YÜCE DAĞ BAŞINDA YAĞAN KAR İDİM
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn.
Sadakallahü’l-Azîm.
(Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.)
Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Ahmed.
Allahümme salli alâ Tâhâ.
Allahümme salli alâ Yâsin.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-enbiyâi ve’l-mürselîn.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-melâiketi ve’l-mukarrebîn.
Aziz Müminler,
Bugün sözümüz, dağlardan, tepelerden ve bunların manevi hayatımızdaki yerinden olacak. Zira her peygamberin, her Allah dostunun kabrinden cennete açılan bir kapı vardır. İsmail Aleyhisselam’ın kabri, Kâbe’nin yanındaki Hicr-i İsmail’dedir. Üzerinden geçilmesin diye çevrilen o mübarek yer, işte o kapının eşiğidir. Onun kabrinden cennete açılan kapı, Zilhicce’nin onuncu günü, Arefe günü, Hacer-i Esved tarafına değil de dışarıya doğru açılır ve gerçek hacılar cennete o kapıdan geçerler.
Bu böyledir. Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, Ankara’nın cennete açılan kapısıdır. Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Konya’nın cennete bakan kapısıdır. Her Allah dostu, bulunduğu beldenin manevi direği, o beldenin gökyüzünde parlayan bir yıldızıdır. Tıpkı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Pazartesi günü doğup yine Pazartesi günü vefat etmesi gibi, onlar da doğar ve batarlar. İsa Aleyhisselam gibi batmayan güneşler de vardır ki onlar, Kâbe ve Mescid-i Nebevî ekseninde yer alırlar.
Geçenlerde lösemi hastalığı üzerine bir konferans verildi. Biz de bu vesileyle şunu hatırlattık: Her şeyin doğal olanı, Allah’ın doğaya koyduğu yasalara uygun olanıdır. Kan hücrelerini yenileyecek en kıymetli gıdalardan biri üzüm pekmezidir. Lösemi hastalarının sabah aç karnına ve akşam yatarken yarımşar ince bardak içecekleri üzüm pekmezi, karaciğerin kendini tamir etmesine ve sağlıklı kan yapmasına vesile olur. Lakin ilaç sanayisinin çıkarlarına dokunanlar, “Demir üzüm pekmezinden alınamaz, mutlaka hap veya iğne gerekir” diyerek insanları yanıltmaktadır. Oysa Allah, demiri üzümün içinde, onun da özünü çekirdeğinde bizlere sunmuştur. İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır ve toprakta bulunan tüm maddeler onun bedeninde de vardır. Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı doğal gıdalar, sayısız şifayı içinde barındırır. Mühim olan, helal ve temiz olana yönelmek, yaratılanın doğal dengesini korumaktır.
Hastalıkların şifasını da Rabbimiz yarattığı gıdalarda var etmiştir. Önemli olan, bu gıdaları doğal ve helal yollarla elde edip tüketmektir.
Gelelim asıl sözümüze: “Yüce Dağ Başında Yağan Kar İdim.”
Yıllar önce, imam-hatip ortaokulu üçüncü sınıftayken bir arkadaşımla Afyon’a, askerî okul sınavlarına gitmiştik. Fakat imam-hatipli olduğumuz için sınava alınmadık. Dönecektik ki arkadaşım Mehmet Emin, “Afyon Kalesi’ne çıkalım, buraya gelmişken” dedi. Birlikte çıktık o dik yokuşu, kale yolunu bilmeden tırmandık, zirveye vardık. Sonra arkadaşım sordu: “Afyon’a gittin mi?” “Gittim.” “Kaleye çıktın mı?” “Çıktım.” “Altındaki ormanlara baktın mı?” “Baktım.” Oysa kalenin altında orman yoktu. Meğer o dağ, Afyon’un babasının, Afyonluların suyunun dağıymış. Altındaki ormanlar derken, eteklerindeki evleri, insanları kast ediyormuş.
İşte herkesin bir dağı vardır. Peki Muhammed’in dağı neresidir? O iki çatallıdır: biri Sevr, biri Hira’dır. Mekke’ye gidip de Muhammed’in dağına tırmanmayan, bir başka deyişle manevi yolculuğunda o son tepeyi aşmayan, o yokuşu çıkmayan kimse, Muhammed olarak dünyaya gelemez. Neden mi? Çünkü o seyr-i sülûk yolunda, bedendeki hücreler insan tohumu oluncaya kadar nice merhaleler kat eder. Son yolculuk, o dağı tırmanıp aşmak, Muhammedî bir doğuşla dünyaya gelmektir.
Bir sır daha verelim: Bazı dağların başı karlıdır, ama Muhammed’in dağında kar olmaz. Hiç düşündünüz mü neden? Çünkü Muhammed (s.a.v.) annesinden sünnetli doğmuştur. Onun başında takke olmaz, sarığını kendi takar, dilerse takkesini de kendi takar. Alpler, Hristiyan diyarının dağlarıdır, hep karlıdır. Kilimanjaro da karlı bir dağdır. Karlı dağlar sünnetsizlerin, yani fıtratını muhafaza edememişlerin diyarını simgeler. Her doğan, Muhammed fıtratı üzere doğar; sonra anne babası onu başka dinlere, başka yollara yöneltir. İşte mesele, sünnetsize değil, sünnetli Muhammed’e varmak, ona tâbi olmaktır.
