11-15-2025, 04:25 AM
Allah'ın Sünneti "Âdetullah" veya Sünnetullah Nedir?
Allah'ın, evren, insan ve diğer tüm canlılar için geçerli kıldığı kanunların tamamına Sünnettullah denir. Dinimizde geniş yer tutan Sünnetullah kavramı, Arapça bir sözcük olan sünnet kelimesinden türetilmiştir. Sünnet kelimesinin sözlük anlamı izlenen yol, yöntem ve kanundur. Din kültüründe Sünnetullah teriminin anlamı nedir? Merak eden okurlar için, tüm yönleriyle detaylı bir şekilde derledik.
Bu kavram genellikle Adetullah terimi ile birlikte kullanılır. Adetullah da Allah'ın değiştirilemez yasaları anlamına gelir. Bu yasalar hem bilimsel gerçekleri hem de sosyal yaşamdaki kuralları kapsar.
Sünnetulah Nedir?
Allah'ın kainatı ve canlıları yaratırken koyduğu kurallara ve belirlediği ölçülere Sünnetullah denir. Kuran'ı Kerim'de ve birçok hadiste geçen ''kader'' kelimesinin ilk anlamı ölçüdür. Kamer Suresinin 49. ve 50. ayetlerinde Allah'ın her şeyi bir ölçüye göre yarattığı bildirilir.
Bakara Suresinin 286. ayetinde ise, Allah'ın, kullarını kaldıramayacağı yüklerle sınamayacağı yazılıdır. Her şeyin belli bir nizama ve ölçüye göre yaratılması Sünnetullah olarak tanımlanır.
Yine aynı şekilde dünyada ve kainattaki her şeyin bir neden sonuç ilişkisine dayalı olması, hiçbir şeyin amaçsız ve nedensiz bir şekilde gerçekleşmemesi de Sünnetullah terimiyle açıklanır. Sadece insana irade ve akıl verildiği için ahiret gününde insan yaptıklarından hesaba çekilecektir. Çünkü insan sadece akıl ve iradeyle iyi ile kötü, helal ile haram arasında seçim yapabilir.
Din Kültüründe Sünnetullah Teriminin Anlamı Nedir?
Din kültüründe Sünnetullah teriminin birden fazla tanımı ve açıklaması vardır. Bu tanımlardan ilki Allah'ın kainatı yaratışındaki ilkeler ve yasalar bütünüdür. Sadece peygamberlerin gösterdiği mucizeler dışında, her şey belli başlı kurallar ve kanunlar çerçevesinde gelişir. Bu kanunlar en basit mantık kurallarından en karışık bilimsel gerçeklere kadar geçerlidir.
Örneğin insanın doğup büyümesi, yetişkin olup yaşlanması ve en nihayetinde ölmesi Sünnetullah'dır. Çünkü her insan ahiret için yaratılmıştır ve dünya geçici bir konaklama yeridir.
Her insan fıtrat üzere doğar. Fıtrat, yaratılış anlamına gelir. Her insanın doğumu için bir anne ve bir baba gereklidir. Bunun gibi tüm gereklilikler ve şartlar da Allah'ın koyduğu ve asla değiştirilemeyecek olan yasaların bir parçasıdır.
Örneğin bir insanın iman etmesi için de Allah'ın ona hidayet etmesi gerekir. Bu da Allah'ın koyduğu yasalardan biridir. Bu nedenle Hz. Muhammed, Ebu Talib'in Müslüman olması için gözyaşı döktüğünde ayet inmiş ve ayette peygamber efendimize ''sen istiyorsun diye iman etmeyecekler'' buyurulmuştur.
Sünnet/Sünnetullah
17 Arap dilinde “tarîk, sebîl, sırât, mezheb, menhec” gibi yol ve yöntem mânâsına gelen farklı kelimeler vardır. Ancak hiçbiri tam olarak sünnetin karşılığı değildir. Bununla beraber sünnet, bu kelimelerin tümünü içeren kapsamlı, şemsiye bir kavramdır.
Sünnet , “Allah’ın çizdiği yol, belirlediği değişmez kanun” anlamlarında Kur’an’da sünnetullah ve sünnetü’l-evvelîn gibi terkiplerle geçmektedir.18 Sünnetullah Allah’ın hikmeti gereği, gerek âlemin yapısına ilişkin koyduğu ilâhî kanunlar gerekse toplumların yapıları ve ömürleri ile ilgili koyduğu kuralları;sünnetü’l-evvelîn ise Allah’ın insan hayatı için belirlediği değişmez kuralları ifade eder.19
Hadisçilere göre sünnet, “Şer’î bir hüküm ifade etsin ya da etmesin, Hz. Peygamber’in bütün söz, davranış, onay ve hayatına dair bilgilerdir.” Fıkıhçılara göre, farz ve vacipler dışında Hz. Peygamber’den gelen hükümlerdir. Usulcülere göre, Kur’an dışında, Hz. Peygamber’in şer’î bir hüküm teşkil eden söz, davranış ve onaylarıdır. Kelâmcılara göre ise, bid’at kavramının karşıtıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de “Peygamberin sünneti” şeklinde bir ifade yer almamakla birlikte Kur’an’daki“üsve-i hasene” , Resûlullah’ın sünnetini içeren ve ona “ittiba” ve“itaat” i ifade eden geniş çağrışımlı bir terkiptir. Kur’an’da geçen Peygamber’in üstün ahlâkı ve örnekliği mânâsındaki üsve nitelemesi, sahâbe ve sonraki nesiller tarafından Peygamber’in sünneti olarak tanımlanmıştır.20 Peygamber Efendimizin “sünnet”i onun ibadet, ahlâk ve gündelik hayata ilişkin davranışlarını veya uygulamalarını içerir. Sünnetinin hedefi, inananların bu davranış ve uygulamalarda kendisini örnek almalarıdır. Nitekim büyük dil âlimi İbn Manzûr bu bağlamda Arap dilindeki (وسَنَنْتُ لَكُمْ سُنَّةً فَاتَّبِعُوهَا ): “Sizin için bir yol/davranış tarzı belirledim. Öyleyse ona uyun.” şeklindeki kullanıma atıfta bulunmuştur.21 Bazen yeni ortaya konulan davranış kötü de olabilir. Mamafih Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle demiştir: “Kim İslâm’da güzel bir işe öncülük ederse (مَنْ سَنَّ فِى الإِسْلاَمِ سُنَّةً حَسَنَةً ) hem (kendi yaptığının) sevabını, hem de kendisinden sonra o işi yapanların sevaplarını alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm’da kötü bir gidişe öncülük ederse (وَمَنْ سَنَّ فِى الإِسْلاَمِ سُنَّةً سَيِّئَةً )hem kendi günahını, hem de kendisinden sonra onu yapanların günahını alır. Yine onların günahından da bir şey eksilmez.” 22
Sahâbe ve tâbiûn nesillerinde, sünnet denildiği zaman ilk akla gelen Hz. Peygamber’in uygulamaları olsa da zaman zaman Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve Hulefâ-i Râşidîn’in uygulamalarının da sünnet olarak nitelendiği görülmüştür. Tâbiûn neslinde, sahâbenin söz ve uygulamalarının, Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetlerinin kapsamı içine alınıp alınmayacağı, diğer bir ifade ile sahâbenin yorum ve yaklaşımlarının da sünnet olarak mütalaa edilip edilmeyeceği hususunda ihtilâf edilmiştir. Nitekim İbn Şihâb ez-Zührî (124/742) ile hadisleri (ilim) ve sünnetleri derlemeye çalışan Sâlih b. Keysân (140/757), önce Hz. Peygamber’den gelen her şeyi yazdıklarını, sonra da sahâbeden gelenleri yazdıklarını, ancak kendisinin, sahâbeden gelenleri sünnet olarak görmediği için yazmadığını, Zührî’nin ise onları da yazdığını, neticede onun kârlı çıktığını, kendisinin ise kaybettiğini anlatmaktadır.23
Erken dönem İslâm fıkıhçılarına göre Peygamber’in sünneti, ibadet ve muâmelâtla ilgili hususları kapsayan bir içeriğe sahipti. Umumiyetle Medineli fakihlerin görüşlerini ve uygulamalarını yansıtan İmam Mâlik’in el-Muvatta’ 24 adlı eseri, bu konuda önemli bir kaynaktır. el-Muvatta ’daki sünnet tabirinin genellikle Medine’de yaygın olarak uygulanan ve yerleşik tatbikat haline gelen düzenlemeler anlamında kullanıldığı kabul edilir.25 İlk İslâm toplumunun merkezi olan Medine, Sevgili Peygamberimizin söz, uygulama ve hatıralarını barındırdığı içindir ki “Dârü’s-Sünne” (sünnet yurdu) olarak adlandırılmıştır. Hz. Peygamber’in sünneti her zaman Müslüman toplumlarda inanç ve uygulama birliğini sağlamış ve Müslümanların ortak davranış biçimi sergilemelerini mümkün kılmıştır.
