar. Hiçbir <br />
sözlerinden <br />
ülke onların silahl~ <br />
karşısında dayanamadı: Hatti, <br />
göre, bir tek o, denizden ve öküz arabalarıyla karadan gelen <br />
bu sürülere karşı güçlükle direnebilmişti. <br />
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılar, bu dönemde, <br />
Hattuşa'da içinde olmak üzere, pek çok kentin yangınlarla <br />
yıkıntı <br />
haline geldiğini göstermektedir. tık gelen düşman <br />
dalgaları sonucunda Hitit İmparatorluğu hemen çökmüş <br />
müdür, yoksa bir süre daha başka başkentlere çekilerek <br />
tutunmaya çalışmış mıdır? Bunu bilemiyoruz. Şuppiluliyama, <br />
devletinin çöküşünü görebilmiş midir? Bunu da yanıtlayamı<br />
 yoruz. <br />
Ancak bildiğiıniz, Ön Asya'nın görkemli bir <br />
İmparatorluğu olan Hatti'nin artık devlet olarak yaşamadığı<br />
 dır. <br />
Devletlerin yıkılması ile uluslar hemen kaybolmaz. Hititler ile <br />
akraba olan Luwiler de, yeni gelenlerin baskısı sonunda <br />
Kuzey Suriye'ye çekilınişler, orada Saıni ırktan olan Araıniler <br />
ile kaynaşmışlar ve 1ö 1200 yıllarından sonra da küçüle yerel <br />
devletler halinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Kendilerini <br />
kültürel bağlarla Hitit İmparatorluğu'na bağlı saydıkları, <br />
kullanmış oldukları hiyeroglif yazısından ve krallarına <br />
koydukları eski Hitit adlarından bellidir. İşte Geç Hitit <br />
Devletleri dönemini başlatanlar ve Tevrat'ta Het oğulları <br />
olarak anılanlar bunlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Anadolu Tarihi Ansiklopedisi<br />
<br />
Doç. Dr. Ali M. Dinç ol</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HİTİTLER ÖNCESİNDE ANADOLU 1]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=26971</link>
			<pubDate>Wed, 13 Mar 2024 04:36:11 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=26971</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİTİTLER ÖNCESİNDE ANADOLU 1</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. AVCILIK VE TOPLAYICILIKTAN İLK ÜRETİME GEÇİŞ </span></span><br />
İlk insan topluluklarının yaşam düzenleri, <br />
avlanma <br />
yenilebilir bitkilerin derlenmesine <br />
dayanıyordu. Bunların <br />
barındıkları yerler de, mağaralar ve doğal etkilerden az da <br />
olsa korunmuş olan kaya sığınaklarıydı. Bu bakımdan, <br />
insanlar daha bereketli avlanma alanları buldukları zaman, <br />
oralara <br />
kolayca göç edebiliyor, yer değiştirebiliyorlardı; <br />
belirli bir mekan veya konutla yaşam alanları sınırlandırılmış <br />
değildi. Bu insanların bıraktıkları maddi kültür belgeleri, <br />
yani onlardan günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar, <br />
·genellikle, çakmak taşlarının yontulmasıyla biçimlendirilmiş <br />
baltalar, kesiciler, deliciler ve kazıyıcılar gibi aletler <br />
olduğundan, yarattıkları kültüre Eski Taş Devri demek olan <br />
Paleolitilc çağ adı verilmektedir. Diğer yandan, yaşam <br />
biçimlerinin henüz besin üretimi aşamasına erişmediğine <br />
balolarak, bu kültür evresine Toplayıcılık ve Avcılık Dönemi <br />
adı da verilmektedir. Besinlerini üret memelerine karşılık, bu <br />
insanların yaratıcı güçten yoksun oldukları söylenemez. <br />
Yaptıkları taş aletlerin yukarıda saydığımız işlevlere uygun <br />
biçimlerde işlenmesi, Afrika'da, İspanya'da, Fransa'da ve <br />
yeni yapılan araştırmalarn göre de, Anadolu'daki mağara<br />
larda (Antalya'da Beldibi. Adıyaman'da Palanlı Mağaraları) <br />
görülen boyalı resimler, insan düşüncesinin daha bu devirde <br />
olgun bir düzeye eriştiğini kanıtlamaktadır. <br />
Anadolu'da bu çağ, özellikle, Antalya yakınındaki Karain <br />
mağarası ile yine aynı yöredeki Beldibi, Belbaşı, Öküzini, <br />
Kumbucağı mağaraları ve Alanya'daki Kadıini, Isparta'daki <br />
Kapalıin ve Hatay - Samandağ'daki Mağaracık mağaraların<br />
da yapılan anı9tırmalarla aydınlanmıştır. <br />
Orta Taş D!!vr: anlamındaki Mezolitik çağda da insanların <br />
yine taş aletler <br />
kullandıkları, ancak besin üretimine <br />
geçmemekle beraber toplayıcılık ve avcılıkta daha yoğun <br />
olarak faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu çağın da <br />
Anadolu'daki varlığı, yine Antalya dolaylarındaki mağara<br />
larda bulunmuş olan belgelerden anlaşılmaktadır. <br />
Anadolu'nun çok değişik yörelerinde bulunmuş olan taş <br />
aletler Paleolitik çağ insanlarının burada yaşamış oldukları<br />
nın kanıtlarıdır. <br />
Yaşam biçimindeki en köklü değişme kuşkusuz insanların <br />
besin üretimine geçmeleri ile meydana gelmiştir. Yabani tahıl <br />
türlerinden elde edilen tohumların ekilmesiyle başlayan ve <br />
giderek gelişen tarıma paralel olarak bazı hayvanların <br />
evcilleştirilmesi sonucunda insanlar, besinlerini ürettikleri <br />
topraklara <br />
bağlanmaya mecbur kalmışlar ve böylece <br />
göçebelik devri sona ermiştir. Tarım toprakları daha çok <br />
ovalarda bulunduğundan, mağara veya kaya sığınaklarında <br />
yaşayıp, uzak tarlalarda <br />
çalışmanın zorluğu hemen anlaşıl<br />
mış, bu ihtiyaç konut yapımı gereğini ortaya çıkarmıştır. <br />
Gerek besinlerin üretilmesi, gerek ilk yerleşik köy-toplumları<br />
nın oluşması, insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcıdır. <br />
Yeni Taş Devri anlamına gelen Neolitik çağ, bu yüzden bir <br />
devrim olarak nitelenmektedir. <br />
Ön Asya'nın çeşitli yerlerinde, Ürdün'de, İran'da, Irak'da <br />
yapılan kazılarda yerleşik düzende yaşayan tarım toplulukla<br />
rının varlığı meydana çıkarılmıştır. 20 yıl kadar önce, 1961 <br />
yılında Konya'nın 50 km. kadar güneydoğusunda, 600 m. <br />
uzunluğunda, 350 m. genişliğinde ve bugünkü ova düzeyinden <br />
17 m. yükseklikteki Çatalhöyük'te bilinen en büyük Neolitik <br />
yerleşmenin kazısına başlandı. Çatalhöyük'ün kazı~ı henüz <br />
bitmemiştir. Şimdiye kadar saptanan <br />
14 yerl_eşım katı, <br />
Radyokarbon ya da Karbon Ondört (C 14) metodu ıle yapılan <br />
tarihlemeye göre tö 6250-5400 yılları arasına ko~m~~ta<br />
dır. Son zamanlarda <br />
eskiye oranla daha da gelıştırılen <br />
DendroJcronoloji, yani ağaç halkaları yardımıyla tarihle~e <br />
metoduna dayanarak, <br />
bu tarihler bin yıl daha gerıye 1ö 7100-6300 yılları arasına <br />
kaydırılmış ve Çatalhöyük'ün <br />
yerleşime sahne olduğu ileri sürülmüştür. Saptanan yerleşım <br />
katlarının kesin tarihlerini belirlemek güçtür ,ancak bunların <br />
yaklaşık elUşer yıl sürdükleri kabul edilmektedir. Hemen <br />
hemen her kat, evlerin yeniden yapılmasını gerektiren bir <br />
yangınla tahrip olmuştur. Böylece, Çatalhöyük insanları 900 <br />
yıl aynı yerde yaşamışlar ve kültürlerini sürdürmüşlerdir. <br />
Radyokarbon metodu, özellikle tarihöncesi arkeolojisine atom <br />
fiziği araştırmaları sonucunda kazandırılan ve buluntuların  <br />
tıadece uıri.ıirlerine oranla ve eskilik ya da yeniliklerinin<br />
 belirlenebildiği göreli ya da eski deyimiyle nisbi kronoloji <br />
yerine, bunların günümüzden ne kadar eski olduklarını <br />
gösteren kesin veya absolut kronolojiyi getiren bir tarihleme <br />
metodudur. Bu metodun esasını, tüm organik maddelerde <br />
bulunan radyoaktif karbonun (C 14), bunların can1ılı.klarını <br />
yitirmelerinden sonra, belirli bir tempoda azaldığının <br />
gözlenmiş olması oluşturmaktadır. Ölmüş organizmalardaki <br />
radyoaktif karbon miktarının 5730 yılda yarı yarıya azaldığı <br />
bilindiği için, kazılarda ortaya çıkan organik kalıntılardaki C <br />
14 miktarlarının belirlenmesiyle bunların yaşı saptanabil<br />
mektedir. Ağaç halkalarıyla tarihleme metodu Dendrokronoloji, çeşitli <br />
devirlere ait ağaçlardan alınan kesitlerde görülen yaş <br />
halkalarının çaloştırılması ile gittikçe eskiye doğru giden bir <br />
halkalar çizelgesi yapılması ilkesine dayanır. Örneğin, 1960 <br />
yılında kesilen bir ağaçta 200 yaş halkası bulduğumuzu <br />
varsayalım. Bu bize, ağacın 1760 yılında büyümeye <br />
başladığını gösterir. Halkaların kalınlık ve incelikleri ise, bu <br />
200 yıllık sürede meydana gelen iklim değişikliklerini belirtir. <br />
Bu ağacın kesitindeki halkaları bir şerit halinde kağıda <br />
aktardıktan sonra, oldukça eski bir yapıdan, örneğin, bir <br />
camideki hatıllardan bir örnek aldığımızı düşünelim. 100 <br />
halkalık bu örneğin yaş halkalarını da bir şeride işleyelim, iki <br />
şeridi alt alta koyup, her ikisinde tümüyle aynı olan, yani <br />
çakışan bir losım bulunana kadar karşılaştıralım. Eğer bir <br />
çaloşma noktası varsa ve bu, cami ha !ılının dış halkaları ile <br />
ıg50 yılında kesilmiş ağacın iç halkaları arasında 50 <br />
halkalık, yani 50 yıllık bir kesimde ise, cami hatılında <br />
kullanılan ağacın 1810 yılında kesilmiş olduğu ortaya çıkar. <br />
100 halkalık olduğu için bu ağacın 1710 yılında büyümeye <br />
başladığı da bulunmuş olur. Her bölge için bu yaş halkaları <br />
şeritleri hazırlanır ve hep daha eskiye giden, çakışan <br />
örnekler toplanabilirse, Dendrokronoloji, Radyokarbon meto<br />
dundan daha kesin bir kronoloji verebilir. <br />
Çatalhöyük'deki bu Neolitik merkezin konumu da çok ilgi <br />
çekicidir. Toros Dağları'ndan Konya Ovası'na akan Çarşam<br />
ba Çayı Çatalhöyüğü iki kısma ayırmaktadır. Konya Ovası <br />
yaklaşık İÖ 16.000 yıllarına kadar bir çanak gölüydü. Bu <br />
bakımdan, Çatalhöyük, eski göl alanındaki hayvancılığa çok <br />
uygun otlaklar ile sulak ve verimli alüvyal tarım arazisinin <br />
birleştiği bir kesimdedir. Otlaklar ve bataklıklar Neolitik <br />
çağda doğu ve batıya, tuzlu batak arazi ise kuzeye doğru <br />
uza_n~aktaydı. Buralarda, aralarında aslanın da bulunduğu <br />
9eşıtli yaban har.vanları yaşıyordu. Daha güneyde ve batıda <br />
ıse,_ ormanlık bolge başlamaktaydı. Burada ise leoparlar, <br />
geyıkler ve ayılar vardı. Daha önemlisi orman konut yapımına <br />
gerekli "ahşap"1ı sağlıyor9u_._ Bu~ün, ormanlar bölgeden <br />
kaybolmuştur. Ovanın buyuk bır kısmında ise tarım <br />
yapılmaktadır. <br />
Çat~lhöyük• tü~üyle ka.:.ılmadığı halde, ortaya çıkarılan <br />
kesım qu ~e_olitı~ ~erk~zdeki yerleşim ve yaşam hakkında <br />
ayrın_tı~ _b~lgı edırulmesıne yeterli olmaktadır. Çatalhöyük <br />
evlerı bıtışık olarak yapılmış ve dışa dönük yüzlerine pencere <br />
veya kapı .. a~~lma~ıştır. Bu yüzden, yerleşim alanı aynı <br />
za~anda _tuı:n1;1yle bır savunma sistemi durumundaydı. Evler <br />
daıma bırbırınden daha yüksek yapılıyor komş <br />
<br />
ça ısın ~n uza ı an ır mer ıven aracılığı ile eve düz dama <br />
evın <br />
açılan bır kapı ya da kapaktan giriliyordu. Pencereler çatının <br />
hem?n ~-!tında bul~~~y~~d~: BU.tün bu düzenlemeler tüm <br />
