MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üyeler» Toplam Üyeler 27
Son Üye» Son Üye Fahriye
Toplam Konular» Toplam Konular 19,598
Toplam Yorumlar» Toplam Yorumlar 21,487

Detaylı İstatistikler Detaylı İstatistikler

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)




Friedrich Soennecken Kimdir?

(Dröschede (şimdiki ismi ile  Iserlohn şehirinde) 'de 20 Eylül 1848 doğdu ;2 Temmuz 1919 da Bonn  da vefat etdi) Friedrich Soennecken bir Alman  girişimci, mucit ve tasarımcı işadamıdir. Ofis malzemeleri mucidi  ve üreticisi Soennecken  firmasinin ve markasinin kurucusu ve Dairesel yazı tipi  geliştirdi onu yazmak icinde kendi icadi dolmakaleminin mucididir. Bugün Iserlohn'da, Poppelsdorf Friedrich Soennecken Okulu'na ismi verildi ve birde Bonn  Tannenbusch'un bir yol adında  sokak  adında ismi verildi.
Yaşam ve çalışma
Soenneckens Yazil malzemleri katalogu . Bon üniverisninin yaninda Preuss da Şirketi ni kurdu. Şirketi Devlet Ödülü'nü aldi 1895.

Kağıt Delgi Zımbasının Mucidi - Soennecken-Locher  

Soennecken ailesinin türbesi Poppelsdorf'da

Soennecken, 1848'de bir demircinin oğlu olarak dünyaya geldi. 27 Mayıs 1875'de Remscheid'de bir ticaret şirketi olan Soennecken Verlag'ı kurdu. Yazı yazma ve yazma konusundaki buluş ve gelişmeleri ile şirket çok iyi gelişti. 19 Ekim 1876'da Bonn Üniversitesi'ne Poppelsdorf'a olan yakınlığından dolayı şirketiyle birlikte çalıştı.

Burada, 1877 yılında Luisenstraße'de İngiltere'den ithalatı önlemek için papur üretimi başladı. 1884'te Kirschallee ile Jagdweg arasında üç katlı bir binanın yapıldığı bir bölgeye taşındı. Genişletme nedeniyle, çalışma alanı 1887'de genişletilecekti. 1883'te genç girişimci 40 kişiyi istihdam etti. Soennecken'in ilk dünya çapındaki başarısı, yeni bir tip nib tasarımı olan dolma kalemli yuvarlak kalem ile geldi.

O zamanlar başlangıçta İngiltere'den gelen Spitzfedern (Schwellzugfedern) ile yazılmıştı. Soennecken başlangıçta orada dolma kalem uçları yapmış ve daha sonra Poppelsdorf'da üretime başlamıştır. satış oluşturmak amacıyla, Soennecken bile Fransız Ronde yazı  Rundschrift (Dairesel Yazı )  üzerine dolma kalem uçları, geliştirmiş, [2] Schwellschrift daha  kolay el tutumuyla yazmayi kolaylaştıran yaziyi icad ederek öğrenmeyi daha kolay hale getirdi. Özellikle okul yazarlığına başlayanlar için kolaylık sağlandı. Yayınevi, öğretim ve egzersiz kitapları, bülten yayınladı. Birkaç dilde göründüler ve paralel olarak dağıttıkları Rundschriftfedern için aynı saatte reklam verdiler.

Soennecken, 1886'da piyasaya "mektup klasörü" olarak getirdiği dosya klasörünün mucidi olarak kabul edilmektedir. tamamlayıcı iyiliği olarak o 14 Kasım 1886 bağlayıcı için yaptığı kağıt zımba patent (patent başvurusu için "geçici bir araya harflerin tacking için aparat") idi (daha sonra slogan: Küçük veya büyük - muhteşem yumruk). 1890'da transfer takvimi geliştirdi, 1903 halka bağlayıcı. 3 Ekim 1896'da Poppelsdorf'da yeni bir bina açıldı. "Phoenix" adlı ilk taşınabilir Locher zaten onun Leitz klasörünün adını 1871 yılında geliştirdiği Stuttgart firması Louis Leitz tarafından 1901 yılında satıldı. 19 Şubat 1898'de mobilya üretimi için bir bina açıldı. 1903/1904'ten bu yana Soennecken raflar ve büro dolapları üretti, 1905'de "Soennecken" ticari marka olarak tescillendi. 1910'da Brüksel'deki 1910 Dünya Fuarı'ndaki buluşlarıyla ödüllendirildi. Şirketi dünya şirketi oldu. Berlin, Leipzig, Amsterdam, Anvers ve Paris Avustralya ve Hindistan'a 72.000 paketleri içinde ihracat evlere 1.000 çalışanı yardımıyla 1913 yalnız Soennecken gönderilen.

Oğlu Alfred Soennecken (24 Ocak 1881'de Bonn'da doğan Oğlu da 19 Temmuz 1954 öldü) fabrikada 1911'den beri aktifti. 1911, Poppelsdorf'da beş katlı bir karargah tamamlandı. 1911 Wilhelm Hammerschmidt Rudolf Hammerschmidt oğlu evlendi Friedrich Soenneckens kızı Karoline (* 8 Haziran 1883, 1972 †). 1919 şirket Soennecken içinde babasının ölümünden sonra Alfred Soennecken devam etti, 1973 yılında iflas etti, ancak Overath "toplu alım Derneği Alman ofis malzemesi perakendecisi" iflas şirketi "Soennecken eG" den edinilen altında ofis ürünlerini sattı. 2007 yılının Soennecken eG içinde değiştirildi 1999 yılında üretilen Soennecken eG ve ofis Actuell eG arasındaki birleşmeden Branion eG.

Friedrich Soennecken 2 Temmuz 1919 tarihinde öldü ve Bonn Poppelsdorf mezarlığında aile kabrine defnedildi.
Diğer buluşlar ve gelişmeler

   Bir çırak olarak: İnkwell stabilite için ahşap bloklu
   1860: Döngüsel senaryonun geliştirilmesi, bugünün el yazısının modeli
   1877: Seyahat kopyası basinci
   Okullarda kullanılan kalem III, okullarda kullanım için
   1889: Kaliteli, asite dirençli altın pırlantalı dolma kalem
   1890: Umlegkalender
   1903: Ring bağlayıcı, sembolik Soennecken logosunun parçası

Ödüller

   Bonn Üniversitesi'nden ölümünden sonra fahri doktorası (Dr. med.) verildi

Bu ve bu

1888 yılında Friedrich Nietzsche bir arkadaşına şunları yazdı: "... Bu kagida ilk yazdığım yazıyı Almanya'dan: Soenneckens Rundfeder Dolmakalemi ile ilk yazan benin herhalde.

   Dairesel yazı tipi. Bonn 1876.


---------------------

Friedrich Soennecken (* 20. September 1848 in Dröschede (heute Stadt Iserlohn); † 2. Juli 1919 in Bonn) war ein deutscher Kaufmann, Unternehmer, Erfinder und Grafiker. Er war der Gründer des Büromittelherstellers Soennecken und entwickelte die Rundschrift mit Rundschriftfedern (Gleichzugfedern). Nach ihm wurden eine Straße in Iserlohn, die Friedrich-Soennecken-Schule in Poppelsdorf und eine Straße in Tannenbusch, heute beides Stadtteile von Bonn, benannt.
Leben und Werk
Soenneckens Schreibwarenkatalog, der mit dem Kgl. Preuß. Staatspreis für sein Unternehmen wirbt, 1895
früher Soennecken-Locher
Mausoleum der Familie Soennecken in Poppelsdorf

Soennecken kam 1848 als Sohn eines Schmiedes zur Welt. Am 27. Mai 1875 gründete er den F. Soennecken Verlag, einen Handelsbetrieb in Remscheid. Durch seine Erfindungen und Entwicklungen rund um Schrift und Schreiben entwickelte sich die Firma sehr gut. Am 19. Oktober 1876 zog er mit seiner Firma, auch wegen der Nähe zur Universität Bonn, nach Poppelsdorf.

Hier begann 1877 in der Luisenstraße die Produktion der Schreibfedern, um Importe aus Großbritannien zu vermeiden.[1] 1884 zog er auf ein Gelände zwischen Kirschallee und Jagdweg, wo ein dreigeschossiger Bau entstand. Expansionsbedingt war 1887 die Betriebsfläche zu erweitern. 1883 beschäftigte der junge Unternehmer 40 Mitarbeiter. Der erste weltweite Erfolg gelang Soennecken mit dem Entwurf einer neuen Art von Schreibfeder, die Rundschriftfeder für Füllfederhalter.

Zu jener Zeit wurde mit Spitzfedern (Schwellzugfedern) geschrieben, die ursprünglich aus England kamen. Soennecken ließ anfangs seine Federn dort herstellen und begann später mit der Produktion in Poppelsdorf. Um Absatz zu schaffen, entwickelte Soennecken selbst die zu den Federn passende, auf der französischen Ronde-Schrift aufbauende Rundschrift,[2] eine Schreibschrift, die durch eine erleichterte Handhaltung einfacher zu erlernen war als die Schwellschrift. Besonders für Schreibanfänger in der Schule wurde das Schreiben erleichtert. Sein Verlag gab Lehr- und Übungshefte heraus, die Rundschreibhefte. Sie erschienen in mehreren Sprachen und warben gleichzeitig für die Rundschriftfedern, die er parallel vertrieb.

Soennecken gilt als Erfinder des Aktenordners, den er 1886 als „Briefordner“ auf den Markt brachte. Als Komplementärgut ließ er sich am 14. November 1886 seinen Papierlocher für Sammelmappen („Apparat zum zeitweisen Zusammenheften von Briefen“ bei Patentanmeldung) patentieren (späterer Werbeslogan: Klein oder groß - lochen famos!). 1890 entwickelte er einen Umlegekalender, 1903 Ringbücher. Am 3. Oktober 1896 wurde ein neues Betriebsgelände in Poppelsdorf eingeweiht. Der erste tragbare Locher mit Namen „Phoenix“ wurde 1901 von der Stuttgarter Firma Louis Leitz verkauft, die 1871 bereits den nach ihr benannten Leitz-Ordner entwickelt hatte. Am 19. Februar 1898 wurde ein Gebäude für die Möbelfabrikation eingeweiht. Seit 1903/1904 stellte Soennecken auch Regale und Büroschränke her, 1905 wurde „Soennecken“ als Markenzeichen eingetragen. 1910 wurde er für seine Erfindungen auf der Weltausstellung 1910 in Brüssel ausgezeichnet. Sein Unternehmen entwickelte sich zur Weltfirma. Allein im Jahr 1913 versandte Soennecken mit Hilfe von 1.000 Mitarbeitern über seine Exporthäuser in Berlin, Leipzig, Amsterdam, Antwerpen und Paris 72.000 Pakete bis nach Australien und Indien.

Sein Sohn Alfred Soennecken (* 24. Januar 1881 in Bonn; † 19. Juli 1954) war seit 1911 im Werk tätig. 1911 wurde ein fünfgeschossiger Firmensitz in Poppelsdorf fertiggestellt. Friedrich Soenneckens Tochter Karoline (* 8. Juni 1883; † 1972) heiratete 1911 Wilhelm Hammerschmidt, den Sohn von Rudolf Hammerschmidt. Die von Alfred Soennecken nach dem Tod des Vaters 1919 weitergeführte Firma Soennecken ging 1973 in Konkurs, doch die „Großeinkaufsvereinigung deutscher Bürobedarfshändler“ in Overath vertrieb ihre Büroprodukte unter der aus dem Konkurs übernommenen Firma „Soennecken eG“. Aus der Fusion zwischen der Soennecken eG und der Büro Actuell eG ging 1999 die BRANION eG hervor, die 2007 in Soennecken eG umfirmierte.

Friedrich Soennecken starb am 2. Juli 1919, er wurde im familieneigenen Mausoleum auf dem Poppelsdorfer Friedhof in Bonn beigesetzt.
Weitere Erfindungen und Entwicklungen

   als Lehrling: Tintengefäß mit Holzklotz zur Stabilität
   1860: Entwicklung der Rundschrift, Vorbild unserer heutigen Schreibschrift
   1877: Reisekopierpresse
   Schulfeder III, zum Gebrauch in Schulen
   1889: Füllfederhalter mit hochwertiger, säurebeständiger Goldfeder
   1890: Umlegkalender
   1903: Ringbuch, symbolisch Teil des Logo Soennecken

Auszeichnungen

   posthume Ehrendoktorwürde der Universität Bonn (Dr. med. h. c.)

Dies und das

1888 schrieb Friedrich Nietzsche an einen Freund: „... dies Papier habe ich entdeckt, das erste, auf dem ich schreiben kann. Insgleichen Feder, diese aber aus Deutschland: Soenneckens Rundschriftfeder.“
Schriften

   Die Rundschrift. Bonn 1876.
   Das deutsche Schriftwesen und die Notwendigkeit seiner Reform. Bonn/Leipzig 1881.
   Fraktur oder Antiqua im ersten Unterricht? Vortrag von Friedrich Sonnecken, gehalten in Bonn 1913. Bonn (u.a.) 1913.
   —, Richard Döring: Die Verwendungsmöglichkeiten der Kriegsbeschädigten im Handel. Zwei Vorträge, gehalten auf der Tagung der Kriegsbeschädigten. Fürsorge, 23. bis 25. August (1916) in Köln. Hamburg 1916.
   Die Aufschrift am Reichstagsgebäude „Dem deutschen Volke“. Eine Schriftstudie. München 1920, DNB.




Naim Süleymanoğlu kimdir?

Naim Süleymanoğlu (Bulgaristan'da değiştirilen adı: Naum Sulejmanow 23 Ocak 1967;, Kırcaali - 18 Kasım 2017, İstanbul), Bulgaristan Türkü halterci. Bütün otoritelere göre tüm zamanların en iyi haltercisidir.[1][2][3][4] Lakabı, yapıca ufak tefek ancak çok güçlü olması nedeniyle Cep Herkülü'dür.

Olimpiyat ve dünya şampiyonu eski milli halterci Naim Süleymanoğlu, tedavi gördüğü hastanede 50 yaşında hayatını kaybetti. Olimpiyat ve dünya şampiyonu eski milli halterci Naim Süleymanoğlu, kimdir? Aslen nereli ve kaç yaşındadır? İşte, Naim Süleymanoğlu'nun detaylı biyografisi...

Naim Süleymanoğlu, 23 Ocak 1967'de Bulgaristan'da doğdu.

Naim Süleymanoğlu haltere 1977 yılında başladı.

15 yaşında iken Brezilya'da düzenlenen dünya gençler halter şampiyonasında 52 kiloda iki altın madalya alarak şampiyon oldu. Aynı dönemde silkme kategorisinde vücut ağırlığının üç katını kaldıran ikinci halterci olarak tarihe geçmiştir. On altı yaşında rekor kırarak yine şampiyon oldu. Böylece halter tarihinde en genç dünya rekortmeni ünvanını aldı.

1983 yılında Viyana'da yapılan turnuvada, 56 kiloda dünya rekorlarını sırası ile koparmada 130.5, silkmede 165 ve toplamda da 295 kilo olarak kırdı. Daha sonra bu rekorlarını yine kendisi kırdı. 1986 yılında dünya şampiyonasında 60 kilo kategorisinden katıldı ve toplamdaki rekorunu 335 kiloya çıkararak dünya şampiyonu oldu. 1988 Seul Olimpiyatları'da ise yine 60 kilo kategorisinde muhteşem rekorlar kırdı. (Toplam: 342,5 kg) Naim Süleymanoğlu'nun Seul'daki muhteşem başarısı ile Türkiye'ye olimpiyatlarda güreş dışında ilk altın madalya kazandıran sporcu oldu.

1984, 1985 ve 1986'da dünyada, yılın haltercisi seçildi. 1984 Los Angles Olimpiyatları'na, Bulgaristan'ın da Sovyetler Birliği'nin yanında boykota katılması nedeniyle katılamayan Süleymanoğlu, ülkesindeki baskılardan kurtulmak için, 1986 senesinde, Melbourne, Avustralya'da düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası'nda bir süre ortadan kaybolan ve daha sonra 11 Aralık'ta ortaya çıktığında, Türk Büyükelçiliği'ne sığınarak, Türkiye'de yaşama, ve Türk Milli Takımı adına karşılaşmalara çıkma telebinde bulunan sporcu, talebinin kabul edilmesinin ardından, Naim Süleymanoğlu adını aldı.

1992 Barcelona Olimpiyatları'nda, rakiplerine karşı ezici üstünlük sağlayarak, yurda altın madalyayla dönen Naim Süleymanoğlu, yine o sene, Uluslararası Halter Basın Komisyonu tarafından "Dünyanın En İyi Sporcusu" seçildi. 1993 Dünya Şampiyonasında, 3 altın madalya kazanmasının yanı sıra, 2 de dünya rekoru kıran halterci, 1994'te Bulgaristan'da yapılan, Avrupa Halter Şampiyonası'nda da, sadece üç kaldırış yaparak, üç dünya rekoru kırdı.

Çin'de yapılan dünya şampiyonasında sakatlığı devam ediyordu ve 3 altın madalya kazandı. Naim Süleymanoğlu, Uluslararası Halter Federasyonu'nun Aralık 2000'de Atina'da toplanan kongresinde asbaşkanlığa seçildi.

NAİM SÜLEYMANOĞLU'NUN BAŞARILARI!
İlk dünya rekorunu kırdığında sadece 15 yaşındaydı.
1984, 1985 ve 1986 yıllarında dünyada 'yılın haltercisi' seçildi.
1988 Seul, 1992 Barcelona ve 1996 Atlanta Olimpiyatları olmak üzere üç kez olimpiyat şampiyonu oldu.
8 Kez dünya şampiyonu oldu, 46 dünya rekoru kırdı.
Kendi kilosunun üç katından fazla kaldırarak, 'efsane' oldu.
Spor otoritelerine göre 'tüm zamanların en iyi haltercisi.
1988 yılında Time dergisine kapak oldu.
60 kg'de koparmada 200 kg kaldırarak dünya rekoru kırdı.
1988 yılında Seul olimpiyatlarında 9 dünya 6 Olimpiyat rekoru kırarak büyük bir zafer kazanmıştır.
Türkiyeye Olimpiyatlarda güreş dışında ilk altın madalyasını kazandıran sporcudur.
1992 yılında Uluslararası Halter Basın Komisyonu tarafından "Dünyanın En İyi Sporcusu" seçildi.

NAİM SÜLEYMANOĞLU'NUN TÜM ŞAMPİYONLUKLARI!

1)OLİMPİYAT OYUNLARINDAKİ ŞAMPİYONLUKLARI

1988 yılında Seul'da düzenlenen olimpiya'ta Türkiye adına katıldı ve Türk Hükümeti gerekli izini alabilmek için Bulgaristan'a 1 milyon doar ödedi. Bu olimpiyatlarda Süleymanoğlu 60 kg koparmada sırasıyla 145 kg, 150.5 kg, 152.5 kg, silkmede 175 kg, 188,5 kg, 190 kg, toplamda da 320 kg, 339 kg, 342.5 kg kaldırarak 6 dünya 9 olimpiyat rekoru kırdı. Süleymanoğlu böylece Türkiye'ye güreş dışında olimpiyatlar tarihinde ilk altın madalya kazandıran sporcu oldu.

1992 Barselona Olimpiyatları'nda rakiplerini çok rahat geçerek altın madalyayı kazandı. Aynı sene Uluslararası Halter Basın Komisyonu tarafından "Dünyanın En İyi Sporcusu" seçildi.

2)DÜNYA HALTER ŞAMPİYONASI'NDAKİ ŞAMPİYONLUKLARI

1993 yılında Melbourne'de düzenlenen Dünya Şampiyonasında ise 3 altın madalya kazandır ve 2 de dünya rekoru kırmayı başardı.

1994 yılında İstanbul'da yapılan şampiyonada ilk defa Türk seyircisinin karşısına çıktı. Süleymanoğlu bu şampiyonada sakat olmasına rağmen 3 dünya rekoru kırmayı başarmış bu başarı sayesinde 3 altın madalya kazanmıştır.

1995'de Çin'de düzenlenen dünya şampiyonasında sakatlığı devam etmesine rağmen 3 altın madalya kazanmayı başarmıştır.

3)AVRUPA HALTER ŞAMPİYONASI'NDAKİ ŞAMPİYONLUKLARI

1988 yılında Cardiff'de düzenlenen Avrupa Halter Şampiyonası'nda Türkiye'yi temsil eden Süleymanoğlu, 3 altın madalya kazanmıştır.

1994 senesinde Varşova'da düzenlenen şampiyonada sadece üç kaldırış gerçekleştirdi ve burada 3 dünya rekoru kırmıştır.  1995 yılında Avrupa Halter Şampiyonası'nda sakat olmasına rağmen 1 altın ve 2 gümüş madalya kazanmıştır.

Toplam 46 kere dünya rekoru kıran Naim Süleymanoğlu, son zamanlarda karaciğer yetmezliği hastalığı ile uğraşmaktadır.

Olimpiyat ve dünya şampiyonu eski milli halterci Naim Süleymanoğlu, tedavi gördüğü hastanede 50 yaşında yaşamını yitirdi.Siroza bağlı karaciğer yetmezliğine bağlı olarak 28 Eylül'den bu yana Memorial Ataşehir Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'nde tedavi gören ve 6 Ekim'de de Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli Merkezi Başkanı Prof. Dr. Yalçın Polat ile ekibinin gerçekleştirdiği ameliyatla karaciğer nakli olan Süleymanoğlu, son olarak beyindeki kanama ve buna bağlı artan ödem nedeniyle 11 Kasım'da acil ameliyata alınmıştı.

Halter kariyeri

Haltere 1977'de, henüz 9 yaşındayken başladı. 15 yaşında Brezilya'da düzenlenen Dünya Gençler Halter Şampiyonası'nda iki altın madalya alarak şampiyon oldu. On altı yaşında rekor kırarak yine şampiyon oldu. Böylece halter tarihinde en genç dünya rekortmeni unvanını aldı. Kariyeri boyunca üç Olimpiyat Altın madalyası, yedi Dünya Şampiyonluğu ve altı Avrupa Şampiyonluğu vardır. Tam 46 kere dünya rekoru kırmıştır.1984 yılında (16 yaşındayken), silkme kategorisinde vücut ağırlığının üç katını kaldıran ikinci halterci olarak tarihe geçti.[5]

1983 - 1986 arasında gençlerde 13, büyüklerde 50 olmak üzere tam altmış üç rekor kırarken, yine bu dönemde Dünya ve Avrupa şampiyonalarında 52, 56 ve 60 kilolarda şampiyonluklar yaşadı. 1984, 1985 ve 1986'da dünyada yılın haltercisi seçildi. 1984 Los Angeles Olimpiyatları'na Bulgaristan'ın da Sovyet'lerle boykota katılması nedeniyle katılamadı. Bu dönemde Bulgar Hükümeti'nin Türk isimlerini yasaklaması nedeniyle adı Naum Shalamanov olarak biliniyordu.

Bulgaristan'daki bu baskılardan kurtulmak ve Türkiye adına müsabakalara katılmak için 1986'da Melbourne'de düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası'nda Türkiye Büyükelçiliği'ne sığınarak Türkiye'ye iltica etti. Türkiye'ye ilticasında ve getirilmesinde bizzat Turgut Özal devreye girdi.

Naim Süleymanoğlu 18 Kasım 2017 günü tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmiştir.

Olimpiyat oyunları
1988 Seul

1988 Seul Olimpiyatları'na Türkiye adına katılabilmesi için Türk hükümetince Bulgaristan'a 1 milyon dolar ödenerek gerekli izin alındı. Bu olimpiyatlarda Süleymanoğlu 60 kg koparmada sırasıyla 145 kg, 150.5 kg, 152.5 kg, silkmede 175 kg, 188,5 kg, 190 kg, toplamda da 320 kg, 339 kg, 342.5 kg kaldırarak 6 dünya 9 olimpiyat rekoru kırarak muhteşem bir zafer elde etti ve böylece Türkiye'ye olimpiyatlar tarihinde güreş dışında ilk altın madalya kazandıran sporcu oldu.
1992 Barselona

1992 Barselona Olimpiyatları'nda rakiplerine karşı ezici bir üstünlük sağladı ve altın madalyayı çok rahat kazandı. Aynı yıl Uluslararası Halter Basın Komisyonu tarafından “Dünyanın En İyi Sporcusu” seçildi.
1996 Atlanta

1996 Atlanta Olimpiyatları'nda 64 kiloda 4 dünya rekoru kırarak 3. kez olimpiyatlarda madalya kazanarak tarihe geçti.
2000 Sidney

2000 Sidney Olimpiyatları'nda ise artık 33 yaşında olması ve sakatlığı nedeniyle 3 kaldırışta sıfır çekerek başarı gösteremedi.
Dünya Halter Şampiyonası
1993 Melbourne

1993 Dünya Şampiyonasında ise 3 altın madalya kazanırken 2 de dünya rekoru kırdı.
1994 İstanbul

İstanbul'da yapılan Dünya Halter Şampiyonası'nda ilk kez Türk Seyircisi önüne çıktı. Sakat olmasına rağmen 3 dünya rekoru kırarak üç altın madalya kazandı.

1995 Avrupa halter şampiyonasında yine sakat olmasına rağmen 1 altın, 2 gümüş kazanarak Türkiye’nin takım halinde birinci olmasında önemli katkı sağladı.
1995 Guangzhou

Çin'de yapılan dünya şampiyonasında sakatlığı devam ediyordu ve 3 altın madalya kazandı.
Avrupa Halter Şampiyonası
1988 Cardiff

1988'de Avrupa Halter Şampiyonası'na Türkiye adına katıldı ve üç altın madalya kazandı.
1994 Varşova

1994'te Bulgaristan'da yapılan Avrupa Halter Şampiyonası'nda sadece üç kaldırış yaparak üç dünya rekoru kırdı.

