Erkeklerin sünnet olması (hıtân)
Dinimizde İslamda Sünnet
Efendimiz (sav)’in de beyan buyurduğu gibi, “En iyisi doğumun yedinci günüdür.” Sünnet ne kadar erken yapılırsa o kadar iyidir. Bebeklik döneminin ilk yirmi günü tercih edilebilir. Zira bu günlerde çocukların ağrı duyguları tam teşekkül etmediği için sünnet esnasında ağrı hissedilmez ve yara çabuk kapanır. Hz. Peygamber (s.a.s) torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i doğumlarının yedinci gününde sünnet ettirmişti. Peygamberimiz (s.a.s) bir hadisleri nde şöyle buyuruyor lar: “Dört şey var ki, bunlar peygamberlerin sünnetlerindendir. Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Müsned,). Sünnetin hangi yaşlarda yapılacağına dair ortak bir görüş yoktur. Bölgelere göre 7 günlükten 13 yaşına kadar değişmektedir. Çocukların buluğa ermeden sünnet ettirilmeleri babalarının bir vazifesidir.
Sünnet olayı; “bir canlıya acı çektirmek, ancak o canlıya yarar sağlar ve yarar canlıya çektirilen acıdan fazla olursa caizdir” şer’i kaidesine dayanmaktadır.
Çocuk buluğa erdiğinde şeriat hükümleriyle yükümlü bulunacak, ilahî buyruklara göre amel etmekle emrolunacaktır. O halde bu çağa henüz girmeden sünnet olmalı, sünnetli bir şekilde mükellef düzeyine gelmelidir. Böylece ibadeti, İslamın çizdiği şekilde sıhhat kazanır. Şeriatın belirttiği ölçüt dosdoğru olarak gerçekleşir.
Fakat velinin görevi, çocuğun sünnetini, onun doğumunun ilk günlerinde yerine getirmesi, düşünmesi ve böyle yapmanın daha uygun olduğunu bilmesidir. Böylece çocuk kendini tanımaya başlayıp temyiz çağına geldiğinde kendisini sünnet olmuş bulur. İleride bundan ötürü kendi kendisini hesaba çekmez. İçinde herhangi bir üzüntü ve ürküntü bulunmaz. Gerçekten çocuk akletmeye başlayıp eşyayı asıl anlamıyla anlamayı idrak edince kendisini sünnet engelini aşmış olarak görmesi güzel ve kolay bir hava oluşturur. Sünnet olayının, tıp ilminin ilerlemesiyle hikmet değeri daha iyi anlaşılmıştır. Erkeklerin sünnet olmadığı toplumlarda kadınlarda rahim hastalıkları , bulaşıcı hastalıklar ve kanser hastalığı oranı sünnet olan toplumlara göre çok daha fazladır.
Sünnetin dini açıdan büyük hikmeti olduğu gibi, bir çok sağlıkla ilgili yararları da vardır. Bilim adamları ve özellikle tıp doktorları bunun olumlu sonuçlarını belirtmişlerdir. Bu hususların en önemlilerinden bir kısmı şunlardır:
Sünnet fıtratın yani yaratılışın esasıdır. İnsanın doğuştan buna ihtiyacı vardır. İslamın bir prensibi ve şerîatın da ünvanıdır.
Sünnet, Rabbimizin Hz. İbrahim (a.s)’in diliyle meşru kıldığı, hakka yönelik dinin tamamıdır.
Yani bunun tamamlayıcısıdır. Bu öyle bir dindir ki, kalbleri tevhid, birlik ve iman boyasıyla boyamış, bedenleri fıtratın özellikleri olan sünnet olmak, bıyık kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları gidermek gibi özelliklerle bezemiştir. Rabbimiz şöyle buyuruyor lar: “Sonra da Biz, Hanif olan, müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine uy, diye sana vahyettik” (en-Nahl, 16/23). Bir diğer âyette de şöyle buyurulma ktadır; “Allah’ın dini boyası ile boyandık. Boyası Allah’dan daha güzel kim vardır? Biz ancak O’na ibadet ederiz” (el Bakara, 2/138). Sünnet müslümanı diğerlerinden ayırır.
Kur’ân’da “Sünnet” (hıtan) ile ilgili bir âyet bulunmamakla birlikte, müslümanlığın simgesi olarak kabul edilmiştir. Geçmişi Hz. İbrahim’e kadar varan sünnet, câhiliye devri arapları arasında da devam edegelen bir âdetti. Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için “hıtan” kadınların sünneti için “hafd” kelimesin i kullanmak taydılar. Ancak “el-hıtanan” ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılır. Bunların birbirine değmesi gusulü gerektirir (Buhârî, Gusl, 28; Müslim, Hayz, 8; Ebu Davud Tahare, 81, 83). Rivâyete göre sünnet, Hz. İbrahim’in seksen yaşlarında kendine tatbikiyl e başlamıştır. Bir rivayete göre İbrahim (a.s)’ın Kur’ân’da sözedilen bazı kelimeler le sınanması (el-Bakara, 2/124) temizliğe dair sorularla olmuştur. Bunların vücûda dair olanları sünnet olmak, koltuk altı ve kasık kıllarının kesilmesi, su ile istinca ve tırnakların kesilmesi gibi hususlardı. Sünnet olmak insanın fıtratından kaynaklanmaktadır: Doğuştan insan ruhuna yakışan hususlardan bir kısmı şunlardır: Ağzı su ile yıkayıp çalkalamak, buruna su çekmek ve temizlemek. Bıyıkları kesmek (veya kısaltmak), tırnakları kesmek, koltuk altının kıllarını gidermek, etekteki kılları gidermek ve sünnet olmak” (Buhâri, Libas, 51, 63, 64; Müslim, Tahare, 49; Ebu Davud, Tereccül, 16; Tirmizi, Edeb, 14). Hz. İbrahim’in seksen yaşlarında Kaddüm köyünde sünnet olduğu rivayet edilir (Buhâri, Enbiyâ, 8; Müslim, Fedâil, 151; Müsned-i Şamiyyin, I, 88). Ebu Hureyre’den gelen bir rivayette “Kaddüm” yerine “kadum” ifadesi kullanılmıştır ki o zaman ifade “bir marangoz aleti olan keserle sünnet oldu” anlamına gelmekted ir. Ayrıca onun 70 veya 120 yaşlarında olduğu da rivayet edilmiştir. Hz. İbrahim sünnet olmuştur. İsrail oğulları arasında câri olan Tevrat’ın hükmü de böyle idi. İsa (a.s)’ya kadar böyle devam etmişken sonradan hıristiyanlar bu âdeti bozmuş ve “hıtan”, kalbin guffesini (kalbi bürüyen perdeyi) atmaktır, şeklinde yanlış bir yorumla sünneti bırakmışlardır (Tecridi-Sarin Tercümesi, IX, 112).
