Kader ve Levh-i Mahfuz
22.05.2013 Çarşamba
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
"Ve inne min ehlil kitabi le men yu'minu billahi ve ma unzile ileykum ve ma unzile ileyhim haşiıne lillahi, la yeşterune bi ayatillahi semenen kalila. Ulaike lehum ecruhum inde rabbihim, innallahe seriul hisab.
Ya eyyuhellezine amenusbiru ve sabiru ve rabitu vettekullahe leallekum tuflihun."
Sadakallahul Azîm. (Âl-i İmrân Suresi, 199-200)
Aziz Müminler,
Yolculuğumuza başlıyoruz. Bugün sizlerle, imanın temel esaslarından biri olan kadere iman konusunu derinlemesine düşüneceğiz. "Hayrı ve şerri Allah'tandır" diye iman ettiğimize göre, o zaman cennet, cehennem ve azap ne demek oluyor? Bu soru, asırlar boyunca Müslümanların zihnini meşgul etmiştir. Bu önemli meseleyi birkaç misalle açıklamaya çalışalım.
Kader ve Sorumluluk Dengesi
Düşünün ki bir adam, insanların bir yerden bir yere kolayca gitmesi için bir araba icat etti. Ona bu ilhamı veren de Yüce Allah'tır. Arabanın yaratılış gayesi, insanlığa faydalı olmaktır. Ancak günümüzde bir kişi çıkar, trafik kurallarını hiçe sayar, arabasıyla birine çarpar ve onu öldürür. Şimdi burada suçlu kimdir? Araba mı? Arabayı icat eden mi? Yoksa kuralları ihlal eden sürücü mü?
Bir başka misal: Üzüm, Allah'ın yarattığı güzel bir nimet ve besindir. Üzümü yemekle kimse sarhoş olmaz. Ancak üzüm bozulup şaraba dönüştürülür ve içilirse, kişi sarhoş olur, ne yaptığını bilmez hale gelir, belki de bir cana kıyar. Peki burada suçlu kimdir? Üzümü yaratan Allah mı? Üzümü şaraba dönüştüren fabrika mı? Yoksa kendi iradesiyle o şarabı içen kişi mi?
Allah Teala, şarabı haram kılmıştır. Üzümü yaratma gayesi, insanların ondan faydalı vitamin ve enzimler almasıdır. Ama insan, üzümün yapısını bozarak, onu asliyetinden çıkararak ve içine şeytanın vesveseleri karışarak, aklını devre dışı bırakan bir içeceğe dönüştürür. Bu durumda kişi, "Allah benim sarhoş olup zina edeceğimi de yarattı, öyleyse ben suçlu değilim, cehenneme atılmamalıyım" diyebilir mi? Elbette diyemez. Çünkü o, bilerek ve kendi cüzî iradesiyle alkol almayı tercih etmiş, sarhoş olduktan sonra da işlediği fiillerin sorumluluğunu üstlenmiştir. Nasıl ki bu dünyada sarhoş araba kullanıp birine çarpan kişi cezasını çekiyorsa, ahirette de bu fiillerinin hesabını verecektir.
Rabbimiz, hiçbir kula zulmetmez. O, peygamberler ve kitaplar göndererek insanlara doğru yolu, güzel olanı ve yasak olanı apaçık bildirmiştir. Bu çağda, Kur'an'ı, İncil'i, Tevrat'ı internet gibi vasıtalarla her yerde okuyup duyabiliyorsak, günlük binlerce magazin haberine vakit ayırabiliyorsak, ilahi kitapları da okuyacak vaktimiz var demektir. Hiç kimse, "Ben Allah'ı, kitaplarını ve peygamberlerini duymadım" diyemez.
Tıpkı bir doktorun mesleki kuralları bilmesi ve uyması gerektiği gibi, bir elektrikçinin elektrik tesisatıyla ilgili yasaları öğrenip ona göre iş yapması gerektiği gibi, her insan da Allah'ın koyduğu sınırları (helal ve haramları) bilmekle yükümlüdür. Bu kuralları bilerek ihlal eden, sorumlu olur ve cezayı hak eder. Kazaen veya bilmeyerek yapılan hatalar ise farklı değerlendirilir. Önemli olan, kuralı kimin, nasıl ihlal ettiğidir. İşte Allah'ın şerri de yaratmasına rağmen, insanları sorumlu tutması ve cezalandırması bu inceliktedir.