Sünnet, Kur’an’ın Müslüman toplumsal hafızada iyice yer etmesini sağlayan bir unsurdur. Sünnet, Kur’an’ın bir açılımı ve izahıdır. Kur’an’da yer alan ilâhî buyruk ve tavsiyelerin Müslümanların gündelik hayatına aktarılması sünnet sayesinde gerçekleşmiştir. Kur’an’ın Müslümanlar için ulaşılmasını ve oluşturulmasını istediği “vasat ümmet” 26 ve “hayırlı ümmet” in27 teşekkülü ancak Hz. Peygamber’in sünneti sayesinde olmuştur. Şamlı meşhur fakih Mekhûl’e (100/718) nispet edilen, “Kur’an’ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kur’an’a olan ihtiyacından daha fazladır.”28 (اَلْقُرْآنُ أَحْوَجُ إِلَى السُّنَّةِ مِنَ السُّنَّةِ إِلَى الْقُرْآنِ) şeklindeki söz, sünnetin Kur’an’ın anlaşılması ve hayata aktarılması konusunda ne kadar vazgeçilmez yeri olduğunun bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır.
Sünnet , aslında ibadet ve muâmelâta ilişkin nebevî uygulama ve takrirlerin yanında Peygamber’in (sav) ahlâkî, ananevî, hatta insanî ve sosyo-politik tasarruflarını içeren çok daha geniş bir çağrışıma sahiptir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm’de “üstün ahlâk sahibi” 29 ve müminler için de “güzel bir örnek” 30 olarak sunulan ve kendisine uyulması istenen31 Resûl-i Ekrem’in sünneti Müslümanlar için hayatî önemi haizdir.
Elbette onun bütün söz ve davranışlarının sünnet kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği; bunun bir sınırının olup olmadığı; sınırı varsa hangi esaslara göre bu sınırın belirleneceği; sünnetin harfiyyen izlenmesi gereken bir davranış kalıbı olup olmadığı; sünnet olan bir davranışın arkasında esas uyulması istenen ahlâkî ilkelerin bulunup bulunmadığı her zaman üzerinde durulan soru ve konular olmuştur. Sünnetin değeri, Müslümanların hayatlarındaki yeri ve nasıl anlaşılması gerektiği “sünneti anlamada temel ilke ve esaslar” başlığı altında etraflıca ele alınacaktır.
SÜNNETULLAH
Allah'ın sünneti, kanunu. Lügatte "yol" manasına gelen sünnet, "Allah" adıyla birlikte kullanıldığında, Allah'ın kâinatı idare ederken koyduğu kurallar; Cenab-ı Allah'ın yaratıkları hakkındaki hüküm ve âdetleri anlamına gelir.
Kâinatta meydana gelen olaylar Allah'ın koyduğu birtakım kurallara, kanunlara tabidir; her şeyde bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Evrenin yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar tabiat olayları bu kanunlara bağlı olarak gerçekleşir. Meselâ, neslin devamı erkek ve dişi canlının birleşmesi sonucunda oluşan döllenme ile sağlanır. Her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ateş yakıcıdır; su ise söndürücü. Suyun kaldırma kuvveti; yerin çekim gücü vardır. Yağmurun yağması için suyun buharlaşıp bulut haline gelmesi zorunludur... Kâinatta insanlar tarafından alışılmış ne kadar tabiat kanunu varsa bunların hepsi Allah'ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır; normal şartlarda değişmez. Ancak, bu ilahi kanunlar eşyanın zorunlu bir neticesi olmadığından dolayı Allah dilerse insanların alışageldikleri tabiat olaylarının dışında bazı harikulade olayları da meydana getirmeye kadirdir.
İkisi kulların te'dib ve salahı ile ilgili olmak üzere sünnetullah üç kısımdır:
1- Gönderilen peygamberlerin bölgesinde peygamberliklerine delâlet eden mucizeleri gördüğü halde inad edip bir türlü inanmayan ve peygamberleri yalanlayan kavimlerin helâk edilmesi sünnetullahtır. Peygamberlerin doğruluklarına delâlet eden beyyine ve mucizelerini gördükten sonra halkın bir kısmı onlara inanırlar. İman edenlerden sonra geriye ıslahı mümkün olmayan kalbleri katılaşmış, inatçı, bozguncu ve şerli insanlar kalır. İşte o zaman onlara helâk âyetleri gösterilir. Her zaman peygamberlerini yalanlayan inatçı, zalim kimse ve milletleri Allah Tealâ cezalandırmak için helâk etmiştir. Kur'ân'da da anlatılan sünnetullah ve sünnetül-evvelin'in ifade ettiği manâ budur. "Çünkü onlar yeryüzünde büyüklenmek, fena ve hileli tuzaklar kurmak istiyorlar. Halbuki kötü düzen ona ehil olandan başkasını sormaz. Onlar, daha evvelki ümmetler hakkında cari olan kanundan başkasını mı bekliyorlar? Sen Allah'ın kânununda asla bir değişiklik bulamazsın, sen Allah'ın kanununda aslâ bir döneklik de bulamazsın" (Fâtır, 35/43). Hz. Peygamber (s.a.s) de Allah'ın bu sünneti hakkında "Ümmetler peygamberleri yalanladıkları ve emrine âsî oldukları zaman, Allah onları helâk etmek suretiyle peygamberlerinin gözünü aydınlatıp memnun eder" buyurmuştur. (Müslim, Fadâil, 81).
2- "Allah, kendilerindeki güzel şeyleri (ahlâkı) bozup değiştirmedikçe bir kavme verdiği şeyleri (nimetleri) değiştirip almaz (Güzel ahlâkını bozması sebebiyle) bir kavme fenalık dileyince, artık onun reddine bir çare yoktur. Onlar için Allah'tan başka hiç bir veli ve yardımcı da yoktur" (er-Râ'd, 13/11) âyetinin hükmü gereği ilahi sünnet ve âdeti şöyle ifade etmek mümkündür: Allah Tealâ bir topluma iman, güzel ahlâk, amel ve sa'y-ü gayret gibi nefislerindeki kemâlât sebebiyle verdiği nimetlerin değiştirilip alınmasını, yine ahlâksızlık, küfür, gayretsizlik ve ciddiyetsizlik gibi kötü halleri kazanmasına bağlamıştır "el-Hükmü lil-ekser". Bir millet hakkında Allah'ın hükmü çoğunluğun iyi veya kötü olmasına bağlıdır. İyiler çoğunlukta olursa, iyilik, âfiyet ve diğer güzel haller husule gelir; kötüler çoğunlukta olursa, fitne, musibet, düşman tasallutu ve hezimetler gibi fenalıklar meydana gelir ve pek çok nimet elden gider. Göz göre göre pek çok fırsatlar kaçırılır. Yarıdan az iyilerin bulunması yetmez. Kurunun yanı sıra yaş da yanar.
İman, amel, ahlâk gibi nefislerindeki kemâlata bağlı olmadan bazı toplumlara verilip alınan nimetler, bu konunun dışındadır.
3. Yüce Allah, atomlardan yıldız, gezeğen ve göklerin durum ve hareketlerine kadar bir takım kanunlar koymuştur: "Böylece onları yedi gök olarak iki günde (devirde) var etti ve her göğe içini (kanununu) emretti (yerleştirdi)..." (Fussilet, 43/12). Bu kanunlar, eşya ve olaylar arasındaki sabit nisbetlerdir. İlmi çalışmaları esnasında, insanlar, bunların bir kısmını gözlemleyerek formüle etmeğe muvaffak olmuşlardır. Bunlara ilimde, değişmez münasebetler denir. Fizik, Kimya ve Biyoloji kanunları gibi. Bu kanunlar, zorunlu olmayıp mümkün ve hâdistirler; kıyamete kadar değişmezler. Meselâ, Allah Tealâ, dünyada canlıları yaratmış, sonra bunları tekrar tekrar yaratmayı (canlıların cinslerinin devamını) tohum hücrelerine bağlamıştır. Her canlı cinsinin tohumundan o canlı cinsine ait ferdler vücuda getirilir. Buğdaydan buğday biter, arpa bitmez. Koyundan koyun doğar, kurt doğmaz. Fakat her canlı cinsinin tohum hücrelerine o canlının planını koyan ve bundan canlıyı yaratan Allah'tır.
Tabiat kanunları (eşya hakkındaki sünnetullah) eşyanın özünden gelen ne bir emir, ne de müstakil olan bir kuvvettir. Çünkü atomlar ve bunlardan meydana gelen eşya ve canlıların vücudunda malzeme olarak kullanılan elementler; cansız, şuursuz, akılsız, âtıl ve dağılıp saçılan şeylerdir (en-Nahl, 16/20-21). Eşya üzerindeki bu kanunların değişmezliği kendi zatlarından gelmeyip bunları yaratıp koyan böyle istediği için bir müddet sabittirler. Bunlar, Allah'ın iradesi ve emri altındadırlar. Allah dilerse, bunları değiştirir, yerine başkalarını koyar. Nasıl ki bir otomobilin yapılış ve işleyişi akıllı bir yapıcıya muhtaçsa; kâinatın düzenli işleyiş ve hareketleri de şuurlu ve bilgili bir yaratıcıya muhtaçtır. Otomobilin yapıcısı isterse, onun hızını artırmak gibi işleyiş tarzında değişikliği yapabilir veya onun hızını durdurabilir. Kâinata işleyiş düzenini veren zat da isterse onun bu düzenini değiştirebilir ve tekrar da ona eski nizamını verebilir.