Başka bir rivayette de şöyle denilmekt edir: “Hiç kuşkusuz ilk misafir edinen, ilk defa don giyen ve ilk kez sünnet olan Hz. İbrahim’dir” (Muvatta, Sıfatu’n-Nebî’, 4). Sünnet olmak ondan sonra bütün peygamberlerde ve onlara uyanlarda devam etmiş, Peygamberimiz (s.a.s) peygamber olarak gönderilinceye kadar sürüp gitmiştir.
Rivayete göre, Peygamber lerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı 10-17 kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir. Bunlar Adem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (a.s)’dır. Şiirin sonu “Hatem”le biterki maksat Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber’in sünnetli doğduğuna dair (bk. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, II, s. 400; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1972, I, 59). Bazı rivayetlere göre ise doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir.
İslam öncesi Arabistan’da sünnet bir Hijyen tedbiri olarak düşünülmüştür (M. Hamidulla h, İslâm Peygamber i, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1973, s. 291). Araplarda sünnet bir temizlik ve güzelleşme operasyonu olarak kabul edilir. Bundan dolayı sünnet karşılığında “taharet” kelimesi de kullanılmaktadır (Karslızade Cemaletti n, Me’debetül-Hıtân, İstanbul 1252 H., s. 7). Atası Hz. İbrahim’in bu güzel geleneğini Hz. Peygamber de devam ettirmiştir. “O, sünnet hükümdarı” olarak anılmıştır. Buhârî’nin vahyin başlangıcına dair kitabında Şam piskoposu İbnu’n-Natur’un bir ifadesine yer verir. Buna göre yıldızlara bakarak kehanette bulunmada mâhir olan Herakelias bir gece “hıtan melikinin zuhur ettiğini görür. Tam bu sıralarda Hz. Peygamber’in elçisi kendisine gelmişti. Elçinin kendisi de sünnetli idi”. Olay sünnetin İslam’ın ilk müesseselerinden biri olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber, ileri yaşlarda müslüman olanlara, 80 yaşlarında da olsalar “Üzerinizdeki (İslâm’ın hoşlanmadığı) fazla kılları temizle, traş et ve sünnet ol” buyururdu (Kenzul-Ummâl, I, 263). Usaym b. Kelib’in babasından, onun da dedesinden naklettiği rivâyete göre, dedesi demiş ki: “Peygamber imiz (s.a.s)’e geldim ve İslamiyeti kabul ettim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurdular: Kendinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol” (Ahmed İbn Hanbel III, 415; Ebu Davud, Tahare, 129).
Sünnet organının uç kısmını örten derinin en azından yarısının kesilmesidir. Yarıdan az kesilmesi halinde tekrarlan ması gerekir.
Ebu’s-Suud Efendi buna gerek olmadığı şeklinde fetva vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhu Î-İslam Ebu’s-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972 s.35)..
Hattabî de; “Sünnet olmak fiili her ne kadar öteki sünnetler arasında sayılıyorsa da ilim adamlarından bir çoğuna göre vacibtir. Çünkü sünnet olmak hem dinin ve hem dindarlığın şiarıdır. Müslüman kimsenin kafirden ayırdedilmesi buna bağlıdır. Savaş alanında öldürülenler arasında sünnetli bir kimseye rastlanılırsa, diğeri de sünnetsiz bulunursa, böyle bir durumda sünnetli kimse üzerine namaz kılınır, defni sağlanır. İslam kabristanına gömülür” demektedir.
Hasan Basrî “Rasûlüllah, (s.a.s) Efendimiz e uyarak bir çok kimseler İslam’a girdi. Siyahı, beyazı, Romalısı, İranlısı, Habeşlisi… Ama bunlardan hiç birinin sünnet olup olmadıkları araştırılmadı. Şayet sünnet olmak vacib olsaydı, sözü edilenler sünnet olmadan İslam dinine kabul edilmezlerdi” demektedir. Ancak bu delil sünnet olmanın ihtiyari olduğu ispatlayacak nitelikte değildir. Zira araplar zaten kesinlikle sünnet olmakta idiler. Diğer taraftan Yahudilere gelince, bunlarda kesin olarak sünnet olurlardı. Hrıstiyanlara gelince onlardan bir grubu sünnet olurken, diğer bazılarıda olmazdı. İslam dinini kabul eden herkes, ister puta tapan arap olsun, ister yahudi, ister hrıstiyan olsun, İslâmî prensiple rden birinin sünnet olmak olduğunu bilirdi. Bunu bildiği içinde İslam dinini kabul ettikten hemen sonra boy abdesti aldıkları gibi sünnet olurlardı.
Yukarıda Useym b. Kelîb’in dedesinin Peygamber imiz’e gelerek, “Kesin olarak İslâmı seçtim, müslüman oldum” deyince, Rasûlüllah (s.a.s) kendisine; “O halde küfrün kıllarını kendinden temizleyip at ve sünnet ol ” buyurması ve Zührî yoluyla rivayet olunan; Kim İslâm’a girerse, yaşlı da olsa sünnet olsun” anlamındaki hadis, bu hükmü pekiştirmektedir.