Allah, inek, koyun, keçi gibi insanlara faydalı, uysal hayvanlar yarattığı gibi, yırtıcı ve saldırgan hayvanlar da yaratmıştır. Onlar da kendi doğalarında bırakıldıklarında, tabiatın dengesi içinde bir hizmet görürler. Ancak insan, boğayı kızdırıp arenaya sürerek onu katil yapıyorsa, bunun hesabını verecektir.
Bir Peygamber Kıssası: Hz. Musa ve Hızır İnceliği
Hz. Musa (as), bir adama yumruk atmış ve adam ölmüştü. O anki gayesi, kendisine sığınan birini korumaktı. Fakat bu olay, onun Mısır'dan ayrılıp Medyen'e gitmesine, Hz. Şuayb (as) ile buluşup on yıl ona hizmet etmesine ve ondan ders almasına vesile oldu. Yani bir peygamber, başka bir peygamber tarafından yetiştirildi. Hz. Musa'nın gözünü açan, onu olgunlaştıran Hz. Şuayb (as) oldu. Peygamberimizin (sav) hocası Cebrail (as) iken, Hz. Musa (as) bizzat Allah ile konuşan, Tur Dağı'nda O'nunla mülakat eden bir peygamberdir.
Uyanış ve Rehberlik
"Matrix" filminde Keanu Reeves'i uyandıran Morpheus, Morpheus'u uyandıran ve ona "seçilmiş kişi" olduğunu söyleyen ise Oracle (Kahin) idi. Yani illa ki bir mumu yakan, bir ışığı tutuşturan olmalı ki, o da etrafını aydınlatsın. Hepimiz beşeriz ve bir rehbere, bir uyarıcıya, ışığımızı yakacak bir "Morpheus"a ihtiyacımız vardır. Nasıl ki Hz. Musa, peygamber olmadan önce on yıl Hz. Şuayb'ın yanında kalıp ondan ders aldıysa, Peygamberimiz (sav) namazı Cebrail'den öğrendiyse, işte zamanın sahibi Mehdî (as) de kendisini yetiştiren hocalardan ders almıştır ve şimdi o da başkalarının ışığını yakmakla meşguldür. Uykudan uyanan kişi yolunu seçecektir: Ya yeniden uyuyacak ve bir daha uyanmamacasına, ya da uyanacak ve başkalarını da uyandıracaktır.
Teveccüh ve Rabıta
İşte burada "teveccüh" (yönelme, nazar) ve "rabıta" (gönül bağı kurma) kavramları önem kazanır. Mürşitlerin talebelerine bakması, onlara teveccüh etmesi, manevi ışıklarını yakmak içindir. Tıpkı bir yıldız sisteminde güneşin etrafındaki gezegenlere ışık ve enerji vermesi gibi, her manevi rehber de kendisine bağlı olanlara nazar eder, onların ihtiyacı olan feyzi gönderir. Ona tabi olanlar da onun etrafında dönmeli, ona yönelmeli ve kendileri de etraflarına ışık saçmalıdır.
Uyanan insanlar, hem teveccühte bulunmalı hem de rabıta etmelidir. Yani zamanın sahibine, Mehdî'ye (as) bir defa olsun görünmeyi murat edip onun yolunu aramalı, ondan ayrı oldukları zaman da ona rabıta (gönül bağı) ile bağlanmalıdırlar. Tıpkı dünyanın güneş etrafında dönüp mevsimlerin oluşması, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi gibi, müminler de manevi güneşlerinin etrafında dönerek ondan ışık ve feyiz alırlar. Sonra kendilerine, ailelerine, eşlerine, dostlarına döndüklerinde de onları aydınlatırlar. Nasıl ki hacca giden bir kişi, hacdaki güzellikleri anlatarak başkalarında da hac yapma isteği uyandırırsa, namaza başlayan bir kişi de namazın güzelliklerini anlatarak başkalarının da namaza başlamasına vesile olur. Yani siz de bir "ışık yakan" olursunuz.
Bu Haftaki Sünnet: Çocuğa İsim Koymak
Bu haftaki sünnetimiz, müminlerin güzel bir geleneği olan çocuklara ebeveynlerinin adını koymakla ilgilidir. Bunun ne kadar anlamlı olduğunu, Hz. Ömer (ra) ve ailesinin kıssasında görüyoruz.