kentın onceden duşunulmuş bir plana göre yap ld ğ<br />
gos erme e ır. apı ma zemesi, alüvyon ovasının <br />
sun~uğu kerpi~tir. Evlerin dlş yüzbri <br />
ç~°uıur~ <br />
sıvanmıştır; ıçte ağaç dıkmeler ve bunların üzerı·nd <br />
a ı ar, uzerı opra a aplı düz çatıları destekle <br />
D!key ağaçlar, genellikle ince olan duvarlara çatıyı ~:şı~~d~ <br />
boylece yardımcı oluyordu. Ancak, bu Neolitik merkezin <br />
daha geç katlarında ağaç dikmelerin yerini b lirli <br />
aralıklarla konmuş olan, "paye" adını verdiğimiz dikd- ~ <br />
kesitli duvar çıkıntıları ya da başka bir deyimle or gen <br />
sütunlar almaktaydı. yarım <br />
İki ya da tek odalı Y_~pıl~rın i?l?ri genellikle aynıdır. 25 m2'yi <br />
bulan tek odanın guneyınde gırış merdiveni ve ocak f e <br />
bir deponun yer aldığı mutfak kısmı bulunmaktadır. Yuf~~ıda <br />
değinilen ağaç dikmeler doğu taraftadır. Odanın duvarlarına <br />
b!tiş!~ olarak ya~ılan_sekiler, oturma ve yatma için kullanılan <br />
bır tur_ kez:evet gore~ı Y_?-J?.maktaydı.Ölüler de evlerin içine ve <br />
bu sekılerın altına şomı:luyordu. Duvarlar boya ile panolara <br />
ayrılıyor: b1;t1'.ların_ıçlerı kırmızı boya ile boyanıyordu. <br />
Bu evle~ı~ ıçındekı eşyalar ,bize Neolitik devrin teknoloji ve <br />
ekonomısı hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. Çanak-çömlek <br />
en eski katta daha az kullanılmaktayken daha sonraları <br />
yayg~1'.laşmıştır. ~uz:~da_ ~emen söylememiz gerekir ki, <br />
Neolitık ça~da _besın uretımıne geçilmiş olmasına rağmen, ilk <br />
başlarda pışmış toprak kaplar yapılması bilinmiyordu. Bu <br />
nedenle, Neolitik çağın bir evresi Akeramik dediğimiz çanak <br />
çömleksiz bir dönemdir ve Anadolu'da birkaç Neolitik <br />
merkezde bu evre s~ptanabilmiştir. Çatalhöyük'de kapların <br />
yapımında sadece kıl kullanılmıyordu; geniş kaplar çeşitli <br />
büyüklüklerde kaseler ve kapaklı kutular tahtadan ya,pılmak<br />
taydı. Tahıl samanından veya bataklık sazlarından yer <br />
hasırları örüldüğü gibi kapaklı sepetler rı,, üretiliyordu. <br />
Kemiklerden ise, bız, iğne, kaşık ya da çeşıtli aletlere sap <br />
yapmakta yararlanılıyordu. Aletler ve silahlar, genellikle, <br />
kalın şişe camını andıran "obsidyen" adını verdiğimiz siyah <br />
renkli volkanik camdan ve çakmaktaşından yapılıyordu. <br />
Obsidyenin çok geniş bir kullanımı olmasına karşılık, <br />
çakmaktaşı sadece, tören hançerleri gibi, özel aletlerin <br />
yapımında hammadde olarak işe yarıyordu. Ok ve mızrak <br />
uçları, her çeşit bıçak ve orakların maddesi ise obsidyen <br />
idi. <br />
Bundan, dünyada bildiğimiz ilk aynalar da yapılmıştı. Bt <br />
aynalar yalnız süslenme amacıyla değil.fakat herhalde büyiı <br />
ve tapınma için de kullanılıyordu. Çatalhöyük en eski dokuma <br />
ürünlerinin de bulunduğu yerdir. Kömürleşmiş kumaş <br />
kalıntılarından, bunların, bitki liflerinden ya da yün ve <br />
hayvan kılı karışımından dokunmuş olduğu anlaşılmıştır. <br />
Diğer yandan, hayvan postları, kürk ve derilerden de giysi <br />
olarak yararlanılmıştır. Kadın giysileri omuzda iğne ile <br />
tutturuluyor, erkek giysilerinde ise kemer veya kemik <br />
iğnelerle kumaşların kaymaması sağlanıyordu. Süs eşyası <br />
olarak boncuklar kullanılmıştı. Törenlerde ise, leopar derisi <br />
giyildiği duvar fresklerinde görülmektedir. <br />
Maden işçiliğinin ilk örnekleri de Çatalhöyük'de ortaya <br />
çıkarılmıştır. Kurşun ve bakırdan yapılmış bazı boncuk ve <br />
iğne gibi küçük eşyalar metalurjinin ilk örnekleridir. Diğer <br />
yandan Çatalhöyük'deki aşağıda sözünü edeceğimiz duvar <br />
resimlerini yapmak için kullanılan boyaların üretilmesinde de <br />
çeşitli minerallerin gerekli olduğu düşünülürse.Neolitik çağda <br />
dahi insanların bazı madenleri işleyebilme düzeyine <br />
eriştiklerini söylemek mümkündür. Yalnız Çatalhöyük'de <br />
değil, Diyarbakır'ın Ergani ilçesinin 7 km. güneybatısında <br />
bulunan Çayönü Tepesi'nde de bakır ve malahit'den <br />
dövülerek yapılmış bız parçaları, telden dövülmüş iğneler, <br />
boncuklar ve ufak kürecikler Neolitik çağda başka yerlerde <br />
de insanların maden kullanmaya geçmiş olduklarını <br />
kanıtlamaktadır. Ancak, bu maden kullanımı yaygın değildir <br />
ve çok ilkel olduğu anlaşılan yöntemlerle (ısıtma ve dövme) <br />
yapılmaktadır. . <br />
Çatalhöyüğün, Anadolu'dan hatta komşu ülkelerden soyutlan<br />
mış bir kültür olmadığı, Neolitik çağda dahi gelişkin bir <br />
ticaret yaşamının var olduğu, bulunan çeşitli eşyadan <br />
anlaşılmaktadır. örneğin, Akdeniz kökenli bazı deniz hayvanı <br />
kabukları, Ergani madeninden gelen bakır, Toroslar'dan · <br />
çıkarılan kurşun, Suriye'den getirilen tablasal çakmak taşı, <br />
iç Anadolu'da bulunan türkuvaz benzeri apatit taşı, uzak ve <br />
yakın çeşitli merkezler arasında gelişkin bir ticaret ağının <br />
kurulmuş olduğunu vurgulamaktadır. <br />
Evlerden bazıları, tapınak olarak düzenlenmiştir. Bunlar, <br />
plan ve iç bölümleme bakımından diğer evlerden farklı <br />
değildir. Buralarda rahip ya da rahibeler aileleri ile birlikte <br />
oturmaktaydılar. Ancak, farklı olan şey, duvarlardaki <br />
resimler ve dinsel içerikli kabartmalar ile heykelcikler ve <br />
sekilerin altında bulunan, daha zengin gömü a·rmağanları <br />
konulmuş mezarlardır. Heykelciklerde çoğunlukla kadınlar <br />
tasvir edilmiştir, erkek tasvirleri azdır. Bunlarda her yaş <br />
gurubu temsil edilmektedir. Figürinler arasında genç kızlar <br />
ve erkeklerle yaşlı kadınla_r ve eriskin erkekler. insanlarla <br />
<br />
hayvanların bir arada tasvirlerine de rastlanmaktadır. <br />
Doğuran veya doğurganlığı vurgulanmış, iki yanına konmuş <br />
leoparların başlarına yaslanmış bir tanrıça ile çift başlı bir <br />
kadın figürini dikkati çeken örneklerdendir. Kabartmalar iki <br />
tiptedir. Yüksek kabartmalar ve tam plastik olarak işlenmiş <br />
hayvan başları. Kabartmalarda genel olarak, kollarını ve <br />
bacaklarını iki yana açmış, veya sadece kollarını dans eder <br />
durumda açmış olarak gösterilen kadınlar tasvir edilmiştir. <br />
Kabartmalarda erkek figürlerine rastlanmamakla birlikte, <br />
bunların yerini yine plastik olarak işlenmiş boğa başlarının <br />
tuttuğuna inanılmaktadır. Bu boğa başlarının boynuzları <br />
gerçek hayvan boynuzları ile yapılmıştır. Tüm ?!ara~ tasvir <br />
edilen tek hayvan leopardır. Duvar resımlerı konu <br />
bakımından büyük bir değişkenlik göstermektedir. Bazıları <br />
sadece tek renkli kırmızı panolardan ibaretken, diğerleri <br />
geometrik tekstil motifleri ile bezenmiştir. Ayrıca, ev biçimli <br />
bezemeler dikkati çekmektedir. Diğer yandan bazı duvar <br />
resimleri konuludur. Bir tanesinde bir kentin arkasında <br />
bulunan bir yanardağın indifa etmesi tasvir edilmiştir. <br />
Birkaçı ise, ölümle ilgili sahneleri içermektedir. Böylelerinde, <br />
başsız cesetleri gagalayan abartılmış büyüklükteki akbaba<br />
lar; bir akbabayı elindeki sapan taşıyla, parçalamaya <br />
çalıştığı cesetten uzaklaştırmaya uğraşan bir insan veya <br />
kanlı insan başlarını taşıyan bir adam gibi, dehşet verici <br />
konular canlandırılmıştır. Bir resimde, saz ve hasırlardan <br />
yapılmış bir yapının altında insan başları ve insan bedenine <br />
ait parçalar tasvir edilmiştir. Birkaç duvar resmi ise <br />
hayvanların tuzağa düşürülerek yakalanmasını konu almıştır. <br />
İlgi çekici olan taraf bu hayvanların yakalanmaya çalışılması <br />
fakat ·avlanmamasıdır. Tasvir edilen hayvanlar boğalar, <br />
yaban geyikleri, yaban domuzları, aslanlar ve ayılardır. <br />
Duvar resimleri beyaz badanalanmış ve perdahlanarak <br />
parlatılmış bir zemin üzerine yağ ile karıştırılarak elde edilen <br />
ve genellikle maden kökenli olan, kırmızı, sarı ve siyah renkli <br />
doğal boyalarla yapılmıştır. Resimler, üzerlerine tekrar <br />
badana çekilmek suretiyle yenileniyor, bazı sahneler aynen <br />
tekrarlandığı gibi, bazıları da konu değişikliğine uğruyordu. <br />
Bazı duvar resimlerinin yüz kez yapılıp bozulduğu <br />
üzerlerindeki ince boya tabakalarından anlaşılmaktadır. <br />
Kabartmalar ise saman topakları, tahta veya çamur üzerine <br />
ince kil ile yapılmıştır. <br />
Çatalhöyük insanları bilinmeyen bir nedenle, hafire göre 1 Ö <br />
6300, genellikle kabul edilen tarihlemeye göre ise 1 Ö <br />
5700-5600 yıllarında Çarşamba Çayı'nın diğer kıyısındaki Batı <br />
Çatalhöyük'e geçmişlerdir. Hemen hemen aynı tarihlerde, <br />
Çatalhöyük'den yaklaşık 300 km. batıda Burdur'un 26 km. <br />
güney~atısında bulunan Hacılar Höyüğü'nde saptanan Geç <br />
Neolilık evrede de bir tahribat görülmektedir. Bu devreden <br />
sonra 'Anadolu tarihöncesinde yeni bir dönem, kelime anlamı <br />
Bakır-taş olan Kalkolitik çağ başlamaktadır. <br />
~nadolu'd~k( Neolitik 1;1erkezler, sadece bu adı geçenlerden <br />
ıbaz:et d~ğ_ıld_~r ... Tarsus ta, Mersin'de, Hatay Amuk Ovası'n<br />
dakı çeşıtlı hoyuklerde, Göller Bölgesi'nde (Erbaba, Suberde) <br />
ve İç Anadolu'da (Aşıklı Höyük, Can Hasan) bu çağa ait <br />
yerleşmeler bulunmaktadır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. NEOLİTİK'DEN KALKOLİTİK ÇAĞA GEÇİŞ</span></span> <br />
1957-60 y_ılla_rı _arasında kazılan Hacılar'da başlıca 3 kültür <br />
saptanabılmıştır: Bunlardan en yenisi Erken Kalkolitik devre <br />
ait ikincisi Geç Neolitik, en eskisi ise Akeraınilc Neolitik kültüre aittir. <br />
Hacılar'ın G~ç N~oli~k yerleşmesiyle Çatalhöyük Neolitik'i <br />
arasınd~ mımarı yonden göze batan başlıca ayrılık <br />
Hacılar da evlere_ kapıdan değil, doğrudan doğruya bir <br />
avluya açılan genış kapılardan girilmesidir. Evler arasında <br />
bulunan dar sokaklar da, kent dokusu içinde ilk defa burada görülmeye başlar. <br />
Avcılığın, tarımın öncelik kazanması sonucu etkinliğini <br />
kaybetmesiyle Kalkolitik toplum yaşamında bazı değişimler <br />
ortaya çıkmıştır. Örneğin, Erken Neolitik sonlarında <br />
azalınaya başlayan avlanma ile ilgili büyük duvar resimleri <br />
y:3pılm~z olmuş, erkek tasvirleri azalarak, bereketlilik <br />
sımgesı olan kadın figürleri artmış ve yaygınlaşmıştır. <br />
Çatalhöyük'deki t~pınaklar da Hacılar'da artık yokt11r. <br />
Çakmaktaşı aletlerin yapımı herhalde gittikçe daha çok <br />
kullanılan bakır karşısında gerilemiştir. <br />
Hacılar'da ölüler evlerin içine değil de yerleşme dışındakı <br />
mezarlıklara gömülmeye başlamıştır. <br />
Dini tasvirler figürleri eski geleneklere <br />
çok azalmakla beraber leoparlarla birlikte gösterilen <br />
tanrıça heykelcikleri sanat <br />