Peygamberimiz (s.a.s) ise, ümmetini sürekli hayırlı ve mutlu sonuç getiren işlere yöneltir ve onları başkasından seçip ayıracak hususları öğretirdi. İşlenip işlenmediğinin derinliğine inmek, araştırıp kontrol etmekle yükümlü değildi. Onun bu konuda izlediği yol, İslâma girenleri dış halleri ile kabul etmek ve değerlendirmekten ibaretti. Gizli hallerini ise Allah’a bırakırdı.
İslam hukuk otoritele rinin sünnet fiilinin gerekli bir ibadet olmasındaki sebep ve illetleri şöyle göstermişlerdir: Sünnetsiz kimse abdestini ve namazını bozmaya kendisini arzetmiş olur. Çünkü kesilmedik kalan deri, cinsel organının baş kısmını tümüyle kapatmaktadır. İdrar altına girince onu temizlemek hayli güçtür. Böyle bir durumda sağlıklı bir temizlik ancak sünnet olmaya bağlıdır.
Bundan ötürü gerek selef (öncekiler) olsun gerekse halef (sonrakiler) olsun bir çokları sünnetsiz kimsenin imamlığını uygun görmemişler ve yasaklamışlardır. Fakat tek başına kıldığı namazlarda ise, devamlı idrarı damlayan kimse gibi özür sahibi sayılır.
Sünnet ameliyesi konusunda cehalet sonu sebep olunan, özür ve ölüm olaylarında diyet uygulanmıştır (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, Diyet, 130; V/420; Abdurrezz ak, el-Musannef, IX, 470).
İnsanın yaratılışı yönünden ele alındığı zaman, Hz. Âdem’e; insanlar tarafından tatbika başlanması cihetinden incelendiğinde Hz. İbrahim’e dayanmaktadır. “İbrahim aleyhisselâm, (ormanda odun kestiği sırada gelen vahiy üzerine) elinde bulunan keserle kendi-ni sünnet etmiştir (1). Oğlu Hz. İshâk’ı yedi günlük iken, İsmail aleyhisselâmı onüç yaşında bulunduğu sırada sünnet ettiği açıklanmaktadır (2).
Dinî ahkam yönünden ele aldığımız zaman, bu ameliyat için üç hüküm göze çarpmaktadır. Şöyle ki:
I) Cevaz: Çocuk yedi günlük olduğunda sünnet ettirilebilir. Bu müsade, sağlık yönünden bir zaruretin olmasına bağlı olarak verilmiş değildir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseynî yedi günlük iken sünnet ettirmiştir
II) Müstehab: Çocuğun 7-12 yaşları arasında bulunduğu sırada sünnet ettirilmesidir
III) Vâcib: Ergenlik çağma ulaşmış bulunan bir çocuğun, daha fazla sünnetsiz gezmesi lâyık ve câiz olmadığından, sünnet ettirilmesi vâcibtir. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik, Medine-i münevvere civarındaki beldelerde tatbik edilen yaş ciheti ile meseleyi ele almış olduklarından, “hitân” ın vacip olduğunu ifade etmişlerdir. Ebû Hanife (r.a.), daha farklı bir beyanda bulunmuştur. “Çocuk ergenlik çağına ulaşmış ise vacip, 7-12 yaşları arasında bulunurken müstehabtır” demiştir
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), İslâm dinini kabul eden erkeklere sünnet olmalarını emrederdi (6). İsterse o şahsın yaşı sekseni bulmuş olsun (7). Burada akla bir soru gelmektedir: O kimse çok yaşlı ve zayıf olması sebebiyle, bu ameliyata dayanamayacak halde ise, sağlığının tehlikeye düşeceği tabibler tarafından ifade ediliyorsa, hitan işi terk edilir. Bu gibi zaruret hallerinde vacibin terki bile câiz görülmüştür. Sünnet bulunan “hitan” ameliyesinin terki, bi tarikılevlâ câiz olur
Sünnetli olarak yaratılan veya dünyaya gelişte sünnetli olarak doğan ondört peygamber vardır. Kaynağındaki sıralamaya göre onları şöyle ifade edebiliriz:
1-Âdem aleyhisselâm;
2- Şis (Şit) aleyhisselâm;
3- Nûh aleyhisselâm;
4- Hûd aleyhisselâm;
5- Sâlih aleyhisselâm;
6- Lût aleyhisselâm;
7-Şuayb aleyhisselâm;
8- Yusuf aleyhisselâm;
9- Mûsa aleyhisselâm;
10- Süleyman aleyhisselâm;
11- Zekeriyya aleyhisselâm;
12- İsâ aleyhisselâm;
13- Hanzala bin safvân (ashab-ı Ress’in peygamberi) aleyhisselâm;
14-Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) (9)
Peygamber sünneti diye bir hastalık varmış bilgi verir misiniz?
Soru Detayı
- Bu hastalık toplumda mübareklik gibi algılanıyormuş?
- Tıpta buna doğuşta sünnetli diyorlar sanırım.
- Eğer bir hastalık ise neden Peygamber Sünneti deniliyor?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Böyle bir hastalık olduğunu söyleyen sahih bir kaynağa rastlayamadık.
İşin uzmanlarının verdiği bilgiye göre, doğuştan gelen ve Hipospadias denilen bir durum söz konusudur. Ki halk arasında buna "yarım sünnet" veya "Peygamber sünneti" denilir. Bu durumun aslı, penisin tepesinde olması gereken idrar deliğinin daha aşağıda bir yerde olmasıdır. Hemen 1-2 mm altında olabileceği gibi, penisin ortasında, torbaların önünde veya daha da aşağıda olabilir.
Burada bu gayr-ı tabii duruma halk arasında “Peygamber sünneti” denildiğinin gerçeği yansıtmadığını düşünüyoruz. Çünkü:
1. Peygamber Efendimizin (asm) doğuştan sünnetli olduğuna dair rivayetleri esas alsak bile, Hipospadias rahatsızlığına asla Peygamber Sünneti denilemez. Zira, Hz. Peygamber Efendimiz (asm) böyle bir rahatsızlıkla doğmamıştır. Şu halde Hipospadias olarak doğmaya “Peygamber sünneti” demek asla doğru olmaz.