Allah Teâlâ'nın yarattığı her şey mümkündür. Mümkün; varlığı ve yokluğu zatının muktezası (özünün gereği) olmayan, varlığı da yokluğu da eşit bulunan, var olması ve devam etmesi için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olan şey, kanun ve olaydır. Mümkün, şöyle de tarif edilebilir: Akılda, öznesi ile yüklemi arasında çelişiklik bulunmayan bir fikir ve tasavvurdur ki, hariçte buna tekabül edecek varlığı için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olur. Bu yaratıcı da varlığı mümkün olmayıp vacib bizatihi (zatından dolayı zorunlu) olan ve varlığında hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'tır.
Mümkinler hariçte var olmaları itibariyle ikiye ayrılır.
1- Âdi Mümkin: Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar (sünnetullah) gereğince vukua gelen eşya ve olaylardır. Bunlar, tabiata konulmuş vesile, sebep ve kanunlar muvacehesince vukua gelirler. Yer çekimine bağlı olarak taşın düşmesi, koyundan arslanın doğmaması gibi. Bunlara tabiî veya tecrubî imkan ile mümkindir, denir.
2- Gayr-i Âdi Mümkin: Tabiat kanunlarına (Allah'ın normal eşya ve olaylardaki sünnetine) aykırı olarak nadiren vukua gelen mümkinlerdir. Mucize ve kerâmetler gibi.
Her mümkin olân şeyi -ne kadar büyük, yapılışı ince ve kompleks de olsa- Allah Teâla yaratmaya kadirdir. Yüce Allah, gönderdiği peygamberlerinin elinde -onların elçileri olduğuna delalet etmek üzere- tabiata koyduğu kanunlarını bir an için değiştirerek alâmetler (mucizeler) de yaratmıştır.
Bütün bunların dışında Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın birçok sünneti zikredilmiştir.
"Onun yanında her şey bir ölçü iledir" (er-Ra'd, 13/8); "Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez" (er-Ra'd, 13/11); "Senden önce hiç bir insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır... ve sonunda bize döndürüleceksiniz" (el-Enbiya, 21/34, 35);
"Senden önce de şehirler halkından yalnız kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka elçi göndermedik" (Yusuf, 12/109); "Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir yörüngede yüzmektedirler" (Yasin, 36/40); Kullarım sana benden sorarlarsa, ben onlara yakınım. Dua eden bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm " (el-Bakara, 2/186);
"Tevbe edip durumlarını düzeltenleri, gerçeği açıklayanları bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim " (el-Bakara, 2/160);
"Siz şükreder, inanırsanız. Allah size azab etmeyi ne yapacak! Allah şükrün karşılığını veren, (her şeyi) bilendir" (en-Nisa, 4/147); "Yoksa siz sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki; nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar Allah'ın yardımı ne zaman? diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır" (el-Bakara, 2/214); "Biz bir peygamber göndermedikçe hiçbir kimseye azab edecek değiliz" (el-İsra, 17/11); "Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı; sonra ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bulamazlardı. Bu, Allah'ın öteden beri süregelen yasasıdır; Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın" (el-Fetih, 48/22,23).
Bunların dışında Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde Allah'ın daha başka ilahi kanunları haber verilmektedir. Orucun, namazın, cihadın sadece Hz. Muhammed ümmetine değil daha önceki ümmetlere de farz kılınan ibadetler olduğu (el-Bakara, 2/83, 183, 246); cihada çıkmayan bir toplumun yerine başka bir topluluğu getireceği (et-Tevbe, 9/39); eğer inandığını iddia edenler peygambere yardım etmezse Allah'ın ona yardım edeceği (et-Tevbe, 9/40) Allah'ın değişmeyen kurallarıdır.
"Âdetullah": Allah’ın canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini tedbir ve tanzim eden emirlerine, koyduğu değişmez terbiye ve idare kanunlarına âdetullah ya da sünnetullah denir.
"Sünnetullah"; kelime olarak kanun, âdet ve yol manasına gelmektedir.
“Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın” ayetinin ifade ettiği gibi, bu kanunlarda devamlılık söz konusudur. (Ahzab, 62; Fatır, 43; Fetih, 23)
Sünnetullah ile âdetullah arasında mana bakımından bir fark yoktur.
Adetullah veya sünnetullah, Allah’ın irade ve kudret sıfatından gelen tekvinî şeriat kanunlarıdır. Bunlara “Evâmir-i tekviniye” deniliyor.
Adetullah ve sünnetullah, kâinata yerleştirilen ve onun faaliyetlerine esas olan İlâhî kanunlar manzumesidir.
Çekirdeğin çatlayıp büyümesi, Güneş’in çekme ve itme kuvveti, yıldızların hassas bir şekilde yörünge içinde hareket etmeleri, bütün canlıların hayat şartlarının ve rızıklarının mükemmelen tanzim ve tedbir edilmesi, suyun kaldırma kanunu, yer çekim kuvveti, soğuğun üşütmesi, ateşin yakması, kuvvetin üstünlüğü, çalışmanın servet sahibi etmesi, tembelliğin sefalet ve fakirliğe sebep olması irade sıfatından gelen sünnetullah kanunlarıdır yani evâmir-i tekviniyedir.
Öte yandan, geceleri istirahat etmek insanın bir ihtiyacı ve âdetidir. Kur’an, beşerin bu ihtiyacının İlahi bir kanun olan “gece” ile karşılandığını, büyük bir nimet olarak nazara verir.
Gözlere uykunun hâkim olması gibi, yeryüzünü de karanlığın kaplaması büyük birer hâdisedirler ve bu iki hâdise de Allah’ın birer kanunudur; adetullahtandır.
Bazıları kâinattaki âdetullah kanunlarına yanlış olarak tabiat kanunları derler. Hâlbuki bu kanunlar, Allah’ın tabiata koyduğu değişmez nizamdan ibarettir. Sünnetullah kanunlarına uymayanlar, cezasını peşinen dünyada görür, uyanlar ise mükâfatını peşinen alır. Çalışan insanların başarıya ulaşması, isyan edenlerin cezalandırılması Cenab-ı Hakk’ın insanlık âleminde devam eden âdetindendir. Mesela, bir insan kendini yirmi katlı bir binadan atsa paramparça olur. Allah’ın sünnetullah kanunlarında ceza da mükâfat da peşindir.
Güzel bir neticeye ulaşmak için niyetin halis olması yeterli değildir. Sünnetullah kanunlarına uymak, üzerine düşeni yapmak lazımdır.
Hz. Peygamber (asm), Cenab-ı Hakk’ın en seçkin kulu olarak âdetullaha en fazla riayet eden fert olmuştur. “Ben peygamberim, öyleyse harika bir şekilde hedefime varırım” dememiş, sebeplere müracaat ederek neticeyi Cenab-ı Hak’tan istemiştir. “Çalışmak âdetim, tevekkül halimdir” buyurmakla, sebeplere teşebbüs etmeyi âdet edinmiş, ama neticeler için, Allah’a tevekkül etmiştir.
Feth suresi, 23. ayet: "Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." Bu ayeti açıklar mısınız?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
"Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın." (Ahzab, 33/62)
Bu ayettten önceki ayetlerde; "Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine'de yalan haber yayanlar vazgeçmezlerse, andolsun sana onlarla çarpışmanı emrederiz. Sonra da onlar orada ancak az bir süre sana komşuluk ederler. Lanete uğramışlar olarak. Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve alabildiğine öldürülürler." şeklinde buyuruluyor.
Bu ayetin başındaki «Sünnete» kelimesi mukadder bir fiilin mefulü mutlağıdır. Yani peygamberler hakkında kötü haber yayanlar, nifakını izhar edenler yakalanır ve öldürülürler. Evet, Allah'ın, nifak ve inkârlarında ısrar eden münafıklar hakkında süregelen kanunu budur. İman ehlini onlara musallat eder ve onlan kahrettirir. Ey Muhaemmed, sen, Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. (Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/522.)
"Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." (Fetih, 48/23)
“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı kesinlikle geri döneceklerdi. Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." Yani o gün, Hudeybiye günü Hudeybiye anlaşmasından önce eğer onlar sizinle savaşı göze alabilmiş olsalardı, siz onlarla bir anlaşmaya yanaşmamış, ya da onlar anlaşmak istememiş olup da sizinle savaşa karar vermiş olsalardı, kesinlikle onlar gerisin geriye dönerlerdi. Sonra kendilerine ne bir dost, ne bir velî, ne de bir yardımcı bulamayacaklardı. Siz belki savaş niyetinde olmadığınız için sadece yalın kılıçtınız. Onlarla savaşabilecek bir durumda değildiniz. Ama Allah’ın yardımı ve desteği sizinleydi.
İşte gördünüz ey Müslümanlar, sizler Allah ve Resûlü yolunda olduğunuz, Allah ve Resûlü’ne itaat ettiğiniz, Allah desteğinde olduğunuz sürece kâfirlerin sizinle baş etmeleri mümkün olmadı, ebedîyen de olmayacaktır. Yani o kâfirler orada sizinle bir anlaşma yapmayıp da bir yanlışın içine girip size saldırmayı göze alsalardı bile, kesinlikle bilesiniz ki onlar sizin karşınızda kaçacaklardı ve Allah’ın yardımının, dostluğunun sizinle olması sebebiyle kendileri için ne bir dost, ne de bir velî bulmaları mümkün olmayacaktı.”