Hz. Ömer (ra), bir dönem süte su karıştırılmasını yasaklamıştı. Bir gün, süt satan bir kadının kızına, süte su katmasını tenbihlediğini duydu. Ancak kız, annesine, "Hz. Ömer yasakladı" diyerek itiraz etti. Annesi, "Hz. Ömer burada yok ki" deyince, kız şu unutulmaz cevabı verdi: "Hz. Ömer yok ama Ömer'in Rabbi bizi görüyor." Bu sözleri dışarıdan duyan Hz. Ömer (ra), bu takva sahibi kızı oğlu Asım'a gelin olarak istedi. Bu evlilikten dünyaya gelen Asım'ın kızından da Abdülaziz doğdu. Abdülaziz'in de bir oğlu oldu ve ona Ömer adını verdi. İşte bu çocuk, zamanında kurtla kuzunun bir arada yaşadığı rivayet edilen, adaletiyle meşhur Halife Ömer bin Abdülaziz'dir. O da tıpkı dedesi gibi adaletin timsali oldu.
Görüldüğü gibi o kızın, sütüne su katmaması, yani Allah korkusu (takva) ile hareket etmesi, böyle hayırlı bir neslin yetişmesine vesile oldu. Çocuğa ana-baba adı koymak, o soyun kimden geldiğini bilmek için bir aynadır. Aliler Ali'den, Hasanlar Hasan'dan, Hüseyinler Hüseyin'dendir. Sizler de eğer gerçek Ali gibi, gerçek Ömer gibi evlatlar yetiştirmek istiyorsanız, Allah'tan korkun, takvalı olun. Bir yanlış yapacağınız zaman, kimse yoksa bile, "Ömer'in Rabbi, Ali'nin Rabbi, Muhammed'in Rabbi beni görüyor" deyin. Sütünüze su katmayın, yani Allah'ın emirlerine sadık kalın. Ali'nin Rabbine dayanırsanız, Ali gibi bir evlat bahşetsin Rabbim. Ömer'in Rabbine dayanırsanız, Ömer-ül Faruk gibi bir evlat nasip etsin. Musa'nın Rabbine dayanırsanız, asası elinde Musa gibi bir evlat ihsan etsin.
Aziz Kardeşlerim,
Rabbimiz Âl-i İmrân Suresi'nin son ayetinde bizlere ne buyuruyor:
"Ey iman edenler! Sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sebatta yarışın. (Cihat için) hazırlıklı ve tetikte olun. Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz."
Ey iman edenler! Allah'tan korkun, takvalı olun. Dosdoğru olun ve doğrularla, salihlerle beraber olun. Çünkü Allah Teala, doğruların yardımcısıdır.
El-Fatiha!
Başağaçlı Raşit Tunca
22.05.2013 Çarşamba
22.05.2013 Çarşamba
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
"Ve inne min ehlil kitabi le men yu'minu billahi ve ma unzile ileykum ve ma unzile ileyhim haşiıne lillahi, la yeşterune bi ayatillahi semenen kalila. Ulaike lehum ecruhum inde rabbihim, innallahe seriul hisab.
Ya eyyuhellezine amenusbiru ve sabiru ve rabitu vettekullahe leallekum tuflihun."
Sadakallahul Azîm. (Âl-i İmrân Suresi, 199-200)
Aziz Müminler,
Yolculuğumuza başlıyoruz. Bugün sizlerle, imanın temel esaslarından biri olan kadere iman konusunu derinlemesine düşüneceğiz. "Hayrı ve şerri Allah'tandır" diye iman ettiğimize göre, o zaman cennet, cehennem ve azap ne demek oluyor? Bu soru, asırlar boyunca Müslümanların zihnini meşgul etmiştir. Bu önemli meseleyi birkaç misalle açıklamaya çalışalım.
Kader ve Sorumluluk Dengesi
Düşünün ki bir adam, insanların bir yerden bir yere kolayca gitmesi için bir araba icat etti. Ona bu ilhamı veren de Yüce Allah'tır. Arabanın yaratılış gayesi, insanlığa faydalı olmaktır. Ancak günümüzde bir kişi çıkar, trafik kurallarını hiçe sayar, arabasıyla birine çarpar ve onu öldürür. Şimdi burada suçlu kimdir? Araba mı? Arabayı icat eden mi? Yoksa kuralları ihlal eden sürücü mü?
Bir başka misal: Üzüm, Allah'ın yarattığı güzel bir nimet ve besindir. Üzümü yemekle kimse sarhoş olmaz. Ancak üzüm bozulup şaraba dönüştürülür ve içilirse, kişi sarhoş olur, ne yaptığını bilmez hale gelir, belki de bir cana kıyar. Peki burada suçlu kimdir? Üzümü yaratan Allah mı? Üzümü şaraba dönüştüren fabrika mı? Yoksa kendi iradesiyle o şarabı içen kişi mi?