2. Hz. Peygamberin (asm) sünnetli olarak doğduğuna dair sahih hadisin bulunmadığı ifade edilir. Nitekim allamelerden olan İbn Kayyım el-Cevziye bu konuda şunları bildirmektedir:
Hz. Peygamberin (asm) sünnetli olarak doğup doğmadığı konusunda üç görüş vardır:
a) Hz. Peygamberin (asm) sünnetli olarak doğduğunu savunan görüş.
Âlimler, bu hadisin sahih olmadığını belirtmişlerdir. Ayrıca, Hz. Peygamberin (asm) mümtaz sıfatlarından biri olarak lanse edilen bu husus, bir fazilet değildir. Keza, ilk sünnet olan Hz. İbrahim’dir. Bu işte başka hikmetlerin yanında buna sabır göstermek suretiyle bir fazilet kazanmak söz konusudur. Hz. Peygamberin (asm) Ceddi İbrahim’in kazandığı faziletin gerisinde kalması düşünülemez. Bu sebeple, bu görüş isabetli değildir. (bk. Tuhfetu’l-Mevlud, s. 205-206)
b) İkinci bir görüşe göre, Meleklerin Hz. Peygamberin (asm) göğsünü açtıkları sırada, Hz. Cebrail de onu sünnet etmiştir.
Bu görüş de doğru değildir. Çünkü göğsün / kalbin açılmasından bahseden birçok hadis vardır ki, bunların hiçbirinde “sünnet olma” olayından söz edilmemektedir. Bunun için bu rivayet “şaz ve garip” olarak değerlendirilmiştir. (bk. Tuhfetu’l-Mevlud, s. 206)
c) Üçüncü bir görüşe göre, Hz. Peygamber (asm) diğer normal insanlar gibi sünnetsiz doğmuştur ve cahiliye döneminden beri Araplar arasında cari bir âdete binaen, dedesi Abdulmuttalib tarafından doğumunun yedinci gününde sünnet edilmiştir. Ve bu görüş en doğrusudur. (bk. age.)
Demek ki, Hipospadias denilen ve hastalıklı bir durumu ifade eden bu konuya "Peygamber Sünneti" demek asla doğru olmaz. Ancak hiçbir rahatsızlığı olmadan tam sünnetli olarak doğan bir çocuk olursa, buna Peygamber Sünneti demenin sakıncası olmaz.
Doktorlar ve anne-babalar bu durumu ve aradaki farkı dikkate alarak konuşmaları gerekir.
Doğuştan sünnetli olmanın hükmü nedir?
Soru Detayı
- Oğlum için doğuştan sünnetli diyolar. Böyle bir şeyin İslamda yeri nedir ne ifade eder?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Bazı kimselerde bu gibi durumlar olmaktadır. Peygamber Efendimiz (asm) de doğuştan sünnetli idi. Bu durum Allah'ın bir takdiri bir lütfudur. Ancak bu durum kişiye herhangi bir fazilet katmaz. İnsan ancak amellerinin karşılığını görecektir.
İnsan doğuştan sünnetli olamaz mı?
Soru Detayı
- İnsanın sünnetli olarak doğması mümkün değil deniyor. Bu nedenle Peygamberimizin sünnetli doğmadığı söyleniyor.
- Bu ne kadar doğru?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Rivayete göre, peygamberlerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı on-on yedi kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir.
Bunlar, Âdem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (a.s)'dır.
Şiirin sonu "Hatem"le biter ki maksat Hz. Peygamber Efendimiz (asm)'dir.
Hz. Peygamber (asm)'in sünnetli doğduğuna dair: bk. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, II, 400; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1972, I, 59.
Bazı rivayetlere göre ise, doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir.
Sünnetli şekilde doğmak mümkündür. Nitekim günümüzde de bu vakalar sıkça görülmektedir.
Hazreti Adem (a.s) sünnetli olarak mı yaratıldı? Sünnetli doğan peygamber var mıdır?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Rivayete göre, peygamberlerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı on-on yedi kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir.
Bunlar Adem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (as)'dır. Şiirin sonu "Hatem"le biter ki maksat Hz. Peygamber (asm)'dir.
Hz. Peygamber (asm)'in sünnetli doğduğuna dair bk. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, II/400; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1972, I/59).
Bazı rivayetlere göre ise Peygamberimizin (asm) doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir.
Sünnetli şekilde doğmak mümkündür; nitekim günümüzde de bu vakalar sıkça görülmektedir.
Küçük Yaşta Sünnet Olamayan veya Sonradan Müslüman Olan Yetişkin Erkeklerin Sünnet Olması Gereli Midir?
Erkeklerin sünnet olması (hıtân), İslam’ın şiarlarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sünnet olmayı fıtrat gereği yapılan işler arasında zikretmiştir
(Buhârî, Libâs, 63, 64; İstizân, 51; Müslim, Tahâre, 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 178).
İslam âlimlerinin çoğunluğu, sünnet olmanın vacip olduğunu söylerken Hanefiler bunun meşru bir mazeret olmadıkça terk edilmemesi gereken bir sünnet-i müekkede olduğunu vurgulamışlardır.
Bu itibarla sonradan Müslüman olan ya da küçükken sünnet olamamış bir kimsenin sünnet olması gereklidir. Ancak sünnet olmak İslam’ın şiarı olmakla birlikte, İslam’a girmek için bir ön şart değildir. Bu sebeple geç yaşta sünnet olmak kişiye bedensel ve ruhsal açıdan sıkıntı verecekse ya da sağlık açısından sakıncalar doğuracaksa kişi sünnet olmayabilir
(Serahsî, Mebsût, X, 156; Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebîr, XIII, 430-432; Karâfî, ez-Zahîre, XIII, 280; İbn Kudâme, Muğnî, I, 115; İbn Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr, VI, 751).