Böyle Resûl-i Ekrem'in ve ona tâbi olan zâtların düşmanlarına karşı korunması, muvaffakiyeti (Allah Teâlâ'nın öteden beri) diğer peygamberler zamanından itibaren (süregelen âdeti) dir. Yâni: Bu, Cenab-ı Hakk'ın bir hükmüdür, bir ezelî takdiridir, onun mübarek peygamberleri ergeç dâima ilâhi yardıma mazhar olmuşlardır. (ve) Ey insan!. (Allah'ın âdeti için asla bir değişiklik bulamazsın) ilâhi âdet ilâhi emir ve yasak ne ise o öylece sürüp gider, onu kimsenin değiştirme ve bozmaya selâhiyeti olamaz..
Özet olarak: Bu âyet-i kerîme ile işaret buyurulmuş oluyor ki: Son Peygamber Hazretleri de bir ilâhî sünnet gereği olarak Bedr savaşında olduğu gibi muvaffakiyetlere nail olacaktır. Onun apaçık dini, bütün ufuklara yayılıp ona hiçbir kimse mâni olamayacaktır.(Kur'an-ı Kerim Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Fetih Suresi, 23. ayetin tefsiri)
Bu Allah’ın bir yasasıdır. Bu Allah’ın bir sünnetidir. Bu Allah’ın önceki toplumlara da uyguladığı bir kanunudur. Allah’ın bu sünneti daha önce de geldi geçti. Allah’ın sünnetinde, Allah’ın toplumsal yasalarında asla bir değişiklik bulamazsın. Zamanın hangi diliminde, mekânın hangi bölümünde, hangi coğrafyada, hangi devirde olursa olsun, Allah’ın değişmeyen yasası işte budur. Müslümanlar Müslüman oldukları sürece, Müslümanlar Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşadıkları, Allah’a güvendikleri, Allah’ın yardımına ehil oldukları sürece kesinlikle bilesiniz ki Allah’ın yardımı ve desteği onlar üzerinedir. Müslümanlar böyle Allah desteğinde oldukları sürece onlarla savaşan kâfirler her zaman karşılarında önce Allah’ı bulacaklar ve her zaman Müslümanlar karşısında mağlup olup kaçacaklardır. Allah desteğindeki Müslümanlar karşısında onların bir başarıya ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır.
Eğer Müslümanlar Allah’ın sünnetine, Allah’ın bu toplumsal yasalarına boyun eğmezler de, Allah'ın yasalarını ihlâl ederek, Allah’ın istediği kulluktan çıkarak, Peygamber’in (a.s) emir ve yasaklarına riâyet etmeyerek, Kitap ve sünnetten uzaklaşarak kendi hevâ ve hevesleri doğrultusunda hareket ederek bir savaşa girerlerse, yani Allah desteğini kaybetmiş bir vaziyette karşılarındaki kâfirlerle eşit bir konumda savaşa girerlerse, o zaman da elbette sünnetullah gereği, hangi taraf güçlüyse savaşı o taraf kazanacaktır. O zaman da Müslümanların artık kendilerinden başka hiç kimseyi kınamaya hakları olmayacaktır.
"Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın." (Fatır, 35/43)
Bu hâlde, onların böyle nefrette bulunup Resûl-i Ekrem (sav)'e tâbi olmaları da (yerde böbürlenmekten) onların kibirli bir vaziyet almalarından (ve kötü bir tuzak kurmalarından) o Yüce Peygamber'e karşı hilede, ihanet niyetinde bulunmalarından, Allah'ın nurunu söndürmek arzusunda bulunmalarından doğmuştur, (ve) Halbuki, (kötü bir kasd) öyle bir hile, kötü maksat (kendi ehlinden başkasına arız olmaz) onun fenalığı, kötü neticesi, o kötü maksat sahiplerine yönelir kendisinin felâketine sebep olmuş olur. (o hâlde) O saadet asrındaki müşrikler de, suikast sahipleri de (evvelkilerin kanunundan başka ne gözetirler) o evvelki kavimler hakkında tecelli eden ilâhi kanunlardan rabbani kanundan köklerini kazıma azabından başka neye lâyık olduklarını sanıyorlar? Kendilerinin başlarına da öyle bir felâketin gelmiyeceğinden nasıl emin olabilirler? (Artık sen Allah'ın kanunu için) inkârcı kavimler hakkında cereyan eden Allah'ın kanunu ve yürürlükteki hükümler hakkında (bir değişiklik bulamazsın) bu yeni inkârcılar hakkında da o ilâhi kanun meydana gelecektir, (ve Allah'ın kanununda bir sapma da bulamazsın) Kulları hakkında cereyan eden ilâhi kanun, ilâhi hüküm değişmez, onda kimse deşiklik vücude getiremez. Kahrolmayı hak edenlere lütufta bulunmaz, lütfa lâyık bulunanları da kahr etmez ve cezalandırmaz. Binaenaleyh eski inkârcı milletlerin haklarında cereyan etmiş olan o ilâhi kanun, sonraki inkârcılar hakkında da cereyan edecektir. Bir kere milletlerin tarihlerini ibret nazarıyla bakmalı değil midirler? (Kur'an-ı Kerim Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Fatır Suresi, 43. ayetin tefsiri)
Allah'ın hükümlerinin değişmediğini ifade ettiği ayetlere bakıldığında ilgili hükümler her zaman geçerli olagelmiştir. Allah'ın ilmi ezelidir. Allah’ın sözünden dönmemesi, bir sefer razı olduğundan rızasını geri almaması, cennete ve cehenneme gideceklerin vasfı gibi değişmez şeylerdir. Kâfirler her devirde cehennemlik idi, iman edenler her devirde cennetlik idi. Değişmeyen bunlardır.
Cenâb-ı Allah'ın, gerek peygamberlerine ve onların mü'minlerine olan yardım ve zafer va'di husûsundaki ve gerekse diğer konulardaki sözü değişmez ve değiştirilemez.(Âlûsî. XV. 257; Taberî XV, 233.) "Onun sözlerini değiştirecek yoktur" ifâdesi bir çok âyette tekrar edilir.(bk. En'âm, 6/64,115: Yûnus, 10/64; Kehf, 18/27.) Kur'ân-ı azîmuşşan'ın bu ifâdesi için birbirine yakın değişik açıklamalar yapılmıştır. Kelimetullah Allah'ın kitâbı demektir. Onu neshedecek hiç bir nebî ve hiç bir kitab gelmeyecektir. Onu kimse tahrif edemeyecek, değiştiremeyecek demektir. Çünkü müşrikler "Bundan başka bir Kur'ân getir, veya onu değiştir" (Yûnus, 10/15) demişlerdi.(Râğıb el-İsfahânî, s.440; Taberî, VIII, 9; İbn Kesîr, III, 80; Beyzâvî, I, 328.)
Allah'ın kelimelerini değiştirecek yoktur, demek, ne dünyâda ve ne âhirette Allah'ın hükmünün aksine bir hüküm verebilecek veya onun hükmünü aksine çevirebilecek kimse yoktur, demektir.(İbn Kesîr, 11,508.) Biraz farkla Allah'ın ahkâmını değiştirecek kimse yoktur. Onlar ezelî ve ebedî oldukları için tebdil ve zeval kabul etmezler, demektir. Allah'ın kelimeleri, Allah'ın değişmeyen, va'd, vaîd, sevab ve ikâb cinsinden şeyleri de olabilir. "Benim indimde söz değişmez" ve yine Hz. Peygamberin (sav) "Kıyâmete kadar olacak şeyler hakkında kalem kurumuştur," yâni hüküm verilip bitmiştir, kabilinden verdiği bilgidir. Allah'ın hükmü ezelde hâsıl olmuştur. Ondan sonra bir şey meydana gelmez, demektir.(Râzî. XIII, 161-162.)
Aynı zamanda kitaplarında Allah Teâlâ'nın haber verdiği şeylerin zamanında vukû'unu veyâ meydana geleceği zamanı değiştirebilecek hiç kimse yoktur, demektir.(Taberî, VIII, 9.) Ve yine Allah'ın sözlerinin değiştirilmesi ve va'dlerinden hulfetmesi yoktur, demektir.(Nesefi, II, 169; II, 10, 30.) Çünkü
"Allah aslâ sözünden dönmez." (Âl-i İmrân, 3/9).
"Ey Rabbimiz! Bize peygamberlerin vâsıtasıyla va'd ettiklerini ver ve kıyâmet gününde bizi rezil-rüsvay eyleme; şüphesiz sen va'dinden caymazsın!" (Âl-i İmrân, 3/194).
"Onlara (Allah'ın velî kullarına) dünyâ hayatında da âhirette de müjde vardır. Allah'ın sözlerinde aslâ değişme yoktur. İşte bu büyük kurtuluşun tâ kendisidir." (Yûnus, 10/ 64).
O halde Allah'ın verdiği haberleri, hükümleri ve sözleri sonuna ulaşmıştır. Bunların en doğru ve en âdil olmasıyla onları değiştirebilecek kimse yoktur.(Beyzâvî. I, 328.)
Selam ve dua ile...