Naim Süleymanoğlu, Uluslararası Halter Federasyonu'nun Aralık 2000'de Atina'da toplanan kongresinde asbaşkanlığa seçildi.
Madalyalar

[Resim: Naim-Suleymanoglu_Kimdir11.jpg]

Başarıları

   İlk dünya rekorunu kırdığında sadece 15 yaşındaydı.
   1984, 1985 ve 1986 yıllarında dünyada 'yılın haltercisi' seçildi.
   1988 Seul, 1992 Barcelona ve 1996 Atlanta Olimpiyatları olmak üzere üç kez olimpiyat şampiyonu oldu.
   8 Kez dünya şampiyonu oldu, 46 dünya rekoru kırdı.
   Kendi kilosunun üç katından fazla kaldırarak, 'efsane' oldu.
   Spor otoritelerine göre 'tüm zamanların en iyi haltercisi.
   1988 yılında Time dergisine kapak oldu.
   1988 Seul olimpiyatlarında 60 kg’de silkmede 190 kg kaldırarak dünya rekoru kırdı.
   1988 yılında Seul olimpiyatlarında 6 dünya 9 Olimpiyat rekoru kırarak büyük bir zafer kazanmıştır.
   Türkiye'ye Olimpiyatlarda güreş dışında ilk altın madalyasını kazandıran sporcudur.
   1992 yılında Uluslararası Halter Basın Komisyonu tarafından “Dünyanın En İyi Sporcusu” seçildi.

Siyasi kariyeri

Naim Süleymanoğlu; 2004 Yerel Seçimlerinde MHP'den Büyükçekmece'nin Kıraç Beldesi belediye başkanlığına, 2007 Genel Seçimlerinde yine MHP'den İstanbul milletvekili adayı olmuştur. Ancak ikisinde de seçilememiştir.
Özel yaşamı

Resmi kayırlarda evli olarak gözükmeyen Naim Süleymanoğlu'nun Bulgaristan'da ve İstanbul'da yaşadığı iki beraberliğinden 4 tane kız çocuğu olup anneleriyle beraber yaşamaktadırlar.[7]
Ölümü
Siroza bağlı karaciğer yetmezliğinden dolayı tedavi gören Süleymanoğlu'na 6 Ekim 2017'de ameliyatla karaciğer nakli yapıldı.[8] Nakil sonrası beyin kanamasına bağlı ödem nedeniyle beyin ameliyatına alınan Süleymanoğlu'nun hayati tehlikesinin devam ettiği açıklandı.[8] O günden itibaren yoğun bakım ünitesinde tedavi gören Naim Süleymanoğlu 18 Kasım 2017 tarihinde vefat etmiş, cenazesi 19 Kasım 2017 pazar günü Fatih Camii'nden kaldırılarak Edirnekapı Şehitliği'nde şair Mehmet Akif Ersoy'un yakınında defnedilmiştir.

Etiketler :
Naim Süleymanoğlu, kimdir?,halterci,halter Şampiyonu,Şampiyon,Cep Herkülü,Naim ,Süleymanoğlu,1988 Seul,1992 Barselona,1996 Atlanta,2000 Sidney,1993 Melbourne,1994 İstanbul,Dünya Halter Şampiyonası,oluimpiyatlar,Avrupa Halter Şampiyonası,


Robert Koch Kimdir ?

Heinrich Hermann Robert Koch (d. 11 Aralık 1843 - ö. 27 Mayıs 1910), Alman hekim. Antraks basili (1877), tüberküloz basili (1882 ve kolera basili'nin (1883) keşfi ve Koch postülatlarını geliştirmesiyle ünlenmiştir.

Tüberküloz konusundaki keşifleri nedeniyle 1905 yılında Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülünü almıştır. Bakteriyolojinin kurucularından biri olarak görülür.

Koch Clausthal, Almanya'da doğmuştur. Göttingen Üniversitesi'nde tıp eğitimi almış, 1866 yılında mezun olmuştur. Daha sonra Frank-Prusya Savaşı'nda görev almış ve Wollstein'de önemli bir tıbbi görevli olmuştur. Çok sınırlı kaynaklarla çalışmış olsa da, bakteriyolojinin kurucularından olmuştur.

Casimir Davaine antraks (şarbon) basilinin inekler arasında doğrudan aktarıldığını ortaya çıkardıktan sonra Koch antraksı daha yakından incelemeye başlamıştır. Bulduğu metotlarla kan örneklerinden basili arıtıp saf kültürler büyütmeyi başardı. Bu çalışması sonucu şarbonun bir konakçı canlı olmadan uzun süre dışarıda yaşayamadığını fakat oluşturduğu endosporların uzun süre varlıklarını sürdürdüğünü buldu. Toprağa karışan bu endosporlar açıklanamayan ani şarbon salgınlarının nedeniydi. Koch buluşlarını 1876'da yayımladı ve 1880'de Berlin'deki Emperyal Sağlık Bürosu'nda bir iş ile ödüllendirildi. 1881'de ateş kullanarak cerrahi aletlerin sterilize edilmesini teşvik etti.

Berlin'de daha önce kullandığı metotları geliştirdi. Onun geliştirdiği yöntemler bugün hâlâ kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin yardımıyla tüberküloza neden olan bakteriyi (Mycobacterium tuberculosis) 1882'de keşfetmiştir. 19. yüzyılın ortalarında tüberküloz her yedi ölümden birinin sorumlusu olan çok ölümcül ve önemli bir hastalıktı. Bu nedenle Koch'un o dönemde yaptığı keşif cidden çok önemlidir ve onu bakteriyolojik araştırma konusunda ünlü Louis Pasteur ile denk kılmıştır.

1883'te Koch bir Fransız araştırma ekibiyle birlikte İskenderiye, Mısır'da kolera üzerine çalışmıştır. Koch koleraya neden olan vibrio bakteriyi saptamış olsa da deneylerle bunu kanıtlamayı becerememiştir. Bakteri daha önce İtalyan anatomist Filippo Pacini tarafından 1854'te izole edilebilmişti fakat bu çalışma o dönemler miasma teorisinin revaçta olması sebebiyle önemsenmemiştir. Koch Pacini'nin çalışmalarından habersizdir ve bağımsız bir keşif yaptı ve sahip olduğu ün ve önem nedeniyle bu buluş kısa sürede yayılmıştır. Yine de bakteri 1965'te resmen Vibrio cholerae Pacini 1854 olarak yeniden adlandırılmıştır.

1885'te Koch Berlin Üniversitesinde hijyen profesörü olmuş, daha sonra 1891'de yeni kurulmuş olan Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü'nün yöneticisi olmuştur. Bu görevden 1904'te istifa etmiş ve dünyayı dolaşarak, Güney Afrika, Hindistan ve Cava'daki hastalıkları incelemiştir.

Ona Nobel Ödülü kazandıran tüberküloz çalışmaları kadar önemli olan bir buluşu da Koch postülatlarıdır. Bu postülatlar bir organizmanın bir hastalığın nedeni olup olmadığı konusundadır. Postülatlara göre bir organizma bir hastalığın nedeni ise;

Hastalığın bilinen tüm vakalarında bulunur.
Hastalıklı konukçudan organizmayı ayırıp saf kültürünü büyütmek mümkündür.
Sağlıklı bir konukçuya verildiğinde, kültürde büyütülmüş bu organizmalar konukçuda hastalığın oluşmasına neden olmalıdır.
Deneysel olarak hastalığın bulaştırıldığı konukçudan organizma tekrar ayrıştırılıp kültürde büyütülebilmelidir.

Her ne kadar öğrencileri onun metotlarıyla difteri, tifo, pnömoni (zatürre), gonore (belsoğukluğu), serebrospinal menenjit, lepra (cüzzam), tetanoz ve frengi hastalıklarından sorumlu organizmaları bulmuş olsalar da, özellikle de tüberkülozu iyileştireceğini düşündüğü etkisiz "tüberkülin" fiyaskosuyla, Koch'un araştırmalarının kalitesi düşmüştür.

Baden-Baden, Almanya'da 27 Mayıs 1910'da ölmüştür.

Koch postülatları


Koch postülatları, bir hastalık ile bir mikrop arasında nedensel ilişki kurmak için gereken dört kriter. İlk kez 1884 yılında Robert Koch ile Friedrich Loeffler tarafından ortaya atılmış olan kriterler, 1890 yılında tekrar gözden geçirilip basılmıştır. Koch, şarbon ve tüberküloz etyolojisini oluştururken bu postülatları uygulamıştır.

Orijinal postülatlar şunlardır:

Mikroorganizma tüm hastalıklı organizmalarda yüksek oranda bulunmalı, sağlıklı organizmalarda ise bulunmamalıdır.
Mikroorganizma hastalıklı organizmadan ayırılıp (izole edilip), saf kültürde büyütülmelidir.
Kültürdeki mikroorganizmalar sağlıklı bir organizmaya nakledildiğinde hastalığa yol açmalıdır.
Aşılanmış, hastalıklı deneysel ev sahibi organizmadan mikroorganizma tekrar ayırılmalı (izole edilmeli) ve orijinal spesifik nedensel ajan (mikroorganizma) ile aynı olduğu tespit edilmelidir.

Bununla birlikte, asemptomatik kolera taşıyıcılarıyla karşılaşınca Koch ilk postülatın ikinci kısmından vazgeçmiştir.[1]. Nitekim asemptomatik taşıyıcılar birçok enfeksiyöz hastalığın, özellikle de HIV, hepatit C ve herpes simpleks gibi virüslerin, yaygın bir özelliğidir.

Koch üçüncü postülattaki kesinlik ifadesini yumuşatmıştır zira bizzat kendisi tüberküloz ve kolerada[2] enfeksiyöz ajana maruz kalan her organizma enfeksiyon edinmemiştir. Enfeksiyon oluşmaması şu sebeplerden olabilir: ev sahibi organizmanın bağışıklık sisteminin istilacı patojeni başarılı bir şekilde geri çevirebilir; kazanılmış bağışıklık; veya genetik bağışıklık.

Bu makale, antik çağlardan günümüze değin kullanılan tıp tekniklerini konu alır. Erken dönem tıbbi gelenekler içerisinde antik Mısır ve Babil'den de bilgiler içermektedir. Yunanların teşhis, prognoz ve ileri düzey tıp etiği hakkında açıklamalara da yer verdiği görülmektedir. Doktorlar tarafından (orijinali değiştirilmiş olsa da) halen kabul gören Hipokrat Yemini, milattan önce 5.yy'da Yunanistan'da yazılmıştır. Orta çağda, antik çağlardan kalan cerrahi uygulamalar geliştirilmiş ve Rogerius Frugardi'nin Cerrahi Pratikler kitabında sistematize edilmiştir. Universitelerde sistematik cerrahi uygulamaların yapılması 1220'li yıllarda İtalya'da başladı. Rönesans döneminde anatomi öğrenimi gelişmiş, mikroskop keşfedilmiştir. Hastalık yapıcı mikrop teorisi, 19.yy'da salgın hastalıkların tedavisine olanak sağlamıştır. Askeri doktorlar travma tedavisi ve cerrahisi üzerine uzmanlaşmıştır. Özellikle 19.yy'da şehirlerin hızla gelişmesiyle hijyen sorunları önlemez hale gelmiş, bu sebeple sosyal sağlık önlemleri alınmıştır. İleri düzey araştırma merkezleri 20.yy'ın başlarında açılmış, genellikle büyük hastaneler ile ilişkilendirilmiştir. 20.yy'ın ortalarında antibiyotik gibi yeni tedavi yöntemlerinin bulunması, 20.yy'ın en önemli gelişmeleri arasına girmiştir. Bu yükseliş, kimya, genetik ve laboratuvar teknolojisinde gelişmelere yol açmış (x-ray gibi) ve modern tıbba ışık tutmuştur. Tıp, ağırlıklı olarak 20.yy'da profesyonelleşmiş, kadınlara tıp alanında hemşirelik (1870'ler) ve Bilim insanlığı (1970'lerden sonra) gibi yeni kariyer yolları açılmıştır. 21.yy ise; birçok bilim dalında ileri düzey araştırmaların yapılması ile ön plana çıkmıştır.

Prehistorik Dönemde Tıp

Bitkilerin tıbbi amaçla tam olarak ilk defa ne zaman kullanıldıklarına dair kanıt yok ancak şaman ve benzeri kastlara mensup kişilerin bitkileri koruyucu ve tedavi edici ilaçlar olarak kullandıkları bilinmektedir.

Bilinen İlk diş hekimliği uygulaması Balochistan'da M.Ö 7,000 sıralarında,başı çakmak taşından yapılan matkaplar ve kirişler ile yapılmıştır.[1]

Bilinen ilk trepanasyon operasyonu M.Ö 5000 sıralarında Ensisheim,Fransa'da yapılmıştır.[2]

Bilinen ilk cerrahi uygulama olan amputasyon M.Ö 4900 sıralarında Buthiers-Bulancour, Fransa'da yapılmıştır.

Mikrobiyoloji

Mikrobiyoloji, mikropları ve "mikro" boyutundaki organizmaları inceleyen bilim dalına verilen isimdir. Mikrobiyoloji bakteriler, virüsler, algler vb. canlıların incelenmesini içerir.

Mikroorganizma denilince bakteriler, virüsler, protozoonlar, mantarlar ve ilkel algler anlaşılır. Mikrobiyoloji bilim dalının faydalı olduğu branşlar, tıp, tarım ve endüstridir.

Tarihçe


Mikrop terimi, bilim dünyasına ilk defa 1878'de Fransız cerrahı Charles Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur. Mikrobiyoloji bilim dalı beş ana kısma ayrılmıştır: Viroloji, bakteriyoloji, protozooloji, algoloji ve mikoloji. Bunlara ilaveten moleküler ve hücresel biyoloji, biyokimya, fizyoloji, ekoloji, botanik ve zoolojiyle de yakından ilgilidir.

Uzun müddet insanlar, çevrelerinin mikroplarla dolu olduğundan habersizdi. Halbuki mikroorganizmalar, onun etrafındaki her yerde, eşyalarında hatta derisinde ve bağırsaklarında milyonlarca bulunuyordu. İlerleyen yüzyıllarda insan bilmeden mikropları işlerinde kullanmaya başladı. Ekmek yapımı, peynir ve sirke imali, boza yapımı bunların başta gelenleridir.

Mikroskobun bulunmasından (1590) 16 asır önce yaşamış olan Marcus Terentius Varro (M.Ö. 116-27), iltihaplı alanlar için, "Buralarda çok küçük hayvanlar ürüyor ki, bunların gözle görülmesi imkansızdır." demiştir. Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in hocası Akşemseddin de, "Hastalık insandan insana veya topraktan insana gözle görülemeyen canlı tohumlar vasıtasıyla iletilir." demiştir. Mikroplar hakkında ilk kayıt, Robert Hooke'un Mikrographa eserindedir. 1665'te basılan bu eserde bir küf mantarının sporları ve birçok küçük deniz kabuklusunun kabukları anlatılmıştı. Antonie van Leeuwenhoek ise kendi yaptığı mikroskoplarla 1674'te protozoonları ve 1676'da bakterileri görmeyi başardı.

Mikrobiyolojinin kurulması, Pasteur ve Koch: Fransız kimyacısı Louis Pasteur, mikrobiyolojinin kurucusu olarak kabul edilir. Pasteur alkollü içki imalatında ortaya çıkan fermentasyonun mayalar tarafından yapıldığını söyledi (1856).

Pasteur'ün mayalar üzerindeki bu açıklamasından sonra 1867'de İngiliz cerrahı Joseph Lister, antiseptik solüsyonları infeksiyonlara karşı koruyucu olarak kullanmaya başladı. Otoklav denilen mikropsuzlaştırma (Sterilizasyon) aracının Pasteur'ün çalışma arkadaşlarından Charles Chamberland tarafından bulunmasıyla sterilizasyon işlemi laboratuvar ve ameliyathanelerde devamlı kullanılmaya başladı.

1877'de Prusya'da adı duyulmamış bir kasaba hekimi olan Robert Koch, belli bir bakterinin (Bacillus anthracis) şarbon etkeni olduğunu ispat etti. Pasteur bir adım daha ileri giderek, laboratuvar şartlarında mikropların hastalandırıcılık özelliklerini azaltmayı başardı.

Koch'un ikinci büyük başarısı, 1882'de kendi adıyla anılan verem basilini bulmasıdır. 1885'te ise Pasteur Fransız Bilimler Akademisine sunduğu bildiride, kuduza karşı aşıyı bulduğunu açıkladı.

Tıbbi Bakteriyolojinin gelişimi

Pasteur ve Koch'un çalışmasından sonra, bu bilgilerin ışığında birçok hastalık, bakterilerin mevcudiyetine bağlandı. Koch'un asistanlarından ve aynı zamanda da bir askeri cerrah olan Friedrich Loeffler kendi adıyla anılan Difteri basilini buldu (1884). Emil von Behring ise, difteri toksinine karşı bağışıklanmış hayvanların serumlarını vererek insanlarda difterinin hafifletilebileceğini söyledi. 1893'te Alexander Yersin, Hong Kong'da veba etkenini izole etmeyi başardı. Yersin'in bu buluşuna paralel olarak veba mikrobu Koch'un Japon asistanlarından Shibasaburo Kitasato tarafından da bulunmuştu. Kitasato 1889'da tetanus amilinin bir anaerobik sporlu ve toksin imal edici bir mikrop olan Clostridium tetani tarafından husule getirildiğini açıkladı. Zamanla bakteriler ve yaptıkları hastalıkların listesi giderek genişledi.

Topraktaki bakteriler

Bakteriler yalnızca hastalık yapan varlıklar olarak ele alınmamalıdır. Tabiatta birçok yerde bakteriler çok önemli bir denge rolü oynamaktadır. 1878'de iki Fransız bilim adamı Théophile Schloesing ve Achille Mantz, topraktaki nitrat bileşiklerinden amonyak imalinin basit bir kimyasal reaksiyon olmayıp, olayın bazı mikroorganizmalarca yapıldığını açıkladılar. Bu olayı yapan bakterileri 1890'da bir Rus bilim adamı Sergei Winogradsky buldu. Bu tip bakteriler enerji ihtiyaçlarını karşılamada organik maddeleri kullanamazlar, ancak bu iş için amonyağın oksitlenmesiyle ortaya çıkan enerjiyi kullanırlar. Vücut maddelerinin yapımı için gereken karbonu karbondioksitten alırlar. Bu iki özellikleri dolayısıyla bunlara kemoototrof (kimyevi yolla kendi kendine beslenen) denmiştir. Aynı Rus bilim adamının bir diğer açıklaması bazı anaerobik (oksijene ihtiyacı olmayan) bakterilerin toprakta serbest bulunduğu ve atmosferdeki azotu, bitkilerin kullanabileceği hale getirdiği şeklindeydi.

1901'de toprakta baklagiller cinsi bitkilerin köklerinde yaşayan Rhizobium türünde bakteriler keşfedildi. Bunlar, kökünde bulundukları bitkinin faydasına olarak, havadaki azotu tespit edici özelliğe sahiptir.
Viroloji

1884'te Fransız bakteriyoloğu Charles Chamberland bakterilerin geçişine izin vermeyen porselen bir filtre imal etti. Bu filtre bakteriden arınmış su elde etmede kullanılıyordu. 1892'de Rus bilim adamı Dimitri Ivanovsky tütün mozaik hastalığının etkeninin bu süzgeçten geçebildiğini gösterdi. Bu süzgeçlerden geçen mikroorganizmalara filtrabl (filtreden geçebilen) virüsler adı verildi.

1900'de Amerikalı bilim adamı Walter Reed'in bazı filtrabl virüslerin belli bir hastalığı yaptığını (bu hastalık Sarı Humma'dır) göstermesi kendine haklı bir şöhret sağladı. Aynı şekilde bakteriden arındırılmış filtratların (süzülmüş sıvıların) hayvanlarda tümör ortaya çıkmasında rol oynadığı ilk olarak Vilhelm Ellerman ve Oluf Bang (1908 Danimarka) daha sonra da Peyton Rous (1911 ABD) tarafından açıklandı. Virüslerin bakteriler içinde de gelişebildikleri 1915'te Frederick Twort tarafından bildirildi. Bu virüslere Bakteriyofajlar denildi.

Tütün mozaik virüsünün kristalizasyonla saflaştırılıp, elde edilmesi (1935), virüslerin birer mikrop olmaktan ziyade, birer kimyevi molekül olduğu fikrini ortaya çıkardı. 1937'de virüslerin nukleoprotein yapısında oldukları İngiliz araştırmacılar F.C. Bawden ve N.W. Pirie'in ekibince bildirildi. Elektron mikroskobunun bilim dünyasına sunulmasını takiben virüslerin fotoğrafları çekilebildi ve incelemeler sonucu hücresel yapıya sahip olmadıkları anlaşıldı.

Yine elektron mikroskobunun ve moleküler biyolojinin gelişmesi büyük virüs veya küçük bakteri denilebilecek küçük mikroorganizmaların varlığını gösterdi. Bunlara riketsia denildi. Riketsialar tifüs, akdeniz benekli ateşi, kayalık dağlar benekli humması ve diğer bazı hastalıkları yaparlar.

Protozooloji
On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Almanya'da C.G. Ehrenberg, protozooloji dalını bilim dünyasına takdim etti. O protozoonların hayvanlardaki her organ sistemine (çok çok küçültülmüş olarak) sahip olan canlılar olduğunu düşünmüştü. 19. yüzyılın ortalarında Alman bilim adamı Karl von Siebold protozoonların tek hücreli canlılar olduğunu ortaya koydu. Günümüzde protozonların şark çıbanı, kala-azar, sıtma gibi hastalıkları yaptığı bilinmektedir.

AUF DEUTSCH

Heinrich Hermann Robert Koch (* 11. Dezember 1843 in Clausthal; † 27. Mai 1910 in Baden-Baden) war ein deutscher Mediziner, Mikrobiologe und Hygieniker. Koch gelang es 1876, den Erreger des Milzbrands (Bacillus anthracis) außerhalb des Organismus zu kultivieren und dessen Lebenszyklus zu beschreiben. Dadurch wurde zum ersten Mal lückenlos die Rolle eines Krankheitserregers beim Entstehen einer Krankheit beschrieben. 1882 entdeckte er den Erreger der Tuberkulose (Mycobacterium tuberculosis) und entwickelte später das vermeintliche Heilmittel Tuberkulin. 1905 erhielt er den Nobelpreis für Physiologie oder Medizin. Robert Koch ist damit – neben seinem Kollegen Louis Pasteur in Paris – zum Begründer der modernen Bakteriologie und Mikrobiologie geworden. Er hat grundlegende Beiträge zur Infektionslehre sowie zum Aufbau der Tropenmedizin in Deutschland geleistet.

Kindheit und Ausbildung
In diesem Haus am Kronenplatz in Clausthal verbrachte Robert Koch seine Jugendzeit

Robert Koch wurde 1843 als drittes von insgesamt 13 Kindern des Steigers und späteren Geheimen Bergrats Hermann Koch (1814–1877) und dessen Ehefrau Mathilde (geb. Biewend, 1818–1871) in Clausthal geboren. Von den Kindern überlebten neun Jungen und zwei Mädchen die Säuglingszeit. Roberts Vater wurde schnell befördert und führte ab 1853 die Aufsicht über den gesamten Bergbau des Oberharzes. Robert Koch brachte sich als Vierjähriger selbst das Lesen und Schreiben bei. Er schaute es sich von seinen älteren Brüdern ab.[1] Ab 1848 wurde er von einem Privatlehrer unterrichtet. Im Alter von sieben Jahren wechselte er auf das humanistische Gymnasium in der Clausthaler Graupenstraße, welches er bis zum Abitur 1862 besuchte.[2]

Großvater Heinrich Andreas Biewend, der Vater von Kochs Mutter, und dessen Sohn Eduard machten Robert Koch mit dem Mikroskop vertraut und führte ihn in die damals noch neue Fotografie ein.

Ab 1862 studierte Robert Koch Philologie in Göttingen, entschied sich aber noch im ersten Semester für Medizin. Unter anderem hörte er Physik bei Wilhelm Weber und Chemie bei Friedrich Wöhler. In der Medizin wurden der Anatom Jakob Henle, der Physiologe Georg Meissner und der Kliniker Karl Ewald Hasse zu seinen prägenden Lehrern. 1866 schloss er das Studium mit der Promotion ab. Vor Ablegung des Staatsexamens studierte er noch für kurze Zeit bei Rudolf Virchow in Berlin. Zur allgemeinen Überraschung von Freunden und Bekannten gab er im Mai 1866 bekannt, dass er sich mit Emmy Fraatz verlobt hatte. Die beiden heirateten im folgenden Jahr.
Karriere
Das „Koch-Haus“ in Niemegk, 2006

Es folgten ärztliche Tätigkeiten am Allgemeinen Krankenhaus in Hamburg, dann bis 1868 an der Landesheil- und Pflegeanstalt (heute Nervenklinik) sowie als Landarzt in Langenhagen bei Hannover. Danach wechselte er als Landarzt nach Niemegk (Mark Brandenburg, nahe Potsdam) sowie nach Rakwitz bei Posen.

Im Deutsch-Französischen Krieg von 1870/71 meldete sich Koch freiwillig zum Sanitätsdienst und kümmerte sich vor allem um Typhus- und Ruhrkranke. Daraus zurückgekehrt legte er 1872 das Physikatsexamen – Voraussetzung für die Arbeit als Amtsarzt – ab und wurde im gleichen Jahr zum Kreisphysikus des Kreises Bomst mit Praxis in Wollstein (Provinz Posen) ernannt. In dieser Funktion musste er Gutachten erstellen, Gerichtssachen erledigen, war für das kommunale Krankenhaus zuständig und arbeitete als Armenarzt. Daneben führte er eine Privatpraxis. Die knappe Freizeit verbrachte er mit bakteriologischer Forschung. Zu Versuchszwecken hielt er sich zahlreiche Haustiere, wie Kaninchen, Meerschweinchen und zuletzt sogar zwei Affen.

Dank seiner Arbeiten über die Entstehung des Milzbrands und der Wundinfektionen wurde Koch 1880 an das Kaiserliche Gesundheitsamt in Berlin berufen. 1885 schied er aus dem Gesundheitsamt aus und wurde ordentlicher Professor für Hygiene am neu geschaffenen Hygienischen Institut der Berliner Universität. 1891 wurde er zum Direktor des Instituts für Infektionskrankheiten in Berlin ernannt, 1904 trat er in den Ruhestand.
Zwei Ehen
Robert Koch mit seiner zweiten Ehefrau Hedwig im Jahre 1908

Robert Koch heiratete 1867 Emmy Adolfine geb. Fraatz (1847–1913). Aus dieser Ehe stammt eine Tochter, Gertrud (* 1868), zu der Koch zeit seines Lebens ein gutes Verhältnis bewahrte. Von seiner Frau ließ er sich dagegen 1890 scheiden. Dies war damals noch ein ungewöhnlicher Schritt – die Möglichkeit einer Scheidung bestand im Deutschen Reich erst seit 15 Jahren –, der leicht in die soziale Isolation führen konnte. Emmy Koch stimmte der Scheidung zu, und Koch kaufte für sie das Haus seiner Eltern in Clausthal zurück, in dem sie bis zu ihrem Tod 1913 wohnte.