Dinimizde İslamda Sünnet
Efendimiz (sav)’in de beyan buyurduğu gibi, “En iyisi doğumun yedinci günüdür.” Sünnet ne kadar erken yapılırsa o kadar iyidir. Bebeklik döneminin ilk yirmi günü tercih edilebilir. Zira bu günlerde çocukların ağrı duyguları tam teşekkül etmediği için sünnet esnasında ağrı hissedilmez ve yara çabuk kapanır. Hz. Peygamber (s.a.s) torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i doğumlarının yedinci gününde sünnet ettirmişti. Peygamberimiz (s.a.s) bir hadisleri nde şöyle buyuruyor lar: “Dört şey var ki, bunlar peygamberlerin sünnetlerindendir. Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Müsned,). Sünnetin hangi yaşlarda yapılacağına dair ortak bir görüş yoktur. Bölgelere göre 7 günlükten 13 yaşına kadar değişmektedir. Çocukların buluğa ermeden sünnet ettirilmeleri babalarının bir vazifesidir.
Sünnet olayı; “bir canlıya acı çektirmek, ancak o canlıya yarar sağlar ve yarar canlıya çektirilen acıdan fazla olursa caizdir” şer’i kaidesine dayanmaktadır.
Çocuk buluğa erdiğinde şeriat hükümleriyle yükümlü bulunacak, ilahî buyruklara göre amel etmekle emrolunacaktır. O halde bu çağa henüz girmeden sünnet olmalı, sünnetli bir şekilde mükellef düzeyine gelmelidir. Böylece ibadeti, İslamın çizdiği şekilde sıhhat kazanır. Şeriatın belirttiği ölçüt dosdoğru olarak gerçekleşir.
Fakat velinin görevi, çocuğun sünnetini, onun doğumunun ilk günlerinde yerine getirmesi, düşünmesi ve böyle yapmanın daha uygun olduğunu bilmesidir. Böylece çocuk kendini tanımaya başlayıp temyiz çağına geldiğinde kendisini sünnet olmuş bulur. İleride bundan ötürü kendi kendisini hesaba çekmez. İçinde herhangi bir üzüntü ve ürküntü bulunmaz. Gerçekten çocuk akletmeye başlayıp eşyayı asıl anlamıyla anlamayı idrak edince kendisini sünnet engelini aşmış olarak görmesi güzel ve kolay bir hava oluşturur. Sünnet olayının, tıp ilminin ilerlemesiyle hikmet değeri daha iyi anlaşılmıştır. Erkeklerin sünnet olmadığı toplumlarda kadınlarda rahim hastalıkları , bulaşıcı hastalıklar ve kanser hastalığı oranı sünnet olan toplumlara göre çok daha fazladır.
Sünnetin dini açıdan büyük hikmeti olduğu gibi, bir çok sağlıkla ilgili yararları da vardır. Bilim adamları ve özellikle tıp doktorları bunun olumlu sonuçlarını belirtmişlerdir. Bu hususların en önemlilerinden bir kısmı şunlardır:
Sünnet fıtratın yani yaratılışın esasıdır. İnsanın doğuştan buna ihtiyacı vardır. İslamın bir prensibi ve şerîatın da ünvanıdır.
Sünnet, Rabbimizin Hz. İbrahim (a.s)’in diliyle meşru kıldığı, hakka yönelik dinin tamamıdır.
Yani bunun tamamlayıcısıdır. Bu öyle bir dindir ki, kalbleri tevhid, birlik ve iman boyasıyla boyamış, bedenleri fıtratın özellikleri olan sünnet olmak, bıyık kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları gidermek gibi özelliklerle bezemiştir. Rabbimiz şöyle buyuruyor lar: “Sonra da Biz, Hanif olan, müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine uy, diye sana vahyettik” (en-Nahl, 16/23). Bir diğer âyette de şöyle buyurulma ktadır; “Allah’ın dini boyası ile boyandık. Boyası Allah’dan daha güzel kim vardır? Biz ancak O’na ibadet ederiz” (el Bakara, 2/138). Sünnet müslümanı diğerlerinden ayırır.
Kur’ân’da “Sünnet” (hıtan) ile ilgili bir âyet bulunmamakla birlikte, müslümanlığın simgesi olarak kabul edilmiştir. Geçmişi Hz. İbrahim’e kadar varan sünnet, câhiliye devri arapları arasında da devam edegelen bir âdetti. Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için “hıtan” kadınların sünneti için “hafd” kelimesin i kullanmak taydılar. Ancak “el-hıtanan” ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılır. Bunların birbirine değmesi gusulü gerektirir (Buhârî, Gusl, 28; Müslim, Hayz, 8; Ebu Davud Tahare, 81, 83). Rivâyete göre sünnet, Hz. İbrahim’in seksen yaşlarında kendine tatbikiyl e başlamıştır. Bir rivayete göre İbrahim (a.s)’ın Kur’ân’da sözedilen bazı kelimeler le sınanması (el-Bakara, 2/124) temizliğe dair sorularla olmuştur. Bunların vücûda dair olanları sünnet olmak, koltuk altı ve kasık kıllarının kesilmesi, su ile istinca ve tırnakların kesilmesi gibi hususlardı. Sünnet olmak insanın fıtratından kaynaklanmaktadır: Doğuştan insan ruhuna yakışan hususlardan bir kısmı şunlardır: Ağzı su ile yıkayıp çalkalamak, buruna su çekmek ve temizlemek. Bıyıkları kesmek (veya kısaltmak), tırnakları kesmek, koltuk altının kıllarını gidermek, etekteki kılları gidermek ve sünnet olmak” (Buhâri, Libas, 51, 63, 64; Müslim, Tahare, 49; Ebu Davud, Tereccül, 16; Tirmizi, Edeb, 14). Hz. İbrahim’in seksen yaşlarında Kaddüm köyünde sünnet olduğu rivayet edilir (Buhâri, Enbiyâ, 8; Müslim, Fedâil, 151; Müsned-i Şamiyyin, I, 88). Ebu Hureyre’den gelen bir rivayette “Kaddüm” yerine “kadum” ifadesi kullanılmıştır ki o zaman ifade “bir marangoz aleti olan keserle sünnet oldu” anlamına gelmekted ir. Ayrıca onun 70 veya 120 yaşlarında olduğu da rivayet edilmiştir. Hz. İbrahim sünnet olmuştur. İsrail oğulları arasında câri olan Tevrat’ın hükmü de böyle idi. İsa (a.s)’ya kadar böyle devam etmişken sonradan hıristiyanlar bu âdeti bozmuş ve “hıtan”, kalbin guffesini (kalbi bürüyen perdeyi) atmaktır, şeklinde yanlış bir yorumla sünneti bırakmışlardır (Tecridi-Sarin Tercümesi, IX, 112).