eserleri repertuarında önemli bir yer tutmaktadır. Bunlarda <br />
kullanılan malzeme içinde kil, taşa göre ağırlık kazanmıştır. <br />
Resim sanatı da, duvarlara değil, boya bezekli pişmiştoprak <br />
kaplara çoğu kez geometrik motifler biçimin_d~ uygulan~~k<br />
tadır. Hacılar Erken Kalkolitik çağı keramığı, gerek bıçım <br />
gerek bezeme yönünden aşılamaz bir düzeye ulaşmış!_ır:.' <br />
Erken Kalkolitik çağın sonlarına doğru Hacılar buy~k bıı: <br />
yıkıma uğramış, yeni gelenler burada bir savunma sıstemı <br />
yapmışlar. fakat bu yerleşme de düşman saldırısı sonunda <br />
tümüyle ortadan kalkarak höyük terk~ edilmiştir. Anc~k: <br />
Mersin ve yine Konya bölgesindeki Can . l_-lasan gıbı <br />
yerleşmelerde bir Orta Kalkolitik çağ [yakl_aşık IÖ 47~0-4?00) <br />
gelişmesini sürdürmüştür. Çok renklı bezemeli, <br />
ınce <br />
keramiğin ortaya çıkışı bu çağın özelliğidir. Piş~ıiştoprak <br />
figürin ve heykelciklerin yapımında bu ~ağda ?ır azalma <br />
olduğu da gözlenmektedir. Bunun nedenı, belkı ele lev~a <br />
halinde dövülmüş bakırdan yapılma figürinlerin artık ter?ıh <br />
edilmesidir. Balkanlar'da <br />
bu tip figürinler ele geçmcsıne <br />
rağmen Anadolu'da böyle eşyanın en çok çıktığı mezarlıklar <br />
bu döneme ait- henüz bulunamadığı için bu Vfll'sayımın <br />
doğruluğunu kesinlikle iddia etmek mümkün olamamaktadır. <br />
Geç Kalkolitik çağı (lö 4000-3000) en iyi biçimde yansıtan <br />
merkez Denizli-Çivril yakınındaki, Büyük Menderes'in <br />
kaynağında bulunan Beycesultan'dır. Hiç kesintisiz bir <br />
yerleşmeye sahne olan bu höyükte 40 tabaka saptanmıştır. <br />
Bunlardan en eski 20 kat Geç Kalkolitik çağa tarihlenmelcte<br />
dir. <br />
Bu çağdaki y~rleşim merkezleri, lstanbul'da <br />
göre sürmektedir: Erkek Fikirtepe'den, <br />
Samsun'da İkiztepe'ye, Çanailale bölgesindeki Kumtepe'den <br />
İç Anadolu'daki <br />
Büyük Güllücek'e, Göller Bölgesi'ndelci <br />
yine çocuklar ya da Kuruçay'dan, <br />
Amuk Ovası'na ve Doğu Anadolu'ya kadar <br />
yayılan, geniş bir dağılım gösterirler. <br />
. <br />
Beycesultan'a yerleşen insanların göçebe olmadıkları tarım <br />
ve hıwvancılığı bildikleri, dokuma üretiminde usta oldukları <br />
kurdukları ilk yerleşmed~ çıkan buluntulardan anlaşılmakta<br />
dır. Buradakı başka bır belge de, erken devirlere ait <br />
katlard~n. birinde çıkan bir madeni eşya topluluğudur. 13ir <br />
çôml~k-ıçme -~o~muş b~ eşyalar, bir hançer parçası, bir <br />
o~a~:ıki .?ı~, uç ığne, bırkaç parça dövülmüş bakır ile bir <br />
· <br />
gumuş yuzukten meydana gelen bir koleksiyon oluşturmakta<br />
d~:1' <br />
O_ zamanın değerli bir madeni olan bakırın, böyle <br />
g~n~elik yaşamda kullanılabilen eşyaların yapımına harcana<br />
bılmış olması, bu madenin eskiye oranla daha bol <br />
bulunabildiğini kanıtlamaktadır.· <br />
Bu çağın yapıl~rı. genellikle, içlerinde ocakları ve tahıl <br />
depolama yer!erı bulunan, bazılarında seki veya platformlar <br />
yapılmış dık?ortgen planlı, tek odalı, kerpiç evlerdir. Evlerin <br />
bazılarına bınanın dar kenarında bulunan bir sundurmadan <br />
geçilerek girildiği dikkati çekmektedir. Bu ev planı daha <br />
s?_nraki çaŞ,larda ö~ellikle Batı Anadolu'da <br />
ve Ege <br />
dunyasında megaron olarak nitelenen yapılarda uygulan<br />
mıştır. Evlerin döşemelerinin altında kaba çömlekler içine <br />
konmuş çocuk iskeletleri bulunmasına karşılık erişkin <br />
insanlara ait mezarlara rastlanmaması mezarlıl&lt;lar~n yerleş<br />
me dışında olması gerektiğimı işaret etmektedir. Dinsel <br />
görüşler hakkında bilgi verecek fazla malzeme yoktur. özel <br />
olarak yapılmış tapınaklar Geç Kalkolitik çağa ait yerleşme <br />
<br />
katlarında bulunmamıştır. Ancak, çağın sonlarında, stilize <br />
gövdeli, daire biçimli başlı, mermer bir idol tipi ortaya <br />
çıkmaktadır. <br />
Keramik, eski devrelerden çok farklıdır. Bu çağın ağır ve <br />
kaba çanak-çömleği ile örneğin Hacılar'ın üstün bir beğeni <br />
anlayışı ile bezenmiş boyalı keramiği arasındaki ayrılı~. her <br />
iki çağın apayrı geleneklere sahip <br />
olduğunu açıkça gostermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ESKİ TUNÇ ÇAĞI </span></span><br />
<br />
Anadolu'da madenciliğin yaygınlaşması, ?ne?. de ?eğındığımız <br />
gibi, daha çok eskilerden beri madenlerın, ozellıkl~ b1;1:kırı?, <br />
az da olsa kullanılmasından kaynaklanan uzun bır surecın <br />
sonucudur Gelişimini 'eski' 'orta', 'son' olarak üç döneme <br />
böldüğümü<br />
Tunç çağlarıdın ıooo yılı ~şkın bir sür~yi <br />
kapsayan 'eski' döneminin ancak son evresınde tunç eşya ılk <br />
kez gerçekten çoğalmıştır. Bakır eşya hep yeniden eritilerek <br />
tekrar tekrar kullanıldığı için, arkeologlar. armağan olar~k <br />
ınezarlara konmuş veya yangın gibi bir felake~le tahrıp <br />
edilmiş bir yapıda bırakılmak zorunda kalınmış değılse, bakır <br />
eşyaya çok sık rastlamazlar. Bu bakımdan, Eski Tunç çağının <br />
ilk iki evresinde madenciliğin önem kazanmış olduğu, ele <br />
geçen tunç eşyanın sayısının fazla oluşundan çok, taş <br />
aletlerin ortadan kalkmış olmasından ve bu çağların parlak <br />
perdahlı yüzleri, madeni kulpların benzeri kul?.ları, ~eski~ <br />
omurgaları, akıtacaklarındaki sert kıvrımlar ve uzer~erındekı <br />
oluk ve yiv biçimindeki bezemeleriyle açıkça madem kapları <br />
taklit eden çanak-çömleğinden anlaşılmaktadır. <br />
Eski Tunç çağı, genellikle İÔ 3~2-~ <br />
Batıda Troia ve çevresinde, güneyde Elmalı yakınındaki <br />
Semayük'te, Konya yakınındaki Karahöyük ve ay~. yöredeki <br />
diğer höyüklerde, İç Anadolu'da <br />
Karaoğlan, 'Etiyokuşu, <br />
Ahlatlıbel, Polatlı, Bitik, Gordion, Koçuınbeli, Yazırhöyük, <br />
Büyük Güllücek, Alişar, Alacahöyük, Kültepe, Hashüyük, <br />
Acem Höyük'te, Doğu Anadolu'da Malatya dolaylarında, <br />
Elazığ bölgesinde, Erzurum'daki Karaz, Pulur ve Güzelova'da <br />
ve Kuzey Anadolu'da Samsun-Sinop dolaylarında görülmek<br />
tedir. Fakat, metalurji alanındaki büyük gelişmeler, özellikle <br />
iç Anadolu'nun kuzey kesiminde ortaya çıkarılan buluntular <br />
yardımıyla kanıtlanmaktadır. Alacahöyük'deki mezarlarda <br />
bulunmuş olan ve artık herkes tarafından tanınan güneş <br />
kursları, dağ keçileri, boğalar ve sistruın adını verdiğimiz <br />
çıngıraklar bu çağın eserleridir. Dikdörtgen biçimli, üstleri <br />
ağaç veya taşlarla kapatılmış mezar odalarında gömü <br />
armağanı olarak böyle değerli eşyanın çok sayıda bulunması, <br />
bu mezarların yönetici sınıfa ait kişilerin gömüldüğü yerler <br />
olduğunda kuşku bırakmamaktadır. O devirdeki yöneticilerin <br />
zenginliği başka merkezlerdeki <br />
mimari kalıntılarla da <br />
doğrulanmaktadır. Mersin ve Troia'da bu çağa ait tahkimatlı <br />
yapılar meydana çıkarılmıştır. Özellikle, ilk kazıların <br />
üstünden bir yüzyıl geçmesine rağmen henüz gerçekten <br />
Homeros'un Troia'sı olup olmadığı tartışılan, fakat artık hep <br />
bu adla anılan Çanakkale bölgesindeki Hisarlık Höyüğü'nün <br />
ikinci katında, yani Tı ıia II'de bulunan, etrafı kalın surlarla <br />
çevrilmiş bir alanın ortasındaki dikdörtgen planlı, içlerine <br />
dar taraflarındaki bir verandadan <br />
geçilerek megaron adı ile arkeoloji literatürüne <br />
girilen ve girmiş yapılar, ~~ll~rı 8:rasına <br />
tarihlenir. Bu 1000 yıl içinde yeşermış bu tun kulturlerın ayn~ <br />
özellikleri parlaşması beklenemez. Bu çağın yerleş~elerı <br />
güneydoğuda slahiye Bölgesi, Çukurova ve Amuk Ovasında, <br />
yöneticilere <br />
ait saray ya da saray kompleksi olarak <br />
nitelenmektedir. Troia'nın 45 m. uzunlukta ve 13 ın. genişlikte <br />
olan bu sarayına karşılık, halkın evleri, Mersin'de ya da <br />
Lesbos Adası'nda Thermi'de yapılan kazıların gösterdiği gibi, <br />
<br />
çok daha basit ve mütevazi ölçülerdedir. <br />
Bu çağın dinsel yapıları Beycesultan'ın bu döneme <br />
tarihlenen _katlarında gün ışığına çıkarılmıştır. Tapınak <br />
olarak kullanılan mekanlarda genellikle bir tanrı ve bir <br />
tanrıçadan oluşan bir kutsal çifti simgeleyen figürler ve <br />
bunların önünde sunulacak kurbanlar için kaplar bulunmak<br />
tadır. Ayrıca, kutsal mekanın dışında, herhalde tanrılara <br />
sunulan kurban ekmeklerinin hazırlanması için ocaklar da <br />
vardır. Tapınakların bazılarında -Çatalhöyük'deki <br />
gibi<br />
stilize boynuz çıkıntılar ile boğa başını simgeleyen sunaklar <br />
dikkati çekmektedir. Eski Bronz çağı Anadolu kültürleri gerek <br />
kendilerinden önceki, gerek sonraki çağlarla olduğu kadar <br />
komşu coğrafi mekanlarla da bir bağıntı içindedir. Neolitik <br />
Çatalhöyük'den tanınan kutsal hayvan boğa, Beycesultan <br />
_sunaklarında ve Alacahöyük standartlarında sürdüğü gibi, <br />
Hitit tanrılar topluluğunun başındaki fırtına tanrısının da <br />
kutsal hayvanı olarak önemini korumuştur. Hatti ve sonra <br />
Hitit dinsel inançlarının birçoğunun köklerinin Neolitik çağa <br />
kadar gittiğini tahmin etmek güç değildir. Anadolu bu çağda <br />
keramik biçimleri, ev türleri ve yapı teknikleri ile dinsel <br />
semboller bakımından, bir yandan Ege dünyası ve Balkanlar <br />
ile ilişkili görünürken, ettiğimiz <br />
madencilik diğer yandan yukarıda sözünü <br />
eserleri açısından Kafkasya ile <br />
bağıntısını açıkça belli etmektedir. Kafkasya'nın Kuban <br />
bölgesindeki Maikop'ta Kurgan adı verilen mezarlarda <br />
bulunan madeni eşya ile İç Anadolu'nun kuzey kesimindeki <br />
Alacahöyük ya da Horoztepe gibi merkezlerde gün ışığına <br />
çıkarılan madeni eşyalar arasındaki benzerlik, metalurji <br />
alanında gelişkin bir ustalık düzeyine ulaşmış bir toplumun <br />
Kafkasya'dan Anadolu'ya yayılmış olmasıyla açıklanmak <br />
istenmektedir. <br />
Gerçekten de, bu eserlerin yaratıcıları <br />
genellikle kabul edildiği gibi Anadolu'nun yerli halkıolan <br />
Hattiler <br />
midir, yoksa halk Hattili'dir de, bu mad_encilik <br />
bilgisini getirenler Alaca mezarlarının sahipleri olan yönetici <br />
sınıftan kişiler Hititler'in öncüleri ve onlarla aynı soydan olan <br />
Hint-Avrupa kökenli insanlar mıdır? Yoksa, bütün benzerlik<br />
ler Neolitik çağdan beri var olan bölgeler arası ticaret <br />
nedeniyle oluşan bir kültürel etkileşmenin sonucu mudur? <br />
Henüz bunların cevabını kesinlikle veremiyoruz, ama bilinen <br />
bir <br />
gerçek şudur ki, tarihöncesi Anadolusu, insanlığın <br />
gelişiminde saptanabilen bütün aşamaları yaşamış şanslı bir <br />
toprak parçasıdır. <br />
Eski Bronz Çağından sonra Anadolu, önce Protohistorilc <br />
sonradan Historilc çağlarına başlamış ve maddi kültür <br />