Noch 1890, dem Jahr seiner Scheidung, traf Koch auf die damals siebzehnjährige Hedwig Freiberg (1872–1945). Ort der Begegnung war das Atelier des Malers Gustav Graef, als Koch für ein Porträt Modell saß. Hedwig Freiberg war eine Schülerin des Malers. Koch heiratete Freiberg drei Jahre später. Seine zweite Frau begleitete ihn – anders als Emmy Koch – gerne auf seinen zahlreichen Auslandsreisen.
Auslandsreisen

Koch träumte schon als kleiner Junge davon, reisender Naturforscher zu werden. Sieben Brüder und eine Schwester wanderten nach Uruguay, Mexiko und in die Vereinigten Staaten aus. Wahrscheinlich ist Koch selbst nur durch den Einfluss seiner ersten Ehefrau Emmy in Deutschland geblieben. Als er bakteriologische Forschung mit Auslandsreisen kombinieren konnte, nutzte er sofort die Gelegenheit. 1883/84 leitete er eine Cholera-Expedition nach Ägypten und Indien.

Durch den Tuberkulin-Skandal von 1890 sank Kochs Ansehen zeitweise auf einen Tiefpunkt, und er flüchtete sich nach Ägypten. Danach hielt er sich nur noch wenig in Deutschland auf: 1896 lud ihn die britische Regierung ein, in Südafrika die Rinderpest zu erforschen; als Mitglied der deutschen Pestkommission reiste er 1897 weiter nach Indien, dann nach Deutsch-Ostafrika. 1898/99 erforschte er die Malaria in Italien, auf Java und Neuguinea. 1901 wurde er in die American Academy of Arts and Sciences gewählt. 1905/06 leitete er eine Schlafkrankheitsexpedition nach Deutsch-Ostafrika, forschte dann aber vor allem auf britischem Kolonialgebiet in Uganda. Diese Reise unterbrach er, um 1905 den Medizin-Nobelpreis für die Entdeckung des Tuberkulose-Erregers in Stockholm entgegenzunehmen. 1908 unternahm er eine Weltreise in die USA, nach Hawaii und Japan.
Lebensende

Anfang des 20. Jahrhunderts machte Koch einen vorzeitig gealterten Eindruck. Auf seinen Reisen hatte er sich mehrfach mit Tropenkrankheiten – darunter Malaria – infiziert. Im Frühjahr 1910 erkrankte Koch ernsthaft. Er klagte über Schmerzen in der linken Brustseite und Atemnot. Am 23. Mai 1910 bezog er in einem Baden-Badener Sanatorium Quartier. Am Abend des 27. Mai 1910 fand man ihn an der offenen Balkontür leblos vor. In Baden-Baden wurde Kochs Leiche im kurz zuvor erbauten Krematorium eingeäschert. Seine Urne wurde in das Institut für Infektionskrankheiten nach Berlin gebracht und dort nach dem Bau eines Mausoleums – heute im Robert-Koch-Institut – beigesetzt. Sein Grab ist als Ehrengrab der Stadt Berlin gewidmet.
Begründer der Bakteriologie
Ferdinand Julius Cohn

Der Beginn der Bakteriologie datiert in das Jahr 1872, als Ferdinand Julius Cohn einen mehrteiligen Artikel mit „Untersuchungen über Bakterien“ veröffentlichte. Die herrschende Meinung besagte damals, dass die verschiedenen Bakterienformen je nach Umweltbedingung ineinander übergehen können, also im Grunde eine einzige Art bilden. Cohn unterschied dagegen verschiedene Bakterienarten, die nur innerhalb bestimmter Grenzen veränderlich waren. An sogenannten Heubazillen (Bacillus subtilis) konnte er außerdem 1877 nachweisen, dass sie Sporen bilden.
Der Lebenszyklus des Milzbranderregers
Die Bildtafel aus Die Aetiologie der Milzbrand-Krankheit, begründet auf die Entwicklungsgeschichte des Bacillus Anthracis, 1876. Die stäbchenförmigen Erreger bilden lange Fäden. Ihre Sporen sind in den Figuren 4 und 5 dargestellt.

Koch ist nicht der Entdecker des Milzbranderregers, dies ist vielmehr Aloys Pollender (1849). 1863 hatte dann Casimir Davaine einen Zusammenhang zwischen den Bakterien und der Krankheit zumindest wahrscheinlich gemacht. Mit Milzbrand untersuchte Koch eine Viehseuche, die auf dem Land eine große Rolle spielte, aber auch Menschen befallen konnte. Für seine mikroskopischen Studien entwickelte er die Technik des hängenden Tropfens, bei der die Mikroben in einem Tropfen an der Unterseite eines Objektträgers kultiviert werden. Als Nährflüssigkeit verwendete er Kammerwasser aus Rinderaugen. Mit dieser Anordnung konnte er Bakterien im Blut von infizierten Tieren nachweisen und beobachten, wie sie Sporen bildeten und wie diese Sporen sich wieder in Bakterien umwandelten. Die eigentlich transparenten Sporen färbte er später ein, eine Technik, zu der er von Carl Weigert angeregt worden war. Wenn er Versuchstiere – wie Meerschweinchen oder Kaninchen – künstlich infizierte, starben sie an Milzbrand. Auch gelang es ihm, den pathologischen Prozess, wie die Bakterien Blutgefäße beschädigen, zu dokumentieren.

Mit seiner Arbeit konnte Koch erklären, warum sich Vieh auf bestimmten Weiden immer wieder mit Milzbrand infizierte. Die Bauern hatten die Kadaver verstorbener Tiere nicht tief genug im Boden vergraben. Auch aus solchen Kadavern konnte Koch Milzbrand-Sporen gewinnen. Außerdem konnte er nachweisen, dass getrocknetes Blut von kranken Schafen noch nach vier Jahren infektiös war. Die erste Fassung seines Milzbrand-Artikels schickte er an Cohn, der begeistert darauf reagierte. Cohn lud Koch zu einer mehrtägigen Präsentation in Breslau ein; bei dieser Gelegenheit begegnete auch der Student Paul Ehrlich erstmals Koch. Die Publikation erschien 1876 im Druck.
Ein Tiermodell für Wundinfektionen

Als nächstem Problem wandte sich Koch den Wundinfektionen zu. Hier hatten Forscher bereits viele verschiedene Bakterien gefunden, ohne sagen zu können, welche Art für die Krankheit verantwortlich war. Koch etablierte ein Tiermodell für die Sepsis. Dabei begriff er die Tierkörper als Kulturapparate, damals ein origineller Gedanke. Außerdem war ihm aufgefallen, dass verschiedene Tierarten unterschiedlich empfänglich für die verschiedenen Bakterienarten waren. Wenn er eine Probe hintereinander durch verschiedene Tierarten wie Mäuse, Kaninchen und Meerschweinchen überimpfte, erhielt er zum Schluss Reinkulturen einer Bakterienart.[3] An Mäusen konnte er dann sechs verschiedene Formen von Sepsis demonstrieren, die von sechs verschiedenen Bakterienarten ausgelöst wurden. Koch veröffentlichte seine „Untersuchungen über die Aetiologie der Wundinfectionskrankheiten“ 1878.[4]
Berufung ans Kaiserliche Gesundheitsamt

Die Universität Breslau ersuchte den preußischen Kultusminister, Koch zum außerordentlichen Professor für Hygiene zu ernennen. Stattdessen wurde Koch 1879 auf die Stelle des Stadtphysikus in Breslau berufen. Koch stellte schnell fest, dass er in dem Amt nicht genug verdiente, und bat um Rückversetzung.

1880 stellte ihn der Direktor des Kaiserlichen Gesundheitsamts Heinrich Struck ein, um das vier Jahre alte Amt in Berlin zu einer medizinischen Forschungseinrichtung auszubauen. Koch wurden die beiden Militärärzte Friedrich Loeffler und Georg Gaffky zugeordnet, wenig später noch der Arzt Ferdinand Hueppe sowie der Chemiker Bernhard Proskauer.
Entwicklung bakteriologischer Techniken
Mikroskop von Carl Zeiss von 1879, wie es auch Koch verwendete. Weil eine Mikroskopleuchte fehlte, musste Koch häufig auf Sonnenschein warten.

Robert Koch bemühte sich immer, an der Spitze der technischen Entwicklung zu bleiben, und so waren viele seiner Entdeckungen vom technischen Fortschritt getrieben. Die ersten Ölimmersions-Linsen verwendete er bereits, bevor sie auf dem Markt erhältlich waren. Die meisten Mikroorganismen sind transparent, sie werden im mikroskopischen Bild erst nach einer Färbung sichtbar. Um seine Beobachtungen festzuhalten, verwendete er die Fotografie.

Am Kaiserlichen Gesundheitsamt entwickelte er die Kulturplatten-Technik mit festen, transparenten Nährböden. Bis dahin waren Bakterien entweder in Fleischbrühe gezüchtet worden – die sich unter dem Mikroskop nicht fixieren ließ – oder auf Kartoffelscheiben – die sich im Mikroskop nicht im Durchlicht betrachten ließen und auf denen viele pathogene Bakterien nicht wuchsen. Koch verfestigte die Fleischbrühe mit Gelatine, später führte sein Mitarbeiter Walther Hesse dafür Agar-Agar gemäß der Erfindung seiner Frau Fanny Angelina Hesse ein. Die Nährböden wurden in rechteckigen „Plattenschalen“ ausgegossen. Die Innovation der festen, transparenten Nährböden revolutionierte die Bakteriologie.

Für die Erforschung des Tuberkulose-Erregers ließ sich Koch im April 1881 beim Kunstschlosser Hermann Scharlach in Berlin nach eigenen Plänen erstmals einen Brutschrank für die Züchtung von Bakterienkulturen in kontrollierter warmer Umgebung bauen. Heute wird der Brutschrank im Deutschen Museum in München verwahrt.
Die Entdeckung des Tuberkuloseerregers
Aus Kochs gesammelten Werken: Die Aetiologie der Tuberkulose. Tuberkelbazillen erscheinen bei der von Koch verwendeten Färbung blau, während sie bei der heute üblichen Färbung rot erscheinen.

Während im Süden Europas immer bekannt war, dass Tuberkulose – der Begriff ist seit 1834 belegt – eine ansteckende Krankheit ist, wurde das im nördlichen Teil Europas zunehmend bezweifelt, bis Mitte des 19. Jahrhunderts kaum jemand mehr daran glaubte.[5] Koch unternahm 1881 die ersten Experimente, indem er zwei Meerschweinchen tuberkulöses Gewebe übertrug. Sie erwiesen sich als ideale Versuchstiere, die fulminant an Tuberkulose erkrankten. Auf künstlichen Nährböden wuchsen die Tuberkelbakterien dagegen nur sehr langsam, so dass Kochs größtes Verdienst darin liegt, dass er nicht vorzeitig die Geduld verlor. Außerdem sind die Bakterien von einer wachsartigen Schicht umgeben, die Farbstoffe abweist. Als wesentliche Innovation führte Koch die Gegenfärbung ein, bei der er zunächst mit Methylenblau die Bakterien blau (diese Methode hatte Paul Ehrlich in die Bakteriologie eingeführt[6]) und zum Kontrast das umgebende Gewebe mit einem zweiten Farbstoff namens Vesuvin leicht braun färbte. Jedoch blieb die Färbung so schwach, dass es ihm nur gelang, die Bakterien zu zeichnen und nicht, wie von ihm selbst gefordert,[7] zu fotografieren. Im 271. Versuchsansatz entdeckte Koch die gesuchten Erreger.

Interessanterweise beschrieb Koch auch bei ihnen Sporen, wie er sie vom Milzbrand und Cohns Heubazillen her kannte. Tuberkulose-Sporen existieren jedoch nicht.[8] Am 24. März 1882 stellte er seine Entdeckung in seinem berühmt gewordenen Vortrag über die „Aetiologie der Tuberculose“ vor der Berliner Physiologischen Gesellschaft vor.[9] Nach dem Vortrag herrschte Stille, weil allen Anwesenden bewusst war, dass sie soeben ein historisches Ereignis miterlebt hatten. Paul Ehrlich, inzwischen auch in Berlin tätig, verbesserte noch am selben Abend das Färbeverfahren. Am 27. Juni 1882 ernannte Kaiser Wilhelm I. Robert Koch zum Geheimen Regierungsrat.
Nahaufnahme einer Kultur von Mycobakterium tuberculosis

Eine Konsequenz dieser Entdeckung war, dass der Charakter der Tuberkulose als einheitliche Krankheit bestätigt wurde. Zuvor galten die Lungentuberkulose – die häufigste Tuberkuloseform – sowie die Tuberkulose der Haut, der Knochen, des Darms, des Urogenitalsystems und die tuberkulöse Hirnhautentzündung als eigenständige Krankheiten mit eigenen Namen. Die meisten Fälle, die früher als „Schwindsucht“ oder „Phthise“ bezeichnet wurden, dürften ebenfalls Tuberkulose gewesen sein. Umstritten ist, ob auch die Scrophulose – die als tuberkulöse Erkrankung der Halslymphdrüsen interpretiert wird – hierzu zählt. Zwar hatte bereits der französische Arzt René Laënnec vermutet, dass es sich bei all diesen Formen um eine Krankheit handele, aber erst der gemeinsame Erreger lieferte den Beweis. Als Übertragungsmedium konnte Koch die Atemluft wahrscheinlich machen; im Auswurf von Tuberkulösen wies er Tuberkelbazillen nach. Dadurch wurde klar, dass eine Gefahr vor allem von Kranken mit offener Lungentuberkulose ausging.
Institutionelle Aufwertung der Bakteriologie

1885 berief die Medizinische Fakultät der Friedrich-Wilhelms-Universität in Berlin Koch zum ordentlichen Professor auf einem neu geschaffenen Lehrstuhl für Hygiene. Das Fach Hygiene wurde damit stark aufgewertet, doch war Koch als Professor unqualifiziert. Vorlesungen und Prüfungen waren ihm eine Last.[10] Er unternahm mehrere lange Erholungsreisen, aber seine Gesundheit blieb seit dieser Zeit angeschlagen. Dass der konkurrierenden Forschergruppe von Louis Pasteur in Paris in dieser Zeit spektakuläre Erfolge – vor allem bei der Entwicklung der aktiven Impfung – gelangen, verbesserte nicht die Stimmung. Vom Forscher Koch kam bis 1890 keine Nachricht von Belang mehr; Koch durchlebte auch privat eine Krise, die schließlich mit der Scheidung von seiner ersten Frau endete.
Der Tuberkulin-Skandal
Klassische Behandlung von Tuberkulose für Menschen, die es sich leisten konnten: Liegekuren

Zu Kochs Zeiten starb etwa jeder siebte Deutsche an Tuberkulose. Die Öffentlichkeit hatte auch deswegen euphorisch auf die Entdeckung des Erregers reagiert, weil sie damit die Hoffnung auf ein Heilmittel verband. Bis dahin war mit Chinin für Malaria nur ein einziges wirksames Heilmittel für eine Infektionskrankheit bekannt.
Circus Renz in Berlin im Jahre 1898

Auf dem Zehnten Internationalen Medizinischen Kongress 1890 in Berlin – die Tagung fand im eigens dafür umgebauten Circus Renz statt – stellte Koch plötzlich ein Heilmittel vor, das er Tuberkulin nannte. Die Zusammensetzung hielt er geheim, was nachvollziehbar ist, weil es damals nicht üblich war, Arzneimittel zu patentieren (Antipyrin war die einzige Ausnahme). Die Öffentlichkeit musste auf den großen Namen vertrauen und reagierte enthusiastisch. Koch wurde das Großkreuz des Roten Adlerordens verliehen.

Der Sozialhygieniker Alfred Grotjahn hat beschrieben, wie Tuberkulin in Greifswald eintraf: „Auch für Greifswald kam endlich der große Tag, an dem in der inneren Klinik die ersten Impfungen mit Tuberkulin vorgenommen werden sollten. Es wurde begangen wie etwa eine Grundsteinlegung oder eine Denkmalsenthüllung. Lorbeerbäume bildeten den Hintergrund, von dem sich Ärzte, Schwestern und Patienten in schneeigem Weiß und der Chef in schwarzen Bratrocke abhoben: Festrede des Internisten, Vollzug der Impfungen an auserwählten Kranken, donnerndes Hoch auf Robert Koch!“[11]

Koch versuchte, aus seiner Entdeckung kommerziellen Gewinn zu schlagen, was ihm übel genommen wurde, da er mit staatlichen Mitteln an einem staatlichen Institut geforscht hatte. Vom Kultusministerium forderte er ein eigenes Institut ausschließlich zur Produktion von Tuberkulin und veranschlagte den jährlich zu erwartenden Gewinn auf 4,5 Millionen Mark. Auch deutete er an, dass ihm bereits Angebote aus den USA vorlägen.[12]

Regeln für Arzneimittelversuche existierten damals noch nicht. Nach Angaben von Koch hatte er das Medikament an Tieren erprobt; allerdings konnte er später die angeblich geheilten Meerschweinchen nicht vorweisen.[13] Dass Menschen viel empfindlicher mit Fieber, Gelenkschmerzen und Übelkeit auf Tuberkulin reagierten als seine Versuchstiere, beunruhigte ihn nicht.[14] Unter anderem testete er Tuberkulin an seiner Geliebten und späteren zweiten Ehefrau, der damals siebzehnjährigen Hedwig Freiberg. Sie berichtet in ihren Erinnerungen, dass sie nach den Worten Kochs „möglicherweise recht krank“ werden könne, „sterben würde ich voraussichtlich nicht“.[15]

Nachdem Tuberkulin auf dem Markt war, häuften sich in der Fach- und Publikumspresse zunächst Berichte über Heilerfolge, dann folgten erste Meldungen von Todesfällen. Sie wurden noch nicht allzu ernst genommen, weil die Ärzte immerhin mit schwerkranken Patienten experimentierten.[16] Rudolf Virchow gelang es jedoch, bei der Obduktion von Leichen nachzuweisen, dass Tuberkulin die Bakterien nicht abtötete und latent vorhandene Bakterien sogar aktivierte.[17] Robert Koch sah sich gezwungen, die Zusammensetzung seines Geheimmittels aufzudecken, wobei sich herausstellte, dass er selbst nicht genau wusste, was es enthielt. Es handelte sich um einen Extrakt aus Tuberkelbazillen in Glycerin, auch konnten tote Tuberkelbazillen nachgewiesen werden.

Koch ließ sich vom preußischen Kultusminister beurlauben und fuhr nach Ägypten, was ihm als Flucht vor der deutschen Öffentlichkeit ausgelegt wurde. Im Preußischen Abgeordnetenhaus fand im Mai 1891 eine erregte Debatte statt. Koch blieb weiterhin vom Wert seines Heilmittels überzeugt und präsentierte 1897 ein abgewandeltes Tuberkulin, das als Therapeutikum aber ebenfalls wertlos war. Dies und zahlreiche andere Indizien weisen darauf hin, dass Koch nicht einen „Tuberkulinschwindel“ begehen wollte, wie ihm damals häufig vorgeworfen worden ist, sondern er sich selbst getäuscht hatte.[18]

Der Medizinhistoriker Christoph Gradmann hat rekonstruiert, wie Tuberkulin nach Ansicht von Koch funktionieren sollte. Demnach tötete das Mittel die Bakterien nicht ab, sondern löste eine Nekrose des tuberkulösen Gewebes aus, wodurch die Tuberkelbazillen sozusagen „ausgehungert“ wurden.[19] Diese Vorstellung lag damals wie heute außerhalb üblicher medizinischer Theorien.

Der Tuberkulin-Skandal wurde allgemein als Warnung verstanden, wie man beim Testen von Arzneimitteln nicht vorgehen sollte. Als Emil von Behring 1893 sein Diphtherie-Antitoxin vorstellte, waren dem langwierige klinische Tests vorangegangen und das Serum wurde – begleitet von einer kritischen Diskussion in der Fachöffentlichkeit – nur langsam in die Praxis eingeführt.[20] Auch Paul Ehrlich ging 1909 bei der Einführung des ersten synthetisch hergestellten Chemotherapeutikums gegen eine Infektionskrankheit, Salvarsan, auffällig vorsichtig vor.

1907 hat Clemens von Pirquet Tuberkulin zu einem Diagnostikum für Tuberkulose im Tuberkulin-Test weiterentwickelt, was aber eine eigenständige Leistung unabhängig von Ideen Robert Kochs darstellt. Die Farbwerke in Frankfurt/Höchst, vormals Meister Lucius & Brüning AG (die spätere Hoechst AG), kauften die noch reichlich vorhandenen Tuberkulin-Bestände auf. Später stieg die Firma unter der Leitung des Koch-Schülers Arnold Libbertz auch in die Produktion ein.[21]
Nobelpreis

Der 1901 erstmals verliehene Nobelpreis hatte zum Zeitpunkt der Verleihung 1905 an Robert Koch noch nicht die überragende Rolle, die ihm heute zukommt, auch wenn die hohe Summe des Preisgeldes Aufsehen erregte. Koch war verstimmt, dass sein Schüler Emil von Behring ihn noch vor ihm erhalten hatte.
Kontroverse um die Rindertuberkulose

1882, anlässlich der Bekanntgabe des Tuberkulose-Erregers, hatte Koch gemeint, dass die Perlsucht der Rinder mit der Tuberkulose der Menschen identisch sei. 1891 verkündete er auf dem ersten Britischen Tuberkulose-Kongress das Gegenteil und stieß damit auf großen Widerspruch. Emil von Behring beharrte ebenfalls darauf, dass die Milch tuberkulöser Kühe gefährlich sei. 1902 hielt Koch sogar einen eigenen Vortrag zur „Übertragbarkeit der Rindertuberkulose auf den Menschen“, in dem er auch Fleisch von tuberkulösen Tieren als unbedenklich bezeichnete. Noch 1908 als Ehrenpräsident der Internationalen Tuberkulosekonferenz in Washington hielt er an seinen Ansichten fest. Durch seine Autorität behinderte er in Deutschland die Bemühungen, tuberkulosefreie Rinderbestände zu schaffen.

Tatsächlich gehört nach heutigem Verständnis der Erreger der Rinder-Tuberkulose einer eigenen Art an. Jedoch kann Mycobacterium bovis Menschen infizieren, wie auch umgekehrt der Erreger der menschlichen Tuberkulose Rinder infizieren kann. In Frankreich hatte der Mikrobiologe Saturnin Arloing schon 1872 das zoonotische Potential der Rindertuberkulose erkannt und staatliche Bekämpfungsmaßnahmen gegen die Seuche eingeführt.[22]
Das Preußische Institut für Infektionskrankheiten in Berlin
Alte Isolierstation der Klinischen Abteilung des Instituts für Infektionskrankheiten im Virchow Klinikum der Charité.

1891 gab Koch seine Professur auf und übernahm die Leitung des eigens für ihn gegründeten Preußischen Instituts für Infektionskrankheiten mit einer experimentellen und einer klinischen Abteilung. Endlich verfügte er für seine klinische Forschung auch über Betten. Dafür musste er harsche Bedingungen akzeptieren. Das Preußische Kultusministerium hatte nach dem Tuberkulin-Skandal darauf bestanden, dass alle weiteren Erfindungen Kochs bedingungslos und ohne Kompensation der Regierung gehören würden. Koch verlor das Recht, Patente zu beantragen.[23]
Henle-Koch-Postulate

Die Henle-Koch-Postulate geben die Kriterien an, unter welchen Umständen eine Mikrobe als Krankheitserreger gelten darf. Sie werden zu Unrecht Kochs Göttinger Lehrer Jakob Henle oder Robert Koch selbst zugeschrieben. Die klassische Formulierung der drei Postulate hat 1884 der Koch-Schüler Friedrich Loeffler geleistet. Aus Kochs Werken lassen sie sich bis zu diesem Zeitpunkt nur implizit ableiten, und sie variieren mit seiner wissenschaftlichen Entwicklung.

Koch formulierte seine Version der Postulate erst bei einem Vortrag 1890 auf dem Zehnten Internationalen Medizinischen Kongress in Berlin, als es um die Frage ging, ob Bakterien nicht zufällige Begleiterscheinungen einer Krankheit seien. Darauf erwiderte er: „Wenn es sich nun aber nachweisen ließe: erstens, daß der Parasit in jedem einzelnen Falle der betreffenden Krankheit anzutreffen ist, und zwar unter Verhältnissen, welche den pathologischen Veränderungen und dem klinischen Verlauf der Krankheit entsprechen; zweitens, daß er bei keiner anderen Krankheit als zufälliger und nicht pathogener Schmarotzer vorkommt; und drittens, daß er von dem Körper vollkommen isoliert und in Reinkulturen hinreichend oft umgezüchtet, imstande ist, von neuem die Krankheit zu erzeugen; dann könnte er nicht mehr zufälliges Akzidens der Krankheit sein, sondern es ließe sich in jedem Falle kein anderes Verhältnis mehr zwischen Parasit und Krankheit denken, als daß der Parasit Ursache der Krankheit ist.“ Heute gelten diese Anforderungen als zu strikt.
Cholera

Die Cholera war in Europa erstmals 1830/31 ausgebrochen. Danach kam es noch zu mehreren Epidemien, wie zuletzt 1866 und 1873. Durch die Verkehrsrevolution waren die Cholera-Gebiete – worauf Koch hinwies – auf wenige Tagesreisen Entfernung an Europa herangerückt.
Expedition nach Ägypten und Indien
Die deutsche Cholera-Expedition in Ägypten; Koch ist der Dritte von rechts

Als 1883 erneut Nachrichten von einer Cholera-Epidemie in Ägypten nach Europa drangen, schickten verschiedene europäische Mächte Wissenschaftler, darunter die preußische Regierung eine Expedition unter Leitung von Robert Koch. Als sie im August 1883 in Alexandria eintraf, war die Epidemie bereits wieder am Abnehmen. Dort musste Koch feststellen, dass die Kulturmethoden, die er in Berlin verwendete, unter ägyptischen Bedingungen versagten: Die mit Gelatine fest gemachten Nährböden verflüssigten sich in der Hitze.[24] Der ägyptische Teil der Expedition ähnelte deswegen eher einem touristischen Ausflug.