Başka bir rivayette de şöyle denilmekt edir: “Hiç kuşkusuz ilk misafir edinen, ilk defa don giyen ve ilk kez sünnet olan Hz. İbrahim’dir” (Muvatta, Sıfatu’n-Nebî’, 4). Sünnet olmak ondan sonra bütün peygamberlerde ve onlara uyanlarda devam etmiş, Peygamberimiz (s.a.s) peygamber olarak gönderilinceye kadar sürüp gitmiştir.
Rivayete göre, Peygamber lerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı 10-17 kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir. Bunlar Adem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (a.s)’dır. Şiirin sonu “Hatem”le biterki maksat Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber’in sünnetli doğduğuna dair (bk. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, II, s. 400; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1972, I, 59). Bazı rivayetlere göre ise doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir.
İslam öncesi Arabistan’da sünnet bir Hijyen tedbiri olarak düşünülmüştür (M. Hamidulla h, İslâm Peygamber i, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1973, s. 291). Araplarda sünnet bir temizlik ve güzelleşme operasyonu olarak kabul edilir. Bundan dolayı sünnet karşılığında “taharet” kelimesi de kullanılmaktadır (Karslızade Cemaletti n, Me’debetül-Hıtân, İstanbul 1252 H., s. 7). Atası Hz. İbrahim’in bu güzel geleneğini Hz. Peygamber de devam ettirmiştir. “O, sünnet hükümdarı” olarak anılmıştır. Buhârî’nin vahyin başlangıcına dair kitabında Şam piskoposu İbnu’n-Natur’un bir ifadesine yer verir. Buna göre yıldızlara bakarak kehanette bulunmada mâhir olan Herakelias bir gece “hıtan melikinin zuhur ettiğini görür. Tam bu sıralarda Hz. Peygamber’in elçisi kendisine gelmişti. Elçinin kendisi de sünnetli idi”. Olay sünnetin İslam’ın ilk müesseselerinden biri olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber, ileri yaşlarda müslüman olanlara, 80 yaşlarında da olsalar “Üzerinizdeki (İslâm’ın hoşlanmadığı) fazla kılları temizle, traş et ve sünnet ol” buyururdu (Kenzul-Ummâl, I, 263). Usaym b. Kelib’in babasından, onun da dedesinden naklettiği rivâyete göre, dedesi demiş ki: “Peygamber imiz (s.a.s)’e geldim ve İslamiyeti kabul ettim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurdular: Kendinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol” (Ahmed İbn Hanbel III, 415; Ebu Davud, Tahare, 129).
Sünnet organının uç kısmını örten derinin en azından yarısının kesilmesidir. Yarıdan az kesilmesi halinde tekrarlan ması gerekir.
Ebu’s-Suud Efendi buna gerek olmadığı şeklinde fetva vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhu Î-İslam Ebu’s-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972 s.35)..
Hattabî de; “Sünnet olmak fiili her ne kadar öteki sünnetler arasında sayılıyorsa da ilim adamlarından bir çoğuna göre vacibtir. Çünkü sünnet olmak hem dinin ve hem dindarlığın şiarıdır. Müslüman kimsenin kafirden ayırdedilmesi buna bağlıdır. Savaş alanında öldürülenler arasında sünnetli bir kimseye rastlanılırsa, diğeri de sünnetsiz bulunursa, böyle bir durumda sünnetli kimse üzerine namaz kılınır, defni sağlanır. İslam kabristanına gömülür” demektedir.
Hasan Basrî “Rasûlüllah, (s.a.s) Efendimiz e uyarak bir çok kimseler İslam’a girdi. Siyahı, beyazı, Romalısı, İranlısı, Habeşlisi… Ama bunlardan hiç birinin sünnet olup olmadıkları araştırılmadı. Şayet sünnet olmak vacib olsaydı, sözü edilenler sünnet olmadan İslam dinine kabul edilmezlerdi” demektedir. Ancak bu delil sünnet olmanın ihtiyari olduğu ispatlayacak nitelikte değildir. Zira araplar zaten kesinlikle sünnet olmakta idiler. Diğer taraftan Yahudilere gelince, bunlarda kesin olarak sünnet olurlardı. Hrıstiyanlara gelince onlardan bir grubu sünnet olurken, diğer bazılarıda olmazdı. İslam dinini kabul eden herkes, ister puta tapan arap olsun, ister yahudi, ister hrıstiyan olsun, İslâmî prensiple rden birinin sünnet olmak olduğunu bilirdi. Bunu bildiği içinde İslam dinini kabul ettikten hemen sonra boy abdesti aldıkları gibi sünnet olurlardı.
Yukarıda Useym b. Kelîb’in dedesinin Peygamber imiz’e gelerek, “Kesin olarak İslâmı seçtim, müslüman oldum” deyince, Rasûlüllah (s.a.s) kendisine; “O halde küfrün kıllarını kendinden temizleyip at ve sünnet ol ” buyurması ve Zührî yoluyla rivayet olunan; Kim İslâm’a girerse, yaşlı da olsa sünnet olsun” anlamındaki hadis, bu hükmü pekiştirmektedir.