belgelerinin yanında bundan sonra yazılı belgeler de yer <br />
almıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBUOGRAFY A </span></span><br />
<br />
Hitit Öncesinde Anadolu <br />
ALKIM, U.B., Anatolia I, Geneva, 1968. <br />
BLEGEN, C. W., Troy and Trojans, London, 1963. <br />
BLEGEN, C.W., Troy, CambridgeAncientHistory, <br />
1964. <br />
ESİN, U., ilk üretimcilige geçiş evresinde Anadolu ve Güney Dogu Avrupa, <br />
II- Kültürler Sorunu, İstanbul, 1981. <br />
LLOYD, S., Early Anatolia, Harmondsworth, 1956. <br />
LLOYD, S., MELLAART, J., BeycesuJtan I., London, 1962. <br />
LLOYD, S., Early Highland Peoples of Anatolia, London, 1967. <br />
MELLAART, J . .Anatolia (c. 4000-2300 B.C.), Cambridge Ancient History, <br />
1965. <br />
MELLAART, J . .Anatolia before c. 4000 B.C. and Anatolia c. 2300-1750 B.C .. <br />
Cambridge Ancient History, 1966 a. <br />
MELLAART, J.,The Chalcolithic and Early Bronza Ages in the Near East and <br />
Anatolia, Beirut, 1966 b. <br />
MELLMRT. J.,Çatal Hüyük, a neolithic Town in Anatolia, London, 1967. <br />
MELLAART, J . .Excavations at Hacılar, Edinburg, 1970 <br />
MELLAART, J. ,The Neolithic of the Near East, London, 1975. <br />
MELLAART, J.,The Archaeologyof Ancient Turkey, London. 1978. <br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Anadolu Tarihi Ansiklopedisi<br />
<br />
Doç. Dr. Ali M. Dinç ol</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİTİTLER ÖNCESİNDE ANADOLU 1</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. AVCILIK VE TOPLAYICILIKTAN İLK ÜRETİME GEÇİŞ </span></span><br />
İlk insan topluluklarının yaşam düzenleri, <br />
avlanma <br />
yenilebilir bitkilerin derlenmesine <br />
dayanıyordu. Bunların <br />
barındıkları yerler de, mağaralar ve doğal etkilerden az da <br />
olsa korunmuş olan kaya sığınaklarıydı. Bu bakımdan, <br />
insanlar daha bereketli avlanma alanları buldukları zaman, <br />
oralara <br />
kolayca göç edebiliyor, yer değiştirebiliyorlardı; <br />
belirli bir mekan veya konutla yaşam alanları sınırlandırılmış <br />
değildi. Bu insanların bıraktıkları maddi kültür belgeleri, <br />
yani onlardan günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar, <br />
·genellikle, çakmak taşlarının yontulmasıyla biçimlendirilmiş <br />
baltalar, kesiciler, deliciler ve kazıyıcılar gibi aletler <br />
olduğundan, yarattıkları kültüre Eski Taş Devri demek olan <br />
Paleolitilc çağ adı verilmektedir. Diğer yandan, yaşam <br />
biçimlerinin henüz besin üretimi aşamasına erişmediğine <br />
balolarak, bu kültür evresine Toplayıcılık ve Avcılık Dönemi <br />
adı da verilmektedir. Besinlerini üret memelerine karşılık, bu <br />
insanların yaratıcı güçten yoksun oldukları söylenemez. <br />
Yaptıkları taş aletlerin yukarıda saydığımız işlevlere uygun <br />
biçimlerde işlenmesi, Afrika'da, İspanya'da, Fransa'da ve <br />
yeni yapılan araştırmalarn göre de, Anadolu'daki mağara<br />
larda (Antalya'da Beldibi. Adıyaman'da Palanlı Mağaraları) <br />
görülen boyalı resimler, insan düşüncesinin daha bu devirde <br />
olgun bir düzeye eriştiğini kanıtlamaktadır. <br />
Anadolu'da bu çağ, özellikle, Antalya yakınındaki Karain <br />
mağarası ile yine aynı yöredeki Beldibi, Belbaşı, Öküzini, <br />
Kumbucağı mağaraları ve Alanya'daki Kadıini, Isparta'daki <br />
Kapalıin ve Hatay - Samandağ'daki Mağaracık mağaraların<br />
da yapılan anı9tırmalarla aydınlanmıştır. <br />
Orta Taş D!!vr: anlamındaki Mezolitik çağda da insanların <br />
yine taş aletler <br />
kullandıkları, ancak besin üretimine <br />
geçmemekle beraber toplayıcılık ve avcılıkta daha yoğun <br />
olarak faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu çağın da <br />
Anadolu'daki varlığı, yine Antalya dolaylarındaki mağara<br />
larda bulunmuş olan belgelerden anlaşılmaktadır. <br />
Anadolu'nun çok değişik yörelerinde bulunmuş olan taş <br />
aletler Paleolitik çağ insanlarının burada yaşamış oldukları<br />
nın kanıtlarıdır. <br />
Yaşam biçimindeki en köklü değişme kuşkusuz insanların <br />
besin üretimine geçmeleri ile meydana gelmiştir. Yabani tahıl <br />
türlerinden elde edilen tohumların ekilmesiyle başlayan ve <br />
giderek gelişen tarıma paralel olarak bazı hayvanların <br />
evcilleştirilmesi sonucunda insanlar, besinlerini ürettikleri <br />
topraklara <br />
bağlanmaya mecbur kalmışlar ve böylece <br />
göçebelik devri sona ermiştir. Tarım toprakları daha çok <br />
ovalarda bulunduğundan, mağara veya kaya sığınaklarında <br />
yaşayıp, uzak tarlalarda <br />
çalışmanın zorluğu hemen anlaşıl<br />
mış, bu ihtiyaç konut yapımı gereğini ortaya çıkarmıştır. <br />
Gerek besinlerin üretilmesi, gerek ilk yerleşik köy-toplumları<br />
nın oluşması, insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcıdır. <br />
Yeni Taş Devri anlamına gelen Neolitik çağ, bu yüzden bir <br />
devrim olarak nitelenmektedir. <br />
Ön Asya'nın çeşitli yerlerinde, Ürdün'de, İran'da, Irak'da <br />
yapılan kazılarda yerleşik düzende yaşayan tarım toplulukla<br />
rının varlığı meydana çıkarılmıştır. 20 yıl kadar önce, 1961 <br />
yılında Konya'nın 50 km. kadar güneydoğusunda, 600 m. <br />
uzunluğunda, 350 m. genişliğinde ve bugünkü ova düzeyinden <br />
17 m. yükseklikteki Çatalhöyük'te bilinen en büyük Neolitik <br />
yerleşmenin kazısına başlandı. Çatalhöyük'ün kazı~ı henüz <br />
bitmemiştir. Şimdiye kadar saptanan <br />
14 yerl_eşım katı, <br />
Radyokarbon ya da Karbon Ondört (C 14) metodu ıle yapılan <br />
tarihlemeye göre tö 6250-5400 yılları arasına ko~m~~ta<br />
dır. Son zamanlarda <br />
eskiye oranla daha da gelıştırılen <br />
DendroJcronoloji, yani ağaç halkaları yardımıyla tarihle~e <br />
metoduna dayanarak, <br />
bu tarihler bin yıl daha gerıye 1ö 7100-6300 yılları arasına <br />
kaydırılmış ve Çatalhöyük'ün <br />
yerleşime sahne olduğu ileri sürülmüştür. Saptanan yerleşım <br />
katlarının kesin tarihlerini belirlemek güçtür ,ancak bunların <br />
yaklaşık elUşer yıl sürdükleri kabul edilmektedir. Hemen <br />
hemen her kat, evlerin yeniden yapılmasını gerektiren bir <br />
yangınla tahrip olmuştur. Böylece, Çatalhöyük insanları 900 <br />
yıl aynı yerde yaşamışlar ve kültürlerini sürdürmüşlerdir. <br />
Radyokarbon metodu, özellikle tarihöncesi arkeolojisine atom <br />
fiziği araştırmaları sonucunda kazandırılan ve buluntuların  <br />
tıadece uıri.ıirlerine oranla ve eskilik ya da yeniliklerinin<br />
 belirlenebildiği göreli ya da eski deyimiyle nisbi kronoloji <br />
yerine, bunların günümüzden ne kadar eski olduklarını <br />
gösteren kesin veya absolut kronolojiyi getiren bir tarihleme <br />
metodudur. Bu metodun esasını, tüm organik maddelerde <br />
bulunan radyoaktif karbonun (C 14), bunların can1ılı.klarını <br />
yitirmelerinden sonra, belirli bir tempoda azaldığının <br />
gözlenmiş olması oluşturmaktadır. Ölmüş organizmalardaki <br />
radyoaktif karbon miktarının 5730 yılda yarı yarıya azaldığı <br />
bilindiği için, kazılarda ortaya çıkan organik kalıntılardaki C <br />
14 miktarlarının belirlenmesiyle bunların yaşı saptanabil<br />
mektedir. Ağaç halkalarıyla tarihleme metodu Dendrokronoloji, çeşitli <br />
devirlere ait ağaçlardan alınan kesitlerde görülen yaş <br />
halkalarının çaloştırılması ile gittikçe eskiye doğru giden bir <br />
halkalar çizelgesi yapılması ilkesine dayanır. Örneğin, 1960 <br />
yılında kesilen bir ağaçta 200 yaş halkası bulduğumuzu <br />
varsayalım. Bu bize, ağacın 1760 yılında büyümeye <br />
başladığını gösterir. Halkaların kalınlık ve incelikleri ise, bu <br />
200 yıllık sürede meydana gelen iklim değişikliklerini belirtir. <br />
Bu ağacın kesitindeki halkaları bir şerit halinde kağıda <br />
aktardıktan sonra, oldukça eski bir yapıdan, örneğin, bir <br />
camideki hatıllardan bir örnek aldığımızı düşünelim. 100 <br />
halkalık bu örneğin yaş halkalarını da bir şeride işleyelim, iki <br />
şeridi alt alta koyup, her ikisinde tümüyle aynı olan, yani <br />
çakışan bir losım bulunana kadar karşılaştıralım. Eğer bir <br />
çaloşma noktası varsa ve bu, cami ha !ılının dış halkaları ile <br />
ıg50 yılında kesilmiş ağacın iç halkaları arasında 50 <br />
halkalık, yani 50 yıllık bir kesimde ise, cami hatılında <br />
kullanılan ağacın 1810 yılında kesilmiş olduğu ortaya çıkar. <br />
100 halkalık olduğu için bu ağacın 1710 yılında büyümeye <br />
başladığı da bulunmuş olur. Her bölge için bu yaş halkaları <br />
şeritleri hazırlanır ve hep daha eskiye giden, çakışan <br />
örnekler toplanabilirse, Dendrokronoloji, Radyokarbon meto<br />
dundan daha kesin bir kronoloji verebilir. <br />
Çatalhöyük'deki bu Neolitik merkezin konumu da çok ilgi <br />
çekicidir. Toros Dağları'ndan Konya Ovası'na akan Çarşam<br />
ba Çayı Çatalhöyüğü iki kısma ayırmaktadır. Konya Ovası <br />
yaklaşık İÖ 16.000 yıllarına kadar bir çanak gölüydü. Bu <br />
bakımdan, Çatalhöyük, eski göl alanındaki hayvancılığa çok <br />
uygun otlaklar ile sulak ve verimli alüvyal tarım arazisinin <br />
birleştiği bir kesimdedir. Otlaklar ve bataklıklar Neolitik <br />
çağda doğu ve batıya, tuzlu batak arazi ise kuzeye doğru <br />
uza_n~aktaydı. Buralarda, aralarında aslanın da bulunduğu <br />
9eşıtli yaban har.vanları yaşıyordu. Daha güneyde ve batıda <br />
ıse,_ ormanlık bolge başlamaktaydı. Burada ise leoparlar, <br />
geyıkler ve ayılar vardı. Daha önemlisi orman konut yapımına <br />
gerekli "ahşap"1ı sağlıyor9u_._ Bu~ün, ormanlar bölgeden <br />
kaybolmuştur. Ovanın buyuk bır kısmında ise tarım <br />
yapılmaktadır. <br />
Çat~lhöyük• tü~üyle ka.:.ılmadığı halde, ortaya çıkarılan <br />
kesım qu ~e_olitı~ ~erk~zdeki yerleşim ve yaşam hakkında <br />
ayrın_tı~ _b~lgı edırulmesıne yeterli olmaktadır. Çatalhöyük <br />
evlerı bıtışık olarak yapılmış ve dışa dönük yüzlerine pencere <br />
veya kapı .. a~~lma~ıştır. Bu yüzden, yerleşim alanı aynı <br />
za~anda _tuı:n1;1yle bır savunma sistemi durumundaydı. Evler <br />
daıma bırbırınden daha yüksek yapılıyor komş <br />
<br />
ça ısın ~n uza ı an ır mer ıven aracılığı ile eve düz dama <br />
evın <br />
açılan bır kapı ya da kapaktan giriliyordu. Pencereler çatının <br />
hem?n ~-!tında bul~~~y~~d~: BU.tün bu düzenlemeler tüm <br />
kentın onceden duşunulmuş bir plana göre yap ld ğ<br />
gos erme e ır. apı ma zemesi, alüvyon ovasının <br />
sun~uğu kerpi~tir. Evlerin dlş yüzbri <br />
ç~°uıur~ <br />
sıvanmıştır; ıçte ağaç dıkmeler ve bunların üzerı·nd <br />
a ı ar, uzerı opra a aplı düz çatıları destekle <br />
D!key ağaçlar, genellikle ince olan duvarlara çatıyı ~:şı~~d~ <br />
boylece yardımcı oluyordu. Ancak, bu Neolitik merkezin <br />
daha geç katlarında ağaç dikmelerin yerini b lirli <br />