Allah Teala, şarabı haram kılmıştır. Üzümü yaratma gayesi, insanların ondan faydalı vitamin ve enzimler almasıdır. Ama insan, üzümün yapısını bozarak, onu asliyetinden çıkararak ve içine şeytanın vesveseleri karışarak, aklını devre dışı bırakan bir içeceğe dönüştürür. Bu durumda kişi, "Allah benim sarhoş olup zina edeceğimi de yarattı, öyleyse ben suçlu değilim, cehenneme atılmamalıyım" diyebilir mi? Elbette diyemez. Çünkü o, bilerek ve kendi cüzî iradesiyle alkol almayı tercih etmiş, sarhoş olduktan sonra da işlediği fiillerin sorumluluğunu üstlenmiştir. Nasıl ki bu dünyada sarhoş araba kullanıp birine çarpan kişi cezasını çekiyorsa, ahirette de bu fiillerinin hesabını verecektir.
Rabbimiz, hiçbir kula zulmetmez. O, peygamberler ve kitaplar göndererek insanlara doğru yolu, güzel olanı ve yasak olanı apaçık bildirmiştir. Bu çağda, Kur'an'ı, İncil'i, Tevrat'ı internet gibi vasıtalarla her yerde okuyup duyabiliyorsak, günlük binlerce magazin haberine vakit ayırabiliyorsak, ilahi kitapları da okuyacak vaktimiz var demektir. Hiç kimse, "Ben Allah'ı, kitaplarını ve peygamberlerini duymadım" diyemez.
Tıpkı bir doktorun mesleki kuralları bilmesi ve uyması gerektiği gibi, bir elektrikçinin elektrik tesisatıyla ilgili yasaları öğrenip ona göre iş yapması gerektiği gibi, her insan da Allah'ın koyduğu sınırları (helal ve haramları) bilmekle yükümlüdür. Bu kuralları bilerek ihlal eden, sorumlu olur ve cezayı hak eder. Kazaen veya bilmeyerek yapılan hatalar ise farklı değerlendirilir. Önemli olan, kuralı kimin, nasıl ihlal ettiğidir. İşte Allah'ın şerri de yaratmasına rağmen, insanları sorumlu tutması ve cezalandırması bu inceliktedir.
Allah, inek, koyun, keçi gibi insanlara faydalı, uysal hayvanlar yarattığı gibi, yırtıcı ve saldırgan hayvanlar da yaratmıştır. Onlar da kendi doğalarında bırakıldıklarında, tabiatın dengesi içinde bir hizmet görürler. Ancak insan, boğayı kızdırıp arenaya sürerek onu katil yapıyorsa, bunun hesabını verecektir.
Bir Peygamber Kıssası: Hz. Musa ve Hızır İnceliği
Hz. Musa (as), bir adama yumruk atmış ve adam ölmüştü. O anki gayesi, kendisine sığınan birini korumaktı. Fakat bu olay, onun Mısır'dan ayrılıp Medyen'e gitmesine, Hz. Şuayb (as) ile buluşup on yıl ona hizmet etmesine ve ondan ders almasına vesile oldu. Yani bir peygamber, başka bir peygamber tarafından yetiştirildi. Hz. Musa'nın gözünü açan, onu olgunlaştıran Hz. Şuayb (as) oldu. Peygamberimizin (sav) hocası Cebrail (as) iken, Hz. Musa (as) bizzat Allah ile konuşan, Tur Dağı'nda O'nunla mülakat eden bir peygamberdir.
Uyanış ve Rehberlik
"Matrix" filminde Keanu Reeves'i uyandıran Morpheus, Morpheus'u uyandıran ve ona "seçilmiş kişi" olduğunu söyleyen ise Oracle (Kahin) idi. Yani illa ki bir mumu yakan, bir ışığı tutuşturan olmalı ki, o da etrafını aydınlatsın. Hepimiz beşeriz ve bir rehbere, bir uyarıcıya, ışığımızı yakacak bir "Morpheus"a ihtiyacımız vardır. Nasıl ki Hz. Musa, peygamber olmadan önce on yıl Hz. Şuayb'ın yanında kalıp ondan ders aldıysa, Peygamberimiz (sav) namazı Cebrail'den öğrendiyse, işte zamanın sahibi Mehdî (as) de kendisini yetiştiren hocalardan ders almıştır ve şimdi o da başkalarının ışığını yakmakla meşguldür. Uykudan uyanan kişi yolunu seçecektir: Ya yeniden uyuyacak ve bir daha uyanmamacasına, ya da uyanacak ve başkalarını da uyandıracaktır.