Peygamberimiz (s.a.s) ise, ümmetini sürekli hayırlı ve mutlu sonuç getiren işlere yöneltir ve onları başkasından seçip ayıracak hususları öğretirdi. İşlenip işlenmediğinin derinliğine inmek, araştırıp kontrol etmekle yükümlü değildi. Onun bu konuda izlediği yol, İslâma girenleri dış halleri ile kabul etmek ve değerlendirmekten ibaretti. Gizli hallerini ise Allah’a bırakırdı.
İslam hukuk otoritele rinin sünnet fiilinin gerekli bir ibadet olmasındaki sebep ve illetleri şöyle göstermişlerdir: Sünnetsiz kimse abdestini ve namazını bozmaya kendisini arzetmiş olur. Çünkü kesilmedik kalan deri, cinsel organının baş kısmını tümüyle kapatmaktadır. İdrar altına girince onu temizlemek hayli güçtür. Böyle bir durumda sağlıklı bir temizlik ancak sünnet olmaya bağlıdır.
Bundan ötürü gerek selef (öncekiler) olsun gerekse halef (sonrakiler) olsun bir çokları sünnetsiz kimsenin imamlığını uygun görmemişler ve yasaklamışlardır. Fakat tek başına kıldığı namazlarda ise, devamlı idrarı damlayan kimse gibi özür sahibi sayılır.
Sünnet ameliyesi konusunda cehalet sonu sebep olunan, özür ve ölüm olaylarında diyet uygulanmıştır (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, Diyet, 130; V/420; Abdurrezz ak, el-Musannef, IX, 470).
İnsanın yaratılışı yönünden ele alındığı zaman, Hz. Âdem’e; insanlar tarafından tatbika başlanması cihetinden incelendiğinde Hz. İbrahim’e dayanmaktadır. “İbrahim aleyhisselâm, (ormanda odun kestiği sırada gelen vahiy üzerine) elinde bulunan keserle kendi-ni sünnet etmiştir (1). Oğlu Hz. İshâk’ı yedi günlük iken, İsmail aleyhisselâmı onüç yaşında bulunduğu sırada sünnet ettiği açıklanmaktadır (2).
Dinî ahkam yönünden ele aldığımız zaman, bu ameliyat için üç hüküm göze çarpmaktadır. Şöyle ki:
I) Cevaz: Çocuk yedi günlük olduğunda sünnet ettirilebilir. Bu müsade, sağlık yönünden bir zaruretin olmasına bağlı olarak verilmiş değildir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseynî yedi günlük iken sünnet ettirmiştir
II) Müstehab: Çocuğun 7-12 yaşları arasında bulunduğu sırada sünnet ettirilmesidir
III) Vâcib: Ergenlik çağma ulaşmış bulunan bir çocuğun, daha fazla sünnetsiz gezmesi lâyık ve câiz olmadığından, sünnet ettirilmesi vâcibtir. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik, Medine-i münevvere civarındaki beldelerde tatbik edilen yaş ciheti ile meseleyi ele almış olduklarından, “hitân” ın vacip olduğunu ifade etmişlerdir. Ebû Hanife (r.a.), daha farklı bir beyanda bulunmuştur. “Çocuk ergenlik çağına ulaşmış ise vacip, 7-12 yaşları arasında bulunurken müstehabtır” demiştir
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), İslâm dinini kabul eden erkeklere sünnet olmalarını emrederdi (6). İsterse o şahsın yaşı sekseni bulmuş olsun (7). Burada akla bir soru gelmektedir: O kimse çok yaşlı ve zayıf olması sebebiyle, bu ameliyata dayanamayacak halde ise, sağlığının tehlikeye düşeceği tabibler tarafından ifade ediliyorsa, hitan işi terk edilir. Bu gibi zaruret hallerinde vacibin terki bile câiz görülmüştür. Sünnet bulunan “hitan” ameliyesinin terki, bi tarikılevlâ câiz olur
Sünnetli olarak yaratılan veya dünyaya gelişte sünnetli olarak doğan ondört peygamber vardır. Kaynağındaki sıralamaya göre onları şöyle ifade edebiliriz:
1-Âdem aleyhisselâm;
2- Şis (Şit) aleyhisselâm;
3- Nûh aleyhisselâm;
4- Hûd aleyhisselâm;
5- Sâlih aleyhisselâm;
6- Lût aleyhisselâm;
7-Şuayb aleyhisselâm;
8- Yusuf aleyhisselâm;
9- Mûsa aleyhisselâm;
10- Süleyman aleyhisselâm;
11- Zekeriyya aleyhisselâm;
12- İsâ aleyhisselâm;
13- Hanzala bin safvân (ashab-ı Ress’in peygamberi) aleyhisselâm;
14-Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) (9)
Peygamber sünneti diye bir hastalık varmış bilgi verir misiniz?
Soru Detayı
- Bu hastalık toplumda mübareklik gibi algılanıyormuş?
- Tıpta buna doğuşta sünnetli diyorlar sanırım.
- Eğer bir hastalık ise neden Peygamber Sünneti deniliyor?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Böyle bir hastalık olduğunu söyleyen sahih bir kaynağa rastlayamadık.
İşin uzmanlarının verdiği bilgiye göre, doğuştan gelen ve Hipospadias denilen bir durum söz konusudur. Ki halk arasında buna "yarım sünnet" veya "Peygamber sünneti" denilir. Bu durumun aslı, penisin tepesinde olması gereken idrar deliğinin daha aşağıda bir yerde olmasıdır. Hemen 1-2 mm altında olabileceği gibi, penisin ortasında, torbaların önünde veya daha da aşağıda olabilir.
Burada bu gayr-ı tabii duruma halk arasında “Peygamber sünneti” denildiğinin gerçeği yansıtmadığını düşünüyoruz. Çünkü:
1. Peygamber Efendimizin (asm) doğuştan sünnetli olduğuna dair rivayetleri esas alsak bile, Hipospadias rahatsızlığına asla Peygamber Sünneti denilemez. Zira, Hz. Peygamber Efendimiz (asm) böyle bir rahatsızlıkla doğmamıştır. Şu halde Hipospadias olarak doğmaya “Peygamber sünneti” demek asla doğru olmaz.