aralıklarla konmuş olan, "paye" adını verdiğimiz dikd- ~ <br />
kesitli duvar çıkıntıları ya da başka bir deyimle or gen <br />
sütunlar almaktaydı. yarım <br />
İki ya da tek odalı Y_~pıl~rın i?l?ri genellikle aynıdır. 25 m2'yi <br />
bulan tek odanın guneyınde gırış merdiveni ve ocak f e <br />
bir deponun yer aldığı mutfak kısmı bulunmaktadır. Yuf~~ıda <br />
değinilen ağaç dikmeler doğu taraftadır. Odanın duvarlarına <br />
b!tiş!~ olarak ya~ılan_sekiler, oturma ve yatma için kullanılan <br />
bır tur_ kez:evet gore~ı Y_?-J?.maktaydı.Ölüler de evlerin içine ve <br />
bu sekılerın altına şomı:luyordu. Duvarlar boya ile panolara <br />
ayrılıyor: b1;t1'.ların_ıçlerı kırmızı boya ile boyanıyordu. <br />
Bu evle~ı~ ıçındekı eşyalar ,bize Neolitik devrin teknoloji ve <br />
ekonomısı hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. Çanak-çömlek <br />
en eski katta daha az kullanılmaktayken daha sonraları <br />
yayg~1'.laşmıştır. ~uz:~da_ ~emen söylememiz gerekir ki, <br />
Neolitık ça~da _besın uretımıne geçilmiş olmasına rağmen, ilk <br />
başlarda pışmış toprak kaplar yapılması bilinmiyordu. Bu <br />
nedenle, Neolitik çağın bir evresi Akeramik dediğimiz çanak <br />
çömleksiz bir dönemdir ve Anadolu'da birkaç Neolitik <br />
merkezde bu evre s~ptanabilmiştir. Çatalhöyük'de kapların <br />
yapımında sadece kıl kullanılmıyordu; geniş kaplar çeşitli <br />
büyüklüklerde kaseler ve kapaklı kutular tahtadan ya,pılmak<br />
taydı. Tahıl samanından veya bataklık sazlarından yer <br />
hasırları örüldüğü gibi kapaklı sepetler rı,, üretiliyordu. <br />
Kemiklerden ise, bız, iğne, kaşık ya da çeşıtli aletlere sap <br />
yapmakta yararlanılıyordu. Aletler ve silahlar, genellikle, <br />
kalın şişe camını andıran "obsidyen" adını verdiğimiz siyah <br />
renkli volkanik camdan ve çakmaktaşından yapılıyordu. <br />
Obsidyenin çok geniş bir kullanımı olmasına karşılık, <br />
çakmaktaşı sadece, tören hançerleri gibi, özel aletlerin <br />
yapımında hammadde olarak işe yarıyordu. Ok ve mızrak <br />
uçları, her çeşit bıçak ve orakların maddesi ise obsidyen <br />
idi. <br />
Bundan, dünyada bildiğimiz ilk aynalar da yapılmıştı. Bt <br />
aynalar yalnız süslenme amacıyla değil.fakat herhalde büyiı <br />
ve tapınma için de kullanılıyordu. Çatalhöyük en eski dokuma <br />
ürünlerinin de bulunduğu yerdir. Kömürleşmiş kumaş <br />
kalıntılarından, bunların, bitki liflerinden ya da yün ve <br />
hayvan kılı karışımından dokunmuş olduğu anlaşılmıştır. <br />
Diğer yandan, hayvan postları, kürk ve derilerden de giysi <br />
olarak yararlanılmıştır. Kadın giysileri omuzda iğne ile <br />
tutturuluyor, erkek giysilerinde ise kemer veya kemik <br />
iğnelerle kumaşların kaymaması sağlanıyordu. Süs eşyası <br />
olarak boncuklar kullanılmıştı. Törenlerde ise, leopar derisi <br />
giyildiği duvar fresklerinde görülmektedir. <br />
Maden işçiliğinin ilk örnekleri de Çatalhöyük'de ortaya <br />
çıkarılmıştır. Kurşun ve bakırdan yapılmış bazı boncuk ve <br />
iğne gibi küçük eşyalar metalurjinin ilk örnekleridir. Diğer <br />
yandan Çatalhöyük'deki aşağıda sözünü edeceğimiz duvar <br />
resimlerini yapmak için kullanılan boyaların üretilmesinde de <br />
çeşitli minerallerin gerekli olduğu düşünülürse.Neolitik çağda <br />
dahi insanların bazı madenleri işleyebilme düzeyine <br />
eriştiklerini söylemek mümkündür. Yalnız Çatalhöyük'de <br />
değil, Diyarbakır'ın Ergani ilçesinin 7 km. güneybatısında <br />
bulunan Çayönü Tepesi'nde de bakır ve malahit'den <br />
dövülerek yapılmış bız parçaları, telden dövülmüş iğneler, <br />
boncuklar ve ufak kürecikler Neolitik çağda başka yerlerde <br />
de insanların maden kullanmaya geçmiş olduklarını <br />
kanıtlamaktadır. Ancak, bu maden kullanımı yaygın değildir <br />
ve çok ilkel olduğu anlaşılan yöntemlerle (ısıtma ve dövme) <br />
yapılmaktadır. . <br />
Çatalhöyüğün, Anadolu'dan hatta komşu ülkelerden soyutlan<br />
mış bir kültür olmadığı, Neolitik çağda dahi gelişkin bir <br />
ticaret yaşamının var olduğu, bulunan çeşitli eşyadan <br />
anlaşılmaktadır. örneğin, Akdeniz kökenli bazı deniz hayvanı <br />
kabukları, Ergani madeninden gelen bakır, Toroslar'dan · <br />
çıkarılan kurşun, Suriye'den getirilen tablasal çakmak taşı, <br />
iç Anadolu'da bulunan türkuvaz benzeri apatit taşı, uzak ve <br />
yakın çeşitli merkezler arasında gelişkin bir ticaret ağının <br />
kurulmuş olduğunu vurgulamaktadır. <br />
Evlerden bazıları, tapınak olarak düzenlenmiştir. Bunlar, <br />
plan ve iç bölümleme bakımından diğer evlerden farklı <br />
değildir. Buralarda rahip ya da rahibeler aileleri ile birlikte <br />
oturmaktaydılar. Ancak, farklı olan şey, duvarlardaki <br />
resimler ve dinsel içerikli kabartmalar ile heykelcikler ve <br />
sekilerin altında bulunan, daha zengin gömü a·rmağanları <br />
konulmuş mezarlardır. Heykelciklerde çoğunlukla kadınlar <br />
tasvir edilmiştir, erkek tasvirleri azdır. Bunlarda her yaş <br />
gurubu temsil edilmektedir. Figürinler arasında genç kızlar <br />
ve erkeklerle yaşlı kadınla_r ve eriskin erkekler. insanlarla <br />
<br />
hayvanların bir arada tasvirlerine de rastlanmaktadır. <br />
Doğuran veya doğurganlığı vurgulanmış, iki yanına konmuş <br />
leoparların başlarına yaslanmış bir tanrıça ile çift başlı bir <br />
kadın figürini dikkati çeken örneklerdendir. Kabartmalar iki <br />
tiptedir. Yüksek kabartmalar ve tam plastik olarak işlenmiş <br />
hayvan başları. Kabartmalarda genel olarak, kollarını ve <br />
bacaklarını iki yana açmış, veya sadece kollarını dans eder <br />
durumda açmış olarak gösterilen kadınlar tasvir edilmiştir. <br />
Kabartmalarda erkek figürlerine rastlanmamakla birlikte, <br />
bunların yerini yine plastik olarak işlenmiş boğa başlarının <br />
tuttuğuna inanılmaktadır. Bu boğa başlarının boynuzları <br />
gerçek hayvan boynuzları ile yapılmıştır. Tüm ?!ara~ tasvir <br />
edilen tek hayvan leopardır. Duvar resımlerı konu <br />
bakımından büyük bir değişkenlik göstermektedir. Bazıları <br />
sadece tek renkli kırmızı panolardan ibaretken, diğerleri <br />
geometrik tekstil motifleri ile bezenmiştir. Ayrıca, ev biçimli <br />
bezemeler dikkati çekmektedir. Diğer yandan bazı duvar <br />
resimleri konuludur. Bir tanesinde bir kentin arkasında <br />
bulunan bir yanardağın indifa etmesi tasvir edilmiştir. <br />
Birkaçı ise, ölümle ilgili sahneleri içermektedir. Böylelerinde, <br />
başsız cesetleri gagalayan abartılmış büyüklükteki akbaba<br />
lar; bir akbabayı elindeki sapan taşıyla, parçalamaya <br />
çalıştığı cesetten uzaklaştırmaya uğraşan bir insan veya <br />
kanlı insan başlarını taşıyan bir adam gibi, dehşet verici <br />
konular canlandırılmıştır. Bir resimde, saz ve hasırlardan <br />
yapılmış bir yapının altında insan başları ve insan bedenine <br />
ait parçalar tasvir edilmiştir. Birkaç duvar resmi ise <br />
hayvanların tuzağa düşürülerek yakalanmasını konu almıştır. <br />
İlgi çekici olan taraf bu hayvanların yakalanmaya çalışılması <br />
fakat ·avlanmamasıdır. Tasvir edilen hayvanlar boğalar, <br />
yaban geyikleri, yaban domuzları, aslanlar ve ayılardır. <br />
Duvar resimleri beyaz badanalanmış ve perdahlanarak <br />
parlatılmış bir zemin üzerine yağ ile karıştırılarak elde edilen <br />
ve genellikle maden kökenli olan, kırmızı, sarı ve siyah renkli <br />
doğal boyalarla yapılmıştır. Resimler, üzerlerine tekrar <br />
badana çekilmek suretiyle yenileniyor, bazı sahneler aynen <br />
tekrarlandığı gibi, bazıları da konu değişikliğine uğruyordu. <br />
Bazı duvar resimlerinin yüz kez yapılıp bozulduğu <br />
üzerlerindeki ince boya tabakalarından anlaşılmaktadır. <br />
Kabartmalar ise saman topakları, tahta veya çamur üzerine <br />
ince kil ile yapılmıştır. <br />
Çatalhöyük insanları bilinmeyen bir nedenle, hafire göre 1 Ö <br />
6300, genellikle kabul edilen tarihlemeye göre ise 1 Ö <br />
5700-5600 yıllarında Çarşamba Çayı'nın diğer kıyısındaki Batı <br />
Çatalhöyük'e geçmişlerdir. Hemen hemen aynı tarihlerde, <br />
Çatalhöyük'den yaklaşık 300 km. batıda Burdur'un 26 km. <br />
güney~atısında bulunan Hacılar Höyüğü'nde saptanan Geç <br />
Neolilık evrede de bir tahribat görülmektedir. Bu devreden <br />
sonra 'Anadolu tarihöncesinde yeni bir dönem, kelime anlamı <br />
Bakır-taş olan Kalkolitik çağ başlamaktadır. <br />
~nadolu'd~k( Neolitik 1;1erkezler, sadece bu adı geçenlerden <br />
ıbaz:et d~ğ_ıld_~r ... Tarsus ta, Mersin'de, Hatay Amuk Ovası'n<br />
dakı çeşıtlı hoyuklerde, Göller Bölgesi'nde (Erbaba, Suberde) <br />
ve İç Anadolu'da (Aşıklı Höyük, Can Hasan) bu çağa ait <br />
yerleşmeler bulunmaktadır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. NEOLİTİK'DEN KALKOLİTİK ÇAĞA GEÇİŞ</span></span> <br />
1957-60 y_ılla_rı _arasında kazılan Hacılar'da başlıca 3 kültür <br />
saptanabılmıştır: Bunlardan en yenisi Erken Kalkolitik devre <br />
ait ikincisi Geç Neolitik, en eskisi ise Akeraınilc Neolitik kültüre aittir. <br />
Hacılar'ın G~ç N~oli~k yerleşmesiyle Çatalhöyük Neolitik'i <br />
arasınd~ mımarı yonden göze batan başlıca ayrılık <br />
Hacılar da evlere_ kapıdan değil, doğrudan doğruya bir <br />
avluya açılan genış kapılardan girilmesidir. Evler arasında <br />
bulunan dar sokaklar da, kent dokusu içinde ilk defa burada görülmeye başlar. <br />
Avcılığın, tarımın öncelik kazanması sonucu etkinliğini <br />
kaybetmesiyle Kalkolitik toplum yaşamında bazı değişimler <br />
ortaya çıkmıştır. Örneğin, Erken Neolitik sonlarında <br />
azalınaya başlayan avlanma ile ilgili büyük duvar resimleri <br />
y:3pılm~z olmuş, erkek tasvirleri azalarak, bereketlilik <br />
sımgesı olan kadın figürleri artmış ve yaygınlaşmıştır. <br />
Çatalhöyük'deki t~pınaklar da Hacılar'da artık yokt11r. <br />
Çakmaktaşı aletlerin yapımı herhalde gittikçe daha çok <br />
kullanılan bakır karşısında gerilemiştir. <br />
Hacılar'da ölüler evlerin içine değil de yerleşme dışındakı <br />
mezarlıklara gömülmeye başlamıştır. <br />
Dini tasvirler figürleri eski geleneklere <br />
çok azalmakla beraber leoparlarla birlikte gösterilen <br />
tanrıça heykelcikleri sanat <br />
eserleri repertuarında önemli bir yer tutmaktadır. Bunlarda <br />
kullanılan malzeme içinde kil, taşa göre ağırlık kazanmıştır. <br />
Resim sanatı da, duvarlara değil, boya bezekli pişmiştoprak <br />
kaplara çoğu kez geometrik motifler biçimin_d~ uygulan~~k<br />
tadır. Hacılar Erken Kalkolitik çağı keramığı, gerek bıçım <br />
gerek bezeme yönünden aşılamaz bir düzeye ulaşmış!_ır:.' <br />
Erken Kalkolitik çağın sonlarına doğru Hacılar buy~k bıı: <br />
yıkıma uğramış, yeni gelenler burada bir savunma sıstemı <br />