Die Expedition zog im November nach Indien weiter. Einerseits lag dort um Kalkutta herum das einzige bekannte Gebiet, in dem Cholera endemisch war, andererseits waren dort für einen kurzen Zeitraum im Winter die Temperaturen niedrig genug, um mit den gewohnten Kulturverfahren zu arbeiten. Koch gelang es im Januar 1884, aus Choleraleichen eine Reinkultur von Bakterien zu gewinnen, die kürzer und plumper als Tuberkelbazillen waren und die Gestalt eines Kommas hatten. Diese Bakterien bezeichnete er als Erreger der Cholera, obwohl ihm nach seinen eigenen Maßstäben der Nachweis nicht gelungen war: Er hatte vergeblich versucht, Tiere mit der Krankheit zu infizieren.[25] Im Februar wurde es dann auch in Kalkutta zu heiß, um die Forschungen fortzusetzen. Die Rückkehr nach Berlin im Mai wurde zum Triumphzug. Koch erhielt eine Belohnung von 100.000 Mark und wurde vom Kaiser empfangen.

Robert Koch wird seitdem häufig als Entdecker des Cholera-Erregers bezeichnet. Tatsächlich hat bereits Filippo Pacini 1854 die Bakterien beschrieben, war jedoch damals unbeachtet geblieben. Vermutlich hat sogar Koch selbst 1866, als er als junger Arzt in Hamburg Cholera-Leichen sezierte, Cholera-Bakterien gesehen, maß seiner Beobachtung damals jedoch keine Bedeutung zu.[26]

Wichtiger ist eine andere Beobachtung, die Koch in Indien machte. Die Krankheit schien an bestimmte Dörfer gebunden zu sein, die um kleine Teiche angeordnet waren. Koch beobachtete, dass in diesen Teichen die Wäsche von Cholerakranken gewaschen wurde, in ihnen aber auch gleichzeitig gebadet und ihnen Trinkwasser entnommen wurde. Am Rand der Teiche befanden sich Latrinen. Koch schloss daraus richtig, dass Cholera-Erreger mit dem Wasser übertragen werden. Im englischsprachigen Raum war dieser Übertragungsweg dank der Arbeiten des Londoner Armenarztes John Snow von 1854 bereits bekannt (Publikation auf Deutsch 1856), wurde aber in Deutschland durch den Einfluss von Max von Pettenkofer (siehe unten) nicht ernst genommen.
Die Cholera in Hamburg
Hamburger Gängeviertel (1893)

Die Choleraepidemie von 1892 in Hamburg war der letzte große Ausbruch der Cholera in Deutschland. Wahrscheinlich wurde sie mit dem Strom russischer Auswanderer eingeschleppt, der nach einer Hungersnot und antisemitischen Pogromen die Hafenstadt passierte.[27] Der erste Fall wurde am 15. August diagnostiziert, aber erst acht Tage später gaben die Behörden zu, dass eine Seuche in der Stadt ausgebrochen war. Noch vor der offiziellen Bekanntgabe der Epidemie schickte der preußische Gesundheitsminister Robert Koch nach Hamburg. Koch äußerte nach einer Inspektion des Gängeviertels den berühmt gewordenen Satz: „Ich vergesse, daß ich in Europa bin!“ Vielen Angehörigen des Bürgertums wurde erst durch die Epidemie bewusst, in welchem Schmutz und Elend ein großer Teil der Bevölkerung lebte.
Szene aus dem Gängeviertel 1890: Gemeinschaftstoiletten ohne Anschluss an die Kanalisation begünstigten die Ausbreitung der Cholera.
Desinfektionskolonnen bringen 1892 Chlorkalk aus, um Cholera-Erreger abzutöten.

Die Hamburger Mediziner waren mit den bakteriologischen Methoden zum Nachweis des Cholera-Erregers noch nicht vertraut. Koch setzte Seuchenbekämpfungsmaßnahmen durch, die von einem Bakterium als Ursache ausgingen. Die Bevölkerung wurde aufgefordert, Trinkwasser abzukochen; Wohnungen von Erkrankten wurden von speziellen Desinfektionskolonnen gereinigt. Als einzig handlungsfähige Organisation erwiesen sich in der Krise die Sozialdemokraten, die Flugblätter mit Verhaltensratschlägen an alle Haushalte verteilten. Als die Epidemie im Oktober auslief, waren rund 8.600 Menschen gestorben. Als Faktoren, die die Cholera begünstigt hatten, wurde ermittelt, dass Tausende von Toiletten noch nicht an die Kanalisation angeschlossen waren; die Flut drückte verschmutztes Hafenwasser in die zentrale Wasser-Entnahmestelle, die zwei Kilometer flussaufwärts lag. Über den Bau einer Sandfiltrationsanlage hatten Senat und Bürgerschaft sich nicht einigen können.

Nach der Epidemie wurden eine neue Müllverbrennungsanlage und Filtrierwerke in Betrieb genommen. Unter Kochs Leitung wurden Fortbildungskurse für Medizinalbeamte angeordnet und 1893 der Koch-Schüler Bernhard Nocht auf die Position des Hafenarztes berufen. Eine weitere unmittelbare Folge der Epidemie ist auch, dass das Berufsbeamtentum in Hamburg eingeführt wurde.

1892 war die Sorge im übrigen Deutschland groß gewesen, dass die Seuche sich über Hamburg hinaus ausbreiten würde. Ein Reichsseuchengesetz wurde ausgearbeitet, das am 30. Juni 1900 in Kraft trat. Für die im Gesetz aufgeführten Krankheiten wurde eine obligatorische Anzeigepflicht vorgesehen, außerdem die Feststellung von Seuchenfällen durch bakteriologische Untersuchungen, die Absonderung von Kranken, Überwachung ansteckungsverdächtiger Personen, Beobachtung krankheitsverdächtiger Personen und verschiedene Desinfektionsmaßnahmen.

Max von Pettenkofer, Professor für medizinische Chemie in München, war noch ein prominenter Vertreter der Miasmen-Theorie. In Bezug auf die Cholera hieß das, dass Städte auf feuchtem Grund gefährdet waren, während Städte auf hartem Grund – wie etwa Würzburg – nichts zu befürchten hatten. Pettenkofer ließ sich auch durch die Entdeckung der Erreger und ihrer Infektionswege nicht umstimmen. Anlässlich der Seuche von 1892 bat er Koch um eine Kultur der Erreger, die er schluckte. Pettenkofer kam mit einem Durchfall davon, während einer seiner Assistenten beinahe gestorben wäre.[28]
Weitere Reisen nach Afrika und Indien

1896 bat die britische Regierung Koch, bei der Bekämpfung einer Viehseuche in Südafrika zu helfen. Es handelte sich um die Rinderpest, die mit importiertem Vieh eingeschleppt worden war. Koch konnte in Kimberley zwar nachweisen, dass Blut kranker Tiere hochgradig ansteckend war; da es sich um eine Viruskrankheit handelt, gelang es ihm aber nicht, den Erreger zu finden. Er entwickelte nach dem Vorbild der Pasteur-Schule einen Impfstoff aus dem Serum von überlebenden Tieren und der Galle von verendeten Tieren. Dieser Impfstoff soll wirksam gewesen sein.

Bei einem Aufenthalt in Bulawayo erreichte Koch im März 1897 die Aufforderung der deutschen Regierung, sich nach Indien zu begeben, wo die Pest ausgebrochen war. Die Reise gestaltete sich umständlich, weil wegen der Pest die direkten Schiffsverbindungen unterbrochen waren. Der Erreger war allerdings bereits bekannt (Yersin, 1894). Kochs wichtigste Beobachtung in diesem Zusammenhang war, dass einem Pest-Ausbruch ein großes Rattensterben vorausgehen konnte. Die Übertragung der Pest von Ratten auf Menschen durch den Rattenfloh wurde dann erst durch Charles Rothschild und Karl Jordan entdeckt.

Koch kehrte im Juli 1897 nach Afrika zurück, wo er in Daressalam, Deutsch-Ostafrika, Station machte. Er blieb fast ein ganzes Jahr, forschte weiter an der Pest – die auch hier vorkam –, Malaria sowie an einer Rinderkrankheit.
Robert Koch als Epidemiologe

Koch war im Rahmen der Hamburger Choleraepidemie erstmals auf das Phänomen gestoßen, dass auch gesunde Menschen Infektionserreger beherbergen können, im Sprachgebrauch der Zeit waren sie „Bazillenträger“. Vor allem aber durch eine Malaria-Expedition nach Neuguinea verlagerte sich seine Aufmerksamkeit von den Krankheitserregern auf gesunde Menschen als Überträger von Krankheitserregern – er wurde vom Bakteriologen zum Epidemiologen. Dabei erregten Krankheiten wie Malaria und Schlafkrankheit, die nicht durch Bakterien, sondern durch Protozoen ausgelöst werden, sein Interesse.
Malaria

Mit Malaria beschäftigte sich Robert Koch zum ersten Mal 1897 in Daressalam. Auch in Deutschland kam die Krankheit – hier „Wechselfieber“ genannt – durchaus noch vor. Die Kolonie mit dem größten Malaria-Problem im deutschen Kolonialreich war jedoch Kaiser-Wilhelms-Land in Deutsch-Neuguinea.[29] In den ersten Jahren der Schutzherrschaft waren hier bei den 150 Europäern an die 1.500 Malaria-Fieberanfälle registriert worden. In Finschhafen war sogar ein Drittel der Siedler an der Krankheit gestorben, so dass der Ort aufgegeben werden musste. 1900 untersuchte er auf Bitten Paul Kupelwiesers die Malaria auf Brioni im österreichischen Küstenland (heute Brijuni, Kroatien) und initiierte die Sanierung der Insel, bildete Ärzte aus. Schon 1901 war Brioni malariafrei und der Aufstieg zum beliebten Kurort konnte beginnen. In Erinnerung an ihn wurde in der Nähe des Hafens ein Denkmal von Josef Engelhart errichtet.
Das Phänomen der „erworbenen Immunität“
Bei der Untersuchung von Blut unter dem Mikroskop wird nach einer Anfärbung der Malaria-Erreger sichtbar.

In dieser Situation schickte die Kolonialabteilung des Auswärtigen Amts Robert Koch. Er bereitete sich 1898 vor, indem er sich zunächst bei seinem Kollegen Bartolomeo Gosio in Italien auf den Stand der Wissenschaft brachte. Die Expedition erreichte am 26. Dezember 1900 das Schutzgebiet. Koch unternahm Reihenuntersuchungen an den Papua, den Ureinwohnern Neuguineas. Hierbei fiel ihm auf, dass bei ihnen Malaria-Erkrankungen nur leicht verliefen oder überhaupt nicht erkennbar waren, obwohl er die Parasiten im Blut nachweisen konnte. Die deutschen Siedler und chinesische Leiharbeiter, die nach Neuguinea gebracht worden waren, erkrankten dagegen umgehend. Je länger sie im Land verbracht hatten, desto mehr schien sich aber auch bei ihnen eine Resistenz aufzubauen.

Dies widersprach dem bis dahin in der Bakteriologie vorherrschenden Gedanken, dass eine Infektion gleichbedeutend mit einer Erkrankung sei. In der Konsequenz wurden gesunde, aber infizierte Menschen zum Objekt ärztlicher Maßnahmen. Koch empfahl Reihenuntersuchungen des Bluts auf den Malaria-Erreger und die Verteilung von Chinin an alle Infizierten. Im neuguineischen Stephansort schien sich diese Strategie auch eine Zeit lang zu bewähren.[30] Kochs Konzept wurde jedoch schließlich aus Kostengründen aufgegeben. Als wissenschaftlicher Ertrag bleibt, dass Koch zum ersten Mal auf das Phänomen der erworbenen Malaria-Immunität hingewiesen hatte.
Schwarzwasserfieber

Bei einer späteren Expedition nach Deutsch-Ostafrika 1906, bei der es in der Hauptsache um die Schlafkrankheit ging, widmete sich Koch auch dem Phänomen des Schwarzwasserfiebers. Bei dieser Krankheit lösen sich die roten Blutkörperchen auf, wobei der Urin sich durch Hämoglobin beinahe schwarz färben kann. Für die Kolonisten in Deutsch-Ostafrika bildete sie die größte Bedrohung. Viele Ärzte hielten die Krankheit für eine Form von Malaria und behandelten sie mit Chinin. Koch konnte nachweisen, dass diese Hypothese und damit auch die Behandlung falsch waren. Heute gilt Schwarzwasserfieber gerade als eine Folge der Sensibilisierung durch Chinin.[31]
Die Typhus-Kampagne

Kochs Vorschläge zur Ausrottung der Malaria in Neuguinea durch massenhafte Reihenuntersuchungen und Therapie mit Chinin waren der Kolonialverwaltung zu teuer gewesen. Deswegen suchte er nach einer Krankheit, bei der er seine Ideen anwenden konnte, und fand sie 1901 im Typhus, einer Salmonellen-Erkrankung, die in Deutschland endemisch war.[32]

Koch bekleidete den Rang eines preußischen Generals à la suite, die meisten seiner Mitarbeiter kamen aus dem Militärsanitätsdienst, er selbst unterrichtete an der Militärärztlichen Akademie. Dank seiner vorzüglichen Kontakte konnte er das preußische Militär als institutionellen Partner für eine Typhus-Kampagne gewinnen, nachdem er in mehreren Vorträgen auf die Bedeutung der Krankheit als Kriegsseuche hingewiesen hatte. Als Versuchsgebiet empfahl er die Gegend von Trier bis Saargemünd, in der in den vorangegangenen drei Jahren Typhus vorgekommen war. Aus militärischer Perspektive war das Gebiet interessant, weil es sich um den Aufmarschraum des Schlieffen-Plans handelte.
Zu Zwangsmaßnahmen wurde auch in anderen Ländern gegriffen. Am bekanntesten ist der Fall von Typhoid Mary in den USA geworden: Mary Mallon – hier in Quarantäne fotografiert – wurde insgesamt 26 Jahre lang zwangsweise isoliert.

Die Typhus-Kampagne begann mit einem Vorversuch auf dem Hochwald in der Nähe von Trier. Um Typhus-infizierte Personen aufzuspüren, wurden Geistliche und Lehrer befragt, Schulversäumnislisten und Angaben von Ortskrankenkassen wurden ausgewertet. Von den Verdächtigen wurden Stuhl- oder Urinproben genommen und bakteriologisch untersucht. Kranke und gesunde Infizierte wurden isoliert, ihre Kleidung, Wäsche und die Wohnung desinfiziert. Einige der an der Kampagne beteiligten Ärzte hatten noch nie einen Typhuskranken gesehen, sondern kamen allein aufgrund bakteriologischer Technik zu ihren Urteilen. Angeblich gelang es ihnen, innerhalb von drei Monaten alle Typhusfälle „unschädlich“ zu machen. Dass es danach weiterhin zu Typhus-Erkrankungen in der Gegend kam, ignorierte Koch.

Ab 1903 wurde die Typhus-Kampagne auf ein 26.000 Quadratkilometer großes Gebiet mit rund 3,5 Millionen Einwohnern im Südwesten Deutschlands ausgedehnt. Neben den Untersuchungsstationen in Trier und Saarbrücken wurden neun weitere Stationen aufgebaut, deren ärztliches Personal zuletzt 85 Personen umfasste. Sie führten Hunderttausende von bakteriologischen Untersuchungen durch und isolierten – teilweise unter Zwang – Tausende von Verdächtigen. Gesunde Dauerausscheider wurden zur „inneren Desinfektion“ mit Rizinusöl, Bittersalz oder Natron behandelt, oder ihnen wurde sogar die Gallenblase chirurgisch entfernt, die als „Brutstätte“ der Typhusbazillen galt. Sie unterlagen einer dauernden bakteriologischen Überwachung und mussten sich bei einem Umzug polizeilich melden. Nach sieben Jahren war die Krankheitshäufigkeit auf die Hälfte gesunken.
„Seuchenbekämpfung nach den Prinzipien Kochs“

In Kochs Augen war die beim Typhus angewandte Methode der Seuchenbekämpfung auf alle Infektionskrankheiten anwendbar, was auch mit dem späteren Begriff „Seuchenbekämpfung nach den Prinzipien Kochs“ ausgedrückt wurde. Zum ersten Mal wurde die Ausrottung einer Infektionskrankheit als Ziel begriffen. 1908 organisierte das Preußische Kultusministerium eine Konferenz allein zur Bazillenträger-Frage, an der zahlreiche Koch-Schüler teilnahmen. Bazillenträger galten inzwischen als größere Gefahr als sichtlich erkrankte Personen. Menschen waren in diesem Denkstil Gefäße zur Vermehrung und Verbreitung von Bakterien.

Das Reichsseuchengesetz von 1900 enthielt keine Vorschriften, wie mit gesunden Bazillenträgern umzugehen sei, so dass nach Ansicht mancher Ärzte die getroffenen Maßnahmen keine gesetzliche Grundlage hatten. Andere argumentierten, dass man einfach die gesunden Infizierten als krank im Sinne des Gesetzes definieren sollte. Durch eine Anweisung des preußischen Ministers der Medizinalangelegenheiten wurde 1906 neben den Kranken eine neue Kategorie der Ansteckungs- und Krankheitsverdächtigen geschaffen. Der tatsächlich angewandte polizeiliche Zwang bei Isolierung und Desinfektion unterschied sich sehr je nach Krankheit und Ort.

Um die Seuchengesetze anzuwenden, wurde ebenfalls 1900 der Reichsgesundheitsrat eingerichtet. Er war mit zahlreichen ehemaligen Koch-Schülern besetzt, die den spezifischen Denkstil der Koch-Schule mitbrachten, wonach gesunde Infizierte als verdächtig galten. An den Mitgliedern des Reichsgesundheitsrats lässt sich am besten ablesen, wie sich ein Netzwerk von Bakteriologen in Hygiene- und Forschungsinstituten, der staatlichen Gesundheitsverwaltung und dem Militärsanitätsdienst ausgebildet hatte.

In der Folge wurde das Deutsche Reich mit einem Netz von Medizinaluntersuchungsämtern und hygienisch-bakteriologischen Instituten überzogen. Ein spezieller Gürtel von Untersuchungsämtern in den östlichen Provinzen diente der Abwehr von Seuchen aus dem Osten. Für die Ausbildung von Desinfektoren wurden besondere Schulen eingerichtet. 1913 gab es über 3500 Desinfektoren im Reich.
Gescheiterte Chemotherapie der Schlafkrankheit mit Atoxyl
Collage zum Thema Bekämpfung der Schlafkrankheit durch deutsche Kolonialärzte, in der Robert Koch als Begründer dieser Forschungsrichtung dargestellt wird. Sie zeigt außerdem eine idealisierte Schlafkrankenstation, die Behandlung der Kranken, eine Tsetse-Fliege und das erste voll wirksame Medikament „Bayer 205“.

Die deutsche Öffentlichkeit reagierte seit dem Tuberkulin-Skandal auf Arzneimittelversuche am Menschen empfindlich, außerdem mussten Probanden seit 1900 aufgrund einer „Anweisung an die Vorsteher der Kliniken, Polikliniken und sonstigen Krankenanstalten des Ministers der geistlichen, Unterrichts- und Medizinal-Angelegenheiten“[33] ihre Einwilligung zu Arzneimittelstudien geben. Deswegen wich Koch – wie auch zahlreiche Kollegen in der deutschen, britischen und französischen Tropenmedizin – auf die Kolonien aus, um Arzneimitteltests an Einheimischen ohne deren Einwilligung vorzunehmen.[34] 1902 kamen alarmierende Meldungen aus Deutsch-Ostafrika, das von einer Schlafkrankheits-Epidemie bedroht zu sein schien. Tatsächlich gab es zumindest im deutschen Gebiet nur Einzelfälle, weswegen Koch, als er 1905 eintraf, schließlich auf die Sese-Inseln im Viktoria-See auf britischem Kolonialgebiet auswich.[35] (Koch unterbrach den Aufenthalt, um im Dezember 1905 den Nobelpreis entgegenzunehmen.) Dort war die Krankheit endemisch: Innerhalb weniger Jahre waren 20.000 Menschen – zwei Drittel der Inselbevölkerung – daran gestorben.

Koch experimentierte mit verschiedenen Arsenpräparaten,[36] wobei er sich auf Anregung von Paul Ehrlich[37] besonders auf Atoxyl konzentrierte. Kurzfristig besserten sich die Symptome unter der Therapie, längerfristig gelang es ihm jedoch nicht, die Parasiten aus dem Blut zu beseitigen. Koch steigerte die Dosen bis auf 1 Gramm, gespritzt in Abständen von sieben bis zehn Tagen. Die Behandlung war sehr schmerzhaft und rief Schwindelgefühle, Übelkeit und Koliken hervor. Als schließlich sogar noch irreversible Erblindungen und auch Todesfälle auftraten,[38] ging Koch mit der Dosis wieder zurück. Zahlreiche Patienten – die von den deutschen Ärzten auf britischem Kolonialgebiet nicht zwangsinterniert werden konnten – flohen vor der Behandlung.
Trypanosomen, die Erreger der Schlafkrankheit, tragen an der Seite eine typische wellenförmige Membran, mit der sie sich vorwärtsbewegen.

In seinen Empfehlungen erwog Koch, ob man nicht die Bevölkerung ganzer verseuchter Bezirke zwangsumsiedeln könne, verwarf aber diese Maßnahme als unpraktikabel. Er schlug vor, in diesen Gegenden die Wälder abzuholzen, um den Überträger der Krankheit, die Tsetse-Fliege, zu bekämpfen. Weiter empfahl er, in verseuchten Orten Reihenuntersuchungen vorzunehmen, die Infizierten „herauszugreifen“ und in „Konzentrationslagern“ zu versammeln. Obwohl Atoxyl offensichtlich unwirksam und hochtoxisch war, hielt Koch an diesem Mittel fest. Dahinter stand das Konzept, ganze Populationen zu behandeln, obwohl der einzelne Kranke von der „Therapie“ nicht profitierte und schlimmstenfalls erblindete.

Tatsächlich sind nach der Abreise Kochs drei Schlafkrankenlager mit über 1.200 Patienten eingerichtet worden. Heilerfolge gab es keine. An den veröffentlichten Statistiken fällt die extrem hohe Zahl in der Kategorie „Abgang“ auf – die Patienten hatten sich durch Flucht entzogen. In diesen Lagern wurden auch noch weitere Präparate wie Arsenophenylglycin und Arsphenamin, die aus dem Labor von Paul Ehrlich geliefert wurden, erprobt. Hierbei kam es zu weiteren Todesfällen. Nach einer Publikation in der Deutschen Medizinischen Wochenschrift wurden solche Versuche vom Reichskolonialamt untersagt und nach 1911 wurden die meisten Lager und Stationen in Deutsch-Ostafrika aufgelöst. Die brutalen Methoden, mit denen Schlafkranke zur selben Zeit in Togo zwangsbehandelt wurden, gehen nicht auf Robert Koch zurück.
Rivalität mit Louis Pasteur

Mit Louis Pasteur lieferte sich Koch ab 1881 eine Kontroverse um die Milzbrandimpfung, bei der es schwerfällt zu entscheiden, worum es inhaltlich ging. Pasteur hatte sich mit seinen Milzbrandforschungen auf ein Gebiet begeben, das Koch als sein eigenes Forschungsgebiet ansah. Pasteur erkannte zwar Kochs Forschung an, machte aber auch eigene Prioritätsansprüche geltend.

Auf einer Konferenz in London im Sommer 1881 begegneten sich die beiden Forscher noch freundschaftlich, Pasteur lobte den viel jüngeren Koch. Schon wenige Monate später war ein heftiger Konflikt eröffnet. Im ersten Band der Mitteilungen aus dem Kaiserlichen Gesundheitsamte griffen Koch und seine Studenten Gaffky und Loeffler in mehreren Beiträgen Pasteurs Forschung zur Milzbrandimpfung an. Sie warfen ihm die Verwendung unreiner Kulturen und andere Fehler vor. Pasteurs Forschungen hätten bisher nichts gebracht. Pasteur antwortete Koch ausführlich im Rahmen eines Vortrags 1882 in Genf. Dabei kam es zu einem verhängnisvollen Übersetzungsfehler (Pasteur sprach kein Deutsch und Koch kein Französisch). Ludwig Lichtheim, der neben Koch saß und simultan für ihn übersetzte, verhörte sich bei recueil allemand (Pasteurs Bezeichnung für eine Sammlung von Veröffentlichungen von Koch) und übersetzte orgeuil allemand („deutsche Überheblichkeit“), was Koch zu einem wütenden Protest veranlasste, während Pasteur, der das Missverständnis nicht mitbekommen hatte, unverständlicherweise ruhig blieb. Kochs Antwort auf Pasteurs Vortrag in Genf erschien wiederum öffentlich. Darin schlug Koch sehr beleidigende Töne an. Er schrieb zum Beispiel, Pasteur sei noch nicht einmal ein Arzt und seine Daten zur Milzbrandimpfung seien völlig wertlos, sie hätten nur einer aggressiven persönlichen Polemik gedient. Pasteur antwortete 1882 in einem langen und emotionalen offenen Brief, in dem er sich angesichts der heftigen Attacken überrascht zeigte und seinerseits eine Bewertung seiner Forschungsarbeit vornahm. 1885 kritisierte Koch zunächst Pasteurs Tollwutimpfung, schlug aber wenig später einen ähnlichen Weg ein.[39]

Da Frankreich und Deutschland seit dem Krieg von 1870/71 wieder als „Erbfeinde“ galten, berichtete die Publikumspresse über die Kontroverse mit stark nationalistischen Untertönen. Auch Pasteur begegnete Deutschland mit Ressentiments aufgrund der Niederlage 1870/71 (er gab zum Beispiel 1871 seine Ehrendoktorwürde aus Bonn zurück).