Teveccüh ve Rabıta
İşte burada "teveccüh" (yönelme, nazar) ve "rabıta" (gönül bağı kurma) kavramları önem kazanır. Mürşitlerin talebelerine bakması, onlara teveccüh etmesi, manevi ışıklarını yakmak içindir. Tıpkı bir yıldız sisteminde güneşin etrafındaki gezegenlere ışık ve enerji vermesi gibi, her manevi rehber de kendisine bağlı olanlara nazar eder, onların ihtiyacı olan feyzi gönderir. Ona tabi olanlar da onun etrafında dönmeli, ona yönelmeli ve kendileri de etraflarına ışık saçmalıdır.
Uyanan insanlar, hem teveccühte bulunmalı hem de rabıta etmelidir. Yani zamanın sahibine, Mehdî'ye (as) bir defa olsun görünmeyi murat edip onun yolunu aramalı, ondan ayrı oldukları zaman da ona rabıta (gönül bağı) ile bağlanmalıdırlar. Tıpkı dünyanın güneş etrafında dönüp mevsimlerin oluşması, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi gibi, müminler de manevi güneşlerinin etrafında dönerek ondan ışık ve feyiz alırlar. Sonra kendilerine, ailelerine, eşlerine, dostlarına döndüklerinde de onları aydınlatırlar. Nasıl ki hacca giden bir kişi, hacdaki güzellikleri anlatarak başkalarında da hac yapma isteği uyandırırsa, namaza başlayan bir kişi de namazın güzelliklerini anlatarak başkalarının da namaza başlamasına vesile olur. Yani siz de bir "ışık yakan" olursunuz.
Bu Haftaki Sünnet: Çocuğa İsim Koymak
Bu haftaki sünnetimiz, müminlerin güzel bir geleneği olan çocuklara ebeveynlerinin adını koymakla ilgilidir. Bunun ne kadar anlamlı olduğunu, Hz. Ömer (ra) ve ailesinin kıssasında görüyoruz.
Hz. Ömer (ra), bir dönem süte su karıştırılmasını yasaklamıştı. Bir gün, süt satan bir kadının kızına, süte su katmasını tenbihlediğini duydu. Ancak kız, annesine, "Hz. Ömer yasakladı" diyerek itiraz etti. Annesi, "Hz. Ömer burada yok ki" deyince, kız şu unutulmaz cevabı verdi: "Hz. Ömer yok ama Ömer'in Rabbi bizi görüyor." Bu sözleri dışarıdan duyan Hz. Ömer (ra), bu takva sahibi kızı oğlu Asım'a gelin olarak istedi. Bu evlilikten dünyaya gelen Asım'ın kızından da Abdülaziz doğdu. Abdülaziz'in de bir oğlu oldu ve ona Ömer adını verdi. İşte bu çocuk, zamanında kurtla kuzunun bir arada yaşadığı rivayet edilen, adaletiyle meşhur Halife Ömer bin Abdülaziz'dir. O da tıpkı dedesi gibi adaletin timsali oldu.
Görüldüğü gibi o kızın, sütüne su katmaması, yani Allah korkusu (takva) ile hareket etmesi, böyle hayırlı bir neslin yetişmesine vesile oldu. Çocuğa ana-baba adı koymak, o soyun kimden geldiğini bilmek için bir aynadır. Aliler Ali'den, Hasanlar Hasan'dan, Hüseyinler Hüseyin'dendir. Sizler de eğer gerçek Ali gibi, gerçek Ömer gibi evlatlar yetiştirmek istiyorsanız, Allah'tan korkun, takvalı olun. Bir yanlış yapacağınız zaman, kimse yoksa bile, "Ömer'in Rabbi, Ali'nin Rabbi, Muhammed'in Rabbi beni görüyor" deyin. Sütünüze su katmayın, yani Allah'ın emirlerine sadık kalın. Ali'nin Rabbine dayanırsanız, Ali gibi bir evlat bahşetsin Rabbim. Ömer'in Rabbine dayanırsanız, Ömer-ül Faruk gibi bir evlat nasip etsin. Musa'nın Rabbine dayanırsanız, asası elinde Musa gibi bir evlat ihsan etsin.
Aziz Kardeşlerim,
Rabbimiz Âl-i İmrân Suresi'nin son ayetinde bizlere ne buyuruyor:
"Ey iman edenler! Sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sebatta yarışın. (Cihat için) hazırlıklı ve tetikte olun. Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz."
Ey iman edenler! Allah'tan korkun, takvalı olun. Dosdoğru olun ve doğrularla, salihlerle beraber olun. Çünkü Allah Teala, doğruların yardımcısıdır.
El-Fatiha!
Başağaçlı Raşit Tunca
22.05.2013 Çarşamba
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