yapmışlar. fakat bu yerleşme de düşman saldırısı sonunda <br />
tümüyle ortadan kalkarak höyük terk~ edilmiştir. Anc~k: <br />
Mersin ve yine Konya bölgesindeki Can . l_-lasan gıbı <br />
yerleşmelerde bir Orta Kalkolitik çağ [yakl_aşık IÖ 47~0-4?00) <br />
gelişmesini sürdürmüştür. Çok renklı bezemeli, <br />
ınce <br />
keramiğin ortaya çıkışı bu çağın özelliğidir. Piş~ıiştoprak <br />
figürin ve heykelciklerin yapımında bu ~ağda ?ır azalma <br />
olduğu da gözlenmektedir. Bunun nedenı, belkı ele lev~a <br />
halinde dövülmüş bakırdan yapılma figürinlerin artık ter?ıh <br />
edilmesidir. Balkanlar'da <br />
bu tip figürinler ele geçmcsıne <br />
rağmen Anadolu'da böyle eşyanın en çok çıktığı mezarlıklar <br />
bu döneme ait- henüz bulunamadığı için bu Vfll'sayımın <br />
doğruluğunu kesinlikle iddia etmek mümkün olamamaktadır. <br />
Geç Kalkolitik çağı (lö 4000-3000) en iyi biçimde yansıtan <br />
merkez Denizli-Çivril yakınındaki, Büyük Menderes'in <br />
kaynağında bulunan Beycesultan'dır. Hiç kesintisiz bir <br />
yerleşmeye sahne olan bu höyükte 40 tabaka saptanmıştır. <br />
Bunlardan en eski 20 kat Geç Kalkolitik çağa tarihlenmelcte<br />
dir. <br />
Bu çağdaki y~rleşim merkezleri, lstanbul'da <br />
göre sürmektedir: Erkek Fikirtepe'den, <br />
Samsun'da İkiztepe'ye, Çanailale bölgesindeki Kumtepe'den <br />
İç Anadolu'daki <br />
Büyük Güllücek'e, Göller Bölgesi'ndelci <br />
yine çocuklar ya da Kuruçay'dan, <br />
Amuk Ovası'na ve Doğu Anadolu'ya kadar <br />
yayılan, geniş bir dağılım gösterirler. <br />
. <br />
Beycesultan'a yerleşen insanların göçebe olmadıkları tarım <br />
ve hıwvancılığı bildikleri, dokuma üretiminde usta oldukları <br />
kurdukları ilk yerleşmed~ çıkan buluntulardan anlaşılmakta<br />
dır. Buradakı başka bır belge de, erken devirlere ait <br />
katlard~n. birinde çıkan bir madeni eşya topluluğudur. 13ir <br />
çôml~k-ıçme -~o~muş b~ eşyalar, bir hançer parçası, bir <br />
o~a~:ıki .?ı~, uç ığne, bırkaç parça dövülmüş bakır ile bir <br />
· <br />
gumuş yuzukten meydana gelen bir koleksiyon oluşturmakta<br />
d~:1' <br />
O_ zamanın değerli bir madeni olan bakırın, böyle <br />
g~n~elik yaşamda kullanılabilen eşyaların yapımına harcana<br />
bılmış olması, bu madenin eskiye oranla daha bol <br />
bulunabildiğini kanıtlamaktadır.· <br />
Bu çağın yapıl~rı. genellikle, içlerinde ocakları ve tahıl <br />
depolama yer!erı bulunan, bazılarında seki veya platformlar <br />
yapılmış dık?ortgen planlı, tek odalı, kerpiç evlerdir. Evlerin <br />
bazılarına bınanın dar kenarında bulunan bir sundurmadan <br />
geçilerek girildiği dikkati çekmektedir. Bu ev planı daha <br />
s?_nraki çaŞ,larda ö~ellikle Batı Anadolu'da <br />
ve Ege <br />
dunyasında megaron olarak nitelenen yapılarda uygulan<br />
mıştır. Evlerin döşemelerinin altında kaba çömlekler içine <br />
konmuş çocuk iskeletleri bulunmasına karşılık erişkin <br />
insanlara ait mezarlara rastlanmaması mezarlıl&lt;lar~n yerleş<br />
me dışında olması gerektiğimı işaret etmektedir. Dinsel <br />
görüşler hakkında bilgi verecek fazla malzeme yoktur. özel <br />
olarak yapılmış tapınaklar Geç Kalkolitik çağa ait yerleşme <br />
<br />
katlarında bulunmamıştır. Ancak, çağın sonlarında, stilize <br />
gövdeli, daire biçimli başlı, mermer bir idol tipi ortaya <br />
çıkmaktadır. <br />
Keramik, eski devrelerden çok farklıdır. Bu çağın ağır ve <br />
kaba çanak-çömleği ile örneğin Hacılar'ın üstün bir beğeni <br />
anlayışı ile bezenmiş boyalı keramiği arasındaki ayrılı~. her <br />
iki çağın apayrı geleneklere sahip <br />
olduğunu açıkça gostermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ESKİ TUNÇ ÇAĞI </span></span><br />
<br />
Anadolu'da madenciliğin yaygınlaşması, ?ne?. de ?eğındığımız <br />
gibi, daha çok eskilerden beri madenlerın, ozellıkl~ b1;1:kırı?, <br />
az da olsa kullanılmasından kaynaklanan uzun bır surecın <br />
sonucudur Gelişimini 'eski' 'orta', 'son' olarak üç döneme <br />
böldüğümü<br />
Tunç çağlarıdın ıooo yılı ~şkın bir sür~yi <br />
kapsayan 'eski' döneminin ancak son evresınde tunç eşya ılk <br />
kez gerçekten çoğalmıştır. Bakır eşya hep yeniden eritilerek <br />
tekrar tekrar kullanıldığı için, arkeologlar. armağan olar~k <br />
ınezarlara konmuş veya yangın gibi bir felake~le tahrıp <br />
edilmiş bir yapıda bırakılmak zorunda kalınmış değılse, bakır <br />
eşyaya çok sık rastlamazlar. Bu bakımdan, Eski Tunç çağının <br />
ilk iki evresinde madenciliğin önem kazanmış olduğu, ele <br />
geçen tunç eşyanın sayısının fazla oluşundan çok, taş <br />
aletlerin ortadan kalkmış olmasından ve bu çağların parlak <br />
perdahlı yüzleri, madeni kulpların benzeri kul?.ları, ~eski~ <br />
omurgaları, akıtacaklarındaki sert kıvrımlar ve uzer~erındekı <br />
oluk ve yiv biçimindeki bezemeleriyle açıkça madem kapları <br />
taklit eden çanak-çömleğinden anlaşılmaktadır. <br />
Eski Tunç çağı, genellikle İÔ 3~2-~ <br />
Batıda Troia ve çevresinde, güneyde Elmalı yakınındaki <br />
Semayük'te, Konya yakınındaki Karahöyük ve ay~. yöredeki <br />
diğer höyüklerde, İç Anadolu'da <br />
Karaoğlan, 'Etiyokuşu, <br />
Ahlatlıbel, Polatlı, Bitik, Gordion, Koçuınbeli, Yazırhöyük, <br />
Büyük Güllücek, Alişar, Alacahöyük, Kültepe, Hashüyük, <br />
Acem Höyük'te, Doğu Anadolu'da Malatya dolaylarında, <br />
Elazığ bölgesinde, Erzurum'daki Karaz, Pulur ve Güzelova'da <br />
ve Kuzey Anadolu'da Samsun-Sinop dolaylarında görülmek<br />
tedir. Fakat, metalurji alanındaki büyük gelişmeler, özellikle <br />
iç Anadolu'nun kuzey kesiminde ortaya çıkarılan buluntular <br />
yardımıyla kanıtlanmaktadır. Alacahöyük'deki mezarlarda <br />
bulunmuş olan ve artık herkes tarafından tanınan güneş <br />
kursları, dağ keçileri, boğalar ve sistruın adını verdiğimiz <br />
çıngıraklar bu çağın eserleridir. Dikdörtgen biçimli, üstleri <br />
ağaç veya taşlarla kapatılmış mezar odalarında gömü <br />
armağanı olarak böyle değerli eşyanın çok sayıda bulunması, <br />
bu mezarların yönetici sınıfa ait kişilerin gömüldüğü yerler <br />
olduğunda kuşku bırakmamaktadır. O devirdeki yöneticilerin <br />
zenginliği başka merkezlerdeki <br />
mimari kalıntılarla da <br />
doğrulanmaktadır. Mersin ve Troia'da bu çağa ait tahkimatlı <br />
yapılar meydana çıkarılmıştır. Özellikle, ilk kazıların <br />
üstünden bir yüzyıl geçmesine rağmen henüz gerçekten <br />
Homeros'un Troia'sı olup olmadığı tartışılan, fakat artık hep <br />
bu adla anılan Çanakkale bölgesindeki Hisarlık Höyüğü'nün <br />
ikinci katında, yani Tı ıia II'de bulunan, etrafı kalın surlarla <br />
çevrilmiş bir alanın ortasındaki dikdörtgen planlı, içlerine <br />
dar taraflarındaki bir verandadan <br />
geçilerek megaron adı ile arkeoloji literatürüne <br />
girilen ve girmiş yapılar, ~~ll~rı 8:rasına <br />
tarihlenir. Bu 1000 yıl içinde yeşermış bu tun kulturlerın ayn~ <br />
özellikleri parlaşması beklenemez. Bu çağın yerleş~elerı <br />
güneydoğuda slahiye Bölgesi, Çukurova ve Amuk Ovasında, <br />
yöneticilere <br />
ait saray ya da saray kompleksi olarak <br />
nitelenmektedir. Troia'nın 45 m. uzunlukta ve 13 ın. genişlikte <br />
olan bu sarayına karşılık, halkın evleri, Mersin'de ya da <br />
Lesbos Adası'nda Thermi'de yapılan kazıların gösterdiği gibi, <br />
<br />
çok daha basit ve mütevazi ölçülerdedir. <br />
Bu çağın dinsel yapıları Beycesultan'ın bu döneme <br />
tarihlenen _katlarında gün ışığına çıkarılmıştır. Tapınak <br />
olarak kullanılan mekanlarda genellikle bir tanrı ve bir <br />
tanrıçadan oluşan bir kutsal çifti simgeleyen figürler ve <br />
bunların önünde sunulacak kurbanlar için kaplar bulunmak<br />
tadır. Ayrıca, kutsal mekanın dışında, herhalde tanrılara <br />
sunulan kurban ekmeklerinin hazırlanması için ocaklar da <br />
vardır. Tapınakların bazılarında -Çatalhöyük'deki <br />
gibi<br />
stilize boynuz çıkıntılar ile boğa başını simgeleyen sunaklar <br />
dikkati çekmektedir. Eski Bronz çağı Anadolu kültürleri gerek <br />
kendilerinden önceki, gerek sonraki çağlarla olduğu kadar <br />
komşu coğrafi mekanlarla da bir bağıntı içindedir. Neolitik <br />
Çatalhöyük'den tanınan kutsal hayvan boğa, Beycesultan <br />
_sunaklarında ve Alacahöyük standartlarında sürdüğü gibi, <br />
Hitit tanrılar topluluğunun başındaki fırtına tanrısının da <br />
kutsal hayvanı olarak önemini korumuştur. Hatti ve sonra <br />
Hitit dinsel inançlarının birçoğunun köklerinin Neolitik çağa <br />
kadar gittiğini tahmin etmek güç değildir. Anadolu bu çağda <br />
keramik biçimleri, ev türleri ve yapı teknikleri ile dinsel <br />
semboller bakımından, bir yandan Ege dünyası ve Balkanlar <br />
ile ilişkili görünürken, ettiğimiz <br />
madencilik diğer yandan yukarıda sözünü <br />
eserleri açısından Kafkasya ile <br />
bağıntısını açıkça belli etmektedir. Kafkasya'nın Kuban <br />
bölgesindeki Maikop'ta Kurgan adı verilen mezarlarda <br />
bulunan madeni eşya ile İç Anadolu'nun kuzey kesimindeki <br />
Alacahöyük ya da Horoztepe gibi merkezlerde gün ışığına <br />
çıkarılan madeni eşyalar arasındaki benzerlik, metalurji <br />
alanında gelişkin bir ustalık düzeyine ulaşmış bir toplumun <br />
Kafkasya'dan Anadolu'ya yayılmış olmasıyla açıklanmak <br />
istenmektedir. <br />
Gerçekten de, bu eserlerin yaratıcıları <br />
genellikle kabul edildiği gibi Anadolu'nun yerli halkıolan <br />
Hattiler <br />
midir, yoksa halk Hattili'dir de, bu mad_encilik <br />
bilgisini getirenler Alaca mezarlarının sahipleri olan yönetici <br />
sınıftan kişiler Hititler'in öncüleri ve onlarla aynı soydan olan <br />
Hint-Avrupa kökenli insanlar mıdır? Yoksa, bütün benzerlik<br />
ler Neolitik çağdan beri var olan bölgeler arası ticaret <br />
nedeniyle oluşan bir kültürel etkileşmenin sonucu mudur? <br />
Henüz bunların cevabını kesinlikle veremiyoruz, ama bilinen <br />
bir <br />
gerçek şudur ki, tarihöncesi Anadolusu, insanlığın <br />
gelişiminde saptanabilen bütün aşamaları yaşamış şanslı bir <br />
toprak parçasıdır. <br />
Eski Bronz Çağından sonra Anadolu, önce Protohistorilc <br />
sonradan Historilc çağlarına başlamış ve maddi kültür <br />
belgelerinin yanında bundan sonra yazılı belgeler de yer <br />
almıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBUOGRAFY A </span></span><br />
<br />
Hitit Öncesinde Anadolu <br />
ALKIM, U.B., Anatolia I, Geneva, 1968. <br />
BLEGEN, C. W., Troy and Trojans, London, 1963. <br />
BLEGEN, C.W., Troy, CambridgeAncientHistory, <br />
1964. <br />
ESİN, U., ilk üretimcilige geçiş evresinde Anadolu ve Güney Dogu Avrupa, <br />
II- Kültürler Sorunu, İstanbul, 1981. <br />
LLOYD, S., Early Anatolia, Harmondsworth, 1956. <br />