Türkler, Altaylar’dan, en yüce dağlardan inip gelen bir millettir. Bizler, Âdem ve Şît Aleyhimüsselam’ın soyundan, İbrahim milletindeniz. Urfa bizimdir, Adıyaman bizimdir, hacılarımız Mekke’ye, Medine’ye bizden gider. Biz Muhammed ümmetiyiz. Varın siz de bu sözümüzden ders alın, seyr-i sülûkünüzü tamam edip son dağı tırmanmayı kendinize gaye edinin. Muhakkak ki Uhud’daki o tepe, tıpkı Medine’deki Okçular Tepesi gibi, Mehdî’nin de tepesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sakın Mehdî’yi yalnız bırakmayın, karda sürünerek de olsa ona varın, tâbi olun, o tepeyi terk etmeyin” buyurmuştur. Uhud Savaşı, aslında Mehdî’yi kurtarma savaşıdır.
Dağa tırmanmak, hilâl gözetlemek de sünnettir. Ramazan hilâlini, şehrin en yüksek yerine çıkıp gözetlemek mübarek bir sünnettir. Biz de işte Alpler’in ortasında bir tepede, gurbet ellerde hilâl gözetleyenlerdeniz. Vaktiyle Hira’da, Sevr’de gözetlenen o hilâl, şimdi nice müminin gönlünde doğmayı beklemektedir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk âyetleri Hira’da, Ramazan ayında indi. Kadir Suresi’nde “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” buyrulur. İşte Ramazan ve Ramazan’da hilâl gözetlemek, yeni yılın ilk hilâlini gözetlemek, Medine’de Muhammed’i gözetlemek gibidir. Şehre bu gözle bakan, o şehrin sahibi, efendisi olur.
Zamanın sahibi Mehdî’dir. Onu bekleyenler, onu gözetleyenler de içinde bulundukları beldenin, gönül şehirlerinin efendileri olurlar.
Rabbimiz, mümin kullarını bu kainatta yerini görenlerden, yerinin kıymetini bilenlerden eylesin. Yurduna, dağına, şehrine sahip çıkanlardan, zamanın efendisi Mehdî’yi gözetleyenlerden eylesin.
El-Fâtiha bi-hürmeti’l-Mehdî ve’l-Muhammed.
Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04.11.2013 Pazartesi
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn.
Sadakallahü’l-Azîm.
(Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.)
Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Ahmed.
Allahümme salli alâ Tâhâ.
Allahümme salli alâ Yâsin.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-enbiyâi ve’l-mürselîn.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-melâiketi ve’l-mukarrebîn.
Aziz Müminler,
Bugün sözümüz, dağlardan, tepelerden ve bunların manevi hayatımızdaki yerinden olacak. Zira her peygamberin, her Allah dostunun kabrinden cennete açılan bir kapı vardır. İsmail Aleyhisselam’ın kabri, Kâbe’nin yanındaki Hicr-i İsmail’dedir. Üzerinden geçilmesin diye çevrilen o mübarek yer, işte o kapının eşiğidir. Onun kabrinden cennete açılan kapı, Zilhicce’nin onuncu günü, Arefe günü, Hacer-i Esved tarafına değil de dışarıya doğru açılır ve gerçek hacılar cennete o kapıdan geçerler.
Bu böyledir. Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, Ankara’nın cennete açılan kapısıdır. Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Konya’nın cennete bakan kapısıdır. Her Allah dostu, bulunduğu beldenin manevi direği, o beldenin gökyüzünde parlayan bir yıldızıdır. Tıpkı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Pazartesi günü doğup yine Pazartesi günü vefat etmesi gibi, onlar da doğar ve batarlar. İsa Aleyhisselam gibi batmayan güneşler de vardır ki onlar, Kâbe ve Mescid-i Nebevî ekseninde yer alırlar.
Geçenlerde lösemi hastalığı üzerine bir konferans verildi. Biz de bu vesileyle şunu hatırlattık: Her şeyin doğal olanı, Allah’ın doğaya koyduğu yasalara uygun olanıdır. Kan hücrelerini yenileyecek en kıymetli gıdalardan biri üzüm pekmezidir. Lösemi hastalarının sabah aç karnına ve akşam yatarken yarımşar ince bardak içecekleri üzüm pekmezi, karaciğerin kendini tamir etmesine ve sağlıklı kan yapmasına vesile olur. Lakin ilaç sanayisinin çıkarlarına dokunanlar, “Demir üzüm pekmezinden alınamaz, mutlaka hap veya iğne gerekir” diyerek insanları yanıltmaktadır. Oysa Allah, demiri üzümün içinde, onun da özünü çekirdeğinde bizlere sunmuştur. İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır ve toprakta bulunan tüm maddeler onun bedeninde de vardır. Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı doğal gıdalar, sayısız şifayı içinde barındırır. Mühim olan, helal ve temiz olana yönelmek, yaratılanın doğal dengesini korumaktır.