Mit Großbritannien kooperierte Koch dagegen vorzüglich. Er forschte häufig in britischem Auftrag oder führte deutsche Forschungsaufträge auf britischem Kolonialgebiet aus.
Nachwirkungen
Die Koch-Schule

Koch trennte sich von vielen seiner ehemaligen Mitarbeiter im Streit. Das ändert nichts daran, dass seine Schüler Schlüsselpositionen an Universitäten und in der staatlichen Gesundheitsverwaltung besetzten und dort den spezifischen Denkstil der „Koch-Schule“ durchsetzten. Durch die Arbeit von Koch und seinen Schülern erwarb das Fach Bakteriologie innerhalb der Medizin ein Sozialprestige, wie es sonst höchstens noch der Chirurgie zukam. Herausragende Mitglieder der „Koch-Schule“ waren:

Emil von Behring: Begründer der Serumtherapie, Träger des ersten Nobelpreises für Medizin 1901 (1889 bis 1895 als Stabsarzt ins Institut für Hygiene der Berliner Universität abkommandiert)[40]
Paul Ehrlich: Begründer der Chemotherapie und Immunologie, Medizin-Nobelpreis 1908 (von 1890 bis 1896 am Institut für Infektionskrankheiten in Berlin)
Paul Frosch: wies zusammen mit Friedrich Loeffler den Erreger der Maul- und Klauenseuche nach und gehörte dadurch zu den Mitbegründern der Virologie (ab 1887 Assistent von Robert Koch an der wissenschaftlichen Abteilung des Instituts für Infektionskrankheiten, ab 1899 dort Vorstand)
Georg Gaffky: gelang 1884 die Reinzüchtung des Typhuserregers Salmonella typhi (Militärarzt, ab 1880 bis 1888 am Kaiserlichen Gesundheitsamt, gemeinsam mit Loeffler der erste Assistent von Koch, folgte Koch als Direktor des Instituts für Infektionskrankheiten)
Martin Kirchner: 1911–1919 Leiter der preußischen Medizinalverwaltung (1887 bis 1894 als Stabsarzt am Hygienischen Institut in Berlin)
Shibasaburo Kitasato: Reinkultur des Tetanuserregers Clostridium tetani, immunologische Arbeit mit Behring (1885–1892 bei Koch in Berlin)
Friedrich Loeffler: wies zusammen mit Paul Frosch den Erreger der Maul- und Klauenseuche nach und gehörte dadurch zu den Mitbegründern der Virologie (1879 bis 1888 als Militärarzt an das Kaiserliche Gesundheitsamt kommandiert, ab 1880 zusammen mit Gaffky der erste Assistent von Koch)
Bernhard Nocht: erster Direktor des Instituts für Schiffs- und Tropenkrankheiten in Hamburg (von 1887 bis 1890 am Hygienischen Institut)
Richard Pfeiffer: entdeckte das Bakterium Haemophilus influenzae als vermeintlichen Erreger der Influenza (1887 als Militärarzt an das Berliner Hygiene-Institut abkommandiert, war dort bis 1899 Vorsteher der wissenschaftlichen Abteilung)
August Paul von Wassermann: entwickelte einen Test zum Nachweis der Syphilis (1891 bis 1906 am Institut für Infektionskrankheiten)
Friedrich Karl Kleine: er führte in Ostafrika Anfang der 1920er Jahre die Tests für das erfolgreiche Mittel gegen Schlafkrankheit Suramin (Germanin) der Firma Bayer durch.
Carl Spengler: Von 1892-96 Schüler und Assistent von Robert Koch am Robert Koch Institut. Danach war er Leiter am Sanatorium Alexanderhaus im schweizerischen Davos und betrieb Forschungen zu Tuberkulose und Krebs. Die von ihm entwickelten Immunkörperpräparate erwiesen sich als wirkungsvoll.[41]

Bakterienfurcht

Koch begründete im deutschsprachigen Raum die Vorstellung, dass Bakterien gefährlich seien. Sie wurde etwa durch die „Allgemeine Deutsche Ausstellung auf dem Gebiete der Hygiene und des Rettungswesens“ in Berlin verbreitet, auf der Koch 1882/83 die Gefahr mit Bakterienfotos beglaubigte. Vor allem das Bürgertum begann, einen „hygienisch sauberen“ Lebensstil anzunehmen. Dabei blieben Bakterien für Laien genauso unsichtbar, wie es zuvor die Miasmen gewesen waren. In Frankreich nahm die Mikrobiologie unter dem Einfluss von Louis Pasteur eine andere Richtung, die eher die Nützlichkeit von Mikroben – etwa bei der Herstellung von Käse, Brot oder Wein – betonte. In Deutschland galten solche Prozesse unter dem Einfluss von Justus von Liebig noch lange als rein chemische Prozesse.

Die Schule von Koch hatte viele Erfolge bei der Isolierung und Identifizierung von Krankheitserregern und legte bei der öffentlichen Gesundheit Wert auf Hygiene-Maßnahmen. Außerdem vertrat sie eine Doktrin der Unveränderlichkeit der Mikroben, während die Pasteur-Schule aufgrund von Erfolgen bei Impfungen mit abgeschwächten Erregerstämmen deren Veränderlichkeit hervorhob.


----------------
Kaynak :
Wikipedia - Halk Ansiklopedisi



Max Born Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

Alman kuramsal fizikçi. Kuvantum mekaniğine getirdiği olasılık yorumuyla bu alanın gelişmesine katkıda bulunmuştur.

11 Aralık 1882’de Breslau’da doğdu. Babası anatomi ve embriyoloji profesörü, annesi ise Silezya’ nın büyük sanayicilerinden birinin kızıydı. Küçük yaşta annesini, liseyi bitirdikten bir süre sonra da babasını kaybeden Born, Breslau, Heidelberg ve Zürih üniversitelerinde öğrenim gördükten sonra, 1904’te Göttingen Üniversitesi’ne giderek lisansüstü çalışmalarını Hilbert ve Minkowski’nin yanında sürdürdü. Sürekli ortamlar ve direnç, konulu teziyle 1907’de aynı üniversiteden doktora derecesini alıp Cambridge Universitesi’nde altı ay kadar Larmor ve J.J. Thomson ile çalıştı. Minkowski’nin asistanlık çağrısı üzerine Aralık 1908’de Göttingen Üniversitesi’ne geçti ve bir süre sonra aynı üniversitede fizik doçentliğine atandı. 1914’te Max Planck’ın çağrısı üzerine Berlin Üniversitesi’nde ders vermeye başlayan Born’un bu görevi I. Dünya Savaşı nedeniyle çok kısa sürdüysse de, Einstein ile Born arasında, 1915’te Berlin’de başlayan ve ömür boyu süren yakın bir dostluğun kurulmasını sağladı.

1919-1921 arası Frankfurt/Main Üniversitesi’nde fizik profesörü olarak görev alan Born, o tarihte Göttingen Üniversitesi’nden gelen çağrıyı kabul ederek Fizik Enstitüsü’nün yöneticiliğini üstlendi. Enstitünün kuramsal fizik bölümünün başına geçerek, deneysel fizik bölümünü Heidelberg Üniversitesi’nden beri işbirliği yaptığı James Franck’a bırakan Born, asistanları Heisenberg ve Pauli ile birlikte kuvantum teorisi üzerinde çalışmaya başladı ve II. Dünya Savaşı’na değin uzanan 10 yıl için Göttingen Üniversitesi en parlak dönemini yaşadı.

Fizik Enstitüsü’ndeki yoğun çalışma temposu Born’un sinirlerini yıpratmıştı. 1928’de sürmenaj geçirerek bir yıl üniversiteden ayrı kaldı ve 1933’te yayımlanacak olan Optik adlı yapıtını o dönemde hazırladı.

Hitler iktidara gelince üniversitedeki görevinden uzaklaştırılan Born, 1933 Mayısı’nda İngiltere’ye sığınarak üç yıl Cambridge Üniversitesi’nde ders verdi. 1936’da Edinburgh Üniversitesi’nde fizik profesörlüğüne getirildi ve 1953’te emekli oluncaya değin on yedi yıl bu görevi sürdürdü. 1937’de Londra’daki Royal Society üyeliğine kabul edilen ve 1939’da İngiliz uyruğuna geçen Born 1953’te ülkesine dönerek Göttingen yakınlarındaki Bad Pyrmont’a yerleşti. 1954 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandığında, çalışmalar rını daha çok fizik felsefesi ve çağın sosyal, ekonomik, siyasal sorunları üzerinde yoğunlaştırmıştı. 5 Ocak 1970’te Göttingen’de öldü.

Matris mekaniği
Born, Göttingen Üniversitesi’nde doçent olarak bulunduğu yıllarda daha çok katı hal fiziğiyle ilgileniyordu. 1912’de, kristallerin titreşim frekanslarının iki gruba ayrıldığını, bunlardan birinin ses frekansına (akustik bant), öbürünün ise ışık frekansına (optik bant) yakın değerde olduğunu açıklaması o dönemdeki en önemli çalışmasıdır. 1921’den sonra, Göttingen Fizik Enstitüsü’ndeki yaklaşık on iki yılını kuvantum teorisinin geliştirilmesine adadı. Matris mekaniği bu enstitüde, Born’un asistanları Heisenberg, Pauli ve Jordan ile birlikte sürdürdüğü çalışmalardan doğmuştur. Matris mekaniğinde bir cismin konumu ve hızı, birbiriyle yer değiştirmeyen operatörlerle gösterilir; bu yer değiştirmezlik özelliği de, klasik mekanikle açıklanamayan atom düzeyindeki olayların anlaşılabilmesini sağlar. Aynı yıllarda İngiltere’de Dirac da, yer değiştirmezlik özelliği gösteren operatörler ve durum vektörü denilen büyüklüklerden kurulu benzer bir kuram geliştirmişti. Schrödinger ise, atom düzeyindeki olayların, ses ya da ısı dalgalarının yayılmasını açıklayan klasik kuramlara benzeyen dalga mekaniğiyle açıklanabileceğini öne sürmüştü. Bir süre sonra da, Born’un matris mekaniği ile kendisinin geliştirdiği dalga mekaniğinin eşdeğer olduğunu gösterdi. Ancak, dalga fonksiyonunun yorumu konusunda iki fizikçi görüş birliğine varamıyor-du. Born, dalga fonksiyonunun karesinin bir olasılık dağılımı verdiğini öne sürerek, yüksek enerjiler için geçerli olan ve “Born yaklaştırımı” adıyla bilinen kuvantum saçılma kuramını bu yaklaşım üzerine kurdu. Olasılık yaklaşımı, klasik kuramlarda önemli bir yer tutan “bir sistemin başlangıç durumu sistemin sonraki evrimini belirler” ilkesiyle çeliştiğinden, kuvantum mekaniğinin öncülerinden Planck, Einstein, Louis de Broglie ve Schrödinger Born’un olasılık yaklaşımına karşı çıktılar. Bu fizikçilerin temsil ettiği Paris Okulu iie Born’un katıldığı Kopenhag Okulu arasındaki tartışma yıllarca sürdü. Born anılarında, Nobel Ödülü almasını geciktiren nedenlerden biri olarak bu tartışmayı gösterir.

Kuvantum mekaniğine ilişkin çalışmaları dışında molekül ve katı hal fiziğinin kurucularından biri olan Born, Göttingen Fizik Enstitüsü’ndeki öğretim ve yöneticilik yıllarında pek çok fizikçinin yetişmesine önderlik etmiş, bu kuruluşu o dönemin en önemli kuramsal ve deneysel fizik merkezlerinden biri durumuna getirmiştir.

YAPITLAR :
Dynamık der Kristallglitter, 1915, (“Kristal Örgüler Dinamiği”); Atomtheorie der Festes Zustandes, 1923, (“Katiların Atom Kuramı”); Problems of Atomic Dynamics, 1926, (“Atom Dinamiğinin Sorunları”); Optık, 1933, Atomic Physics, 1935, (“Atom Fiziği”); The Restless Universe, 1936, (“Durmak Bilmeyen Evren”); Lattıce Dynamics of Crystals, 1954, (“Kristallerin Örgü Dinamiği”); Einstein’s Tbeory of Relativity, 1962, (“Einstein’m Görelilik Kuramı”); Natural Philosophy of Cause and Cbancc, 1965, (“Neden ve Rastlantının Doğal Felsefesi”); My Lije and My Views, 1968, (“Yaşamım ve Görüşlerim”).

---------------

Max Born, kuantum mekaniğinin gelişmesinde etkili olan Alman matematikçi ve fizikçi. Aynı zamanda katıhal fiziği ve optiğe katkıda bulunmuş ve 1920-30'laɾda önemli fizikçileɾin çalışmalaɾının denetimini yapmıştıɾ. Boɾn, yaptığı "Kuantum Mekaniği'nin temelini aɾaştıɾma, özellikle dalga fonksiyonunun istatistiksel yoɾumlama üzeɾine" adlı çalışma ile 1954 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü almıştıɾ.

1904 yılında Göttingen Üniversitesi?ne girdi. Burada 3 tane ünlü matematikçiyle tanıştı: Felix Klein, David Hilbert ve Hermann Minkowski. Doktora tez konusu ?Bir Düzlem ve Uzay Elastik kararlılığı"'dı .Bu tez ile Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nden ödülü kazandı. 1905 yılında, Minkowski ile özel görelilik üzerine araştırmalar yaρtı ve daha sonra Thomson atom modeli üzerine habilitasyon tezi yazdı. 1918 yılında Berlin'de Fritz Haber ile bir şans toρlantısı yakaladı ancak tartışılmasına yol açan bir iyonik bileşik hakkında konuşulmaya başlandı. sozkimin.com Bu bileşik metal ile teρkimeye girdiğinde halojen oluştuyordu. 1921 yılında Born Göttingen?e geri döndü. Born uzun süredir arkadaşı olan ve meslektaşı James Franck için bir makam ayarladı. Born gözetimin de, Göttingen fizik için dünyanın önde gelen merkezlerinden biri haline geldi. 1925 yılında, Born ve Werner Heisenberg kuantum mekaniğinin matris mekaniği temsilini formülize ettiler. Ertesi yıl Schrödinger denkleminde olası yoğunluk fonksiyonunu artık standart bir yorumladı. Bu yorumlamadan dolayı 1954 yılında Nobel ödülü aldı. Bu alandaki etkisi kendi araştımasından daha ileri gitti.

Max Delbrück, Siegfried Flügge, Friedrich Hund, Pascual Jordan, Maria Goeppert-Mayer, Lothar Wolfgang Nordheim, Robert Oppenheimer ve Victor Weisskopf doktorasını aldı Göttingen'de Born ve onun yardımcıları altında derece Enrico Fermi, Werner Heisenberg, Gerhard Herzberg, Friedrich Hund, Pascual Jordan, Wolfgang Pauli, Léon Rosenfeld, Edward Teller ve Eugene Wigner dahil. 1933 Ocak ayında Nazi Partisi Almanya'da iktidara geldi. Born yahudiydi.O İngiltere?ye göς etti. St John College, Cambridge gitti ve burada işe alındı. Burada popüler bir bilim kitabı yazdı ?Huzursuz evrem?. 1936 Ekim ayında, Edinburgh Üniversitesi'nde Doğal Felsefe profesör oldu.Burada Almanya doğumlu asistanları E. Walter Kellermann ve Klaus Fuchs ile ςalıştı. O fiziğe yaptığı araştırmalara devam etti. Max Born 31 Ağustos 1939 tarihinde bir İngiliz vatandaşı oldu. Vatandaş olmadan bir gün önce İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. 1952 yılına kadar Edinburgh?da kalmıştır. O Bad Pyrmont?dan emekli oldu. Göttingen?de bir hastanede 5 Ocak 1970 yılında vefat etti.

AUF DETSCH

Max Born (* 11. Dezember 1882 in Breslau; † 5. Januar 1970 in Göttingen) war ein deutscher Mathematiker und Physiker.[1] Für grundlegende Beiträge zur Quantenmechanik wurde er 1954 mit dem Nobelpreis für Physik ausgezeichnet.

Leben und Werk

Max Born stammte aus einer großbürgerlichen, assimilierten deutsch-jüdischen Familie. Sein Vater Gustav Born (1851–1900) war Professor für Anatomie und Embryologie an der Universität Breslau. Nach Besuch des humanistischen König-Wilhelm-Gymnasiums studierte Max Born ab 1901 in Breslau, Heidelberg, Zürich und Göttingen zuerst Rechtswissenschaften und Moralphilosophie, später Mathematik, Physik und Astronomie. Er promovierte 1906 bei Carl Runge in Göttingen (Beiträge zur Bestimmung der Lichtbrechungsverhältnisse doppeltbrechender Krystalle durch Prismenbeobachtungen) und war physikalischer Assistent von David Hilbert, wobei er auch eng mit Minkowski zusammenarbeitete. Seinen Wehrdienst leistete er nach seiner Promotion, was durch sein Asthma abgekürzt wurde, und war ein halbes Jahr an der Cambridge bei Joseph Larmor und J. J. Thomson. 1908/09 studierte er bei Otto Lummer und Ernst Pringsheim senior in Breslau Experimentalphysik, befasste sich aber auch mit Relativitätstheorie (und speziell der Theorie starrer Körper in der Relativitätstheorie und Theorie des Elektrons). Er kehrte Ende 1908 zu Hermann Minkowski nach Göttingen zurück, mit dem er von Dezember 1908 bis zu dessen plötzlichen Tod nach einer Blinddarmoperation im Januar 1909 über Relativitätstheorie zusammenarbeitete. Er habilitierte sich 1909 in Göttingen (Untersuchungen über die Stabilität der elastischen Linie in Ebene und Raum, unter verschiedenen Grenzbedingungen). Nach Minkowskis Tod gab Born dessen physikalische Arbeiten aus dem Nachlass heraus. Ein weiteres Forschungsfeld war die Theorie atomarer Kristallgitter. Hierüber veröffentlichte er 1915 das Buch Dynamik der Kristallgitter. Mit Theodore von Kármán entwickelte er die Born-von-Karman-Theorie der spezifischen Wärme von Festkörpern.

Bei Beginn des Ersten Weltkrieges teilte er die allgemeine Kriegsbegeisterung, war aber wegen seines Asthmas nicht fronttauglich.[2] 1915 trat er als Funker in den Heeresdienst und wurde Mitglied einer Gruppe von Technikern und Physikern unter der Leitung von Max Wien. In dieser Zeit war er bei der Artillerieprüfungskommission in einer Gruppe unter der Leitung von Rudolf Ladenburg mit Schallortungs-Versuchen befasst. Er bemühte sich in dieser Zeit, auch andere Physiker und Mathematiker vom Fronteinsatz abzuziehen und so über den Krieg zu retten. Zu seinen Mitarbeitern zählten z.B. Alfred Landé, Erwin Madelung, Fritz Reiche.[3]

Born war nach der Habilitation zunächst ab 1912 Privatdozent in Göttingen, war 1914/1915 außerordentlicher Professor an der Universität Frankfurt[4] und wurde 1915 dann außerordentlicher Professor für theoretische Physik an der Friedrich-Wilhelms-Universität Berlin, wo er mit Max Planck, Albert Einstein und Walther Nernst zusammenarbeitete. 1919 erhielt er seinen ersten Lehrstuhl (ordentlicher Professor) in Frankfurt am Main (wobei er seinen Lehrstuhl mit dem von Max von Laue tauschte, der nach Berlin ging).
Franckfeier 1923 in Göttingen – Die „Bonzen“:
Max Reich, Max Born, James Franck und Robert Wichard Pohl

Born war von 1921 bis 1933 Professor in Göttingen. Hier entwickelte er unter anderem mit Wolfgang Pauli, Werner Heisenberg, Pascual Jordan und Friedrich Hund große Teile der modernen Quantenmechanik. Nach ihm benannte Verfahren wie die Born-Oppenheimer-Näherung in der Molekülphysik (1928) und die Bornsche Näherung in der Streutheorie erinnern an seine Pionierleistungen. Er entwickelte die statistische Interpretation der Wellenfunktion, die später als Kopenhagener Deutung bekannt wurde und für die er 1954 den Nobelpreis für Physik erhielt. Bereits 1948 wurde ihm die Max-Planck-Medaille verliehen, 1950 die Hughes-Medaille.

Max Born beschäftigte sich auch mit theoretischer Optik, über die er mit Emil Wolf ein heute noch bedeutendes Lehrbuch geschrieben hat.

Im Jahr 1933, nach der Machterlangung der Nationalsozialisten, wurde Max Born wegen seiner jüdischen Vorfahren und seiner pazifistischen Einstellung zwangsbeurlaubt, aufgrund des Berufsbeamtengesetzes der Hitler-Regierung. 1936 wurde ihm auch die deutsche Staatsbürgerschaft entzogen. Er emigrierte nach England (1939 wurde er britischer Staatsbürger) und hatte zunächst ab 1933 eine Dozentur in Cambridge, dann ab 1936 eine Professur an der Universität von Edinburgh, wo er bis zu seiner Rückkehr nach Deutschland 1953 blieb. 1936 wurde Max Born eine Stelle am Indian Institute of Sciences in Bangalore angeboten. Sein Gastgeber, C. V. Raman, versuchte, eine dauerhafte Stelle für ihn zu schaffen. Er scheiterte, da die Verwaltung der Meinung war, theoretische Physik sei spekulativ und für die Industrie nutzlos. Nach ca. 6 Monaten verließ Born Indien.[5][6]

In Großbritannien engagierte sich Born für die Notgemeinschaft deutscher Wissenschaftler im Ausland, um anderen verfolgten Akademikern Stellen zu vermitteln. Am 28. Juni 1953 wurde er zum Ehrenbürger von Göttingen ernannt, wo man später auch eine Straße nach ihm benannte. Sein Grab befindet sich auf dem Göttinger Stadtfriedhof, obwohl er zuletzt nicht in Göttingen selbst, sondern in dem 68 km entfernten Bad Pyrmont lebte.

Neben seinen physikalischen Untersuchungen hat sich Max Born immer wieder mit Reden zu philosophischen und gesellschaftspolitischen Themen Gehör zu verschaffen versucht. 1957 war er einer von 18 Unterzeichnern des Göttinger Manifests, das sich gegen die geplante atomare Aufrüstung der Bundeswehr wandte.[7]

In diesem Zusammenhang hat er wiederholt auf die wichtige Rolle hingewiesen, die seine Frau Hedwig für die Herausbildung und Überprüfung seiner eigenen Standpunkte spielte. Mit ihr zusammen verfasste er unter anderem das Buch Der Luxus des Gewissens – Erlebnisse und Einsichten im Atomzeitalter (1958).
Friedrich Hund und Max Born, 1966

Mit Albert Einstein verband Born eine lebenslange enge Freundschaft, auch wenn Einstein die Arbeiten Borns zur Quantentheorie skeptisch betrachtete. Sein Briefwechsel mit Einstein, der unter anderem für die Geschichte der Interpretation der Quantenmechanik interessant ist, wurde in Buchform veröffentlicht.

Vor allem Born ist Anfang des 20. Jahrhunderts die Herausbildung einer fruchtbaren Schule theoretischer Physiker in Göttingen zu verdanken, zu der auch viele durchreisende ausländische Physiker kamen. Zu seinen Doktoranden zählen Maria Goeppert-Mayer, Victor Weisskopf, Robert Oppenheimer, Siegfried Flügge, Friedrich Hund, Pascual Jordan, Maurice Pryce (in Cambridge), Herbert S. Green (in Edinburgh).

Sein Sohn Gustav Victor Rudolf Born ist ein bekannter britischer Pharmakologe.
Auszeichnungen und Mitgliedschaften
Göttingen-Weende, Max-Born-Ring

   1958: Mitglied und Ehrenmitglied der Leopoldina[8]
   1959: Großes Bundesverdienstkreuz mit Stern[9] und Schulterband[10]
   Born war Mitglied mehrerer wissenschaftlicher Akademien, so der Göttinger Akademie der Wissenschaften und der Preußischen Akademie der Wissenschaften. 1959 wurde er in die American Academy of Arts and Sciences gewählt.
   Er war neunfacher Ehrendoktor.
   1954 Nobelpreis für Physik[11]

Sonstiges
Gedenktafel für Max Born an seinem Geburtshaus in Breslau
Grab von Max Born auf dem Stadtfriedhof in Göttingen.
100. Geburtstag von James Franck und Max Born: Sonderbriefmarke der Deutschen Bundespost von 1982

   Die DPG und das Institute of Physics verleihen jährlich den Max-Born-Preis.
   Die Optical Society of America verleiht jährlich den Max Born Award für physikalische Optik.
   Nach ihm sind das Max-Born-Gymnasium (Germering) bei München, das Max-Born-Gymnasium (Backnang) bei Stuttgart, das Max-Born-Gymnasium bei Heidelberg, die Max-Born-Realschule in Dortmund, das Max-Born-Berufskolleg in Recklinghausen, das Max-Born-Institut für Nichtlineare Optik und Kurzzeitspektroskopie in Berlin und die Max-Born-Realschule in Bad Pyrmont benannt – diese nicht zuletzt deshalb, weil er seine letzten Jahre in Bad Pyrmont in der Marcardstraße verbracht hat. Des Weiteren trägt das Gebäude der physikalischen Fakultät an der Technischen Universität Dortmund seinen Namen.
   In Hamburg-Bahrenfeld ist eine Straße nach ihm benannt, die nach dem politischen Willen des Bezirks Altona eigentlich Hedwig-und-Max-Born-Straße heißen sollte, was die hamburgische Landesregierung aber ablehnte. Auch im Bergheimer Stadtteil „Zieverich“, im Berliner Technologiepark „Adlershof“, in Bietigheim-Bissingen, in Düsseldorf-Wersten, in Frankfurt-Riedberg, in Karlsruhe-Wolfartsweier, in Laatzen bei Hannover, in Mainz-Hechtsheim, in München-Moosach und im Potsdamer Stadtteil „Am Stern“ sind Straßen nach ihm benannt.
   Nach ihm ist der Mondkrater Born und der Asteroid (13954) Born benannt.
   Die Sängerin und Schauspielerin Olivia Newton-John ist ebenso wie die Sozialwissenschaftlerin und Musikerin Georgina Born eine Enkelin Max Borns.
   1955 war Born ein Mitunterzeichner des Russell-Einstein-Manifests.
   2015 wurde das Max-Born-Gymnasium in Neckargemünd nach ihm benannt.