LLOYD, S., MELLAART, J., BeycesuJtan I., London, 1962. <br />
LLOYD, S., Early Highland Peoples of Anatolia, London, 1967. <br />
MELLAART, J . .Anatolia (c. 4000-2300 B.C.), Cambridge Ancient History, <br />
1965. <br />
MELLAART, J . .Anatolia before c. 4000 B.C. and Anatolia c. 2300-1750 B.C .. <br />
Cambridge Ancient History, 1966 a. <br />
MELLAART, J.,The Chalcolithic and Early Bronza Ages in the Near East and <br />
Anatolia, Beirut, 1966 b. <br />
MELLMRT. J.,Çatal Hüyük, a neolithic Town in Anatolia, London, 1967. <br />
MELLAART, J . .Excavations at Hacılar, Edinburg, 1970 <br />
MELLAART, J. ,The Neolithic of the Near East, London, 1975. <br />
MELLAART, J.,The Archaeologyof Ancient Turkey, London. 1978. <br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Anadolu Tarihi Ansiklopedisi<br />
<br />
Doç. Dr. Ali M. Dinç ol</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[AD KAVMİ]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=26325</link>
			<pubDate>Mon, 19 Feb 2024 14:59:02 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=26325</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AD KAVMİ</span></span><br />
Hud aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği ve isyanları yüzünden rüzgarla helak edilen kavim. Bu kavim, Nuh aleyhisselamın oğullarından Sam'ın torunlarından Ad'ın neslidir. Yaşadıkları yer Ahkaf diyarı olup, Yemen'de Aden ile Umman arasındadır. Bu bölgeye Şihr de denilmiştir.<br />
<br />
Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sonra gemide bulunup kurtulanlar değişik bölgelerde yerleşip çoğaldılar. Ad kavmi de kendi arasında yirmi üç kabileden meydana gelen büyük bir Arap kavmi idi. Ad kavminin insanları, iri cüsseli, uzun boylu, kuvvetli, tuttuğunu koparan uzun ömürlü kimselerdi. Yaşadıkları bölgenin toprağı çok verimli, yağmuru boldu. Her taraf yemyeşil, bağlar, bahçeler, pınarlar, akarsular ile kaplı olan yerler "İrem Bağları" diye tanınmıştı.<br />
<br />
Bu kavim büyük kayaları yontarak direk ve bu direkler üzerine çok gösterişli binalar yaptılar. Yaşadıkları bölgede her taraf akıl almaz süslere, göz kamaştıran güzelliklere sahipti.<br />
<br />
Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sekiz asır gibi bir zaman aradan geçmesi sebebiyle tufanı görüp, ibret alanlar ve bunları nesillere anlatanlar çoktan vefat etmişlerdi. Ad kavmi insanları sıhhatlerine, kuvvetlerine, zenginliklerine ve servetlerine bakarak her geçen gün kibirleniyor, büyükleniyor, taşkınlıklarını artırıyordu. Onların bu halleri Kur'an-ı kerimde mealen şöyle bildirilmektedir: "Yer yüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bizden daha kuvvetli kim var (olabilir) ki dediler." (Fussilet suresi: 15)<br />
<br />
Gün geçtikçe azan Ad kavmi, nihayet Samed, Samud, Sada ve Heba adlı putlara tapmaya başladılar. Bağ, bahçe, tarla, hayvan, mahsul ve nesillerinde şaşılacak bir bereket vardı. Dünya nimetleri bakımından ulaşılması arzu edilen her şeye kavuşmuş olmaları, tamamen azmalarına sebep oldu. Zulüm ve işkenceye başladılar. Etraflarındaki kabilelere, zayıf ve kimsesizlere ağır zulümler yapıyorlardı. Zavallı kimseleri yüksek binalardan atmaktan zevk alıyorlardı.<br />
<br />
Ad kavmi, bu azgın haldeyken, Allahü teala onlara ebedi seadet yolunu göstermek için Hud aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. Elli seneden fazla bir zaman bu kavmi imana çağırdı. Bu azgın kavmi Hud aleyhisselam devamlı Müslüman olmaya davet ettiği halde iman etmeye yanaşmadılar. İman edenler de korkularından imanlarını açıklayamadılar. Bunun üzerine kendilerine ağır azab geleceğini ve helak edileceklerini söyledi. Yine inanmayıp alay ettiler.<br />
<br />
Nihayet gelecek olan azabın işaretleri görülmeye başladı. Üç sene yağmur yağmadı. Pınarlar kuruyup ağaçlar sararıp soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. Hayvanlar susuzluktan telef oldu. İnsanlar da bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düştüler. Devamlı bunaltıcı ve kuru bir rüzgar esiyordu. Tozdan göz gözü görmüyordu. Hud aleyhisselam ise onları durmadan iman etmeye davet ediyordu. Fakat inatlarından vaz geçmiyorlardı. Kadınları da kısırlaşıp hiç çocuk doğmaz oldu. Şiddetli kuraklık dört sene devam etti. Bundan sonra kendilerini helak eden azab geldi. Bir gün yurtları üzerinde her tarafı kaplayan siyah bir bulut göründü. Yağmur geliyor zannettiler. Hud aleyhisselam durumu bildirip tekrar imana davet etti ise de kabul etmediler. Buluttan şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Korkunç bir uğultusu ve dayanılmaz bir soğuğu vardı. Rüzgar estikçe şiddetlendi. İnsanları tutundukları taş ve ağaçlarla birlikte göklere fırlatıyor, sonra da bırakıveriyordu. Havada adeta saman çöpleri gibi savruluyorlardı. Azgın Ad kavminin insanları param parça oldu. Yerleri yurtları yıkılıp harabe halini aldı. Sonra da fırtına onların ölülerini süpürüp denize attı. Bu rüzgar, Kur'an-ı kerimde rih-i akim, sarsar, azab-ı elim ve atiye olarak bildirilmektedir. Kur'an-ı kerimde mealen; "Hud (aleyhisselam) ve dinde ona tabi olanları rahmetimizle kurtardık. Bizim ayetlerimizi tekzib edip (yalanlayıp) mü'min olmayanların ise silsile ve köklerini kestik." buyruldu (A'raf suresi: 72). Hud aleyhisselam, iman edenlerle birlikte Mekke'ye gitti. Bunlara "Ad-ı uhra" (ikinci Ad) denilmiştir.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AD KAVMİ</span></span><br />
Hud aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği ve isyanları yüzünden rüzgarla helak edilen kavim. Bu kavim, Nuh aleyhisselamın oğullarından Sam'ın torunlarından Ad'ın neslidir. Yaşadıkları yer Ahkaf diyarı olup, Yemen'de Aden ile Umman arasındadır. Bu bölgeye Şihr de denilmiştir.<br />
<br />
Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sonra gemide bulunup kurtulanlar değişik bölgelerde yerleşip çoğaldılar. Ad kavmi de kendi arasında yirmi üç kabileden meydana gelen büyük bir Arap kavmi idi. Ad kavminin insanları, iri cüsseli, uzun boylu, kuvvetli, tuttuğunu koparan uzun ömürlü kimselerdi. Yaşadıkları bölgenin toprağı çok verimli, yağmuru boldu. Her taraf yemyeşil, bağlar, bahçeler, pınarlar, akarsular ile kaplı olan yerler "İrem Bağları" diye tanınmıştı.<br />
<br />
Bu kavim büyük kayaları yontarak direk ve bu direkler üzerine çok gösterişli binalar yaptılar. Yaşadıkları bölgede her taraf akıl almaz süslere, göz kamaştıran güzelliklere sahipti.<br />
<br />
Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sekiz asır gibi bir zaman aradan geçmesi sebebiyle tufanı görüp, ibret alanlar ve bunları nesillere anlatanlar çoktan vefat etmişlerdi. Ad kavmi insanları sıhhatlerine, kuvvetlerine, zenginliklerine ve servetlerine bakarak her geçen gün kibirleniyor, büyükleniyor, taşkınlıklarını artırıyordu. Onların bu halleri Kur'an-ı kerimde mealen şöyle bildirilmektedir: "Yer yüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bizden daha kuvvetli kim var (olabilir) ki dediler." (Fussilet suresi: 15)<br />
<br />
Gün geçtikçe azan Ad kavmi, nihayet Samed, Samud, Sada ve Heba adlı putlara tapmaya başladılar. Bağ, bahçe, tarla, hayvan, mahsul ve nesillerinde şaşılacak bir bereket vardı. Dünya nimetleri bakımından ulaşılması arzu edilen her şeye kavuşmuş olmaları, tamamen azmalarına sebep oldu. Zulüm ve işkenceye başladılar. Etraflarındaki kabilelere, zayıf ve kimsesizlere ağır zulümler yapıyorlardı. Zavallı kimseleri yüksek binalardan atmaktan zevk alıyorlardı.<br />
<br />
Ad kavmi, bu azgın haldeyken, Allahü teala onlara ebedi seadet yolunu göstermek için Hud aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. Elli seneden fazla bir zaman bu kavmi imana çağırdı. Bu azgın kavmi Hud aleyhisselam devamlı Müslüman olmaya davet ettiği halde iman etmeye yanaşmadılar. İman edenler de korkularından imanlarını açıklayamadılar. Bunun üzerine kendilerine ağır azab geleceğini ve helak edileceklerini söyledi. Yine inanmayıp alay ettiler.<br />
<br />
Nihayet gelecek olan azabın işaretleri görülmeye başladı. Üç sene yağmur yağmadı. Pınarlar kuruyup ağaçlar sararıp soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. Hayvanlar susuzluktan telef oldu. İnsanlar da bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düştüler. Devamlı bunaltıcı ve kuru bir rüzgar esiyordu. Tozdan göz gözü görmüyordu. Hud aleyhisselam ise onları durmadan iman etmeye davet ediyordu. Fakat inatlarından vaz geçmiyorlardı. Kadınları da kısırlaşıp hiç çocuk doğmaz oldu. Şiddetli kuraklık dört sene devam etti. Bundan sonra kendilerini helak eden azab geldi. Bir gün yurtları üzerinde her tarafı kaplayan siyah bir bulut göründü. Yağmur geliyor zannettiler. Hud aleyhisselam durumu bildirip tekrar imana davet etti ise de kabul etmediler. Buluttan şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Korkunç bir uğultusu ve dayanılmaz bir soğuğu vardı. Rüzgar estikçe şiddetlendi. İnsanları tutundukları taş ve ağaçlarla birlikte göklere fırlatıyor, sonra da bırakıveriyordu. Havada adeta saman çöpleri gibi savruluyorlardı. Azgın Ad kavminin insanları param parça oldu. Yerleri yurtları yıkılıp harabe halini aldı. Sonra da fırtına onların ölülerini süpürüp denize attı. Bu rüzgar, Kur'an-ı kerimde rih-i akim, sarsar, azab-ı elim ve atiye olarak bildirilmektedir. Kur'an-ı kerimde mealen; "Hud (aleyhisselam) ve dinde ona tabi olanları rahmetimizle kurtardık. Bizim ayetlerimizi tekzib edip (yalanlayıp) mü'min olmayanların ise silsile ve köklerini kestik." buyruldu (A'raf suresi: 72). Hud aleyhisselam, iman edenlerle birlikte Mekke'ye gitti. Bunlara "Ad-ı uhra" (ikinci Ad) denilmiştir.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[iNKALAR HAKKINDA BiLGiLER]]></title>
			<link>https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=20662</link>
			<pubDate>Mon, 24 Apr 2023 03:59:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bilgeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Halid</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bilgeforum.com/showthread.php?tid=20662</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">iNKALAR HAKKINDA BiLGiLER</span></span><br />
<br />
15. yüzyılda İnka halkı, Güney Amerika'nın batı kıyısı boyunca uzanan devasa bir imparatorluk yarattı. Bu imparatorluk 100 yıldan az sürdü ve 16. yüzyılda İspanyollar tarafından fethedildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALAR KİMDİR?</span></span><br />
<br />