2. Hz. Peygamberin (asm) sünnetli olarak doğduğuna dair sahih hadisin bulunmadığı ifade edilir. Nitekim allamelerden olan İbn Kayyım el-Cevziye bu konuda şunları bildirmektedir:
Hz. Peygamberin (asm) sünnetli olarak doğup doğmadığı konusunda üç görüş vardır:
a) Hz. Peygamberin (asm) sünnetli olarak doğduğunu savunan görüş.
Âlimler, bu hadisin sahih olmadığını belirtmişlerdir. Ayrıca, Hz. Peygamberin (asm) mümtaz sıfatlarından biri olarak lanse edilen bu husus, bir fazilet değildir. Keza, ilk sünnet olan Hz. İbrahim’dir. Bu işte başka hikmetlerin yanında buna sabır göstermek suretiyle bir fazilet kazanmak söz konusudur. Hz. Peygamberin (asm) Ceddi İbrahim’in kazandığı faziletin gerisinde kalması düşünülemez. Bu sebeple, bu görüş isabetli değildir. (bk. Tuhfetu’l-Mevlud, s. 205-206)
b) İkinci bir görüşe göre, Meleklerin Hz. Peygamberin (asm) göğsünü açtıkları sırada, Hz. Cebrail de onu sünnet etmiştir.
Bu görüş de doğru değildir. Çünkü göğsün / kalbin açılmasından bahseden birçok hadis vardır ki, bunların hiçbirinde “sünnet olma” olayından söz edilmemektedir. Bunun için bu rivayet “şaz ve garip” olarak değerlendirilmiştir. (bk. Tuhfetu’l-Mevlud, s. 206)
c) Üçüncü bir görüşe göre, Hz. Peygamber (asm) diğer normal insanlar gibi sünnetsiz doğmuştur ve cahiliye döneminden beri Araplar arasında cari bir âdete binaen, dedesi Abdulmuttalib tarafından doğumunun yedinci gününde sünnet edilmiştir. Ve bu görüş en doğrusudur. (bk. age.)
Demek ki, Hipospadias denilen ve hastalıklı bir durumu ifade eden bu konuya "Peygamber Sünneti" demek asla doğru olmaz. Ancak hiçbir rahatsızlığı olmadan tam sünnetli olarak doğan bir çocuk olursa, buna Peygamber Sünneti demenin sakıncası olmaz.
Doktorlar ve anne-babalar bu durumu ve aradaki farkı dikkate alarak konuşmaları gerekir.
Doğuştan sünnetli olmanın hükmü nedir?
Soru Detayı
- Oğlum için doğuştan sünnetli diyolar. Böyle bir şeyin İslamda yeri nedir ne ifade eder?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Bazı kimselerde bu gibi durumlar olmaktadır. Peygamber Efendimiz (asm) de doğuştan sünnetli idi. Bu durum Allah'ın bir takdiri bir lütfudur. Ancak bu durum kişiye herhangi bir fazilet katmaz. İnsan ancak amellerinin karşılığını görecektir.
İnsan doğuştan sünnetli olamaz mı?
Soru Detayı
- İnsanın sünnetli olarak doğması mümkün değil deniyor. Bu nedenle Peygamberimizin sünnetli doğmadığı söyleniyor.
- Bu ne kadar doğru?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Rivayete göre, peygamberlerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı on-on yedi kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir.
Bunlar, Âdem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (a.s)'dır.
Şiirin sonu "Hatem"le biter ki maksat Hz. Peygamber Efendimiz (asm)'dir.
Hz. Peygamber (asm)'in sünnetli doğduğuna dair: bk. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, II, 400; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1972, I, 59.
Bazı rivayetlere göre ise, doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir.
Sünnetli şekilde doğmak mümkündür. Nitekim günümüzde de bu vakalar sıkça görülmektedir.
Hazreti Adem (a.s) sünnetli olarak mı yaratıldı? Sünnetli doğan peygamber var mıdır?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Rivayete göre, peygamberlerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı on-on yedi kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir.
Bunlar Adem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (as)'dır. Şiirin sonu "Hatem"le biter ki maksat Hz. Peygamber (asm)'dir.
Hz. Peygamber (asm)'in sünnetli doğduğuna dair bk. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, II/400; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1972, I/59).
Bazı rivayetlere göre ise Peygamberimizin (asm) doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir.
Sünnetli şekilde doğmak mümkündür; nitekim günümüzde de bu vakalar sıkça görülmektedir.
Küçük Yaşta Sünnet Olamayan veya Sonradan Müslüman Olan Yetişkin Erkeklerin Sünnet Olması Gereli Midir?
Erkeklerin sünnet olması (hıtân), İslam’ın şiarlarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sünnet olmayı fıtrat gereği yapılan işler arasında zikretmiştir
(Buhârî, Libâs, 63, 64; İstizân, 51; Müslim, Tahâre, 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 178).
İslam âlimlerinin çoğunluğu, sünnet olmanın vacip olduğunu söylerken Hanefiler bunun meşru bir mazeret olmadıkça terk edilmemesi gereken bir sünnet-i müekkede olduğunu vurgulamışlardır.
Bu itibarla sonradan Müslüman olan ya da küçükken sünnet olamamış bir kimsenin sünnet olması gereklidir. Ancak sünnet olmak İslam’ın şiarı olmakla birlikte, İslam’a girmek için bir ön şart değildir. Bu sebeple geç yaşta sünnet olmak kişiye bedensel ve ruhsal açıdan sıkıntı verecekse ya da sağlık açısından sakıncalar doğuracaksa kişi sünnet olmayabilir
(Serahsî, Mebsût, X, 156; Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebîr, XIII, 430-432; Karâfî, ez-Zahîre, XIII, 280; İbn Kudâme, Muğnî, I, 115; İbn Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr, VI, 751).
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