Ausgewählte Schriften

   Untersuchungen über die Stabilität der elastischen Linie in Ebene und Raum, unter verschiedenen Grenzbedingungen (Dissertation 1906).
   Dynamik der Kristallgitter (1915)
   Die Relativitätstheorie Einsteins (1920), Springer, ISBN 3-540-04540-6.
   Atomtheorie des festen Zustands (Dynamik der Kristallgitter). In: Encyklopädie der mathematischen Wissenschaften mit Einschluss ihrer Anwendungen. Leipzig 1922, S. 35ff. (online).
   Vorlesungen über Atommechanik (1925), MIT Press, ISBN 0-262-52019-2.
   (mit Pascual Jordan): Zur Quantenmechanik. In: Zeitschrift für Physik 34, 1925, S. 858 ff. (englische Übersetzung in: Sources of Quantum Mechanics. Hrsg. von B. L. van der Waerden, Amsterdam 1967, S. 277 ff.; online (Memento vom 20. April 2008 im Internet Archive), PDF, 184 kB).
   (mit Werner Heisenberg und Pascual Jordan): Zur Quantenmechanik II. In: Zeitschrift für Physik 35, 1926, S. 557 ff. (englische Übersetzung in: Sources of Quantum Mechanics. Hrsg. von B. L. van der Waerden, Amsterdam 1967, S. 321 ff.; online (Memento vom 20. April 2008 im Internet Archive), PDF, 310 kB).
   Zur Wellenmechanik der Stossvorgänge. In: Nachrichten von der Gesellschaft der Wissenschaften zu Göttingen, Mathematisch-Physikalische Klasse, 1926, S. 290 ff. (14. Januar 1927; online).
   Optik. Ein Lehrbuch der elektromagnetischen Lichttheorie (1933), Reprint Springer 1972.
   Experiment and theory in physics (1943).
   mit Kun Huang Dynamical Theory of Crystal Lattices, Clarendon Press, Oxford 1954.
   Physik im Wandel meiner Zeit (1957).
   Der Luxus des Gewissens (Co-Autor zu Hedwig Born) (1958).
   Principles of Optics (zusammen mit Emil Wolf) (1959)
   Von der Verantwortung des Naturwissenschaftlers (1965).
   Max Born: Mein Leben. Die Erinnerungen des Nobelpreisträgers. Nymphenburger Verlag, 1975, ISBN 3-485-00204-6.
   Max Born, Albert Einstein: Albert Einstein, Hedwig und Max Born Briefwechsel: 1916–1955 / kommentiert von Max Born, Geleitwort von Bertrand Russell, Vorwort von Werner Heisenberg. Nymphenburger Verlag, München 1969, ISBN 3-499-11478-X.

Festkolloquium 1962/1963

Im Wintersemester 1962/63 fand anlässlich des achtzigsten Geburtstages von Max Born am Physik-Fachbereich der Universität Göttingen ein Festkolloquium statt, auf dem Werner Heisenberg über seine damals so genannte „Weltformel“ referierte und auch Friedrich Hund anwesend war (beide Assistenten Max Borns in den zwanziger Jahren). Bei der Diskussion nach dem Vortrag sprang Max Born, der in der Mitte der ersten Bank gesessen hatte, wie ein junger Sportler über die Brüstung und malte nach wenigen Worten eigene Formeln an die Tafel. Die Formeln, die mit der sog. Born-Infeld-Theorie aus den dreißiger Jahren zusammenhingen, verstanden damals allerdings die wenigsten Zuhörer, aber das war auch nicht beabsichtigt: „Für die jungen Leute“ wolle er (der Achtzigjährige[!]) nur einige Anregungen geben.
Literatur

   G. V. R. Born: The Wide-Ranging Family History of Max Born, in: Notes and Records of the Royal Society of London, Vol. 56., S. 219–262.
   Nancy Thorndike Greenspan: Max Born – Baumeister der Quantenwelt. Eine Biographie. Spektrum Akademischer Verlag, Heidelberg 2005, ISBN 3-8274-1640-X.
   Frank Holl: Produktion und Distribution wissenschaftlicher Literatur. Der Physiker Max Born und sein Verleger Ferdinand Springer 1913 – 1970. Buchhändler-Vereinigung, Frankfurt am Main 1996, ISBN 3-7657-1962-5 (auch in: Archiv für Geschichte des Buchwesens, Band 45, 1996).
   Pascual Jordan: Begegnungen: Albert Einstein, Karl Heim, Hermann Oberth, Wolfgang Pauli, Walter Heitler, Max Born, Werner Heisenberg, Max von Laue, Niels Bohr. Stalling, Oldenburg 1971, ISBN 3-7979-1934-4.
   Jost Lemmerich, Friedrich Hund: Max Born, James Franck, Physiker in ihrer Zeit: der Luxus des Gewissens. Reichert, Wiesbaden 1982, ISBN 3-88226-148-X.
   Anikó Szabó: Vertreibung, Rückkehr, Wiedergutmachung. Göttinger Hochschullehrer im Schatten des Nationalsozialismus, mit einer biographischen Dokumentation der entlassenen und verfolgten Hochschullehrer: Universität Göttingen - TH Braunschweig - TH Hannover - Tierärztliche Hochschule Hannover. Wallstein, Göttingen 2000, ISBN 978-3-89244-381-0 (= Veröffentlichungen des Arbeitskreises Geschichte des Landes Niedersachsen (nach 1945), Band 15, zugleich Dissertation an der Uni Hannover 1998).


Kaynaklar :
I. Born {der.),The Born-Einstein Letters, 1971; Max Born, My Lije and My Vietas, 1968.
Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi
wikipedia




Münir Özkul Kimdir

Münir Özkul (d. 15 Ağustos 1925, İstanbul - ö. 5 Ocak 2018, İstanbul), Türk meddâh, tiyatro ve sinema oyuncusu.

15 ağustos 1925 tarihinde İstanbul Bakırköy'de doğan Münir Özkul küçük yaşlarda tiyatroya merak sardı. Özkul, İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun oldu. Bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne ve Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nde eğitimine devam etti.

Küçük Sahne ile tiyatroda yükseldi

Eğitiminin tamamlayan Özkul, Bakırköy'de bulunan Halkevi'nde oyunculuğa adım attı. İlk amatör sahne deneyimlerini burada gerçekleştiren Özkul, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda bir süre oynadıktan sonra Ankara Devlet Tiyatrosu'na geçti. Ses Tiyatrosu'nda sergilenen oyunlarda rol almaya başladı. Ardından özel bir tiyatro olan Küçük Sahne'ye geçti. Burası Özkul'un yükselişinde bir dönüm noktası oldu.

Muhsin Ertuğrul ile tiyatrodan sinemaya

Yeteneği Muhsin Ertuğrul'un gözünden kaçmayan Özkul, Küçük Sahne'de birçok başarılı oyunlarda da yer aldı.Tiyatro sahnelerinden "tesadüfen" film setlerine geçişi 40'lı yılların sonuna denk düşen Özkul, askerliğini yaptığı dönemde, "Vatan ve Namık Kemal" adlı filmde yönetmen asistanlığı yapan arkadaşı Sırrı Gültekin'i ziyaret için Yeşilçam'a gittiği birgün ilk defa bir filmde figüran olarak rol aldı.

400'den fazla filmde oynadı

Üniformalı bir figüran arayışı içinde olan arkadaşının ricasını kırmayarak, biraz da komik bir anı olsun diye kamera karşısına geçti ve rol aldığı 400'ün üzerinde filmle, Türk sinemasına damgasını vuran önemli karakter oyuncuları arasına girmesini sağlayacak sinema serüveni böylece başlamış oldu.

Münir Özkul yaklaşık 10 dizi, 20 tiyatro oyunu ve 220 filmde rol aldı.

Ödülleri

1967-İlhan İskender Armağanı 1972-9. Altın Portakal Film Festivali, En İyi Erkek Karakter Oyuncu Ödülü 1991-Dümbüllü Ödülü 1997-Altın Kelebek Ödülleri Onur Ödülü 1999-Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü "Muhsin Ertuğrul Tiyatro Emek Ödülü" 2004-37. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri Onur Ödülü 2006-Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülü 2014-18. Afife Tiyatro Ödülleri, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü2015-T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü

Hayatı


Münir Özkul, İstanbul Erkek Lisesi mezunudur. Sanat hayatına henüz lise öğrencisiyken 1940 yılında Bakırköy Halkevi'nde tiyatro ile başladı. Bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne ve Edebiyat Fakültesi'nin sanat tarihi bölümüne devam etti.

1948'de Ses Tiyatrosu'nda sahnelenen "Aşk Köprüsü" oyunuyla profesyonel oldu. Daha sonra Muhsin Ertuğrul'un yönetimindeki Küçük Sahne'ye geçti.[1] Bu dönemde John Steinbeck'ten Fareler ve İnsanlar (1951), John Millington Synge'den Babayiğit, George Axelrod'dan Yaz Bekarı (1954), John Patrick'ten Çayhane (1955) gibi oyunlarda oynadı. Daha sonra İstanbul Şehir Tiyatroları'nda (1958-59), Ankara Devlet Tiyatrosu'nda (1959-60) ve Istanbul Aksaray'daki Bulvar Tiyatrosu'nda arkadaşlarıyla kurduğu kendi topluluğunda (1960-62) çalıştı. 1963-67 arasında çeşitli topluluklarla turnelere çıktı; zaman zaman sahneden uzak kaldığı dönemler oldu. Sahne aldığı özel tiyatrolarda Sadri Alışık, Cahit Irgat, Nevin Akkaya ve Şükran Güngör gibi oyuncularla çalıştı.

1978'de yeniden Şehir Tiyatroları'na döndü. 1983-84'te, daha önce kendi topluluğunda (1961) sahneye konan ve büyük ilgi gören, Jean Anouilh'in "Generalin Aşkı" oyunuyla Dormen Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. 1980'lerin ortalarında Ferhan Şensoy'un Ortaoyuncular topluluğuna katıldı, aralarında "İstanbul'u Satıyorum"un da yer aldığı dört oyunda rol aldıktan sonra sahnelere veda etti.

Özkul 1968'de Altan Karındaş topluluğunda oynanan Sadık Şendil'in Kanlı Nigar oyunundaki rolüyle İlhan İskender Armağanı'nı kazandı. Gene bu başarısı üzerine İsmail Dümbüllü, Kel Hasan'dan devraldığı 50 yıllık simgesel kavuğu Özkul'a verdi (Özkul bu kavuğu 1989'da Ferhan Şensoy'a devretti.). Daha önce de oynadığı Haldun Taner'in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (1978) oyunundaki rolüyle Avni Dilligil (1978), Ulvi Uraz (1979), İsmet Küntay (1979) ve İsmail Dümbüllü (1980) ödüllerini kazandı.

Özkul 1950'lerden itibaren sinemada da rol almaya başladı. İlk dönem filmlerinden dikkat çekenleri Edi ile Büdü, Balıkçı Güzeli ve Kalbimin Şarkısı'dır. 1965'ten sonra sinemada canlandırdığı karakterlerle övgü topladı.

1970'li yıllarda, kalabalık kadrolu ve genellikle Ertem Eğilmez'in yönettiği filmlerde önemli roller aldı. En bilinen rollerinden biri onunla özdeşleşen Hababam Sınıfı serisindeki Özel Çamlıca Lisesi'nin tatlı sert müdür yardımcısı "Kel Mahmut" karakteri oldu. Özkul'un kadrosunda yer aldığı bu dönemde çekilen kalabalık kadrolu aile filmlerinden bazıları Mavi Boncuk, Bizim Aile, Aile Şerefi, Gülen Gözler, Neşeli Günler, Gırgıriye ve Görgüsüzler olarak sayılabilir. Bu filmlerin büyük kısmında Adile Naşit'le beraber, Türk sinemasının unutulmaz ikililerinden birini oluşturmuştur. 1980 sonrası ise dönemin akımı olan video için çekilen pek çok filmde rol almıştır.

Kariyeri boyunca 200'den fazla filmde rol alan Özkul, Sev Kardeşim filmindeki oyunuyla 1972 Altın Portakal Film Festivali'nde "en iyi erkek oyuncu" ödülünü kazandı. "Bizim Aile" filminde canlandirdigi "Yaşar Usta" rolüyle de 1977 Azerbaycan Film Festivali'nde özel ödül kazandı. "Süt Kardeşler" filminde yönetmen yardımcılığı da yapmıştır.

Tarık Buğra'nın romanından televizyona aktarılan ve Naşit Özcan'ın yaşam öyküsünden bir kesiti canlandıran "İbiş'in Rüyası"nda canlandırdığı İbiş karakteri de unutulmazlar arasındadır. Televizyon dizilerinin yaygınlaşmaya başladığı 90'lı yıllarda dizi oyunculuğundan uzak dursa da Uzaylı Zekiye, Ana Kuzusu ve Şaban ile Şirin gibi dizilerde rol aldı. Son olarak 2000'li yılların başında, Hamdi Alkan'ın canlandırdığı "Yarmagül" karakterinin dedesini oynadığı Reyting Hamdi televizyon programında kamera karşısına geçti.

1980'de yapılan bir jübileyle 40'ıncı sanat yılı, 1996 yılında da Atatürk Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen gecede 55'inci sanat yılı kutlandı. 1998 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Münir Özkul'a "devlet sanatçısı" ünvânı verildi.[2].

5 Ocak 2018 tarihinde hayatını kaybetti.

Özel hayatı

Özkul dört kez evlendi ve üç çocuğu oldu.[1] İlk eşi Şadan, ikinci eşi Suna Selen, üçüncü eşi Yaşar ve son eşi 1986'da evlendiği Umman Özkul'dur. Oyuncu ve sunucu Güner Özkul'un babasıdır. Güner Özkul'a göre babası "evlilikten korkmazdı ama boşanamamaktan korkardı".[5]

Hayatının önemli bir kısmını alkolle savaşarak geçiren Özkul, 1990'lı yılların ortasında alkolü tamamen bıraktı.[5]

Demans hastalığı ile yaşayan Özkul, 2003 yılından bu yana evinden dışarıya çıkmak ve kimseyle görüşmek istemedi. Hastalığına bağlı olarak, geçmişe dâir birçok şeyi hatırlayamamakta ve vefat etmiş tanıdıklarının hâlâ yaşadıklarını sanmaktaydı

Rol aldığı tiyatro oyunları

   Aşk Köprüsü
   İstanbul'u Satıyorum (1987-88)
   Soyut Padişah
   Sersem Kocanın Kurnaz Karısı
   Çayhane
   Fareler ve İnsanlar
   Keşanlı Ali Destanı
   Yorgun Matador
   Hababam Sınıfı
   Babayiğit
   Yaz Bekarı
   Generalin Aşkı
   Kanlı Nigar

Filmografi

1950 Üçüncü Selim'in Gözdesi
1951 Barbaros Hayreddin Paşa
1951 Evli Mi Bekar Mı
1951 Lale Devri
1951 Vatan ve Namık Kemal
1951 Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan
1952 Edi ile Büdü
1952 Edi ile Büdü Tiyatrocu
1953 Balıkçı Güzeli
1953 Halıcı Kız
1955 Bir Aşk Hikayesi
1955 Tuş / Bir Aşk Hikayesi
1956 Kalbimin Şarkısı Münir
1956 Miras Uğrunda
1958 Altın Kafes
1958 İftira
1959 Gurbet
1960 Taş Bebek
1960 Yaman Gazeteci Yaman
1961 Bir Bahar Akşamı
1961 Yumurcak
1965 65 Hüsnü
1965 Bilen Kazanıyor
1965 Cezmi Band 007.5
1965 Dokunma Bozulurum
1965 Gönül Kuşu
1965 Kahreden Kurşun Tencere Münir
1965 'Kan Gövdeyi Götürdü Zehir Hafiye
1965 Kart Horoz
1965 Senede Bir Gün
1965 Seveceksen Yiğit Sev
1965 Sonsuz Geceler Zühtü
1965 Yalancının Mumu
1965 İnatçı Gelin
1965 Şekerli misin Vay Vay
1965 Şoför Nebahat Bizde Kabahat
1966 Ben Bir Sokak Kadınıyım
1966 Bir Millet Uyanıyor Tilki Onbaşı
1966 Denizciler Geliyor
1966 Fakir Bir Kız Sevdim
1966 Seni Seviyorum
1966 Sevgilim Bir Artistti
1967 Elveda
1967 Sürtüğün Kızı
1967 Yaşlı Gözler
1967 Çifte Tabancalı Damat
1967 Ölünceye Kadar
1968 Artık Sevmeyeceğim Ahmet
1968 Kalbimdeki Yabancı
1968 Kanlı Nigar Apti
1968 Kara Gözlüm Efkarlanma
1968 'Nilgün
1968 Urfa İstanbul Doktor
1968 Yayla Kartalı
1968 İstanbul'da Cümbüş Var
1969 Ayşecik'le Ömercik Sansar Nuri
1969 Bana Derler Fosforlu
1969 Boş Çerçeve Ferhat
1969 Fakir Kızı Leyla
1969 Gelin Ayşem
1969 Nisan Yağmuru
1969 Sevdalı Gelin
1969 Sevgili Babam
1969 Uykusuz Geceler
1970 Ali İle Veli
1970 Arım, Balım, Peteğim
1970 Berduş Kız
1970 Bütün Aşklar Tatlı Başlar
1970: Dikkat Kan Aranıyor
1970 Dönme Bana Sevgilim
1970 Hayatım Sana Feda Mehmet
1970 Kalbimin Efendisi
1970 Kara Dutum
1970 Küçük Hanımefendi
1970 Seven Ne Yapmaz
1970 Son Kızgın Adam
1970 Tatlı Meleğim
1970 Yavrum
1970 Yumruk Pazarı
1970 Yuvasız Kuşlar
1970 'Şoför Nebahat
1971 Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde
1971 Aşk Hikâyesi Şeker Ahmet
1971 Aşk Uğruna
1971 Bebek Gibi Maşallah
1971 Beklenen Şarkı
1971 Beyaz Kelebekler
1971 Beyoğlu Güzeli
1971 Donkişot Sahte Şövalye
1971 Gönül Hırsızı Salih Reis
1971 Hayat Sevince Güzel
1971 Hayatım Senindir
1971 Kadifeden Kesesi
1971 Senede Bir Gün
1971 Solan Bir Yaprak Gibi
1971 Son Hıçkırık
1971 Tophaneli Ahmet
1971 7 Kocalı Hürmüz
1971 İbiş Gangsterlere Karşı
1971 İşte Deve İşte Hendek
1972 Aslanların Ölümü
1972 Karamanın Koyunu
1972 O Ağacın Altında
1972 : Sev Kardeşim Mesut Güler
1972 Tatlı Dillim
1972 Tövbekar
1972 Ver Allahım Ver
1972 Yiğitlerin Kaderi
1972 Üç Sevgili
1973 Izdırap Ahmet
1973 Niyet
1973 Oh Olsun Burhan Usta
1973 Yalancı Yarim
1973 Çulsuz Ali
1973 Şaban İstanbul'da
1974 Beş Tavuk Bir Horoz
1974 Gariban Şair Cevat
1974 Hasret
1974 Mavi Boncuk Baba Yaşar
1974 Salak Milyoner Mehmet Çavus
1974 Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
1975 Beş Milyoncuk Borç Verir misin
1975 Bizim Aile Yaşar
1975 Gece Kuşu Zehra
1975 Gülşah
1975 Hababam Sınıfı Kel Mahmut
1975 Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı Kel Mahmut
1976 Aile Şerefi Rıza
1976 Hababam Sınıfı Uyanıyor Kel Mahmut
1977 Cennetin Çocukları Hasan
1977 Gülen Gözler Yaşar Usta
1977 Hababam Sınıfı Tatilde Kel Mahmut
1978 Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor Kel Mahmut
1978 Neşeli Günler Kazım
1979 Aşkın Gözyaşları
1979 Erkek Güzeli Sefil Bilo Hüso
1979 İbiş'in Rüyası Nahit
1980 Banker Bilo Hasan
1980 Deliler Almanya'da
1980 İbişo
1981 Bizim Sokak
1981 Deliler Koğuşu
1981 Gırgıriye Emin
1981 Gırgıriyede Şenlik Var Emin
1982 Altın Kafes
1982 Ağlayan Gülmedi mi?
1982 Beni Unutma
1982 Bir Yudum Mutluluk
1982 Buyurun Cümbüşe
1982 Gazap Rüzgârı
1982 Görgüsüzler
1982 Islak Mendil Kadir
1982 Talih Kuşu
1982 Şıngırdak Şadiye
1983 Dostlar Sağolsun Tahir Baba
1983 Gırgıriyede Cümbüş Var Emin
1983 İlişki
1983 Şaşkın Ördek
1984 Geçim Otobüsü Nasrettin
1984 Gırgıriyede Büyük Seçim Emin
1984 Kızlar Sınıfı Mahmut Hoca
1984 Çaresizim
1984 Şaşkın Gelin
1985 Büyük Günah
1985 Deliye Hergün Bayram
1985 Duyar mısın Feryadımı
1985 Garibim Ceylan
1985 Köşeyi Dönenler
1985 Muhabbet Kuşları
1985 Palavracılar
1985 Sarı Öküz Parası
1985 Ya Ya Ya Şa Şa Şa
1985 Çalınan Hayat
1985 Şişeli Köy
1986 Alın Yazımız Bu
1986 Ana Kucağı
1986 Babalar da Ağlar
1986 Dayak Cennetten Çıkma
1986 Efkarlıyım Abiler
1986 Ekmek Parası
1986 Elmayı Kim Isırdı
1986 Gülmece Güldürmece / Gelinciklerim
1986 Kuzucuklarım
1986 Küçük Ağam
1986 Kısmetin En Güzeli
1986 Kızlar Sınıfı Tatilde
1986 Melek Hanım'ın Fendi
1986 Milyarder Mahmut
1986 Neşeye Bak Neşeye
1986 Töre
1987 Afife Jale
1987 Aile Pansiyonu Murtaza
1987 Etme Bulma
1987 Füze Nuri
1987 Günah
1987 Kadersiz Kullar
1987 Kuşatma 2 / Şok
1987 Otobüs Yolcuları / İhsaniye - Karasu
1987 Püf Noktası
1987 Yaşamaya Mecburum
1987 Yıkılan Yuva
1987 Yıllar
1988 A Ay
1988 Acı Gurbet
1988 Arabesk
1993 Al Dudaklım
1996 Ay, Işığında Saklıdır

Televizyon

Yıl Dizi
1979 İbiş'in Rüyası
1984 Köşe Dönücü
1987 Uzaylı Zekiye
1991 Bir Ömrün Bedeli
1991 Varsayalım İsmail
1993 Nasreddin Hoca
1994 Kızlar Sınıfı
1996-1997 Ana Kuzusu
1997 Şaban ile Şirin
2000-2002 Reyting Hamdi
Ödülleri
Yıl Ödül Notlar
1967 İlhan İskender Armağanı Kanlı Nigâr oyunuyla
1972 9. Altın Portakal Film Festivali, En İyi Erkek Karakter Oyuncu Ödülü Sev Kardeşim
1991 Dümbüllü Ödülü
1997 Altın Kelebek Ödülleri Onur Ödülü
1999 Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü "Muhsin Ertuğrul Tiyatro Emek Ödülü"
2004 37. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri Onur Ödülü
2006 Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülü
2014 18. Afife Tiyatro Ödülleri, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü :
2015 T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü.




Ercan Yazgan Kimdir? Biyografisi

Necip Ercan Yazgan, (4 Nisan 1946, Sinop - 8 Mart 2018, İstanbul), Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu ve yönetmen.[1]

Tuncay Özinel Tiyatrosu, AST gibi topluluklarda çalışan sanatçı, Perihan Abla dizisiyle tanındı. 1963'te sinemada yer aldı. Bizimkiler dizisindeki "Kapıcı Cafer" ve Kaygısızlar dizisindeki "Memnun Kaygısız" tiplemesiyle başarılı bir karakter oyunculuğu sergiledi. Buket Dereoğlu ve Billur Yazgan'ın babasıdır.

8 Mart 2018 tarihinde İstanbul'un Sultanbeyli ilçesindeki bir hastanede inmeye bağlı çoklu organ yetmezliği nedeniyle 71 yaşında hayatını kaybetti. 10 Mart 2018'de Şakirin Camii'de düzenlenen cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.

Bizimkiler dizisinde sergilediği Kapıcı Cafer performansıyla hafızalara kazınan Ercan Yazgan kimdir? Usta oyuncu Ercan Yazgan’dan acı haber geldi. Ercan Yazgan gece saat 23.45 sularında hayatını kaybetti. Peki, Ercan Yazgan hastalığı neydi, kızı kimdir? Billur Yazgan, Instagram hesabından yaptığı paylaşımda, "Basında benim Ercan Yazgan'ın kızı olduğuma dair hatalı bir bilgi dolaşıyor, Ercan Yazgan babam değildir" ifadelerini kullandı. Ercan Yazgan, 4 Nisan 1946 tarihinde Sinop'ta doğdu. Yazgan, 1986 yılında Perihan Abla dizisindeki Şoför İsmet karakteriyle tanındı. 1989-2002 yılları arasında 13 yıl kesintisiz olarak yayınlanan "Bizimkiler" adlı dizide ise Kapıcı Cafer tiplemesiyle izleyici karşısına çıktı. Yazgan kariyeri boyunca birçok dizi ve sinema projesinde yer aldı. Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Ercan Yazgan, geçirdiği felç nedeniyle tedavi altına alınmıştı. Alınan bilgiye göre, özellikle oynadığı televizyon dizileriyle tanınan Ercan Yazgan, hafta içi felç geçirerek Sultanbeyli'deki özel bir hastaneye kaldırılmıştı 1989-2002 yılları arasında 13 yıl kesintisiz olarak yayınlanan "Bizimkiler" adlı dizide Kapıcı Cafer karakterini canlandırırken; Erdal Özyağcılar, Savaş Dinçel, Ayşe Kökçü, Mehmet Akan, Uğurtan Sayıner, Atılay Uluışık, Aykut Oray, Salih Kalyon, Selçuk Uluergüven, Ali Uyandıran, Rutkay Aziz, Buket Dereoğlu, Cihat Tamer, Engin Şenkan, Güzin Özipek, Kemal İnci, Meral Çetinkaya, Dursun Ali Sarıoğlu, Arif Erkin Güzelbeyoğlu, Cezmi Baskın, Zihni Göktay, gibi oyuncularla birlikte rol aldı. Bülent Kayabaş ile Tiyatro yaptı.

Ercan Yazgan kimdir? Ercan Yazgan hatalığı neydi? Usta oyuncu Ercan Yazgan hayatını kaybetti. Bizimkiler dizisiyle hafızalarda yer edinen Yazgan’ın ölüm haberinin ardından Ercan Yazgan kimdir, hastalığı neydi, kızı kimdir gibi usta sanatçıyla ilgili merak edilen sorulara yanıt aranmaya başlandı. Billur Yazgan, Instagram hesabından yaptığı paylaşımda, "Basında benim Ercan Yazgan'ın kızı olduğuma dair hatalı bir bilgi dolaşıyor, Ercan Yazgan babam değildir" ifadelerini kullandı. Ercan Yazgan, 4 Nisan 1946 tarihinde Sinop’ta doğdu. Oyuncu Buket Dereoğlu ve Billur Yazgan'ın babasıdır. Yazgan, 1986 yılında Perihan Abla dizisindeki Şoför İsmet karakteriyle tanındı. 1989-2002 yılları arasında 13 yıl kesintisiz olarak yayınlanan "Bizimkiler" adlı dizide ise Kapıcı Cafer tiplemesiyle izleyici karşısına çıktı. Yazgan kariyeri boyunca birçok dizi ve sinema projesinde yer aldı. Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Ercan Yazgan, geçirdiği felç nedeniyle tedavi altına alınmıştı. Alınan bilgiye göre, özellikle oynadığı televizyon dizileriyle tanınan Ercan Yazgan, hafta içi felç geçirerek Sultanbeyli'deki özel bir hastaneye kaldırılmıştı. "İskemik serebrovasküler hastalık tanısıyla hastanemiz nöroloji kliniğinde medikal tedavisi devam ederken 3 Mart 2018 tarihinde gelişen solunum yetmezliği nedeniyle hastanemiz yoğun bakım servisine kaldırılmış, yoğun bakım takibinde iken gelişen hipotansiyon, böbrek ve karaciğer yetmezliği ve bunların sonucunda oluşan çoklu organ yetmezliği nedeniyle bugün saat 23.05'te kalbi durmuş, yapılan tüm müdahelelere rağmen geri döndürülememiş olup 23.45'te hayata gözlerini yummuştur.