Kaynaklar
Hürriyet
Sorularla İslamiyet
Diyanet Haber
Allah'ın, evren, insan ve diğer tüm canlılar için geçerli kıldığı kanunların tamamına Sünnettullah denir. Dinimizde geniş yer tutan Sünnetullah kavramı, Arapça bir sözcük olan sünnet kelimesinden türetilmiştir. Sünnet kelimesinin sözlük anlamı izlenen yol, yöntem ve kanundur. Din kültüründe Sünnetullah teriminin anlamı nedir? Merak eden okurlar için, tüm yönleriyle detaylı bir şekilde derledik.
Bu kavram genellikle Adetullah terimi ile birlikte kullanılır. Adetullah da Allah'ın değiştirilemez yasaları anlamına gelir. Bu yasalar hem bilimsel gerçekleri hem de sosyal yaşamdaki kuralları kapsar.
Sünnetulah Nedir?
Allah'ın kainatı ve canlıları yaratırken koyduğu kurallara ve belirlediği ölçülere Sünnetullah denir. Kuran'ı Kerim'de ve birçok hadiste geçen ''kader'' kelimesinin ilk anlamı ölçüdür. Kamer Suresinin 49. ve 50. ayetlerinde Allah'ın her şeyi bir ölçüye göre yarattığı bildirilir.
Bakara Suresinin 286. ayetinde ise, Allah'ın, kullarını kaldıramayacağı yüklerle sınamayacağı yazılıdır. Her şeyin belli bir nizama ve ölçüye göre yaratılması Sünnetullah olarak tanımlanır.
Yine aynı şekilde dünyada ve kainattaki her şeyin bir neden sonuç ilişkisine dayalı olması, hiçbir şeyin amaçsız ve nedensiz bir şekilde gerçekleşmemesi de Sünnetullah terimiyle açıklanır. Sadece insana irade ve akıl verildiği için ahiret gününde insan yaptıklarından hesaba çekilecektir. Çünkü insan sadece akıl ve iradeyle iyi ile kötü, helal ile haram arasında seçim yapabilir.
Din Kültüründe Sünnetullah Teriminin Anlamı Nedir?
Din kültüründe Sünnetullah teriminin birden fazla tanımı ve açıklaması vardır. Bu tanımlardan ilki Allah'ın kainatı yaratışındaki ilkeler ve yasalar bütünüdür. Sadece peygamberlerin gösterdiği mucizeler dışında, her şey belli başlı kurallar ve kanunlar çerçevesinde gelişir. Bu kanunlar en basit mantık kurallarından en karışık bilimsel gerçeklere kadar geçerlidir.
Örneğin insanın doğup büyümesi, yetişkin olup yaşlanması ve en nihayetinde ölmesi Sünnetullah'dır. Çünkü her insan ahiret için yaratılmıştır ve dünya geçici bir konaklama yeridir.
Her insan fıtrat üzere doğar. Fıtrat, yaratılış anlamına gelir. Her insanın doğumu için bir anne ve bir baba gereklidir. Bunun gibi tüm gereklilikler ve şartlar da Allah'ın koyduğu ve asla değiştirilemeyecek olan yasaların bir parçasıdır.
Örneğin bir insanın iman etmesi için de Allah'ın ona hidayet etmesi gerekir. Bu da Allah'ın koyduğu yasalardan biridir. Bu nedenle Hz. Muhammed, Ebu Talib'in Müslüman olması için gözyaşı döktüğünde ayet inmiş ve ayette peygamber efendimize ''sen istiyorsun diye iman etmeyecekler'' buyurulmuştur.
Sünnet/Sünnetullah
17 Arap dilinde “tarîk, sebîl, sırât, mezheb, menhec” gibi yol ve yöntem mânâsına gelen farklı kelimeler vardır. Ancak hiçbiri tam olarak sünnetin karşılığı değildir. Bununla beraber sünnet, bu kelimelerin tümünü içeren kapsamlı, şemsiye bir kavramdır.
Sünnet , “Allah’ın çizdiği yol, belirlediği değişmez kanun” anlamlarında Kur’an’da sünnetullah ve sünnetü’l-evvelîn gibi terkiplerle geçmektedir.18 Sünnetullah Allah’ın hikmeti gereği, gerek âlemin yapısına ilişkin koyduğu ilâhî kanunlar gerekse toplumların yapıları ve ömürleri ile ilgili koyduğu kuralları;sünnetü’l-evvelîn ise Allah’ın insan hayatı için belirlediği değişmez kuralları ifade eder.19
Hadisçilere göre sünnet, “Şer’î bir hüküm ifade etsin ya da etmesin, Hz. Peygamber’in bütün söz, davranış, onay ve hayatına dair bilgilerdir.” Fıkıhçılara göre, farz ve vacipler dışında Hz. Peygamber’den gelen hükümlerdir. Usulcülere göre, Kur’an dışında, Hz. Peygamber’in şer’î bir hüküm teşkil eden söz, davranış ve onaylarıdır. Kelâmcılara göre ise, bid’at kavramının karşıtıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de “Peygamberin sünneti” şeklinde bir ifade yer almamakla birlikte Kur’an’daki“üsve-i hasene” , Resûlullah’ın sünnetini içeren ve ona “ittiba” ve“itaat” i ifade eden geniş çağrışımlı bir terkiptir. Kur’an’da geçen Peygamber’in üstün ahlâkı ve örnekliği mânâsındaki üsve nitelemesi, sahâbe ve sonraki nesiller tarafından Peygamber’in sünneti olarak tanımlanmıştır.20 Peygamber Efendimizin “sünnet”i onun ibadet, ahlâk ve gündelik hayata ilişkin davranışlarını veya uygulamalarını içerir. Sünnetinin hedefi, inananların bu davranış ve uygulamalarda kendisini örnek almalarıdır. Nitekim büyük dil âlimi İbn Manzûr bu bağlamda Arap dilindeki (وسَنَنْتُ لَكُمْ سُنَّةً فَاتَّبِعُوهَا ): “Sizin için bir yol/davranış tarzı belirledim. Öyleyse ona uyun.” şeklindeki kullanıma atıfta bulunmuştur.21 Bazen yeni ortaya konulan davranış kötü de olabilir. Mamafih Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle demiştir: “Kim İslâm’da güzel bir işe öncülük ederse (مَنْ سَنَّ فِى الإِسْلاَمِ سُنَّةً حَسَنَةً ) hem (kendi yaptığının) sevabını, hem de kendisinden sonra o işi yapanların sevaplarını alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm’da kötü bir gidişe öncülük ederse (وَمَنْ سَنَّ فِى الإِسْلاَمِ سُنَّةً سَيِّئَةً )hem kendi günahını, hem de kendisinden sonra onu yapanların günahını alır. Yine onların günahından da bir şey eksilmez.” 22
Sahâbe ve tâbiûn nesillerinde, sünnet denildiği zaman ilk akla gelen Hz. Peygamber’in uygulamaları olsa da zaman zaman Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve Hulefâ-i Râşidîn’in uygulamalarının da sünnet olarak nitelendiği görülmüştür. Tâbiûn neslinde, sahâbenin söz ve uygulamalarının, Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetlerinin kapsamı içine alınıp alınmayacağı, diğer bir ifade ile sahâbenin yorum ve yaklaşımlarının da sünnet olarak mütalaa edilip edilmeyeceği hususunda ihtilâf edilmiştir. Nitekim İbn Şihâb ez-Zührî (124/742) ile hadisleri (ilim) ve sünnetleri derlemeye çalışan Sâlih b. Keysân (140/757), önce Hz. Peygamber’den gelen her şeyi yazdıklarını, sonra da sahâbeden gelenleri yazdıklarını, ancak kendisinin, sahâbeden gelenleri sünnet olarak görmediği için yazmadığını, Zührî’nin ise onları da yazdığını, neticede onun kârlı çıktığını, kendisinin ise kaybettiğini anlatmaktadır.23
Erken dönem İslâm fıkıhçılarına göre Peygamber’in sünneti, ibadet ve muâmelâtla ilgili hususları kapsayan bir içeriğe sahipti. Umumiyetle Medineli fakihlerin görüşlerini ve uygulamalarını yansıtan İmam Mâlik’in el-Muvatta’ 24 adlı eseri, bu konuda önemli bir kaynaktır. el-Muvatta ’daki sünnet tabirinin genellikle Medine’de yaygın olarak uygulanan ve yerleşik tatbikat haline gelen düzenlemeler anlamında kullanıldığı kabul edilir.25 İlk İslâm toplumunun merkezi olan Medine, Sevgili Peygamberimizin söz, uygulama ve hatıralarını barındırdığı içindir ki “Dârü’s-Sünne” (sünnet yurdu) olarak adlandırılmıştır. Hz. Peygamber’in sünneti her zaman Müslüman toplumlarda inanç ve uygulama birliğini sağlamış ve Müslümanların ortak davranış biçimi sergilemelerini mümkün kılmıştır.