Hastalıkların şifasını da Rabbimiz yarattığı gıdalarda var etmiştir. Önemli olan, bu gıdaları doğal ve helal yollarla elde edip tüketmektir.
Gelelim asıl sözümüze: “Yüce Dağ Başında Yağan Kar İdim.”
Yıllar önce, imam-hatip ortaokulu üçüncü sınıftayken bir arkadaşımla Afyon’a, askerî okul sınavlarına gitmiştik. Fakat imam-hatipli olduğumuz için sınava alınmadık. Dönecektik ki arkadaşım Mehmet Emin, “Afyon Kalesi’ne çıkalım, buraya gelmişken” dedi. Birlikte çıktık o dik yokuşu, kale yolunu bilmeden tırmandık, zirveye vardık. Sonra arkadaşım sordu: “Afyon’a gittin mi?” “Gittim.” “Kaleye çıktın mı?” “Çıktım.” “Altındaki ormanlara baktın mı?” “Baktım.” Oysa kalenin altında orman yoktu. Meğer o dağ, Afyon’un babasının, Afyonluların suyunun dağıymış. Altındaki ormanlar derken, eteklerindeki evleri, insanları kast ediyormuş.
İşte herkesin bir dağı vardır. Peki Muhammed’in dağı neresidir? O iki çatallıdır: biri Sevr, biri Hira’dır. Mekke’ye gidip de Muhammed’in dağına tırmanmayan, bir başka deyişle manevi yolculuğunda o son tepeyi aşmayan, o yokuşu çıkmayan kimse, Muhammed olarak dünyaya gelemez. Neden mi? Çünkü o seyr-i sülûk yolunda, bedendeki hücreler insan tohumu oluncaya kadar nice merhaleler kat eder. Son yolculuk, o dağı tırmanıp aşmak, Muhammedî bir doğuşla dünyaya gelmektir.
Bir sır daha verelim: Bazı dağların başı karlıdır, ama Muhammed’in dağında kar olmaz. Hiç düşündünüz mü neden? Çünkü Muhammed (s.a.v.) annesinden sünnetli doğmuştur. Onun başında takke olmaz, sarığını kendi takar, dilerse takkesini de kendi takar. Alpler, Hristiyan diyarının dağlarıdır, hep karlıdır. Kilimanjaro da karlı bir dağdır. Karlı dağlar sünnetsizlerin, yani fıtratını muhafaza edememişlerin diyarını simgeler. Her doğan, Muhammed fıtratı üzere doğar; sonra anne babası onu başka dinlere, başka yollara yöneltir. İşte mesele, sünnetsize değil, sünnetli Muhammed’e varmak, ona tâbi olmaktır.
Türkler, Altaylar’dan, en yüce dağlardan inip gelen bir millettir. Bizler, Âdem ve Şît Aleyhimüsselam’ın soyundan, İbrahim milletindeniz. Urfa bizimdir, Adıyaman bizimdir, hacılarımız Mekke’ye, Medine’ye bizden gider. Biz Muhammed ümmetiyiz. Varın siz de bu sözümüzden ders alın, seyr-i sülûkünüzü tamam edip son dağı tırmanmayı kendinize gaye edinin. Muhakkak ki Uhud’daki o tepe, tıpkı Medine’deki Okçular Tepesi gibi, Mehdî’nin de tepesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sakın Mehdî’yi yalnız bırakmayın, karda sürünerek de olsa ona varın, tâbi olun, o tepeyi terk etmeyin” buyurmuştur. Uhud Savaşı, aslında Mehdî’yi kurtarma savaşıdır.
Dağa tırmanmak, hilâl gözetlemek de sünnettir. Ramazan hilâlini, şehrin en yüksek yerine çıkıp gözetlemek mübarek bir sünnettir. Biz de işte Alpler’in ortasında bir tepede, gurbet ellerde hilâl gözetleyenlerdeniz. Vaktiyle Hira’da, Sevr’de gözetlenen o hilâl, şimdi nice müminin gönlünde doğmayı beklemektedir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk âyetleri Hira’da, Ramazan ayında indi. Kadir Suresi’nde “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” buyrulur. İşte Ramazan ve Ramazan’da hilâl gözetlemek, yeni yılın ilk hilâlini gözetlemek, Medine’de Muhammed’i gözetlemek gibidir. Şehre bu gözle bakan, o şehrin sahibi, efendisi olur.
Zamanın sahibi Mehdî’dir. Onu bekleyenler, onu gözetleyenler de içinde bulundukları beldenin, gönül şehirlerinin efendileri olurlar.
Rabbimiz, mümin kullarını bu kainatta yerini görenlerden, yerinin kıymetini bilenlerden eylesin. Yurduna, dağına, şehrine sahip çıkanlardan, zamanın efendisi Mehdî’yi gözetleyenlerden eylesin.
El-Fâtiha bi-hürmeti’l-Mehdî ve’l-Muhammed.
Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04.11.2013 Pazartesi
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