Sanat dünyasına uzun yıllar hizmet etmiş böyle bir değerin kaybı için başta yakınları olmak üzere tüm sevenlerinin başı sağ olsun."

Ercan Yazgan’ın kızı Buket Dereoğlu kimdir? Billur Yazgan kimdir?


Ercan Yazgan’ın kızı Buket Dereoğlu’nun kim olduğu ve oynadığı diziler merak ediliyor. Billur Yazgan kimdir, Ercan Yazgan’ın kızı mı? "Kapıcı Cafer" ve Kaygısızlar dizisindeki "Memnun Kaygısız" tiplemesiyle tanınan usta oyuncu Ercan Yazgan, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Yazgan yarın Üsküdar'da bulunan Karacaahmet Şakirin Camii’nden son yolculuğuna uğurlandı. Ercan Yazgan’ın kızı Billur Yazgan kimdir sorusu araştırılan konular arasında yer aldı. Billur Yazgan konu ile ilgili bir açıklama yaptı. Billur Yazgan, Instagram hesabından yaptığı paylaşımda, "Basında benim Ercan Yazgan'ın kızı olduğuma dair hatalı bir bilgi dolaşıyor, Ercan Yazgan babam değildir" ifadelerini kullandı. Açıklamanın tamamına haberimiz içerisinden ulaşabilirsiniz. Buket Dereoğlu, oyuncu Ercan Yazgan‘ın üvey kızıdır. Buket Dereoğlu 6 yaşında iken annesi İdil hanım, ikinci evliliğini 1976 yılında Ercan Yazgan ile yapmıştır. Selin Buket Dereoğlu, 1970 İstanbul‘da doğmuştur. İzmir kökenlidir. Annesi İdil hanımdır. Anne babası o 3 yaşındayken ayrılmışlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile anne tarafından akrabadır.

Ercan Yazgan’ın kızı Billur Yazgan kimdir sorusu araştırılan konular arasında yer aldı. Buket Dereoğlu kimdir? Unutulmaz dizilerde rol alan ve başarılı oyunculuğu ile hafızalara kazınan "Kapıcı Cafer" ve Kaygısızlar dizisindeki "Memnun Kaygısız" rollerine hayat vereb Ercan Yazgan bir süredir tedavi görüyordu. 3 Mart 2018 tarihinde solunum yetmezliği nedeniyle özel bir hastaneye kaldırılan Yazgan’ın vefat haberi geldi. Vatandaşlar Billur Yazgan’ın Ercan Yazgan’ın kızı olup olmadığını araştırmaya başladılar. Konu ile ilgili Billur Yazgan’dan açıklama geldi. Billur Yazgan, Instagram hesabından yaptığı paylaşımda, "Basında benim Ercan Yazgan'ın kızı olduğuma dair hatalı bir bilgi dolaşıyor, Ercan Yazgan babam değildir" ifadelerini kullandı. Buket Dereoğlu, Ercan Yazgan’ın üvey kızıdır. Selin Buket Dereoğlu, 1970 İstanbul‘da doğmuştur. İzmir kökenlidir. Annesi İdil hanımdır. Anne babası o 3 yaşındayken ayrılmışlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile anne tarafından akrabadır.

BİLLUR YAZGAN ERCAN YAZGAN’IN KIZI MI?

Billur Yazgan, Instagram hesabından yaptığı paylaşımda, "Basında benim Ercan Yazgan'ın kızı olduğuma dair hatalı bir bilgi dolaşıyor, Ercan Yazgan babam değildir" ifadelerini kullandı. İşte, ünlü oyuncu Billur Yazgan'ın açıklamasının tamamı;

"Bugün çok değerli ve hepimizin çok sevdiği bir sanatçı olan Ercan Yazgan'ı kaybettik... Herkes gibi bende çok severdim ve çok üzüldüm... Hepimizin başı sağolsun yalnız basında benim Ercan Yazgan'ın kızı olduğuma dair hatalı bir bilgi dolaşıyor. Ama bu durum sadece zamanında verdiğim bir röportajda soyadı benzerliğinden faydalanarak tamamen yalan haber yapan kendini bilmez bir gazeteciden kaynaklanmaktadır... Ercan Yazgan babam değildir! Allah rahmet eylesin gerçek çocuklarına, ailesine ve sevenlerine sabır versin..."

ERCAN YAZGAN’IN KIZI BUKET DEREOĞLU KİMDİR?

Selin Buket Dereoğlu, 1970 İstanbul‘da doğmuştur. İzmir kökenlidir. Annesi İdil hanımdır. Anne babası o 3 yaşındayken ayrılmışlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile anne tarafından akrabadır.

Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuar Tiyatro oyunculuk Bölümünden mezun oldu.

OYUNCULUK KARİYERİ

Oyunculuğa annesinin tiyatrosu olan “İdil Abla Çocuk Tiyatrosu”nda başladı. Daha sonra Dormenler Tiyatrosu, Gülriz Sururi– Engin Cezzar Tiyatrosu, Ercan Yazgan– Bülent Kayabaş Tiyatrosu”, TİM, “Tiyatro Portakal” gibi tiyatro gruplarında devam etti.

90’lı yıllarda Maret, Emlak Bankası, AEG ve Sümerbank reklamlarında oynadı.

1989 yılında başlayan 13 yıl devam eden “Bizimkiler” dizisinde Erdal Özyağcılar, Ercan Yazgan, Aykut Oray, Savaş Dinçel, Zihni Göktay, Meral Çetinkaya gibi oyuncularla oynamıştır.

1990 yılından sonra Türker İnanoğlu‘nun sahibi olduğu Ulusal Film şirketiyle çalışmaya başladı. Cümbüş Sokak dizisinde Sarı Gacı, Bizimkiler”de Sekreter Demet, 1996 yılında Tatlı Kaçıklar”da Aysu, 2012 yılında SüperTürk’de ise rolüyle çok sevildi.


Ercan Yazagan in  Ödülleri


   36. Altın Portakal Film Festivali - "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" - Duruşma


Ercan Yazagan in Filmografisi


   Bana Masal Anlatma - 2015
   İffet - 2011
   Kardelen - 2010
   Hanımın Çiftliği - 2010
   Nekrüt - 2008
   Yalancı Yarim - 2007
   Ahh İstanbul - 2006
   Tatil Aşkları - 2004
   Altın Kafes - 2004
   Hayat Bilgisi - 2003
   Sırlar Dünyası / Sır Kapısı - 2002
   Aşk Meydan Savaşı - 2002
   Balalayka - 2000
   Duruşma - 1999
   Sevda Kondu - 1996
   Kaygısızlar - 1994

Kaynak :

Wikipedia
aksam com tr


Stephen William Hawking Kimdir ?

Prof. Dr. Stephen Hawking CH CBE FRS (8 Ocak 1942, Oxford - 14 Mart 2018, Cambridge), İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar.

Hayatı

Hawking 8 Ocak 1942 yılında hayata gözlerini açmıştır. 8 yaşındayken Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans'a gitti. 11 yaşında St Albans okuluna kayıt oldu. Buradan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford Üniversitesi kolejine devam etti. Babasının tıpla ilgilenmesini istemesine karşın, o matematiği seviyordu. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun yerine fizik öğrenimi görmeye başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. Hawking daha sonra kozmoloji (evrenbilim) üzerine çalışmak üzere Cambridge'e gitti. O zamanlar Oxford'da evren bilimi üzerine çalışma yoktu. Cambridge'de danışman olarak Fred Hoyle'u istemesine karşın Dennis Sciama atanmıştı. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College'de profesör asistanı oldu. 1973'de Gökbilim Enstitüsünden ayrıldıktan sonra Hawking, Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979'dan sonra matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlamento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669'da Isaac Newton'a verilmişti. Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein'ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang'le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı'nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olduğuydu. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.[1][2]

Stephen Hawking kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili iddialarıyla, bugün yaşayan bilim insanları arasında dünyada en çok tanınan isimdir. Kitapları, 40 dile çevrildi; evrenle ilgili çılgın teorik bilgilerini popüler hale getirmek için gereken maddi bağımsızlığı sağlayacak ve Cambridge Üniversitesi'ndeki uygulamalı matematik ve teorik fizik laboratuvarını geliştirecek kadar da sattı. Hawking, hastalığıyla gizemli bir kişilik oluşturmaktadır. Son kitabı “Ceviz Kabuğundaki Evren”de, dünyanın büyük bir felaket ile karşı karşıya kalabileceğini belirterek uzayda insan kolonileri kurulmasını gündeme getirmişti. Bir fenomen haline gelen ve milyonlarca satan “Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere” kitabı, Hawking'e asıl şöhreti getirmişti. İlk kitabının yayımlanmasından bu yana gerçekleşen önemli buluşların ardındaki sırrı açığa çıkaran “Ceviz Kabuğundaki Evren”, “Zamanın Kısa Tarihi”nin bir devamı sayılabilir. Yeni kitabıyla yazar, bizleri çoğu kez gerçeklerin kurmacadan daha şaşırtıcı olduğu teorik fiziğin en üst noktalarına çıkarıyor ve evrenin temel ilkelerine dair anlaşılır yorumlarda bulunuyor. Görelilik kuramından zaman yolculuğuna, süper kütle çekiminden süpersimetriye, kuantum teorisinden M-Kuramı’na ve bütünsel beyin algılanımına kadar evrenin bilinen en kışkırtıcı sırlarına kapı aralayan kitap, Einstein’in “Genel Görelelik Kuramı” ile Richard Feynman'ın çoklu geçmiş düşüncesini birleştirerek evrende olup bitenleri tanımlayabilecek eksiksiz ve tek bir teori geliştirmeye çalışıyor. Okur, kitabı bir bilimsel eser olarak algılayabileceği gibi, rahatlıkla bir bilim–kurgu romanı gibi de değerlendirebilir. Hawking'in “karmaşık önermeleri günlük yaşamdan çekip aldığı analojilerle resmetme becerisi” buna imkân tanımaktadır. 2012'de “Büyük Tasarım” adlı kitabını da çıkartmıştır. Kitaplarında genellikle bir "Yaratan"ın varlığını reddeden Stephen Hawking, Her Şeyin Teorisi (Birleştirilmiş Alan Kuramı)’ne ulaşıldığı zaman, kainat’ın yaratım sürecinde, ‘Tanrı’ kavramına ihtiyaç olmadığını da net bir dille ifade eder.

Stephen Hawking, Einstein’dan bu yana dünyaya gelen en parlak teorik fizikçi olarak kabul edilmektedir. 12 onur derecesi almıştır. 1982'de CBE ile ödüllendirilmiş, bundan başka birçok madalya ve ödül almıştır. Royal Society'nin ve National Academy of Sciences (Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi) üyesidir.

Stephen Hawking kimdir? sorusu günün en çok sorulan sorusu olmaya aday? Sebebi ise ünlü fizikçinin hayatını kaybetmesi. Ünlü İngiliz Profesör Hawking nerede doğdu? ALS teşhisi hangi yıl kondu? İşte ünlü İngiliz profesör hakkında merak edilen ve bilinmeyen 10 özellik…

Bilimsel araştırmaları 40’ın üzerinde dünya diline çevrilen Stephen Hawking, bilim çevrelerinde Albert Einstein’dan sonraki en büyük dahi olarak görülmektedir.

STEPHEN HAWKİNG KİMDİR?

1973’de Gökbilim Enstitüsünden ayrıldıktan sonra Stephen Hawking, Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979’dan sonra matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlamento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669’da Isaac Newton’a verilmişti. Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein’ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang’le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi.

Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı’nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olduğuydu. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.

ALS’DEN SONRA

Stephen Hawking 1960’ların başında 21 yaşındayken tedavisi olmayan Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığına yakalandı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking’i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkûm etti. Ünlü bilim insanı, 1985 yılından bu yana sesini de yitirmiş olduğu için, koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabiliyordu.

Ünlü fizikçi en son 25 Kasım tarihinde Vatikan’da “Evrenin Kaynağı” başlıklı bir konferans vermiş ve Papa Francis ile görüşmüştü. 1942 yılında İngiltere’nin Oxford kentinde doğan Steven Hawking, kuantum fiziği ve kara delikler üzerine yaptığı çok kapsamlı çalışmalarla tanınıyordu.

İŞTE STEPHEN HAWKING’İN SİZİ HAYRETE DÜŞÜRECEK 10 ÖZELLİĞİ

1. Öğrencilik hayatı pek iyi başlamadı

Okul döneminde Hawking'in çok da başarılı biri değildi. 9 yaşındayken notları, sınıfın en kötü notları arasındaydı. Çabalayarak notlarını orta seviyeye çıkardı ancak, daha fazlası hiç olmadı.

2. O günlerde bile Einstein diyorlardı

Kötü notlarına rağmen takma adının “Einstein” olduğuna bakılırsa, çevresi onun geleceğin dahisi olduğunu anlamış gibi görünüyordu.İlerleyen yaşlarında, Oxford Üniveristesi burs sınavlarında yüksek puan alarak üniversitede okumaya başladı.

3. Biyolojiyi belirsiz buluyordu

Stephen Hawking küçük yaşlardan beri matematiği ve fiziği severdi. Hawking biyoloji ile ilgilenmezdi. Biyolojiyi “çok belirsiz, çok ezberli” bulduğunu söylemiştir.

4. Kürek takımındaydı

Fiziksel engellere yol açan hastalığının tanısı konmadan önce bile Hawking, çok iri biri değildi. Kürek takımında dümenci konumundaydı. Böyle iri olmayan kişiler, kürek takımında kürek çekmeyip yön ve hız verme amaçlı dümen pozisyonunda görev alıyordu.

5. ALS tanısı

Hawking 21’inde, yavaş yavaş sendeleme ve genel sakarlık belirtileri göstermeye başladı. Rahatsızlığı olduğunu anlamak için test yaptırmak üzere hastaneye gitti. Orada amyotrofik lateral skleroz (ALS) tanısı kondu. ALS, hastaların istemli kas kontrolünü kaybetmelerine neden olan nörolojik bir hastalıktır. Doktorlar ona büyük olasılıkla birkaç yıl ömrü kaldığını söylediler.

6. Kuramları ve kuantum mekaniği üzerine çalışmaları

Hawking'in en önemli başarılarında biri, 1983'te evrenin sınırlarının olmadığı kuramını ortaya atmasıdır. Hawking ve Hartle evrenin şekli ve doğasını anlamak amacıyla, kuantum mekaniği ve genel görelilik kavramlarını birleştirerek evrenin kapsanan bir varoluş olduğunu, ancak yine de sınırları olmadığını gösterdiler.

7. Uzaylıların varlığına inanırdı


2008 yılında NASA'nın 50. Yıldünümü kutlamasında Hawking konuşmacı olarak bu konudaki fikirlerini dile getirmiştir.

8. Geleceğimiz Uzayda

Hawking, küresel ısınma ve nükleer savaş yüzünden insan ırkının geleceğinin, eğer uzun bir gelecek olacaksa, uzayda olacağını belirtmiştir.

9. Yanıldığını söyleyecek kadar komplekssiz

2004 yılında Hawking kara deliklerle ilgili 1997'de girdiği bir iddiayı bilim insanı arkadaşlarının kazandığını ve kendisinin yanıldığını itiraf etti. Hawking, yanıldığını itiraf edebilecek kadar centilmen bir insandı, nitekim 2004 yılında yanıldığını itiraf etti.

10. Kitapları…

Hawking'in özgeçmişinde en beklenmedik özelliklerinde biri şüphesiz çocuk kitabı yazarı olmasıdır. 2007'de kızı Lucy ile birlikte “”Georgo'nun Evrene Açılan Gizli Anahtarı” kitabını yazdılar.Serinin ikinci kitabı 2009 yılında “Georgo'nun Kozmik Hazine Avı” adıyla yayınlandı.

İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar Prof. Dr. Stephen Hawking, 8 Ocak 1942 yılında doğdu. 8 yaşındayken Londra’dan 20 mil uzaktaki St Albans’a gitti. 11 yaşında St Albans okuluna kayıt oldu. Buradan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford Üniversitesi kolejine devam etti. Babasının tıpla ilgilenmesini istemesine karşın, o matematiği seviyordu. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun yerine fizik öğrenimi görmeye başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. Hawking daha sonra kozmoloji (evrenbilim) üzerine çalışmak üzere Cambridge’e gitti. O zamanlar Oxford’da evren bilimi üzerine çalışma yoktu. Cambridge’de danışman olarak Fred Hoyle’u istemesine karşın Dennis Sciama atanmıştı. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College’de profesör asistanı oldu.

Hastalığı
Stephen Hawking, amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığının nadir görülen, erken kendini gösterip yavaş ilerleyen bir formundan mustaripti. Bu hastalığın teşhisi 1963'te, Hawking 21 yaşındayken konuldu; doktorları tarafından Hawking'e iki yıllık ömür biçildi.[3][4] Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking'i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkûm etti. 1970'lerin sonlarında konuşma yetisi gittikçe de zayıflamaya başladı, bu dönemde sadece en yakınları tarafından anlaşılan Hawking'in dış dünyayla iletişimini dediklerini dinleyip tekrarlayan yakınları sağlamaktaydı.[5] 1985'te CERN'i ziyaret ederken zatürre kaptı. Bu nedenle nefes borusuna delik açılması gerekti ve sesini tamamen yitirdi.[6][7] 1986'dan itibaren koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabildi.[8] Bilimsel uğraşlarında ve günlük yaşantısında çevresinden ve ailesinden destek aldı. Konuşmak istediği anda, elindeki elektronik aleti sıkarak, sandalyesine bağlı özel bilgisayarının ekranına, dakikada ortalama 10 kelimeyi sıralayabilmekteydi. Bilgisayarının hafızasında yaklaşık 2600 kelime bulunmaktadır. Böylece herhangi bir kelimeyi söylemek istediğinde ekrana yazabilmekteydi. Sağlıklı insanların konuşmalarında kullandığı kelime sayısı da 2500 civarındadır. Dolayısıyla Hawking, duygularını ifade etmede kelime sıkıntısı çekmemekteydi.[9] 2005'te el kaslarını hareket etme yetisini kaybetmesiyle yanağındaki kasları kullanarak kelime seçmeye başladı

Ölümü
14 Mart 2018 tarihinde sabaha karşı, Cambridge, İngiltere'deki evinde 76 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.[11] Ailesi ölüm sebebini açıklamamıştır ve "huzur içinde öldü" açıklamasını yapmıştır.[12] Stephen Hawking'in henüz 21 yaşındayken yakalandığı ve tedavisi olmayan ALS hastalığı yüzünden öldüğü düşünülmektedir.

Kişisel görüşleri
Hawking insanların 100 yıl içerisinde dünyayı terk etmesi ve farklı dünyalarda koloniler kurması gerektiğini söylemiştir. Hawking'e göre insanlar koloni kuramazlarsa hayatta kalamayacaktır.

Eserleri
Teknik


   Singularities in Collapsing Stars and Expanding Universes (D. W. Sciama ile birlikte), 1969 Comments on Astrophysics and Space Physics Vol 1 #1
   The Nature of Space and Time (Roger Penrose ile birlikte, Michael Atiyah'ın önsözüyle), New Jersey: Princeton University Press, 1996, ISBN 0-691-05084-8
   The Large Scale Structure of Spacetime (George Ellis ile birlikte), 1973 ISBN 0-521-09906-4
   The Large, the Small, and the Human Mind, (Abner Shimony, Nancy Cartwright ve Roger Penrose ile birlikte), Cambridge University Press, 1997, ISBN 0-521-56330-5 (hardback), ISBN 0-521-65538-2 (karton kapaklı), Canto edition: ISBN 0-521-78572-3
   Information Loss in Black Holes, Cambridge University Press, 2005
   God Created the Integers: The Mathematical Breakthroughs That Changed History, Running Press, 2005 ISBN 0-7624-1922-9

Popüler

   A Brief History of Time, (Bantam Press 1988) ISBN 0-553-05340-X
   Black Holes and Baby Universes and Other Essays, (Bantam Books 1993) ISBN 0-553-37411-7
   The Universe in a Nutshell, (Bantam Press 2001) ISBN 0-553-80202-X
   On The Shoulders of Giants. The Great Works of Physics and Astronomy, (Running Press 2002) ISBN 0-7624-1698-X
   A Briefer History of Time, (Bantam Books 2005) ISBN 0-553-80436-7

Çocuk kitapları

   George's Secret Key To The Universe,[14] Lucy Hawking ile birlikte (Random House, 2007) ISBN 978-0-385-61270-8
   George's Cosmic Treasure Hunt, (Simon & Schuster Children's Publishing, 2009) ISBN 978-1-4169-8671-3
   George and the Big Bang, (Doubleday, 2011) ISBN 978-0-385-61191-6

-------------
Kaynak :
Wikipedia

Phil Collins (Genesis) Kimdir?

Philip David Charles Collins, veya genel olarak bilinen adıyla Phil Collins, 30 Ocak 1951 tarihli Chiswick, Londra, İngiltere doğumlu pop/rock müzisyeni, aktör ve baterist. Collins aynı zamanda ünlü rock grubu Genesis'in vokalisti ve bateristi olarak da tanınmaktadır. Ayrıca sanatçı solo albümleriyle Grammy Ödülü kazanmıştır.

...But Seriously adlı 1989 albümünde yer alan Another Day in Paradise adlı evsizlerin ve sokakta yaşayanların sorunlarına dikkat çeken parça, Phil Collins'e ve albümün yapımcısı Hugh Padgham'a 1991 Grammy Ödülü'nü kazandırmıştır. Ayrıca Collins, Tarzan filminin müzikleriyle Oscar ve Altın Küre Ödülü kazanmıştır.

İlk yılları


Philip David Charles Collins, 30 Ocak 1951'de Chiswick, Batı Londra, İngiltere'de, bir oyuncu menejeri olan Winifred M. "June" Strange ve bir sigortacı olan Greville Philip Austin Collins'in çocukları olarak dünyaya geldi. Beş yaşında Noel hediyesi olarak ilk oyuncak davuluna sahip oldu. Daha sonra amcası Collins'e bir davul seti yaptı ve yıllar geçtikçe ailesi Collins'e daha büyük setler almaya başladı. Collins, ilk yıllarında televizyon ve radyoda takip ettiği şarkılara eşlik etti. Bir yandan da 14 yaşında oyunculuk eğitimi almaya başladı. Lise yıllarında ilk grubu the Real Thing'i kurdu. Daha sonra the Freehold adlı bir gruba katılan Collins, ilk şarkısı "Lying Crying Dying"i bu grupta yazdı.

Kariyeri

1963-1970: İlk oyunculuk denemeleri

Collins, Barbara Speake Tiyatro Okulu'nda okurken çocuk aktör olarak oyunculuk kariyerine başladı ve Charles Dickens'ın romanı Oliver Twist'ten uyarlanan tiyatro oyunu Oliver!'da Artful Dodger rolünü oynadı. 1964'te çekilen the Beatles filmi A Hard Day's Night'ta figüranlardan biri olarak gözüktü. 1967 tarihli Calamity the Cow ve 1968 tarihli Chitty Chitty Bang Bang filmlerinde de kısa rollerde oynadı ancak son filmdeki sahneye filme dahil edilmedi. Aynı yıl yayınlanan Romeo ve Juliet filminde Romeo rolü seçmelerine katılsa da rol Leonard Whiting'in oldu.

Zamanla Collins müziğe yönelmeye başladı. Hickory adlı bir grupta çalarken albüm anlaşmasına imza attılar ve adlarını Flaming Young yaptılar. 1969'da insanoğlunun Ay'a yaptığı yolculuğun yarattığı ilgiyi anlattıkları albümleri Ark 2 yayınlandı. Ticari anlamda başarılı olmayan albüm Melody Maker tarafından "ayın pop albümü" olarak lanse edildi. Grup, bir sene sonra dağıldı. Collins daha üne kavuşmadan, Beatles gitaristi George Harrison'un All Things Must Pass albümündeki "Art of Dying" şarkısında perküsyon çaldı. Collins'in adı albümün ilk baskılarında geçmezken 2000 yılında yayınlanan versiyonda Collins de albüm kartonetinde yer buldu.
1970-1978: Genesis'e katılması

1970 yılının ortalarında rock grubu Genesis, davulcuları John Mayhew'in gruptan ayrılmasından sonra "akustik müziğe duyarlı bir davulcu" ilanı verdi. Collins, Charisma plak şirketi sahibi Tony Stratton-Smith'in adını ilanda gördüğü için ilana başvurmaya karar verdi. Provalar şarkıcı Peter Gabriel'in Surrey'deki evinde yapıldı. Provalara erken gelen Collins, zamanını Gabriel'in yüzme havuzında yüzerken şarkıları ezberleyerek geçirdi. Ağustos 1970'te Collins resmen Genesis'in bateristi oldu.

1970-1975 arasında Collins, grubun albümleri ve konserlerinde davul ve perküsyon çaldı ve geri vokallerde katkıda bulunud. 1971'de Genesis ile ilk albümü Nursery Cryme piyasaya çıktı. Collins ve gitarist Steve Hackett tarafından yazılan "For Absent Friends" şarkısında vokalleri yaptı. Daha sonra 1973 tarihli albümleri Selling England by the Pound'da "More Fool Me" şarkısını söyledi.