Sünnet, Kur’an’ın Müslüman toplumsal hafızada iyice yer etmesini sağlayan bir unsurdur. Sünnet, Kur’an’ın bir açılımı ve izahıdır. Kur’an’da yer alan ilâhî buyruk ve tavsiyelerin Müslümanların gündelik hayatına aktarılması sünnet sayesinde gerçekleşmiştir. Kur’an’ın Müslümanlar için ulaşılmasını ve oluşturulmasını istediği “vasat ümmet” 26 ve “hayırlı ümmet” in27 teşekkülü ancak Hz. Peygamber’in sünneti sayesinde olmuştur. Şamlı meşhur fakih Mekhûl’e (100/718) nispet edilen, “Kur’an’ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kur’an’a olan ihtiyacından daha fazladır.”28 (اَلْقُرْآنُ أَحْوَجُ إِلَى السُّنَّةِ مِنَ السُّنَّةِ إِلَى الْقُرْآنِ) şeklindeki söz, sünnetin Kur’an’ın anlaşılması ve hayata aktarılması konusunda ne kadar vazgeçilmez yeri olduğunun bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır.
Sünnet , aslında ibadet ve muâmelâta ilişkin nebevî uygulama ve takrirlerin yanında Peygamber’in (sav) ahlâkî, ananevî, hatta insanî ve sosyo-politik tasarruflarını içeren çok daha geniş bir çağrışıma sahiptir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm’de “üstün ahlâk sahibi” 29 ve müminler için de “güzel bir örnek” 30 olarak sunulan ve kendisine uyulması istenen31 Resûl-i Ekrem’in sünneti Müslümanlar için hayatî önemi haizdir.
Elbette onun bütün söz ve davranışlarının sünnet kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği; bunun bir sınırının olup olmadığı; sınırı varsa hangi esaslara göre bu sınırın belirleneceği; sünnetin harfiyyen izlenmesi gereken bir davranış kalıbı olup olmadığı; sünnet olan bir davranışın arkasında esas uyulması istenen ahlâkî ilkelerin bulunup bulunmadığı her zaman üzerinde durulan soru ve konular olmuştur. Sünnetin değeri, Müslümanların hayatlarındaki yeri ve nasıl anlaşılması gerektiği “sünneti anlamada temel ilke ve esaslar” başlığı altında etraflıca ele alınacaktır.
SÜNNETULLAH
Allah'ın sünneti, kanunu. Lügatte "yol" manasına gelen sünnet, "Allah" adıyla birlikte kullanıldığında, Allah'ın kâinatı idare ederken koyduğu kurallar; Cenab-ı Allah'ın yaratıkları hakkındaki hüküm ve âdetleri anlamına gelir.
Kâinatta meydana gelen olaylar Allah'ın koyduğu birtakım kurallara, kanunlara tabidir; her şeyde bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Evrenin yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar tabiat olayları bu kanunlara bağlı olarak gerçekleşir. Meselâ, neslin devamı erkek ve dişi canlının birleşmesi sonucunda oluşan döllenme ile sağlanır. Her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ateş yakıcıdır; su ise söndürücü. Suyun kaldırma kuvveti; yerin çekim gücü vardır. Yağmurun yağması için suyun buharlaşıp bulut haline gelmesi zorunludur... Kâinatta insanlar tarafından alışılmış ne kadar tabiat kanunu varsa bunların hepsi Allah'ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır; normal şartlarda değişmez. Ancak, bu ilahi kanunlar eşyanın zorunlu bir neticesi olmadığından dolayı Allah dilerse insanların alışageldikleri tabiat olaylarının dışında bazı harikulade olayları da meydana getirmeye kadirdir.
İkisi kulların te'dib ve salahı ile ilgili olmak üzere sünnetullah üç kısımdır:
1- Gönderilen peygamberlerin bölgesinde peygamberliklerine delâlet eden mucizeleri gördüğü halde inad edip bir türlü inanmayan ve peygamberleri yalanlayan kavimlerin helâk edilmesi sünnetullahtır. Peygamberlerin doğruluklarına delâlet eden beyyine ve mucizelerini gördükten sonra halkın bir kısmı onlara inanırlar. İman edenlerden sonra geriye ıslahı mümkün olmayan kalbleri katılaşmış, inatçı, bozguncu ve şerli insanlar kalır. İşte o zaman onlara helâk âyetleri gösterilir. Her zaman peygamberlerini yalanlayan inatçı, zalim kimse ve milletleri Allah Tealâ cezalandırmak için helâk etmiştir. Kur'ân'da da anlatılan sünnetullah ve sünnetül-evvelin'in ifade ettiği manâ budur. "Çünkü onlar yeryüzünde büyüklenmek, fena ve hileli tuzaklar kurmak istiyorlar. Halbuki kötü düzen ona ehil olandan başkasını sormaz. Onlar, daha evvelki ümmetler hakkında cari olan kanundan başkasını mı bekliyorlar? Sen Allah'ın kânununda asla bir değişiklik bulamazsın, sen Allah'ın kanununda aslâ bir döneklik de bulamazsın" (Fâtır, 35/43). Hz. Peygamber (s.a.s) de Allah'ın bu sünneti hakkında "Ümmetler peygamberleri yalanladıkları ve emrine âsî oldukları zaman, Allah onları helâk etmek suretiyle peygamberlerinin gözünü aydınlatıp memnun eder" buyurmuştur. (Müslim, Fadâil, 81).
2- "Allah, kendilerindeki güzel şeyleri (ahlâkı) bozup değiştirmedikçe bir kavme verdiği şeyleri (nimetleri) değiştirip almaz (Güzel ahlâkını bozması sebebiyle) bir kavme fenalık dileyince, artık onun reddine bir çare yoktur. Onlar için Allah'tan başka hiç bir veli ve yardımcı da yoktur" (er-Râ'd, 13/11) âyetinin hükmü gereği ilahi sünnet ve âdeti şöyle ifade etmek mümkündür: Allah Tealâ bir topluma iman, güzel ahlâk, amel ve sa'y-ü gayret gibi nefislerindeki kemâlât sebebiyle verdiği nimetlerin değiştirilip alınmasını, yine ahlâksızlık, küfür, gayretsizlik ve ciddiyetsizlik gibi kötü halleri kazanmasına bağlamıştır "el-Hükmü lil-ekser". Bir millet hakkında Allah'ın hükmü çoğunluğun iyi veya kötü olmasına bağlıdır. İyiler çoğunlukta olursa, iyilik, âfiyet ve diğer güzel haller husule gelir; kötüler çoğunlukta olursa, fitne, musibet, düşman tasallutu ve hezimetler gibi fenalıklar meydana gelir ve pek çok nimet elden gider. Göz göre göre pek çok fırsatlar kaçırılır. Yarıdan az iyilerin bulunması yetmez. Kurunun yanı sıra yaş da yanar.
İman, amel, ahlâk gibi nefislerindeki kemâlata bağlı olmadan bazı toplumlara verilip alınan nimetler, bu konunun dışındadır.
3. Yüce Allah, atomlardan yıldız, gezeğen ve göklerin durum ve hareketlerine kadar bir takım kanunlar koymuştur: "Böylece onları yedi gök olarak iki günde (devirde) var etti ve her göğe içini (kanununu) emretti (yerleştirdi)..." (Fussilet, 43/12). Bu kanunlar, eşya ve olaylar arasındaki sabit nisbetlerdir. İlmi çalışmaları esnasında, insanlar, bunların bir kısmını gözlemleyerek formüle etmeğe muvaffak olmuşlardır. Bunlara ilimde, değişmez münasebetler denir. Fizik, Kimya ve Biyoloji kanunları gibi. Bu kanunlar, zorunlu olmayıp mümkün ve hâdistirler; kıyamete kadar değişmezler. Meselâ, Allah Tealâ, dünyada canlıları yaratmış, sonra bunları tekrar tekrar yaratmayı (canlıların cinslerinin devamını) tohum hücrelerine bağlamıştır. Her canlı cinsinin tohumundan o canlı cinsine ait ferdler vücuda getirilir. Buğdaydan buğday biter, arpa bitmez. Koyundan koyun doğar, kurt doğmaz. Fakat her canlı cinsinin tohum hücrelerine o canlının planını koyan ve bundan canlıyı yaratan Allah'tır.
Tabiat kanunları (eşya hakkındaki sünnetullah) eşyanın özünden gelen ne bir emir, ne de müstakil olan bir kuvvettir. Çünkü atomlar ve bunlardan meydana gelen eşya ve canlıların vücudunda malzeme olarak kullanılan elementler; cansız, şuursuz, akılsız, âtıl ve dağılıp saçılan şeylerdir (en-Nahl, 16/20-21). Eşya üzerindeki bu kanunların değişmezliği kendi zatlarından gelmeyip bunları yaratıp koyan böyle istediği için bir müddet sabittirler. Bunlar, Allah'ın iradesi ve emri altındadırlar. Allah dilerse, bunları değiştirir, yerine başkalarını koyar. Nasıl ki bir otomobilin yapılış ve işleyişi akıllı bir yapıcıya muhtaçsa; kâinatın düzenli işleyiş ve hareketleri de şuurlu ve bilgili bir yaratıcıya muhtaçtır. Otomobilin yapıcısı isterse, onun hızını artırmak gibi işleyiş tarzında değişikliği yapabilir veya onun hızını durdurabilir. Kâinata işleyiş düzenini veren zat da isterse onun bu düzenini değiştirebilir ve tekrar da ona eski nizamını verebilir.