"İnka" kelimesi yerel dilde kral anlamına gelir ve İnka, imparatorluğun en yüce hükümdarının resmi unvanıydı. İspanyollar da bu kelimeyi imparatorluğun sakinleri anlamında kullandılar ve modern tarihçiler de aynı şeyi yapıyor. İnka halkı aslen güney Peru'daki And Dağları'nda yaşayan küçük bir kabileydi. 12. yüzyılda Cuzco vadisine göç ettiler ve burada güçlü bir kale inşa ederek yavaş yavaş aynı adı taşıyan bir kasabaya dönüştüler. İnkalar savaşçı bir halktı ve sık sık komşularıyla savaştı, ancak 15. yüzyılın ortalarına kadar onları fethetmeye başlamadılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KURULAN BİR İMPARATORLUK</span></span><br />
<br />
1437'de hükümdar Viracocha Inca, Cuzco çevresindeki toprakları fethetmeye başladı. Oğlu Pachacuti Inca Yupanqui, tüm zamanların en büyük fatihlerinden biri olarak kabul edilir. İnka İmparatorluğu'nu, imparatorluğun başkenti haline gelen Cuzco'nun kuzeyine ve güneyine yüzlerce kilometre kadar genişletti. Pachacuti'nin Topa Inca Yupanqui adlı oğlu, torunu Huayna Capac gibi fetihlere devam etti. Capac 1525'te öldüğünde, İnka İmparatorluğu kuzeyden güneye 4.000 kilometreden fazla uzanıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAĞ ÇİFTÇİLERİ</span></span><br />
<br />
İnkalar şiddetli savaşçılar olmalarının yanı sıra aynı zamanda uzman çiftçilerdi. Bir dizi basamaklı teras inşa ederek dik yamaçlarda mahsul yetiştirdiler. İnkalar, fethettikleri tüm topraklarda kendi çiftçilik yöntemlerini uygulamaya koydular. Başlıca gıda ürünleri mısır, fasulye ve patatesti ve ayrıca kumaş yapmak için pamuk yetiştirdiler. İnkaların çok az çiftlik hayvanı vardı. Lamaları yük taşımak, insan taşımak veya araba çekmek için kullandılar. Alpakalar ince yünleri için ve kobaylar eti için tutuldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNCA TOPLULUĞU NE KADAR ORGANİZE OLDU?</span></span><br />
<br />
İnka toplumu çok katı bir şekilde örgütlenmişti. En tepede, yaşamı boyunca bir tanrı olarak tapılan yüce İnka'nın kendisi vardı. Daha sonra, kıdemli subayları ve rahipleri sağlayan kabilenin önde gelen aileleri geldi. Sonra çiftçiler, askerler veya hükümet çalışanları olan kabilenin sıradan üyeleri vardı. En altta, genellikle köle olarak kullanılan, imparatorluğun fethedilen halkları vardı. İnsanlar yüce İnka'nın yanı sıra başka tanrılara da tapıyorlardı. En önemlisi, tüm canlıların yaratıcısı olan Viracocha idi. İnkalar genellikle tanrılara hayvanları ve bazen de insanları kurban ettiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMPARATORLUK NASIL YÖNETİLDİ?</span></span><br />
<br />
İnkalar, başkentleri Cuzco'yu imparatorluğun geri kalanına, en uzunu neredeyse imparatorluğun uzunluğu boyunca uzanan iyi inşa edilmiş yollardan oluşan bir ağla bağladılar. İnka yolları dardı çünkü tekerlekli araçları yoktu ama çok ustaca inşa edilmişlerdi. Halat köprüler, yolları derin geçitlerden taşıyordu ve her 20 kilometrede bir dinlenme evleri vardı. Hükümet mesajları, bayrak yarışında çalışan ve mesajları birinden diğerine ileten bir dizi koşucu tarafından taşındı. İnkalar yazı kullanmıyorlardı. Bunun yerine quipus olarak bilinen renkli kordonlar kullandılar. Gizli hükümet kodlarına göre iplere düğümler atıldı. Düğüm kalıpları, bir bölgede toplanan yiyecek miktarı veya gereken fazladan işçi sayısı gibi bilgileri taşıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TAŞ BAŞYAPESLER</span></span><br />
<br />
İnka halkı mükemmel sanatçılardı ve güzelce dekore edilmiş çömlek kapları ve küçük heykeller yaptılar. Ayrıca yüce İnka ve önde gelen aileler için büyük miktarlarda altın takılar yaptılar. Ancak en çok inşaat becerileriyle ünlüdürler. İnka binaları genellikle taş bloklardan yapılmıştır. 1 tondan daha ağır olabilecek her bir taş, çimento veya harç kullanılmadan bir sonraki bloğa tam olarak oturacak şekilde dikkatlice şekillendirildi. İnkalar, yamaç terasları için binlerce taş duvar inşa etmek için aynı tekniği kullandılar. O zamandan beri birçok İnka binası yıkıldı, ancak bazıları kaldı. En muhteşem olanı, bir dağ zirvesine inşa edilmiş Machu Picchu'nun kalesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALARA NE OLDU?</span></span><br />
<br />
Huayna Capac'ın 1525'te ölümünden sonra İnka imparatorluğu, iki oğlu Atahualpa ve Huáscar arasındaki iç savaşla parçalandı. 1532'de Atahualpa nihayet kardeşini yendi ve esir aldı, ancak imparatorluk çok zayıflamıştı. O yıl İspanyol maceracı Francisco Pizarro, yaklaşık 180 kişilik bir kuvvetle Peru kıyılarına çıktı. Pizarro, İspanya adına İnka İmparatorluğu'nu fethetmek için Avrupa'dan gönderilmişti. İnka savaşçıları düzensizdi ve iyi silahlanmış İspanyollara karşı koyamadılar. Pizarro doğruca Cuzco'ya yürüdü ve Atahualpa'yı esir aldı. Yakalanan kralı büyük miktarda altın karşılığında serbest bırakacağına söz verdi. Ancak bu, İnkaların tüm altınlarını tek bir yere teslim etmelerini sağlamak için bir numaraydı. 1533'te Pizarro, Atahualpa'yı boğdurdu ve İspanyollar hızla eski İnka İmparatorluğu'nun çoğunu ele geçirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak : Encarta Ansiklopedisi</span></span><br />
<br />
[attachment=95045]<br />
[attachment=95041][attachment=95042]<br />
[attachment=95043][attachment=95044]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">iNKALAR HAKKINDA BiLGiLER</span></span><br />
<br />
15. yüzyılda İnka halkı, Güney Amerika'nın batı kıyısı boyunca uzanan devasa bir imparatorluk yarattı. Bu imparatorluk 100 yıldan az sürdü ve 16. yüzyılda İspanyollar tarafından fethedildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALAR KİMDİR?</span></span><br />
<br />
"İnka" kelimesi yerel dilde kral anlamına gelir ve İnka, imparatorluğun en yüce hükümdarının resmi unvanıydı. İspanyollar da bu kelimeyi imparatorluğun sakinleri anlamında kullandılar ve modern tarihçiler de aynı şeyi yapıyor. İnka halkı aslen güney Peru'daki And Dağları'nda yaşayan küçük bir kabileydi. 12. yüzyılda Cuzco vadisine göç ettiler ve burada güçlü bir kale inşa ederek yavaş yavaş aynı adı taşıyan bir kasabaya dönüştüler. İnkalar savaşçı bir halktı ve sık sık komşularıyla savaştı, ancak 15. yüzyılın ortalarına kadar onları fethetmeye başlamadılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KURULAN BİR İMPARATORLUK</span></span><br />
<br />
1437'de hükümdar Viracocha Inca, Cuzco çevresindeki toprakları fethetmeye başladı. Oğlu Pachacuti Inca Yupanqui, tüm zamanların en büyük fatihlerinden biri olarak kabul edilir. İnka İmparatorluğu'nu, imparatorluğun başkenti haline gelen Cuzco'nun kuzeyine ve güneyine yüzlerce kilometre kadar genişletti. Pachacuti'nin Topa Inca Yupanqui adlı oğlu, torunu Huayna Capac gibi fetihlere devam etti. Capac 1525'te öldüğünde, İnka İmparatorluğu kuzeyden güneye 4.000 kilometreden fazla uzanıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAĞ ÇİFTÇİLERİ</span></span><br />
<br />
İnkalar şiddetli savaşçılar olmalarının yanı sıra aynı zamanda uzman çiftçilerdi. Bir dizi basamaklı teras inşa ederek dik yamaçlarda mahsul yetiştirdiler. İnkalar, fethettikleri tüm topraklarda kendi çiftçilik yöntemlerini uygulamaya koydular. Başlıca gıda ürünleri mısır, fasulye ve patatesti ve ayrıca kumaş yapmak için pamuk yetiştirdiler. İnkaların çok az çiftlik hayvanı vardı. Lamaları yük taşımak, insan taşımak veya araba çekmek için kullandılar. Alpakalar ince yünleri için ve kobaylar eti için tutuldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNCA TOPLULUĞU NE KADAR ORGANİZE OLDU?</span></span><br />
<br />
İnka toplumu çok katı bir şekilde örgütlenmişti. En tepede, yaşamı boyunca bir tanrı olarak tapılan yüce İnka'nın kendisi vardı. Daha sonra, kıdemli subayları ve rahipleri sağlayan kabilenin önde gelen aileleri geldi. Sonra çiftçiler, askerler veya hükümet çalışanları olan kabilenin sıradan üyeleri vardı. En altta, genellikle köle olarak kullanılan, imparatorluğun fethedilen halkları vardı. İnsanlar yüce İnka'nın yanı sıra başka tanrılara da tapıyorlardı. En önemlisi, tüm canlıların yaratıcısı olan Viracocha idi. İnkalar genellikle tanrılara hayvanları ve bazen de insanları kurban ettiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMPARATORLUK NASIL YÖNETİLDİ?</span></span><br />
<br />
İnkalar, başkentleri Cuzco'yu imparatorluğun geri kalanına, en uzunu neredeyse imparatorluğun uzunluğu boyunca uzanan iyi inşa edilmiş yollardan oluşan bir ağla bağladılar. İnka yolları dardı çünkü tekerlekli araçları yoktu ama çok ustaca inşa edilmişlerdi. Halat köprüler, yolları derin geçitlerden taşıyordu ve her 20 kilometrede bir dinlenme evleri vardı. Hükümet mesajları, bayrak yarışında çalışan ve mesajları birinden diğerine ileten bir dizi koşucu tarafından taşındı. İnkalar yazı kullanmıyorlardı. Bunun yerine quipus olarak bilinen renkli kordonlar kullandılar. Gizli hükümet kodlarına göre iplere düğümler atıldı. Düğüm kalıpları, bir bölgede toplanan yiyecek miktarı veya gereken fazladan işçi sayısı gibi bilgileri taşıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TAŞ BAŞYAPESLER</span></span><br />
<br />
İnka halkı mükemmel sanatçılardı ve güzelce dekore edilmiş çömlek kapları ve küçük heykeller yaptılar. Ayrıca yüce İnka ve önde gelen aileler için büyük miktarlarda altın takılar yaptılar. Ancak en çok inşaat becerileriyle ünlüdürler. İnka binaları genellikle taş bloklardan yapılmıştır. 1 tondan daha ağır olabilecek her bir taş, çimento veya harç kullanılmadan bir sonraki bloğa tam olarak oturacak şekilde dikkatlice şekillendirildi. İnkalar, yamaç terasları için binlerce taş duvar inşa etmek için aynı tekniği kullandılar. O zamandan beri birçok İnka binası yıkıldı, ancak bazıları kaldı. En muhteşem olanı, bir dağ zirvesine inşa edilmiş Machu Picchu'nun kalesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALARA NE OLDU?</span></span><br />
<br />
Huayna Capac'ın 1525'te ölümünden sonra İnka imparatorluğu, iki oğlu Atahualpa ve Huáscar arasındaki iç savaşla parçalandı. 1532'de Atahualpa nihayet kardeşini yendi ve esir aldı, ancak imparatorluk çok zayıflamıştı. O yıl İspanyol maceracı Francisco Pizarro, yaklaşık 180 kişilik bir kuvvetle Peru kıyılarına çıktı. Pizarro, İspanya adına İnka İmparatorluğu'nu fethetmek için Avrupa'dan gönderilmişti. İnka savaşçıları düzensizdi ve iyi silahlanmış İspanyollara karşı koyamadılar. Pizarro doğruca Cuzco'ya yürüdü ve Atahualpa'yı esir aldı. Yakalanan kralı büyük miktarda altın karşılığında serbest bırakacağına söz verdi. Ancak bu, İnkaların tüm altınlarını tek bir yere teslim etmelerini sağlamak için bir numaraydı. 1533'te Pizarro, Atahualpa'yı boğdurdu ve İspanyollar hızla eski İnka İmparatorluğu'nun çoğunu ele geçirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak : Encarta Ansiklopedisi</span></span><br />
<br />
[attachment=95045]<br />
[attachment=95041][attachment=95042]<br />
[attachment=95043][attachment=95044]</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>