Ağustos 1975'te The Lamb Lies Down on Broadway turnesinden sonra Gabriel, Genesis'ten ayrıldı. Grup, Melody Maker'a vokalist ilanı verdi ve 400 tane cevap aldı. Uzun süren vokalist arama sürecinde adaylara geri vokal yapan Collins'in grubun vokalisti olmasına karar verildi ve A Trick of the Tail albümü kaydedildi. Albüm, İngiltere listelerinde üç numaraya çıkarak büyük başarı kazandı. 1977'de Hackett'in de ayrılması ise Collins, Tony Banks ve Mike Rutherford grubu üç kişi olarak devam ettirmeye karar verdi. Dönemin sonuna doğru Genesis, progresif rocktan pop-rock'a evrilmeye başladı. 1978 albümleri ...And Then There Were Three... ilk İngiltere Top 10 single'ları "Follow You Follow Me"yi içeriyordu.
1978–1983: Solo kariyerinin başlangıcı

Aralık 1978'de uzun süreli turneler sonucu zarar gören evliliğini kurtarmak ve ailesine daha çok vakit ayırmak için Collins, Vancouver, Kanada'ya gitti. Ancak evliliğini sona erdirmeye karar veren Collins, 1979 Nisan'ın da İngiltere'ye geri döndü. Bu dönemde grup arkadaşları solo albümlerine odaklanırlarken, Collins de ilk albümü Face Value'nün bestelerini oluşturmaya başladı. Bu sırada Genesis tekrar bir araya geldi ve 1980'de yayınlanan Duke üstünde çalışmaya başladı.

Bu albümün ardından Şubat 1981'de Face Value yayınlandı. Albümde davul ve vokalin yayında keyboard da çalan Collins, boşanma sürecinin albümüne ilham verdiğini açıkladı. Albüm, dünya çapında yedi ülkede bir numaraya yükseldi, ABD'de ise yedinci sıraya çıktı. Albümün ilk single'ı "In the Air Tonight" bir hit olup, İngiltere single listelerinde iki numaraya çıktı. Collins, ilk solo konserine Amnesty International'ın bir yardım organizasyonunda çıktı.

Eylül 1981'de Genesis, Abacab'ı yayınladı ve turneye çıktılar. 1982'nin başlarında Collins, ABBA vokalistlerinden Anni-Frid Lyngstad'ın üçüncü solo albümü Something's Going On'un prodüktörü oldu ve Led Zeppelin vokalisti Robert Plant'in ilk solo albümü Pictures at Eleven'ın çoğu şarkısıda davul çaldı. Ekim 1982'de tek konser için bir araya gelen Gabriel ve Hackett'li Genesis kadrosunda yer aldı.

Collins'in ikinci solo albümü Hello, I Must Be Going! 1982 Kasım'ında yayınlandı. Evlilikle ilgili sorunları hala "I Don't Care Anymore" ve "Do You Know, Do You Care" gibi şarkılarda yüz üstüne çıkıyordu. 3 milyon satan albüm İngiltere'de ikinci, Amerika'da sekizinci sıraya yükseldi. Albümün ikinci single'ı olan the Supremes cover'ı "You Can't Hurry Love", Collins'in İngiltere'deki ilk bir numaralı single'ı oldu. Şubat 1983'e kadar Collins, solo bir turne düzenledi. Turne sonrası Plant'in ikinci solo albümü olan The Principle of Moments'ta da çaldı. Mayıs 1983'te, Collins, Banks ve Rutherford, Genesis adında bir albüm kaydetti; bu albümün turnesi de 1984 Şubat'ına kadar devam etti.
1984–1985: Single'lar

1984'te Against All Odds filmi için aynı isimli bir şarkı kaydetti. Şarkının prodüktörlüğünü bu sefer Collins değil, Arif Mardin yaptı. Collins'in önceki single'larına göre daha pop olan bu parça, şarkıcının Billboard Hot 100 listesinin zirvesine çıkan ilk şarkısı oldu ve şakıcıya En İyi Erkek Pop Vokal Performansı Grammy Ödülü kazandırdı. Ayrıca o yılın en iyi özgün şarkı Oscar'ına aday gösterildi. Collins, bunun sonucunda turnesini Oscar'da şarkıyı söyleyebilme ihtimaline göre düzenledi. Ancak ödül töreninde şarkının bir başka sanatçı tarafından okunulmasına karar verildiği Collins'e bildirildi. Phil Collins'in de katıldığı törende şarkıyı aktris ve şarkıcı Ann Reinking söyledi. Eleştirmenlerce beğenilmeyen bu performans daha sonra Collins tarafından konserlerinde de ti'ye alındı. Şarkı, o sene Oscar ödülünü kazanamadı.

1984 yılında Collins, Earth, Wind & Fire vokalisti Philip Bailey'in üçüncü solo albümü Chinese Wall'ın prodüksiyonuna katkıda bulundu. Albümde şarkıcılar "Easy Lover" şarkısında düet yaptılar. Bu şarkı İngiltere'de bir numara oldu. Collins, Eric Clapton'ın Behind the Sun albümündeki bazı şarkıların prodüksiyonunu yaparken davul da çaldı. Kasım 1984'te Collins, dönemin en ünlü Britanyalı ve İrlandalı şarkılarından oluşan Band Aid'e katıldı ve "Do They Know It's Christmas?" şarkısının davullarını çaldı.

Şubat 1985'te Collins'in en başarılı albümü No Jacket Required piyasaya sürüldü. Albüm hem İngiltere'de hem ABD'de bir numaraya yükseldi. Albümde ABD'de listebaşı olan "One More Night" ve "Sussudio", ve ilk ona giren "Don't Lose My Number" ve "Take Me Home" şarkıları vardı. Albüme The Police vokalisti Sting ve eski grup arkadaşı Peter Gabriel de katkıda bulunmuştu. 1985 tarihli White Nights filmi için Marilyn Martin ile "Separate Lives" düetini yapan Collins, ABD'de de bu şarkıyla da bir numara oldu. Böylece Collins, ABD'de üç listebaşı şarkı ile senenin en başarılı sanatçısı olurken, albüm de Yılın Albümü Grammy Ödülü de dahil olmak üzere üç Grammy kazandı. Brit Ödüllerinde de Britanya'nın En İyi Albümü ve Britanyalı En İyi Erkek Şarkıcı ödüllerini kazandı.

Temmuz 1985'te Collins, Band Aid tarafından düzenlenen yardım konserleri Live Aid de sahne aldı. Hem İngiltere'deki Wembley Stadyumu hem de ABD'deki JFK Stadyumu'nda sahne alan tek şarkıcı oldu. Önce İngiltere'de "Against All Odds" ve "In the Air Tonight"ı söyleyen ve Sting ile sahne alan Collins, bir Concorde ile Philadelphia'ya uçup solo şarkılarının yanında Clapton'ın ve tek bir konser için yeniden bir araya gelen Led Zeppelin'in performanslarında da davul çaldı. Zeppelin ile gösterdiği performans izleyenler tarafından beğenilmedi. Gitarist Jimmy Page, Collins'in şarkıları iyi öğrenmediğini iddia ederken, Collins ise grubun çok iyi çalmadığını iddia etti ve Page'in tavırlarından dolayı sahneyi terk etmek istediğini aklından geçirse de negatif bir tepki almamak için devam ettiğini açıkladı.
1985–1991: ...But Seriously ve devam eden başarı

Ekim 1985'te Collins, Banks ve Rutherford ile Genesis'in yeni albümü Invisible Touch'ı kaydetmek için bir araya geldi. Aynı isimli ilk single İngiltere'de bir numaraya yerleşerek, Genesis'in ticari anlamda en başarılı şarkısı oldu. Grup, ayrıca tarihinin ilk ve tek Grammy'sini kazandı. 1987'de single'ları "Land of Confusion"ın kuklalı klibi ile MTV Video Müzik Ödülleri'nde yılın klibi adayı gösterildi.

1988 yılında Collins tekrar sinemaya döndü ve romantik komedi Buster'da rol aldı. Collins, 1963'te yaşanan büyük tren soygunundaki rolü nedeniyle tutuklanan Buster Edwards rolünü oynadı. Film konusu itibarıyla karışık tepkiler aldı. Prens Charles ve Prenses Diana, filmin hırsızlığı övdüğü gerekçesiyle gala davetini reddetti. Ancak Collins'in performansı beğenildi. Collins, filmin soundtrack'lerinin dördüne katkıda bulundu. The Mindbenders cover'ı "A Groovy Kind of Love", Collins'in hem İngiltere'de hem ABD'de listebaşı olan tek şarkısı oldu. Albümün bir başka hit single'ı ise Lamont Dozier ile yazdıkları "Two Hearts" oldu. Sanatçılar, En İyi Şarkı Altın Küre Ödülü kazanırlarken Oscar'a da aday gösterildiler.

1989'da The Who turnesinde grupla çalan Collins, Kasım ayında bir başka başarılı albüm olan ...But Seriously'yi yayınlandı. David Crosby'nin geri vokal yaptığı "Another Day in Paradise" yıl sonu Billboard listelerinde birinci oldu, 1990 yılında BRIT ödüllerinde Britanya'nın en iyi single'ı ödülünü, 1991'de ise Yılın Kaydı Grammy Ödülü'nü kazandı. Şarkı, 1980lerin ABD'de en son liste başı şarkısı. Albüm ise ABD'de 1990'ların ilk liste başı albümü, İngiltere'de ise 1990 yılının en çok satan albümü oldu.
1991–1997: Genesis'ten ayrılış

Beş yıllık bir aradan sonra Genesis, 1991 yılında We Can't Dance albümünü çıkardı. Albüm, Collins'in çalıştığı son stüdyo albümüydü. 1993 Amerikan Müzik Ödülleri'nde Genesis en iyi pop/rock grubu olarak ödüllendirildi.

1993'te Collins deneysel bir albüm olan Both Sides'ı yayınladı. Daha yavaş tempoda olan ve kişisel şarkılara sahip albüm, Collins'in albüm satışlarında bir düşüş olduğunu göz önüne serdi. Albümdeki bütün enstrümanlar Collins tarafından çalınmıştı. 1996 yılında Collins, solo kariyerine odaklanmak için Genesis'ten ayrıldığını açıkladı ve The Phil Collins Big Band'i kurdu ve Genesis şarkılarının caz versiyonlarını çaldılar. Ekim 1996'da bir başka solo albüm Dance into the Light yayınlandı ancak bu albümün satışları bir öncekinden de düşüktü.
1996-2006: Oscar ve Testify

1998'de The Phil Collins Big Band turneye çıktı ve bu turne kapsamında Montreux Caz Festivali'nde konser verdi. 1999'da A Hot Night in Paris adlı konser albümünü yayınladı.

Bu dönemde önce ...Hits adlı ilk toplama albümü daha sonra da Genesis'in toplama albümü Turn It On Again: The Hits üzerinde çalıştı. Bu albümde Genesis'in orijinal kadrosu son bir kez bir araya gelip The Carpet Crawlers şarkısını tekrar kaydetti.

1999'da Collins, Walt Disney şirketi ile animasyon filmi Tarzan filminin sonudtrackinde yer aldı. Filmin şarkısı "You'll Be in My Heart" Billboard'ın Adult Contemporary listesinde 19 hafta kalarak rekor kırdı. Collins ayrıca filmin Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve Fransızca versiyonlarında şarkıları bu dillerde de kaydetti. "You'll Be in My Heart", Oscar ve Altın Küre ödüllerinde En İyi Film Şarkısı ödülünü kazandı. Collins, bu şarkıyı Super Bowl finalinde de söyledi. Bu başarılar sonunca 16 Haziran 1999'da Collins'in adı Hollywood Walk of Fame'e dahil edildi.

11 Kasım 2002'de Collins yedinci solo albümü Testify'ı yayınladı. Albüm yıl sonuna kadar ABD'de 140.000 kopya satmasına rağmen Collins'in kariyerindeki ABD performansı en kötü albüm oldu.
2006-2015: Genesis yeniden birleşimi ve emeklilik

Collins, Banks ve Rutherford ile tekrar bir araya geldi ve 7 Kasım 2006'da Genesis'in 40. yılını kutlamak üzere Turn It On Again turnesine başlayacaklarını duyurdular. 2007 yazında gerçekleşen turne süresince Avrupa ve Kuzey Amerika'da çaldılar. Grup, Live Earth kapsamında da sahne aldı.

Ekim 2009'da Collins, Motown şarkılarını yeniden yorumladığı bir albüm kaydedeceğini açıkladı. Going Back adı verilen bu albüm 13 Ekim 2010'da çıktı. İngiltere listelerini dördüncü sıradan giren albüm, sonraki hafta birinci sıraya yükseldi. Bu albüm için Collins, altı tane konser verdi.

4 Mart 2011'de sağlık problemlerini ve ailevi durumları öne süren Collins kariyerine ara verdiğini açıkladı. Bu dönemde ailesine odaklanan Collins, medyaya çok az röportaj verdi.
2016-günümüz: Emekliliğin sonu

Mayıs 2015'de Collins, Warner Music ile anlaşıp solo albümlerinin remastered versiyonlarının yayınlanmasına izin verdi. Aynı yılın ekim ayında da resmi olarak emekliliğini sonlandırdığını ve turne ve yeni bir albüm düşüncelerinin olduğunu açıkladı. 2016 yılında albümlerinin yeni versiyonları yeni kapakları ile piyasaya verilirken 25 Ekim 2016'da Collins'in otobiyografisi Not Dead Yet yayınlandı.

Stüdyo albümleri

   1981: Face Value
   1982: Hello, I Must Be Going!
   1985: No Jacket Required
   1989: ...But Seriously
   1993: Both Sides
   1996: Dance into the Light
   2002: Testify
   2010: Going Back



Alparslan Türkeş Kimdir?

Alparslan Türkeş (doğum adı Ali Arslan veya Hüseyin Feyzullah 25 Kasım 1917, Lefkoşa - 4 Nisan 1997, Ankara), Türk asker, siyasetçi, Başbakan eski Yardımcısı, Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu ve ilk genel başkanı. MHP genel başkanlık görevini 1969–1997 yılları arasında sürdürmüştür. Mart 1975–Haziran 1977 ve Temmuz 1977–Ocak 1978 tarihleri arasında Süleyman Demirel tarafından kurulan hükümetlerde Başbakan Yardımcısı olarak yer almıştır. 1965, 1969, 1973, 1977 ve 1991 Türkiye genel seçimlerinde milletvekili olarak meclise girmiştir.

Türkeş, milliyetçi çevreleri bir araya getirmek için 1963 yılında Türkiye Huzur ve Yükselme Derneği'ni kurmuştur. 1965'te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne (CKMP) girerek fiilen siyasi hayata atılmış ve aynı yıl partinin genel başkanı olmuştur. İlk defa 1965 Türkiye genel seçimlerinde CKMP'nin Ankara milletvekili olarak meclise girmiştir. 1966 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde Cumhurbaşkanı adayı olmuştur fakat seçilememiştir. 1975'ten sonra Milliyetçi Cephe adı verilen koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulunmuştur.

12 Eylül Darbesi'nden sonra 1985 yılına kadar 4,5 yıl tutuklu kalmıştır. 1987 Türkiye anayasa değişikliği referandumu'nda siyasal yasağı kalkmıştır. Aynı yıl Milliyetçi Çalışma Partisi'ne girmiştir ve yapılan kongrede gene başkan seçilmiştir ve partisi 1991 Türkiye genel seçimlerinde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile seçim ittifakı yapmıştır. 1992 yılında 12 Eylül darbesi ile kapatılmış olan partilerin eski adlarını alması hakkında Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişiklikle MÇP'nin ismi de 1993 yılında MHP olarak değiştirilmiştir. 1995 Türkiye genel seçimlerinde parlamento dışı kalan Türkeş, 4 Nisan 1997 tarihinde vefat etmiştir.

İlk yılları

Alparslan Türkeş, 25 Kasım 1917 öğle vaktinde Koyunoğlu ailesinden Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ile Fatma Zehra Hanım'ın çocuğu olarak, Lefkoşa'da Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade sokağı 13 numaralı evinde dünyaya geldi.Aslen Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinden Kıbrıs'a göç eden bir ailenin çocuğudur.[7] 1933'te ailesiyle birlikte Lefkoşa'dan ayrılarak Limasol'dan kalkan İtalya bandıralı "Viyana" gemisiyle İstanbul'a geldi.[8][9]
Askeri kariyerinin başlaması

1933'te Lefkoşa doğumlu İzmit milletvekili Hüseyin Sırrı Bellioğlu'nun tavsiyesiyle Kuleli Askeri Lisesine geçici olarak kaydoldu ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçince asli kaydı gerçekleşti. 1936'da Kuleli Askeri Lisesi'nden mezun olup 1938'de Harp Okulu'nu bitirdi. 1939'da piyade asteğmeni olarak atış okuluna girerek buradan teğmen rütbesiyle mezun oldu (P.938-348).[10] Refik Yurtsever'in ablasının kızı Muzaffer Hanım ile 5 Eylül 1939'da nişanlandı ve 14 Ocak 1940'ta evlendi. Bu sırada Gelibolu'daki 58. Piyade Alayı 5. Bölük Komutanlığı'na tayin edildi ve Balıkesir, Bandırma, Edincik, Erdek ve Marmara Adasında görev aldı.

1944'te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız ve Nejdet Sançar'la birlikte "Irkçılık-Turancılık" davasından yargılandı ve 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947'de beraat etti.

Alpaslan Türkeş konuyla ilgili olarak:"3 Mayıs günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patladı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı." demiştir.[5]

Davanın sonucu


Orduya tekrar döndü. 1955'de Harp Akademisi'ni (94. sınıf, Sıra No. 39) bitirdi. Daha sonra ABD'ye gönderildi ve burada Amerikan Harp Akademisi'ni ve piyade okulunu bitirdi. 1955-1957 yılları arasında Washington'da NATO Daimi Komitesi'nde Türk genelkurmayı temsil heyetinde görev yaptı. Aynı sırada uluslararası ekonomi eğitimi gördü. 1959'da Almanya'da Atom ve Nükleer Okulu'na gönderildi ve buradaki eğitiminden sonra albaylığa yükseldi ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO şube müdürü olarak atandı.

27 Mayıs Darbesi

27 Mayıs 1960'dan kısa süre önce Elâzığ'daki birliğinden Ankara'ya atandı ve Albay Talat Aydemir'in önerisiyle Millî Birlik Komitesi'ne (MBK) alındı. Darbeyi planlayıp yürütecek olan 37 kişilik MBK içinde yer aldı. darbe bildirisini 27 Mayıs 1960 günü radyodan okuduktan sonra adı sıkça duyulmaya başlandı. 27 Mayıs sonrası Başbakanlık müsteşarlığı yaptı. Bu dönemde sonradan AP Partisi Balıkesir Senatörü seçilecek Hikmet Aslanoğlu ve CKMP Genel Sekreteri olacak Fuat Uluç kendisinin yardımcılık görevini yerine getirdiler. Bu dönemde Millî Birlik Komitesi içindeki görüş ayrılığı sonucu 13 Kasım 1960'da MBK Başkanı Org. Cemal Gürsel bir bildiri yayımlayarak MBK'nin çalışmalarının ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye düşürecek bir duruma geldiğini, bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri ile MBK üyelerinin talepleri üzerine MBK'yi feshettiğini açıkladı. Yeni oluşturulan MBK'de ise Alparslan Türkeş'in de içinde bulunduğu ve "14'ler" olarak adlandırılan ve ülkenin köklü yapısal sorunları çözülmeden kısa süre içinde yapılacak seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını reddeden 14 subaya yer verilmiyordu. MBK üyesi Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun inisiyatifiyle gerçekleşen bu operasyonla söz konusu kişiler Türk Silahlı Kuvvetleri'nden de emekli edilerek çeşitli görevlerle yurt dışına sürgüne gönderildiler. Alparslan Türkeş de bu operasyon sonucu Yeni Delhi büyükelçilik müşaviri olarak Hindistan'a gönderildi. Sürgünde iken, Millî Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel 'e, Yüksek Adalet Divanı'nda yargılanan Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmelerinin doğru olmayacağını vurgulayan ve Millî Yol dergisinde yayınlanan mektubu gönderdi.

25 ay kadar sonra, 23 Şubat 1963'te Gümülcine'den yurda döndüğünde burada kalabalık bir "milliyetçi topluluk" tarafından karşılandı.

Siyasi hayata girişi

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi dönemi

Gökhan Evliyaoğlu'nun Adalet Partisi'ne katılma yolundaki teklifini reddeden Türkeş, milliyetçi çevreleri bir araya getirmek için 2 Mayıs 1963'te Türkiye Huzur ve Yükselme Derneği'ni kurdu. Darbe hazırlığı yapan Talat Aydemir - Fethi Gürcan ikilisiyle temas kurdu. Ancak Talat Aydemir'le anlaşamadı. Bunun üzerine darbeyi hükümete haber verdi. Kendisi de darbe girişimi nedeniyle yargılandı, ancak darbeyi hükümete duyurduğu için beraat etti. Alparslan Türkeş, sürgünde olduğu dönemde 14'lerden çoğu ile sık sık bir araya gelerek dönüşten sonraki stratejisini belirleyici toplantılar yapmıştı. Nitekim 31 Mart 1965'te, 14'lerden Dündar Taşer, Ahmet Er, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Mustafa Kaplan gibi eski MBK üyeleri ile birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne (CKMP) girerek fiilen siyasi hayata atılmış oldu.

1965'te bu partinin başkanı oldu, uzun tartışmalardan sonra parti tüzüğünde 9 Işık Doktrini yer aldı. Türkeş, bu dönemde kendisini sevenler tarafından Başbuğ ilan edildi ve aynı yıl Ankara'dan milletvekili seçildi. 6-8 Şubat 1969'da Adana'da yapılan olağanüstü kongrede CKMP'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi ve terazi olan amblemiyse üç hilâl olarak değiştirilmiştir. 1966 yılında cumhurbaşkanlığına aday oldu ve Cevdet Sunay karşısında 11 oy alarak seçimi kaybetti. 1969 ve 1973 yıllarında Adana milletvekili olarak parlamentoya seçildi.

1975 sonrası dönem ve 12 Eylül

1975'ten sonra Milliyetçi Cephe adı verilen koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulundu. Bu dönemde sağ ve sol çatışması arttı. Yetkililerin elinde Milliyetçi Hareket Partisi'nin şiddetin esas kaynağı olduğuna dair kanıtlar vardı ve Cumhuriyet Savcısı kapsamlı bir soruşturma yapmak istiyordu. Ancak hükümet buna izin veremezdi. Çünkü bu rolün açığa çıkarılması koalisyonun dağılması anlamına geliyordu ve Demirel bunu düşünmek bile istemiyordu.[11] 12 Eylül darbesi sırasında Millî Güvenlik Konseyi başkanı, diğer üç parti başkanlarının teslim olduğunu, Alparslan Türkeş'in de teslim olmasını, aksi takdirde suçlu durumda olacağını belirten bir bildiri yayınladı.[12] 12 Eylül darbesinden sonra 9 Nisan 1985'e kadar 4,5 yıl tutuklu kaldı. 12 Eylül döneminde idam cezasıyla yargılanan Türkeş, bu davadan beraat etti.[13]

12 Eylül sonrası dönem

1987'de siyaset yasağının kalkmasıyla birlikte Milliyetçi Çalışma Partisi'ne girdi ve aynı yıl yapılan olağanüstü kongrede genel başkanlığa seçildi. 1991 genel seçimlerinde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile seçim ittifakı yapan MÇP lideri Türkeş, Yozgat milletvekili olarak yeniden parlamentoya girdi. Bu sırada 1992'de 12 Eylül darbesi ile kapatılmış olan partilerin eski adlarını alması hakkında Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişiklikle MÇP'nin ismi de 1993 yılında MHP olarak değiştirildi. 1995 genel seçimlerinde parlamento dışı kalan Türkeş, bu dönemde uzlaşmacı bir lider olarak ülke siyaseti üzerinde en etkili siyasetçi oldu.[kaynak belirtilmeli] Türkeş, 9 Işık başta olmak üzere siyasi ve tarihi görüşlerini içeren kitaplar yazdı.
Ailesi ve ölümü
Tokat Ülkü Ocakları tarafından Tokat'ta yaptırılan Alparslan Türkeş anıt çeşmesi.
Etimesgut'ta bulunan Alparslan Türkeş Parkı.

İlk evliliği, 1940 yılında, Muzaffer Hanım ileydi. Muzaffer Hanım 1974 yılında ölmüştür. Bundan iki yıl sonra, 1976'da Seval Türkeş'le evlendi.

Çocukları:

   Ayzit,
   Umay,
   Selcen, XXIII. Dönem Bursa milletvekili Hamza Hamit Homriş ile evlidir.
   Sevenbige (Çağrı), Çağrı Saraç Türkeş
   Yıldırım Tuğrul, XIII., XXIV., XXV. ve XXVI. Dönem Ankara milletvekili ve 63. Türkiye Hükûmeti, 64. Türkiye Hükûmeti ve 65. Türkiye Hükûmeti Başbakan Yardımcısı.

Türkeş'in ikinci evliliği, 1976 yılında, Seval Hanım ileydi. Çocukları:

   Ayyüce,
   Ahmet Kutalmış, XXIV. Dönem İstanbul milletvekili

Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997'de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara'da yaşama veda etti. Kabri, Ankara Beştepe'de bulunmaktadır.

Eserleri

   Gönül Seferberliğine
   Temel Görüşler
   Türkiye'nin Meseleleri
   Bunalımdan Çıkış Yolu
   Kahramanlık Ruhu
   Yeni Ufuklara Doğru
   1944 Milliyetçilik Olayı, Yaylacık Matbaası, İstanbul, 1968
   27 Mayıs ve Gerçekler
   Fırtınalı Yıllar
   MHP ve Bozkurtlar
   Türklük Gururu ve Şuuru
   Her Türlü Emperyalizme Karşı
   Bir Devrin Perde Arkası
   9 Işık ve Türkiye
   9 Işık
   9 Işık / Millî Doktrin
   Milliyetçilik
   Ahlakçılık
   Türk Milliyetçilerinin Zaferi
   Ülkücülük
   Basılan Kervanımız
   Dış Politikamız ve Kıbrıs
   Milliyetçilik-Ülkücülük Üzerine Konuşmalar
   Toplumculuk
   Dış Meseleler
   Savunma
   Sorgu
   Millî Devlet Güçlü İktidar
   Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik
   İlimcilik
   27 Mayıs, 13 Kasım, 21 Mayıs ve Gerçekler

Vikisöz'de Alparslan Türkeş ile ilgili sözleri bulabilirsiniz.

Notlar

   ^ Türkeş'in gerçek adı tartışmalıdır. Resmî biyografisinde Ali Arslan, diğer kaynaklardaysa Hüseyin Feyzullah adının onun doğum adı olduğu iddiası mevcuttur.



------------------
Kaynakca :

Wikipedia


RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)