Allah Teâlâ'nın yarattığı her şey mümkündür. Mümkün; varlığı ve yokluğu zatının muktezası (özünün gereği) olmayan, varlığı da yokluğu da eşit bulunan, var olması ve devam etmesi için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olan şey, kanun ve olaydır. Mümkün, şöyle de tarif edilebilir: Akılda, öznesi ile yüklemi arasında çelişiklik bulunmayan bir fikir ve tasavvurdur ki, hariçte buna tekabül edecek varlığı için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olur. Bu yaratıcı da varlığı mümkün olmayıp vacib bizatihi (zatından dolayı zorunlu) olan ve varlığında hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'tır.
Mümkinler hariçte var olmaları itibariyle ikiye ayrılır.
1- Âdi Mümkin: Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar (sünnetullah) gereğince vukua gelen eşya ve olaylardır. Bunlar, tabiata konulmuş vesile, sebep ve kanunlar muvacehesince vukua gelirler. Yer çekimine bağlı olarak taşın düşmesi, koyundan arslanın doğmaması gibi. Bunlara tabiî veya tecrubî imkan ile mümkindir, denir.
2- Gayr-i Âdi Mümkin: Tabiat kanunlarına (Allah'ın normal eşya ve olaylardaki sünnetine) aykırı olarak nadiren vukua gelen mümkinlerdir. Mucize ve kerâmetler gibi.
Her mümkin olân şeyi -ne kadar büyük, yapılışı ince ve kompleks de olsa- Allah Teâla yaratmaya kadirdir. Yüce Allah, gönderdiği peygamberlerinin elinde -onların elçileri olduğuna delalet etmek üzere- tabiata koyduğu kanunlarını bir an için değiştirerek alâmetler (mucizeler) de yaratmıştır.
Bütün bunların dışında Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın birçok sünneti zikredilmiştir.
"Onun yanında her şey bir ölçü iledir" (er-Ra'd, 13/8); "Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez" (er-Ra'd, 13/11); "Senden önce hiç bir insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır... ve sonunda bize döndürüleceksiniz" (el-Enbiya, 21/34, 35);
"Senden önce de şehirler halkından yalnız kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka elçi göndermedik" (Yusuf, 12/109); "Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir yörüngede yüzmektedirler" (Yasin, 36/40); Kullarım sana benden sorarlarsa, ben onlara yakınım. Dua eden bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm " (el-Bakara, 2/186);
"Tevbe edip durumlarını düzeltenleri, gerçeği açıklayanları bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim " (el-Bakara, 2/160);
"Siz şükreder, inanırsanız. Allah size azab etmeyi ne yapacak! Allah şükrün karşılığını veren, (her şeyi) bilendir" (en-Nisa, 4/147); "Yoksa siz sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki; nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar Allah'ın yardımı ne zaman? diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır" (el-Bakara, 2/214); "Biz bir peygamber göndermedikçe hiçbir kimseye azab edecek değiliz" (el-İsra, 17/11); "Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı; sonra ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bulamazlardı. Bu, Allah'ın öteden beri süregelen yasasıdır; Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın" (el-Fetih, 48/22,23).
Bunların dışında Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde Allah'ın daha başka ilahi kanunları haber verilmektedir. Orucun, namazın, cihadın sadece Hz. Muhammed ümmetine değil daha önceki ümmetlere de farz kılınan ibadetler olduğu (el-Bakara, 2/83, 183, 246); cihada çıkmayan bir toplumun yerine başka bir topluluğu getireceği (et-Tevbe, 9/39); eğer inandığını iddia edenler peygambere yardım etmezse Allah'ın ona yardım edeceği (et-Tevbe, 9/40) Allah'ın değişmeyen kurallarıdır.
"Âdetullah": Allah’ın canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini tedbir ve tanzim eden emirlerine, koyduğu değişmez terbiye ve idare kanunlarına âdetullah ya da sünnetullah denir.
"Sünnetullah"; kelime olarak kanun, âdet ve yol manasına gelmektedir.
“Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın” ayetinin ifade ettiği gibi, bu kanunlarda devamlılık söz konusudur. (Ahzab, 62; Fatır, 43; Fetih, 23)
Sünnetullah ile âdetullah arasında mana bakımından bir fark yoktur.
Adetullah veya sünnetullah, Allah’ın irade ve kudret sıfatından gelen tekvinî şeriat kanunlarıdır. Bunlara “Evâmir-i tekviniye” deniliyor.
Adetullah ve sünnetullah, kâinata yerleştirilen ve onun faaliyetlerine esas olan İlâhî kanunlar manzumesidir.
Çekirdeğin çatlayıp büyümesi, Güneş’in çekme ve itme kuvveti, yıldızların hassas bir şekilde yörünge içinde hareket etmeleri, bütün canlıların hayat şartlarının ve rızıklarının mükemmelen tanzim ve tedbir edilmesi, suyun kaldırma kanunu, yer çekim kuvveti, soğuğun üşütmesi, ateşin yakması, kuvvetin üstünlüğü, çalışmanın servet sahibi etmesi, tembelliğin sefalet ve fakirliğe sebep olması irade sıfatından gelen sünnetullah kanunlarıdır yani evâmir-i tekviniyedir.
Öte yandan, geceleri istirahat etmek insanın bir ihtiyacı ve âdetidir. Kur’an, beşerin bu ihtiyacının İlahi bir kanun olan “gece” ile karşılandığını, büyük bir nimet olarak nazara verir.
Gözlere uykunun hâkim olması gibi, yeryüzünü de karanlığın kaplaması büyük birer hâdisedirler ve bu iki hâdise de Allah’ın birer kanunudur; adetullahtandır.
Bazıları kâinattaki âdetullah kanunlarına yanlış olarak tabiat kanunları derler. Hâlbuki bu kanunlar, Allah’ın tabiata koyduğu değişmez nizamdan ibarettir. Sünnetullah kanunlarına uymayanlar, cezasını peşinen dünyada görür, uyanlar ise mükâfatını peşinen alır. Çalışan insanların başarıya ulaşması, isyan edenlerin cezalandırılması Cenab-ı Hakk’ın insanlık âleminde devam eden âdetindendir. Mesela, bir insan kendini yirmi katlı bir binadan atsa paramparça olur. Allah’ın sünnetullah kanunlarında ceza da mükâfat da peşindir.
Güzel bir neticeye ulaşmak için niyetin halis olması yeterli değildir. Sünnetullah kanunlarına uymak, üzerine düşeni yapmak lazımdır.
Hz. Peygamber (asm), Cenab-ı Hakk’ın en seçkin kulu olarak âdetullaha en fazla riayet eden fert olmuştur. “Ben peygamberim, öyleyse harika bir şekilde hedefime varırım” dememiş, sebeplere müracaat ederek neticeyi Cenab-ı Hak’tan istemiştir. “Çalışmak âdetim, tevekkül halimdir” buyurmakla, sebeplere teşebbüs etmeyi âdet edinmiş, ama neticeler için, Allah’a tevekkül etmiştir.
Feth suresi, 23. ayet: "Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." Bu ayeti açıklar mısınız?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
"Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın." (Ahzab, 33/62)
Bu ayettten önceki ayetlerde; "Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine'de yalan haber yayanlar vazgeçmezlerse, andolsun sana onlarla çarpışmanı emrederiz. Sonra da onlar orada ancak az bir süre sana komşuluk ederler. Lanete uğramışlar olarak. Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve alabildiğine öldürülürler." şeklinde buyuruluyor.
Bu ayetin başındaki «Sünnete» kelimesi mukadder bir fiilin mefulü mutlağıdır. Yani peygamberler hakkında kötü haber yayanlar, nifakını izhar edenler yakalanır ve öldürülürler. Evet, Allah'ın, nifak ve inkârlarında ısrar eden münafıklar hakkında süregelen kanunu budur. İman ehlini onlara musallat eder ve onlan kahrettirir. Ey Muhaemmed, sen, Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. (Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/522.)
"Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." (Fetih, 48/23)
“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı kesinlikle geri döneceklerdi. Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." Yani o gün, Hudeybiye günü Hudeybiye anlaşmasından önce eğer onlar sizinle savaşı göze alabilmiş olsalardı, siz onlarla bir anlaşmaya yanaşmamış, ya da onlar anlaşmak istememiş olup da sizinle savaşa karar vermiş olsalardı, kesinlikle onlar gerisin geriye dönerlerdi. Sonra kendilerine ne bir dost, ne bir velî, ne de bir yardımcı bulamayacaklardı. Siz belki savaş niyetinde olmadığınız için sadece yalın kılıçtınız. Onlarla savaşabilecek bir durumda değildiniz. Ama Allah’ın yardımı ve desteği sizinleydi.
İşte gördünüz ey Müslümanlar, sizler Allah ve Resûlü yolunda olduğunuz, Allah ve Resûlü’ne itaat ettiğiniz, Allah desteğinde olduğunuz sürece kâfirlerin sizinle baş etmeleri mümkün olmadı, ebedîyen de olmayacaktır. Yani o kâfirler orada sizinle bir anlaşma yapmayıp da bir yanlışın içine girip size saldırmayı göze alsalardı bile, kesinlikle bilesiniz ki onlar sizin karşınızda kaçacaklardı ve Allah’ın yardımının, dostluğunun sizinle olması sebebiyle kendileri için ne bir dost, ne de bir velî bulmaları mümkün olmayacaktı.”
Böyle Resûl-i Ekrem'in ve ona tâbi olan zâtların düşmanlarına karşı korunması, muvaffakiyeti (Allah Teâlâ'nın öteden beri) diğer peygamberler zamanından itibaren (süregelen âdeti) dir. Yâni: Bu, Cenab-ı Hakk'ın bir hükmüdür, bir ezelî takdiridir, onun mübarek peygamberleri ergeç dâima ilâhi yardıma mazhar olmuşlardır. (ve) Ey insan!. (Allah'ın âdeti için asla bir değişiklik bulamazsın) ilâhi âdet ilâhi emir ve yasak ne ise o öylece sürüp gider, onu kimsenin değiştirme ve bozmaya selâhiyeti olamaz..
Özet olarak: Bu âyet-i kerîme ile işaret buyurulmuş oluyor ki: Son Peygamber Hazretleri de bir ilâhî sünnet gereği olarak Bedr savaşında olduğu gibi muvaffakiyetlere nail olacaktır. Onun apaçık dini, bütün ufuklara yayılıp ona hiçbir kimse mâni olamayacaktır.(Kur'an-ı Kerim Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Fetih Suresi, 23. ayetin tefsiri)
Bu Allah’ın bir yasasıdır. Bu Allah’ın bir sünnetidir. Bu Allah’ın önceki toplumlara da uyguladığı bir kanunudur. Allah’ın bu sünneti daha önce de geldi geçti. Allah’ın sünnetinde, Allah’ın toplumsal yasalarında asla bir değişiklik bulamazsın. Zamanın hangi diliminde, mekânın hangi bölümünde, hangi coğrafyada, hangi devirde olursa olsun, Allah’ın değişmeyen yasası işte budur. Müslümanlar Müslüman oldukları sürece, Müslümanlar Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşadıkları, Allah’a güvendikleri, Allah’ın yardımına ehil oldukları sürece kesinlikle bilesiniz ki Allah’ın yardımı ve desteği onlar üzerinedir. Müslümanlar böyle Allah desteğinde oldukları sürece onlarla savaşan kâfirler her zaman karşılarında önce Allah’ı bulacaklar ve her zaman Müslümanlar karşısında mağlup olup kaçacaklardır. Allah desteğindeki Müslümanlar karşısında onların bir başarıya ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır.
Eğer Müslümanlar Allah’ın sünnetine, Allah’ın bu toplumsal yasalarına boyun eğmezler de, Allah'ın yasalarını ihlâl ederek, Allah’ın istediği kulluktan çıkarak, Peygamber’in (a.s) emir ve yasaklarına riâyet etmeyerek, Kitap ve sünnetten uzaklaşarak kendi hevâ ve hevesleri doğrultusunda hareket ederek bir savaşa girerlerse, yani Allah desteğini kaybetmiş bir vaziyette karşılarındaki kâfirlerle eşit bir konumda savaşa girerlerse, o zaman da elbette sünnetullah gereği, hangi taraf güçlüyse savaşı o taraf kazanacaktır. O zaman da Müslümanların artık kendilerinden başka hiç kimseyi kınamaya hakları olmayacaktır.
"Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın." (Fatır, 35/43)
Bu hâlde, onların böyle nefrette bulunup Resûl-i Ekrem (sav)'e tâbi olmaları da (yerde böbürlenmekten) onların kibirli bir vaziyet almalarından (ve kötü bir tuzak kurmalarından) o Yüce Peygamber'e karşı hilede, ihanet niyetinde bulunmalarından, Allah'ın nurunu söndürmek arzusunda bulunmalarından doğmuştur, (ve) Halbuki, (kötü bir kasd) öyle bir hile, kötü maksat (kendi ehlinden başkasına arız olmaz) onun fenalığı, kötü neticesi, o kötü maksat sahiplerine yönelir kendisinin felâketine sebep olmuş olur. (o hâlde) O saadet asrındaki müşrikler de, suikast sahipleri de (evvelkilerin kanunundan başka ne gözetirler) o evvelki kavimler hakkında tecelli eden ilâhi kanunlardan rabbani kanundan köklerini kazıma azabından başka neye lâyık olduklarını sanıyorlar? Kendilerinin başlarına da öyle bir felâketin gelmiyeceğinden nasıl emin olabilirler? (Artık sen Allah'ın kanunu için) inkârcı kavimler hakkında cereyan eden Allah'ın kanunu ve yürürlükteki hükümler hakkında (bir değişiklik bulamazsın) bu yeni inkârcılar hakkında da o ilâhi kanun meydana gelecektir, (ve Allah'ın kanununda bir sapma da bulamazsın) Kulları hakkında cereyan eden ilâhi kanun, ilâhi hüküm değişmez, onda kimse deşiklik vücude getiremez. Kahrolmayı hak edenlere lütufta bulunmaz, lütfa lâyık bulunanları da kahr etmez ve cezalandırmaz. Binaenaleyh eski inkârcı milletlerin haklarında cereyan etmiş olan o ilâhi kanun, sonraki inkârcılar hakkında da cereyan edecektir. Bir kere milletlerin tarihlerini ibret nazarıyla bakmalı değil midirler? (Kur'an-ı Kerim Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Fatır Suresi, 43. ayetin tefsiri)
Allah'ın hükümlerinin değişmediğini ifade ettiği ayetlere bakıldığında ilgili hükümler her zaman geçerli olagelmiştir. Allah'ın ilmi ezelidir. Allah’ın sözünden dönmemesi, bir sefer razı olduğundan rızasını geri almaması, cennete ve cehenneme gideceklerin vasfı gibi değişmez şeylerdir. Kâfirler her devirde cehennemlik idi, iman edenler her devirde cennetlik idi. Değişmeyen bunlardır.
Cenâb-ı Allah'ın, gerek peygamberlerine ve onların mü'minlerine olan yardım ve zafer va'di husûsundaki ve gerekse diğer konulardaki sözü değişmez ve değiştirilemez.(Âlûsî. XV. 257; Taberî XV, 233.) "Onun sözlerini değiştirecek yoktur" ifâdesi bir çok âyette tekrar edilir.(bk. En'âm, 6/64,115: Yûnus, 10/64; Kehf, 18/27.) Kur'ân-ı azîmuşşan'ın bu ifâdesi için birbirine yakın değişik açıklamalar yapılmıştır. Kelimetullah Allah'ın kitâbı demektir. Onu neshedecek hiç bir nebî ve hiç bir kitab gelmeyecektir. Onu kimse tahrif edemeyecek, değiştiremeyecek demektir. Çünkü müşrikler "Bundan başka bir Kur'ân getir, veya onu değiştir" (Yûnus, 10/15) demişlerdi.(Râğıb el-İsfahânî, s.440; Taberî, VIII, 9; İbn Kesîr, III, 80; Beyzâvî, I, 328.)
Allah'ın kelimelerini değiştirecek yoktur, demek, ne dünyâda ve ne âhirette Allah'ın hükmünün aksine bir hüküm verebilecek veya onun hükmünü aksine çevirebilecek kimse yoktur, demektir.(İbn Kesîr, 11,508.) Biraz farkla Allah'ın ahkâmını değiştirecek kimse yoktur. Onlar ezelî ve ebedî oldukları için tebdil ve zeval kabul etmezler, demektir. Allah'ın kelimeleri, Allah'ın değişmeyen, va'd, vaîd, sevab ve ikâb cinsinden şeyleri de olabilir. "Benim indimde söz değişmez" ve yine Hz. Peygamberin (sav) "Kıyâmete kadar olacak şeyler hakkında kalem kurumuştur," yâni hüküm verilip bitmiştir, kabilinden verdiği bilgidir. Allah'ın hükmü ezelde hâsıl olmuştur. Ondan sonra bir şey meydana gelmez, demektir.(Râzî. XIII, 161-162.)
Aynı zamanda kitaplarında Allah Teâlâ'nın haber verdiği şeylerin zamanında vukû'unu veyâ meydana geleceği zamanı değiştirebilecek hiç kimse yoktur, demektir.(Taberî, VIII, 9.) Ve yine Allah'ın sözlerinin değiştirilmesi ve va'dlerinden hulfetmesi yoktur, demektir.(Nesefi, II, 169; II, 10, 30.) Çünkü
"Allah aslâ sözünden dönmez." (Âl-i İmrân, 3/9).
"Ey Rabbimiz! Bize peygamberlerin vâsıtasıyla va'd ettiklerini ver ve kıyâmet gününde bizi rezil-rüsvay eyleme; şüphesiz sen va'dinden caymazsın!" (Âl-i İmrân, 3/194).
"Onlara (Allah'ın velî kullarına) dünyâ hayatında da âhirette de müjde vardır. Allah'ın sözlerinde aslâ değişme yoktur. İşte bu büyük kurtuluşun tâ kendisidir." (Yûnus, 10/ 64).
O halde Allah'ın verdiği haberleri, hükümleri ve sözleri sonuna ulaşmıştır. Bunların en doğru ve en âdil olmasıyla onları değiştirebilecek kimse yoktur.(Beyzâvî. I, 328.)
Selam ve dua ile...
Kaynaklar
Hürriyet
Sorularla İslamiyet
Diyanet Haber